Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Anya, sen beyaz bir gardenyasın. Çok güzel ve saf…”

Büyüleyici bir öykü…

Rus devriminin ardından Beyaz Rus aileleri için bir sığınak yeri haline gelen Çin’in Harbin Bölgesi…
Eşini kaybettikten sonra kızı ile birlikte kendi küçük dünyasını kuran Alina…
Ve annesinin vermek zorunda kaldığı bir karar sonucu hayatı tamamen değişecek olan Anya…

İkinci Dünya Savaşı sonlarında patlak veren Japonya-Çin Savaşı’nın ortasında kalan anne-kız için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır… Birçok karakterin eşliğinde, Şanghay’dan Rusya’ya, Pasifik Okyanusu ortasındaki ıssız bir adadan Avustralya’ya uzanan, zengin olay ve tarih örgüsüyle ilgi uyandıran bu kitap; aşk, özlem ve bağışlamak üzerine kurulu bir masal gibi…

Beyaz Gardenya, yeni bir efsanenin doğuşunu müjdeliyor!

“Tek kelimeyle büyüleyici!” Daily Telegraph

“Tutkulu ve çok etkileyici bir aile hikâyesi…” Australian Women’s Weekly

“Kesinlikle elinizden bırakamayacaksınız!” NW

“Belinda Alexandra, anneler ve kızları arasında ömür boyu varlığını koruyan o bağı, öylesine güçlü anlatmış ki…” Paullina Simons

***

Ailem için…

*

BİRİNCİ BÖLÜM

1
Harbin, Çin

Biz Ruslar; yere bıçak düşürürsek eve erkek misafir geleceğine, evin içine kuş girerse yakın birinin ölüm haberinin alınacağına inanırız. Bu iki durumu da yaklaşık on üç yaşındayken, 1945 yılında yaşadım, ancak ne yere düşen bir bıçak ne de uçan kuşlar gibi beni uyaracak alâmetler yoktu.

General, babamın ölümünden on gün sonra ortaya çıktı. Annem ve ben, dokuz günlük yasın ardından aynaların ve heykellerin üzerini kaplayan tozları temizlemekle meşguldük. O gün anneme ait olan o anı asla gözlerimin önünden gitmiyor. Fildişi rengi teni, koyu renkteki saç tutamları tarafından çevreleniyordu, etli kulak memelerindeki inci topları ve ateşli, bal rengi gözleri keskin bir şekilde odaklanmış önümde duran bir fotoğrafın parçalarını birleştiriyordu: annem, otuz üçünde bir dul…

Parmaklarının olağandışı bir yavaşlıkla koyu renkli kumaşı katladığını hatırlıyorum. O günlerde acı kaybımızın şokunu yaşıyorduk.  Babam, kıyametini yaşadığı o günün sabahı evden çıkmak için hazırlanırken gözleri gülüyordu ve dudakları küçük küçük öpücüklerle yanaklarıma dokunuyordu. Bundan sonraki görüşümde onun, meşeden yapılmış ağır bir tabutun içinde, gözleri kapalı, balmumu kaplı yüzüyle ölümün uzaklarında olacağını tahmin etmemiştim. Arabasının ezilmiş enkazı içinde parçalanmış bacaklarını saklamak için, tabutunun alt tarafı kapalı duruyordu.

O akşam, babamın bedeni salonda yatıyordu, tabutunun her iki tarafında mumlar vardı. Annem garajın kapılarını, sürgülerini çekerek kapattı ve etraflarına zincir geçirerek asma kilit taktı. Onu garajın önünde bir ileri bir geri yürürken yatak odamın penceresinden seyrettim, dudakları sessiz büyülü sözlerle kıpırdıyordu. Sık sık duruyor ve sanki bir şeyler dinliyormuş gibi saçlarını kulaklarının arkasına atıyordu, sonra da başını sallıyor ve yürümeye devam ediyordu. Ertesi sabah sessizce kilide ve zincire bakmaya gittim. Ne yaptığını anlamıştım. Garajın kapılarını sıkı sıkı kapatmıştı, tıpkı babamın arabasını şiddetli yağmurun içine sürdüğü ve sonsuza dek gittiği o gün yapmamız gerektiği gibi…

***

Kazayı takip eden günlerde kederimiz, Rus ve Çinli arkadaşlarımızın kararlı, nöbetleşe ziyaretleriyle dağılıyordu. Yürüyerek ya da arabayla sürekli gelip gidiyorlardı, bizim evimizi kızarmış tavuğun nefis kokusu ve taziye fısıltılarıyla doldurmak için komşu çiftliklerini ya da şehirdeki evlerini bırakıyorlardı. Çiftçiler hediye olsun diye, elleri kolları ekmek ve pasta ya da Harbin’in erken soğuklarına dayanmış kır çiçekleriyle dolu geliyorlardı. Bu arada şehirden gelenler, para vermenin kibar bir yolunu kullanarak bize fildişi ve ipek getiriyorlardı çünkü babam olmadan, annem ve ben ileriki günlerde zor zamanlar geçirebilirdik.

Sıra cenaze törenine geldi. Eski bir ağaç gibi boğum boğum olmuş bir rahip, çivilenmiş tabutun önündeki soğuk havaya doğru bir istavroz çıkardı. Geniş omuzlu Rus erkekleri küreklerini toprağa sapladılar, donmuş toprak parçalarını mezara attılar. Ya babama duydukları saygı yüzünden ya da onun güzel dul karısının beğenisini kazanmak için, hiç kıpırdamayan çeneleri ve yere bakan gözleriyle çok çalıştılar, yüzlerinden ter damlıyordu. Bu arada Çinli komşularımız mezarlık kapısının dışında saygın mesafelerini koruyorlar, sevimli görünüyorlardı ancak en sevdiklerimizi toprağa gömme ve onları toprağın merhametine terk etme âdetimize kuşkuyla bakıyorlardı.

