Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Fakir bir çocuk olan Pip küçük yaşta anne ve babasını kaybetmiş, ablasıyla birlikte yaşamaktadır. Bir gün mezarlıkta kaçak bir mahkûmla karşılaşır ve ablasının mutfağından aşırdığı yiyeceklerle bu adama yardım eder. Kaçak mahkûm, Pip´in yardımlarını asla unutmayacaktır.

Bir gün Pip kimliği gizli bir hayırseverin gönderdiği para ile zengin olur. Artık onun da büyük umutları vardır. Belki de başka insanların büyük umutlarının aracı olacaktır.

Çoğu eleştirmen tarafından modern romana uzanan önemli bir adım olarak görülen bu şiirsel eseri Ayşe Esra İyidoğan´ın usta çevirisiyle sunuyoruz okuyucularımıza…

***

Birinci Bölüm

Soyadımız Pirrip ve vaftiz ismim de Philip olduğundan bu ikisini çocuk aklımla Pip isminden daha kısa ve açık bir şekilde birleştiremezdim herhalde. Ben de kendime Pip dedim ve Pip diye çağırılmaya başladım.

Soyadımızın Pirrip olduğunu babamın mezar taşından ve ablamdan -kendisi demircinin karısıydı- biliyorum. Annemi ve babamı hiç görmediğimden ve o zamanlar fotoğraf da olmadığından görünüşlerinin nasıl olduğunu mezar taşlarından çıkarmaya çalışırdım. Babamın mezar taşının üzerindeki yazılar bana garip bir şekilde onun eski kafalı, şişman, esmer, siyah kıvırcık saçlı bir adam olduğu fikrini verdi. “Yukarıdakinin karısı Georgiana” yazısının karakterinden ve köşelerden annemin çilli ve hastalıklı olduğu kanısına vardım o zamanki aklımla. İkisinin mezarlarının yanı başında sıra sıra dizili olan yarım metre uzunluğundaki beş tane dörtgen taşa gelince… Bunlar, hayat mücadelesinden çok çabuk vazgeçmiş beş erkek kardeşimin aziz hatıralarıydı. Ne zaman onları düşünsem sırt üstü yatmış, elleri ceplerinde dünyaya geldiklerini, gidene kadar da hiç istiflerini bozmadan aynı duruşu koruduklarını hayal ederdim.

Bizimkisi nehrin kıyısında, denizden yirmi mil içeride bir bataklık köyüydü. Neyin ne olduğuna dair ilk canlı ve geniş kapsamlı izlenimimi soğuk ve nemli bir günde edindim. Akşam olmak üzereydi. O gün kesinlikle anladım ki ısırgan otlarıyla dolu bu çıplak yer bir kilise mezarlığıydı ve bu köyün merhumu Philip Pirrip