Cenaze töreninden sonra babamın, Rusya’dan kaçışının ve devrimin ardından kendi elleriyle yaptığı ahşap evimize döndük. Yerimize oturduğumuzda irmikli pasta ve semaverden servis edilen çayla kendimize geldik. Bu aslında eğimli çatısı olan, ocak boruları saçaklardan dışarı çıkan, basit, tek katlı bir evmiş ancak babam, annemle evlendiğinde altı oda ve ikinci bir kat ilave etmiş. İlave ettiği bu yerleri de verniklenmiş dolaplarla, antika sandalyelerle ve duvar halılarıyla doldurmuş. Süslü pencere çerçeveleri oymuş, kocaman bir baca dikmiş ve duvarları ölen Çar’ın yaz sarayının düğünçiçeği sarısına boyamış. Babam gibi adamlar Harbin’i olduğu gibi yapanlardır: sürgün Rus soylu sınıfıyla dolu bir Çin şehri. Dünyayı yeniden yaratmayı deneyen insanlar, buz heykellerin ve kış toplarının arasında kayboldular.

Misafirlerimiz söylenmesi gereken her şeyi söyledikten sonra kapıdan çıkışlarını görmek için annemi takip ettim. Onlar paltolarını ve şapkalarını giyerken ön girişteki bir kancada buz patenlerimin asılı olduğunu fark ettim. Sol taraftaki bıçak gevşemişti ve babamın kış gelmeden onu onarmaya niyetlendiğini hatırlıyordum. Geçen birkaç günün hissizliği yerini, kaburga kemiklerimi acıtan ve midemin bulanmasına neden olan bir ağrıya bırakmıştı. Bu yüzden gözlerimi sımsıkı kapatmıştım. Bana doğru uzanan masmavi bir gökyüzü ve buz üzerinde ışıldayan zayıf kış güneşini gördüm. Geçen yıla ait bir anı canlandı. Katı haldeki Songhua Nehri, patenlerinin üzerinde düzgün durmaya çalışan çocukların neşeli çığlıkları, birbirine sokulmuş âşıklar, meydanın etrafında yürüyen ve buzun inceldiği yerlere eğilip balık arayan yaşlı insanlar…

Babam beni omuzlarına çıkardı, patenlerinin bıçakları benim neden olduğum fazladan ağırlıkla birlikte yüzeyi kazıyordu. Gökyüzü mavi ve beyazla bulanıklaştı. Gülmekten başım dönüyordu.

“Beni yere indir baba,” dedim, mavi gözlerine doğru sırıtırken. “Sana bir şey göstermek istiyorum.”

Beni yere indirdi ancak dengemi sağladığımdan emin olana kadar beni bırakmadı. Gözüme düzgün bir alan kestirdim ve buzdan bir ayağımı kaldırıp bir kukla gibi dönerek oraya doğru kaydım.

“Harashó! Harashó!” dedi babam, ellerini çırparak. Eldivenli elini yüzüne sürdü ve öylesine geniş gülümsedi ki, sanki gülüş çizgileri canlandı. Babam annemden çok daha büyüktü, o üniversiteyi bitirirken annem yeni doğmuş. Beyaz Ordu’nun en genç albaylarından biri olmuştu. Canlı bir coşkuyla askeriye katılığının karışımından oluşan mimikleri, yıllar sonra bile yüzünde beliriyordu.

Ona doğru kaymam için kollarını öne doğru uzattı ancak ben yine gösteri yapmak istiyordum. Kendimi ileri attım ve dönmeye başladım ancak patenimin bıçağı bir çıkıntıya çarptı ve ayağım burkulduktan sonra bedenimin altında kaldı.

Babam hemen yanıma gelmişti. Beni kaldırdı ve patenleriyle beni nehrin kıyısına taşıdı. Devrilmiş bir ağaç gövdesinin üzerine oturttu ve hasar görmüş botumu çıkarmadan önce ellerini omuzlarımda ve kaburga kemiklerimin üzerinde gezdirdi.

“Kırık kemik yok,” dedi, ayağımı avuçları içinde hareket ettirirken. Hava dondurucuydu ve beni ısıtmak için derimi ovaladı. Alnının üzerindeki zencefil saçlarıyla karışmış olan beyaz çizgilere baktım ve dudağımı ısırdım. Gözlerimdeki yaşlar acıdan değil, kendimi gülünç duruma düşürmekten dolayı duyduğum utanç yüzündendi. Babamın başparmağı bileğimin etrafındaki şişliğe bastırıyordu ve geri çekildim. Ezilmenin mor lekesi şimdiden belirmeye başlamıştı.

“Anya, sen beyaz bir gardenyasın,” dedi gülerek. “Çok güzel ve saf. Ancak sana çok iyi bakmamız gerekiyor çünkü kolaylıkla zedeleniyorsun.”

Başımı omzuna koymuştum ve aynı anda hem gülüyor, hem de ağlıyordum.

Bileğimden aşağı bir yaş düştü ve girişin mozaiklerine damladı. Annem bana dönüp bakmadan önce yüzümü temizledim. Misafirler gidiyorlardı, onlara bir kez daha el sallayıp “Da svidaniya,” ¹ dedik ve ışıkları kapattık. Annem salondaki cenaze mumlarından birini aldı ve onun yumuşak ışığında üst kata çıktık. Alev titredi ve ben annemin nefesinin hızını tenimde hissettim. Ancak ona bakmaktan ve onu acılar içinde görmekten korkuyordum. Onun kederini kendi kederimi taşıdığım gibi taşıyamazdım. Onu kapıda öptüm, çatıdaki odama gitmek için hızla merdivenleri çıktım. Dosdoğru yatağa düştüm ve annemin ağladığımı duymaması için yüzümü yastıkla kapattım. Bana beyaz bir gardenya diyen, beni omzuna alan ve başım gülmekten dönene kadar beni çeviren adam artık burada olmayacaktı.

***

Yasın resmi süreci bittikten sonra herkes sanki günlük hayatına geri dönmüş gibiydi. Annem ve ben terk edilmiştik, yeniden yaşamayı öğrenmek için bırakılmıştık.

Çamaşırları katlayıp dolaba koyduktan sonra annem bana çiçekleri babamın en sevdiği kiraz ağacının altına götürmemiz gerektiğini söyledi. Botlarımı bağlamama yardım ederken köpeklerimiz Sahsa ve Gogle’ın havladıklarını duyduk. Aceleyle pencereye koştum, taziyeye geliyorlar diye düşünmüştüm ancak kapıda iki Japon askerinin beklediğini gördüm. Birisi kemerinde kılıç taşıyan ve generalinkiler kadar uzun çizmeler giyen orta yaşlı bir adamdı. Kare şeklindeki yüzü onurluydu ve üzerine derin çizgiler kazınmıştı ancak yüzündeki zevk ifadesi çitlerin üzerinden atlayarak gelen iki Sibirya kurdunu görünce değişti. Daha genç olan asker hareketsiz halde onun yanında duruyordu, tıpkı çekik gözlerinin titremesiyle aydınlanan kil bir bebek gibiydi. Japon askerlerinin kapıda beklediğini söylediğimde, annemin yüzünün rengi değişti.

Ön kapıdaki bir çatlaktan annemin adamlarla önce yavaş yavaş Rusça ve sonra da Çince konuşmaya çalıştığını gördüm. Genç asker Çinceyi rahatlıkla anlıyormuş gibi görünüyordu. Bu arada General bahçeye ve eve bakıyordu, emir eri annemin cevaplarını çevirdiğinde ise dikkat kesildi. Bir şey istiyorlardı, her cümlenin sonunda eğiliyorlardı. Bu nezaket, ki bu Çin’de yaşayan yabancılara genellikle gösterilmez, annemi daha da rahatsız etmiş gibiydi. Başını sallıyordu ancak korkusunu, yakasının arasına sıkışmış teniyle ve bluzunun kollarını katlayarak yukarı çıkaran titrek parmaklarıyla belli ediyordu.

Geçen birkaç ayda birçok Rus bu şekilde ziyaret edilmişti. Üst düzey Japonlar ve onların yardımcıları askeri karargâhlarda kalmaktansa insanların evine taşınmayı tercih ediyorlardı. Bu kısmen onları müttefiklerin hava saldırılarından korumak içindi ancak aynı zamanda da hem Sovyetlere dönen Beyaz Ruslardan hem de Çin sempatizanlarından gelebilecek yerel direniş hareketlerini engellemek için yapılıyordu. Onları geri çeviren tek kişi olarak, Modegow’da bir dairesi olan Profesör Akimov’u biliyorduk. Profesör Akimov babamın arkadaşıydı. Bir gece kaybolmuştu ve bir daha asla haber alınamamıştı. Her nasılsa, askerler ilk defa şehir merkezinden bu kadar uzağa gelmişlerdi.

General emir erine bir şeyler mırıldandı ve annemin köpekleri yatıştırıp kapıyı açtığını gördüğümde hızla evin içine girdim ve bir koltuğun altına saklandım, yüzümü girişin soğuk mozaiklerine bastırıyordum. Eve önce annem girdi, General’e kapıyı tuttu. İçeri girmeden önce botlarını temizledi ve şapkasını yanımda duran masaya koydu. Annemin onu oturma odamıza aldığını duydum. Japoncada kendini kanıtlamak istercesine homurdanıyordu ve annem temel konuşma girişimini Rusça ve Çince olarak sürdürse de adam anladığına dair bir işaret vermiyordu. Emir erini neden kapıda bıraktığını merak ettim. Annem ve General üst kata çıktılar. Ben odanın döşemelerinin gıcırtılarını ve açılıp kapanan dolap kapaklarını duyabiliyordum. Geri döndüklerinde General keyifli görünüyordu ancak annemin korkusu bacaklarına kadar ulaşmıştı, ağırlığını bir ayağından diğerine veriyordu ve ayakkabısını yere vuruyordu. General eğildi ve “Doomo arigatoo gozaimashita,” ² diye mırıldandı. Teşekkür ederim. Şapkasını alırken beni fark etti. Gözleri, gördüğüm diğer Japon askerlerinin gözleri gibi değildi. Büyük ve pörtlekti. Onları iyice açıp bana gülümsedi, alnındaki kırışıklıklar saç çizgisine doğru uzuyordu ve kocaman, cana yakın bir kurbağaya dönüşmüş gibiydi.

***

Her pazar annem, babam ve ben, komşularımız Boris ve Olga Pomerantsev’lerin evlerinde, pancar çorbası ve çavdar ekmeği yemek için toplanırdık. Yaşlı çift hayatları boyunca çiftçilik yapmıştı. Başkalarıyla bir arada olmayı severler, bildiklerini ispatlamak isterler ve bize katılmaları için sık sık Çinli tanıdıklarını çağırırlardı. Japon saldırısına kadar bu toplanmalar müziklerle, Puşkin’den, Tolstoy’dan ve Çinli şairlerden eserler okuyarak canlı bir şekilde geçiyordu ancak işgal daha baskıcı bir hale gelince bu yemekler azalmaya başladı. Tüm Çin vatandaşları sürekli denetim altındaydı ve şehri terk etmek isteyenler kâğıtlarını göstermek ve arabalarından çıkıp, yollarına devam etmelerine izin verene kadar Japon muhafızların önünde eğilmek zorundaydılar. Bir cenaze ya da evlenme töreni dışında, sosyal bir etkinlik için şehri terk etmek isteyen Çinliler içinde ise sadece Bay ve Bayan Liu sayılabilirdi.

Bir zamanlar çok iyi sanayicilermiş ancak pamuk fabrikaları Japonlar tarafından ele geçirilmiş ve sadece kazandıklarının hepsini harcayarak akıllılık ettikleri için hayatta kalmışlar.

Babamın yasından sonraki pazar, annem arkadaşlarımıza General’den bahsetmek için yemek sonrasını bekledi. Kesik kesik, fısıltılar halinde konuşuyordu. Ellerini Olga’nın özel günler için aldığı dantel örtüde gezdirirken, bakışlarını Bay Liu’nun kız kardeşi Ying-ying’e çeviriyordu. Genç kadın mutfak kapısının yanında bir koltukta uyuyordu, zor nefes alıyor gibiydi ve bir parça tükürük, çenesinin üzerinde parlıyordu. Kız kardeşini bu tür bir etkinliğe getirmesi Bay Liu için olağan bir şey değildi; kendisi ve karısı dışarı çıkmak istediklerinde genellikle onu büyük kızlarının bakımına bırakmayı tercih ederdi. Ancak Ying-ying’in bunalımı daha da kötüleşiyor gibiydi. Günler süren kayıtsızlıktan sonra ani feryat patlamalarına boğulmuş ve etini kanayana kadar kaşımıştı. Bay Liu, onu Çin otlarıyla yatıştırmıştı ve yanında getirmişti. Artık çocuklarının onunla başa çıkabileceğinden emin değildi.

Annem bizimle, kelimeleri çok dikkatli seçerek konuştu ancak onun çalışılmış sakinliği sadece midemdeki batma hissini arttırmaya yarıyordu. Bize General’in evimizdeki yedek odayı kiralayacağını açıkladı. Onun karargâhının başka bir köyde olduğunu ve zamanının çoğunu orada geçireceğini, bu nedenle bize fazla yük olmayacağını vurguladı. Askerlerin ya da başka askeri ataşelerin evi ziyaret etmelerine izin verilmeyeceği konusunda anlaşıldığını söyledi.

“Lina, hayır!” diye haykırdı Olga. “Şu insanlar!”

Annemin yüzü bembeyaz oldu. “Onu nasıl reddedebilirim? Edersem evi kaybederim. Her şeyi. Anya’yı düşünmek zorundayım.”

“Böyle canavarlarla yaşamaktansa evin olmasın, daha iyi,” dedi Olga. “Sen ve Anya gelip burada kalabilirsiniz.”

Boris sert ve nasırlı çiftçi elleriyle annemi omuzlarından kavradı. “Olga, eğer reddederse evden daha fazlasını kaybeder.”

Annem özür dileyen gözlerini Liu’lara kaldırdı ve “Bu, Çinli dostlarımın gözlerinden iyi görünmez,” dedi.

Bayan Liu gözlerini indirdi ancak kocası dikkatini uykusunda kıpırdanan ve isimler mırıldanan kız kardeşine çevirmişti. İster Ying-ying bunları haykırırken Bayan Liu ve kızları onu doktorun muayenehanesinde tutmaya çalışırken olsun, ister koma benzeri uykulardan birine dalarken sayıklasın, isimler hep aynıydı. Japon işgalinden sonra şehirden kaçan yaralı ve harap olmuş esirlerle birlikte Nanking’ten gelmişti.  Haykırdığı isimler, bedenleri Japon askerlerinin kılıçlarıyla boğazlarından göbeklerine kadar kesilmiş üç kız bebeğine aitti. Askerler kızların bedenlerini aynı bloktaki diğer çocukların bedenlerinin yanlarına koyarken, askerlerden biri Ying-ying’in başını, ellerinin arasına sıkıştırmış böylece kızlarının bağırsaklarının yere yayılmasını ve muhafız köpeklerin üzerlerinde kavga etmelerini seyretmeye zorlamıştı. Kocası ve diğer adamlar sokaklarda sürüklenmiş, işaretlenmiş ve kazıklara bağlanmışlardı. Sonra da Japon generaller askerlere, eğitim yapmaları için süngülerini onlara batırmalarını emretmişlerdi.

Kimse fark etmeden masadan ayrıldım ve Pomerantsev’lerin bahçesinde yaşayan kediyle oynamak için dışarı koştum. Parçalanmış kulaklar ve kör bir gözle başıboş dolaşıyordu ancak besiliydi ve Olga’nın ilgisinden memnundu. Yüzümü mis gibi kokan tüylerine bastırdım ve ağladım. Ying-ying’in hikâyesine benzer hikâyeler Harbin’in her yerinde fısıldanıyordu ve ben bile onlardan nefret etmeye yetecek kadar Japon acımasızlığı görmüştüm.

Japonlar 1937 yılında Mançurya’yı topraklarına katmışlardı, gerçi altı yıldan beri etkili bir şekilde işgal altındaydı. Savaş iyice yoğunlaşmaya başlayınca Japonlar tüm pirincin kendi ordularına verilmesi için bir emir vermişler. Çinlilerin ana ürünü meşe palamuduna indirgenmiş, meşe palamudu ise, gençler ve hastalar tarafından sindirilemiyormuş. Bir gün evimizin yanından akan nehir boyunca kıvrımlı ve yaprak dolu patikadan koşuyordum. Yeni Japon müdürümüz tarafından okuldan erken bırakılmıştık, evlerimize giderek ailelerimize Japonların Mançurya’daki son zaferlerini anlatmamızı emretmişti. Beyaz, rahibe manastırı üniformamı giymiştim ve filtrelenmiş güneş ışığının üzerimde yarattığı desenlerin keyfini çıkarıyordum. Yolda yerel hekim, Doktor Chou’nun yanından geçtim. Doktor Chou hem Batı tıbbı hem de geleneksel tıp okumuştu ve kolunun altında minik şişeler taşıyordu. Giyim konusunda keskin tarzı ile tanınırdı ve o gün de batılı bir takım elbise ve palto giymişti, Panama şapkası takıyordu. Ilık hava onu da keyiflendirmişti, birbirimize gülümsedik.

Onu geçtim, ormanın karanlık ve asmalarla kaplı olduğu yere vardım. Duyduğum çığlıkla şaşkına döndüm. Yüzü ezilmiş ve kanlı bir Çinli çiftçi yalpalayarak bana doğru gelirken, ben olduğum yerde kaldım. Japon askerler onun peşinden ağaçların arasından fırladılar ve etrafımızı sardılar, süngülerini sallıyorlardı. Liderleri kılıcını çekti ve adamın çenesinin altına bastırarak boynundaki etin üzerinde bir çukur oluşturdu. Adamın gözlerini kendininkilere çevirdi ancak ben onların karanlığından, ışığın çoktan bu adamdan çıkmış olduğunu görebildim. Çiftçinin ceketinden sular akıyordu. Askerlerden biri bir bıçak aldı ve ceketin sol tarafını yırtarak açtı. Pirinçler ıslak öbekler halinde yere düştüler.

Askerler adama diz çöktürdüler, onunla alay ettiler ve kurtlar gibi uludular. Liderleri kılıcını adamın ceketinin diğer tarafına sapladı, kan ve pirinç birlikte dışarı fışkırdı. Adamın dudaklarından kusmuk sızıyordu. Cam kırılması sesi duydum ve arkama döndüğümde Doktor Chou’nun orada olduğunu gördüm, küçük şişeleri kırılmıştı ve kayalıklı patikanın üzerine akıyorlardı. Korku, yüzünün çizgilerinde kendine yer etmişti. Askerler fark etmeden geriye bir adım attım ve onun kollarına atıldım.

Askerler domuz gibi hırıltılar çıkarıyorlardı, kan ve korkunun kokusu onları heyecanlandırmıştı. Askerlerden biri, çiftçinin boynunu açığa çıkararak yakasından çekti. Ani bir hareketle kılıcını indirdi ve adamın kafasını omuzlarından ayırdı. Kanlı parça nehre yuvarlanarak suyun rengini sudanotu şarabına çevirdi. Ceset ayakta kalmıştı, tıpkı dua ediyormuş gibi, kan fışkırıyordu. Askerler sakince ondan uzaklaştılar, suçluluk duymadan ya da tiksinmeden. Kan, ayaklarımızın etrafında birikintiler oluşturdu ve ayakkabılarımıza bulaştı, askerler ise gülmeye başladılar. Katil kılıcını güneşe doğru kaldırdı ve ucundan damlayan kana kaşını çattı. Onu temizleyebileceği bir şey bulmak için etrafına bakındı ve gözlerini benim elbiseme dikti. Bana doğru uzandı ancak cesur doktor beni paltosunun daha içlerine iterek, askerlere mırıldanarak lanet okudu. Lider sırıttı, Doktor Chou’nun lanetlerini protesto olarak anladığı için parlayan kılıcını doktorun omzunda temizledi. Bu Doktor Chou’yu tiksindirmiş olmalıydı, az önce Çinli bir dostunun ölümüne tanıklık etmişti ve beni korumak için sessiz kalmıştı.

Babam o zamanlar yaşıyordu ve o akşam beni yatağıma yatırdıktan sonra kontrollü öfkesiyle hikâyemi dinledi, aşağı indiğinde anneme şöyle söylediğini duydum: “Bunların hepsi, onları insanlığın ne olduğunu unutturacak kadar zalimce eğiten liderlerinin yüzünden oluyor. Onları suçlamak gerek.”

***

İlk başta General hayatımıza küçük bir değişiklik getirdi ve büyüklerini kendisine sakladı. Bir Japon şiltesi, gazlı bir ocak ve büyük bir sandıkla geldi. Onun varlığından sadece sabahları, güneş doğduktan hemen sonra, siyah araba kapının dışına yanaştığında ve bahçedeki tavuklar aralarından General geçerken kanat çırptıklarında haberdar olurduk. Ve bir de geceleri, eve geç geldiğinde odasına çıkmadan önce gözlerinde bezginlikle, anneme bir baş selamı verir, bana gülümserdi.

General bir işgal ordusunun üyesi olmasına rağmen şaşırtıcı bir şekilde görgü kurallarına uygun davranıyordu. Ev kirasını ve kullandığı her şeyin parasını ödüyordu. Bir süre sonra eve pirinç ve şeker fasulyesi köfteleri gibi karneye bağlanmış ya da yasaklanmış şeyler getirmeye başladı. Bu tür lüks şeyleri, odasına çıkmadan önce bir örtünün içine sararak yemek masasının ya da mutfak tezgâhının üzerine bırakırdı. Annem merakla paketlere bakardı ve onlara dokunmazdı ancak benim bu hediyeleri kabul etmemi engellemezdi. General annemin iyi niyetini Çinlilerden alınan yiyeceklerle kazanamayacağını anlamış olmalı ki, bu hediyeler kısa sürede gizli onarım faaliyetleriyle takviye edildi. Bir gün daha önce ezik olan bir pencereyi onarılmış, başka bir gün ise gıcırdayan kapıyı yağlanmış ya da su damlatan köşeyi kapatılmış buluyorduk.

Ancak General’in varlığının daha istilacı hale gelmesi uzun sürmedi, tıpkı saksıya dikilen asmanın yolunu toprakta bularak tüm bahçeyi sarması gibi.

Babamın ölümünden sonraki kırkıncı gün, Pomerantsev’leri ziyarete gittik. Biz davet edildiğimizde Liu’lar artık gelmedikleri için dört kişi kalsak da yemek her zamankinden neşeli geçiyordu.

Boris votka almayı başarmıştı ve ‘ısıtması’ için benim bile içmeme izin verilmişti. Bizi, aniden şapkasını çıkarıp yeni kırpılmış saçlarını göstererek eğlendirdi. Annem dikkatle onları okşadı ve şaka yaptı, “Boris, bu zalimliği sana kim yaptı? Siyam kedisine benziyorsun.”

Olga biraz daha votka koydu, birkaç kez benim bardağımı geçiyormuş gibi yaparak bana takıldı ve sonra da kaşlarını çattı. “Birilerine, bunu ona yapmaları için para ödemiş! Eski mahallede yeni moda bir berber.”

Kocası sarı dişlerini gösterdi, mutlulukla sırıttı ve güldü. “O, kızdı çünkü onun yaptıklarından daha iyi görünüyor.”

“Seni tıpkı bir budala gibi karşımda görünce zayıf, yaşlı kalbim duracaktı,” diye karşılık verdi karısı.

Boris votka şişesini aldı, karısı hariç herkesin bardağını doldurdu. Karısı suratını asınca kaşını kaldırdı ve şöyle dedi: “Zayıf, yaşlı kalbini düşün, Olga.”

Annem ve ben el ele ve yeni yağmış karlara tekme atarak eve yürüdük. Mantar toplamakla ilgili bir şarkı söyledik. Her gülüşünde ağzından küçük buhar bulutları çıkıyordu. Gözlerinin ardına yerleşen kedere rağmen çok güzel görünüyordu. Onun gibi olmak istiyordum ancak babamın sarı saçlarını, mavi gözlerini ve çillerini almıştım.

Kapımıza vardığımızda annem bakışlarını kapının üzerine asılmış olan Japon fenerine dikti. Aceleyle beni içeri soktu, bana yardım etmeden önce mantosunu ve botlarını çıkardı. Oturma odasının kapı eşiğine zıpladı, girişteki mozaik zeminden soğuk almamam için bana acele ettirdi. Yüzünü odaya döndüğünde paniklemiş bir kedi gibi sıçradı. Onun arkasına saklandım. Bir köşeye yığılmış ve üzeri kırmızı bir örtüyle kaplı olan şeyler bizim mobilyalarımızdı. Onların yanındaki pencere cumbası helezonik kıvrımlar ve ikebana çiçekleri düzenlemesiyle tamamlanmış bir mabede dönüşmüştü. Halılar gitmiş ve yerlerine hasır kilimler gelmişti.

Annem General’i bulmak için evin içinde fırtına gibi esti ancak odasında ya da bahçede değildi. Gece çökene kadar kömür sobasının yanında bekledik, annem ona söyleyeceği öfkeli kelimeleri prova ediyordu. Ancak General o gece eve gelmedi ve annem de sessiz bir umutsuzluğun içine düştü. Geçmekte olan ateşin yanında birbirimize sokularak uykuya daldık.

General iki günden önce eve gelmedi, bu arada zaman annemin içindeki kızgınlığı akıtmıştı. Kapıdan içeri elinde çaylarla, elbise kumaşları ve iplikle girdiğinde minnettar olmamızı bekliyor gibiydi. Gözlerindeki zevk ve fesat içinde tekrar babamı gördüm, sevdikleri için değerleri korumaktan mutlu olan, ailesine bakan adamı.

General üzerine gümüşümsü gri bir kimono giydi ve bize sebze ve yumuşak soya peyniri pişirmek için hazırlanmaya başladı. Zarif antika sandalyeleri paketlenmiş olan ve minderin üzerinde bağdaş kurmaktan başka şansı olmayan annem dudaklarını büzmüş ve kızgın bir şekilde önüne bakıyordu. Bu arada ev susam tohumu yağı ve soya sosunun aromasıyla dolmuştu. Generalin alçak masanın üzerine koyduğu parlak tabakları görünce ağzım açık kaldı, sustum ancak general bize yemek pişirdiği için minnettardım. Onun anneme yemek yapmasını emrederse neler olacağını görmekten nefret ederdim. O, köyde gördüğüm erkeklerden açıkça farklı biriydi. Onların karıları, erkekleri el pençe divan beklemek zorundaydılar ve pazardan satın aldıkları malzemeler altında ezilirken, erkeklerin birkaç adım arkalarından yürütülürlerdi. Bu arada erkekler önde kasılarak, elleri boş, başları havada giderlerdi. Olga bir keresinde Japon yarışmalarında kadın olmadığını sadece eşeklerin olduğunu söylemişti.

General erişteleri önümüze koydu ve “Itadakimasu,” diye belli belirsiz homurdandıktan sonra yemeğe başladı. Annemin tabağına dokunmadığını ya da benim sulu eriştelere gözlerimi diktiğimi ve ağzımın suyunun aktığını fark etmemiş görünüyordu. Ani açlık spazmları ve anneme olan sadakatim arasında kalmıştım. General yemeğini bitirir bitirmez yaptığı yemeği yemediğimizi görmemesi için aceleyle tabakları topladım. Bu verebileceğim en iyi ödündü çünkü annemin rahatsızlığının ona zarar vermesini istemiyordum.

Mutfaktan döndüğümde General bir Japon kağıt rulosunu düzeltiyordu. Bu, Batı kâğıtları gibi beyaz ve parlak ya da tamamen mat değildi. Işık veriyordu. General ellerinin ve dizlerinin üzerindeydi. Bu arada annem ona bakıyordu, yüzünde kızgın biri ifade vardı. Bu görüntü bana babamın bir keresinde bana anlattığı Marco Polo’nun Çin hükümdarı Kublai Khan’ın karşısına ilk çıkışı ile ilgili fablı hatırlattı. Babam bir mimikle Avrupa’nın üstünlüğünü göstermeyi başarmıştı. Polo’nun yardımcıları imparator ve onun saray adamlarının önünde ipek kumaş topunu açtılar. Kumaş Polo’dan başlayan ve Khan’ın ayaklarında sona eren ışıltılı bir akarsuya dönüştü. Kısa bir sessizlikten sonra imparator ve beraberindekiler kahkahalarla gülmeye başladılar. Polo kısa zamanda, Avrupalılar daha hayvan derisi giymeyi bırakmadan önce, yüzyıllardan beri kaliteli ipek üreten insanları etkilemenin zor olduğunu anladı.

General yanına oturmam için bana işaret etti ve bir mürekkep hokkasıyla bir kaligrafi fırçası çıkardı. Fırçayı hokkaya soktu ve kâğıda çizmeye başladı, Japon hiragana alfabesinin kadınsı sarmalları ortaya çıktı. Harfleri, Japonlar okulumuzu ele geçirdiğinde aldığımız derslerden hatırlıyordum, bu dersler onlar bizi eğitmektense sesimizi kesmeye karar vermeden önce yapılıyordu.

“Anya-chan,” dedi General karmaşık Rusçasıyla, “Sana Japon harflerini öğreteceğim. Bunları öğrenmen önemli.”

Heceleri canlandırırken onu dikkatle izledim. Ta, chi, tsu, te, to. Parmakları bir şeyler yazmaktan çok, resim yapıyor gibiydi ve elleri beni büyüledi. Teni pürüzsüz ve tüysüzdü, tırnakları ağartılmış çakıl taşları kadar temizdi.

“Kendinizden ve insanlarınızdan utanmalısınız,” diye haykırdı annem, kâğıdı General’in elinden alırken. Yırtmaya çalıştı ancak kâğıt kalın ve esnekti. Bu yüzden buruşturup top haline getirdi ve odanın diğer tarafına attı. Kâğıt topu sessizce yere düştü.

Nefessiz kaldım. Bana baktı ve başka bir şey söylememek için kendisini engelledi. Öfkeyle, aynı zamanda da bu patlamasının bize neye mâl olacağını bilememenin korkusuyla titriyordu.

General elleri dizlerinde oturdu, kıpırdamıyordu. Yüzündeki ifade belirsizdi. Kızgın mıydı yoksa sadece düşünüyor muydu, söylemek imkânsızdı. Fırçanın ucu hasır kilimin üzerine mürekkep damlatıyordu, koyu bir leke olarak dağılmıştı, tıpkı bir yara gibi. Bir süre sonra General kimonosunun koluna uzandı ve bir fotoğraf çıkarıp bana verdi. Bu, siyah kimono giymiş bir kadınla, genç bir kıza aitti. Kız saçlarını tepesinde topuz yapmıştı ve gözleri bir geyiğinki kadar güzeldi. Neredeyse benimle yaşıt görünüyordu. Kadın çerçeveden dışarı belli belirsiz bakıyordu. Dudakları pudralanmış ve dar bir yay gibi çizilmişti ancak bu onun dudaklarının dolgunluğunu gizleyememişti. Yüzünde resmî bir ifade vardı ancak başının eğiminde bir şeyler onun fotoğraf makinesi kapalıyken güldüğünü söylüyordu.

“Nagasaki’de annesiyle yaşayan bir kızım var fakat babası yanında yok,” dedi General. “Ve sen de babası olmayan bir kızsın. Sana göz kulak olmalıyım.”

Bununla birlikte ayağa kalktı, eğildi ve odayı terk etti. Ne diyeceğimizi bile düşünemeden annemle beni ayakta, ağzımız açık, bırakıp gitti.

***

Her iki haftada bir, salı günleri sokağımıza bıçak bileyici gelirdi. Yüzünde çizgileri olan ve gözleri yaşlı, yaslı bir Rustu. Şapkası yoktu ve kafasını, doladığı eski bez parçalarıyla ısıtırdı. Bileyleme taşı, iki çoban köpeği tarafından çekilen bir kızağa bağlıydı. Annem ve komşular bıçaklarını ve baltalarını bileyletmek için toplandıklarında ben de köpeklerle oynardım. Bir salı günü Boris anneme yaklaştı ve komşularımızdan biri olan Nikolai Botkin’in kayıp olduğunu fısıldadı. Fısıldayarak konuşmadan önce yüzü bir an için dondu. “Japonlar mı, komünistler mi?”

Boris omuz silkti. “Onu dünden önceki gün eski mahallenin berberinde gördüm. Çok konuştu. Japonların savaşı nasıl kaybettikleri ve bunu bizden gizledikleri hakkında böbürlenerek konuşuyordu. Ertesi gün,” dedi Boris, ellerini birleştirip sonra da havaya açarken, “yok oldu. Toz gibi. Düşük çenesinin kendisine faydası olmadı. Müşterinin asla hangi tarafta olduğunu bilmiyorsun. Bazı Ruslar, Japonların kazanmasını istiyorlar.”

O anda yüksek sesle bir haykırış duyduk, “Kazaaa!” ve sonra garaj kapılarımız ardına kadar açıldı ve bir adam çıktı. Başına düğümlediği bandana dışında çıplaktı. Kendisini karların içine atıp neşeyle sıçradığını görene kadar onun General olduğunu fark etmedim. Boris gözlerimi kapattı ancak parmaklarının arasındaki boşluklardan bacakları arasında sallanan büzüşmüş uzantıyı gördüğümde korktum.

Olga dizlerine vurdu ve ince bir kahkaha attı, bu arada diğer komşular ağızları açık, şaşkın bakıyorlardı. Ancak annem kutsal garajına sıcak su küveti kurulduğunu gördü ve çığlık attı. Bu son aşağılama onun taşıyabileceğinden daha ağırdı. Boris ellerini bıraktı ve dönüp baktığımda annemin parlak yanakları ve ateşli gözleriyle babamın ölümünden önceki haline döndüğünü gördüm. Bahçeye doğru koşarken kapının yanında duran küreği aldı. General sanki yaptığı şeye hayran kalmasını bekler gibi küvetinden anneme baktı.

“Bu ne cesaret?”

Gülümsemesi yüzünde asılı kaldı ancak onun, annemin tepkisini algılayamadığını görebiliyordum.

“Bu ne cesaret?” diye tekrar bağırırken, küreğin sapıyla yanağına vurdu.

Olga güçlükle soludu ancak komşuların annemin isyanına tanık olmalarına General aldırmıyor gibi görünüyordu. Gözlerini annemin yüzünden alamadı.

“Bu kocamı hatırlatan, bana kalan birkaç şeyden biriydi,” dedi annem, nefesini bırakarak.

General’in yüzü kıpkırmızı oldu. Ayağa kalktı ve hiçbir şey söylemeden eve girdi.

Ertesi gün General sıcak su küvetini parçalattı ve yakmamız için odunları bize vermeyi teklif etti. Japon hasır kilimlerini topladı, Türk halılarını ve babamın altın saatiyle takas ettiği koyun derisinden halıyı koydu.

Öğleden sonra bisikletimi ödünç alıp alamayacağını sordu. Annem ve ben perdelerin arasından General’in bisikletle gidişini seyrettik. Bisikletim onun için çok küçüktü. Pedallar kısa geliyordu, bu yüzden her turda dizleri kalçalarını geçiyordu. Ancak ustalıkla bisikleti idare etti ve birkaç dakika içinde ağaçların arasında kayboldu.

General geri döndüğünde, annem ve ben mobilyaları neredeyse eskiden oldukları yerlere koymuştuk.

General odaya baktı. Yüzünden bir gölge geçti. “Sizin için güzelleştirmek istemiştim fakat başarılı olamadım,” dedi, bir yandan da ayağıyla, onun hasır kilimi karşısında zafer kazanmış mor halıyı inceliyordu. “Belki de bizler çok farklıyız.”

Annem neredeyse gülüyordu ancak kendisini tuttu. General’in gideceğini sanıyordum ancak anneme bir kez daha bakmak için döndü, muhteşem bir asker olarak değil, az önce annesi tarafından azarlanmış, utangaç bir çocuk gibi. “Güzelliği konusunda anlaşacağımız bir şey bulmuş olabilirim,” dedi, cebine uzandı ve cam bir kutu çıkardı.

Annem hediyeyi almadan önce rahatsızlık duydu ancak sonunda merakına yenildi. Öne doğru eğildim, General’in aldığı şeyi görmeye çalışıyordum. Annem kapağı açtı ve havaya nefis bir esinti yayıldı. Bir kerede tanıdım, aslında bu benim daha önce gördüğüm bir şey değildi. Parfüm giderek yoğunlaşmaya, odanın etrafına yayılmaya ve bizi büyüsüyle ele geçirmeye başladı. Bu, büyünün ve aşkın, egzotik Doğu ve gerileyen Batı’nın karışımıydı. Yüreğimin sızlamasına ve tenimin seğirmesine neden olmuştu.

Annemin gözleri bendeydi. Gözyaşlarıyla parlıyordu. Kutuyu uzattı ve ben içindeki kaymak gibi beyaz çiçeğe bakakaldım. Mükemmel çiçek parlak yeşil yapraklardan oluşan bir yeşilliğin içine oturmuştu. Güzelliği karşısında ağlamak istedim, o zamana kadar sadece hayallerimde görmüş olmama rağmen ismi bir anda kafamda belirdi. Ağaç aslında Çin’den geliyormuş ancak tropik bir ağaçmış ve acımasız bir soğuğu olan Harbin’de yetişmezmiş.

Beyaz gardenya, babamın bana ve anneme defalarca anlattığı çiçekti. Çiçeği kendisi ilk defa, Büyük Saray’da yapılan Çar’ın yaz balosunda ailesine eşlik ettiği zaman görmüştü. Bize balodaki; parıltılı gece elbiseleriyle saçlarında mücevherler parlayan kadınlardan, uşaklardan ve servis arabalarından ve cam masalarda yemek olarak servis edilen taze havyardan, füme kaz etinden ve sterlet çorbasından bahsederdi. Daha sonra Tchaikovsky’nin Uyuyan Güzel’e uyarlanmış koreografisiyle havai fişek gösterisi yapılırmış. Çar ve ailesiyle tanıştıktan sonra babam cam kapıları bahçeye açılan bir odaya girmiş. Onları ilk kez görmüş. Gardenyalarla dolu porselen vazolar bu balo için Çin’den ithal edilmiş. Yaz havasında narin koku insana keyif veriyormuş. Çiçekler başlarıyla selam veriyor ve babamı minnetle karşılıyor görünüyorlarmış, tıpkı Çariçe ve kızlarının saniyeler önce yaptıkları gibi. O geceden sonra babam kuzeyin beyaz gecelerinin ve cennetin hayalini kurduran parfümlü büyüleyici çiçeğinin anısının etkisinde kalmış.

Birkaç kez babam bu kokudan bir şişe almak istedi, böylece ben ve annem anısını canlı tutacaktık ancak Harbin’de kimse bu büyüleyici çiçeği duymamıştı ve babamın çabaları başarısızlıkla sonuçlandı.

“Bunu nereden buldunuz?” diye sordu annem General’e, parmak ucunu nemli taç yapraklarda gezdirirken.

“Huang adında Çinli bir adamdan,” diye cevapladı General. “Şehrin dışında bir serası varmış.”

Ancak annem onun cevabını neredeyse duymadı, onun aklı milyonlarca mil uzaktaki St. Petersburg gecesindeydi. General gitmek için döndü. Merdivenin başına kadar onu takip ettim.

“Efendim,” diye fısıldadım. “Nereden bildiniz?”

Kaşlarını kaldırdı ve bana baktı. Morarmış yanakları taze bir eriği andırıyordu.

“Çiçeği,” dedim.

Ancak General sadece içini çekti, omzuma dokundu ve “İyi geceler,” dedi.

—-

1. Rusça’da güle güle anlamındadır.
2. Tanıştığıma memnun oldum, yakında görüşürüz anlamlarına gelen, Japonca cümle. –ç.n.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBeyaz Gardenya
  • Sayfa Sayısı552
  • YazarBelinda Alexandra
  • ISBN6055913984
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviNEMESİS KİTAP / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur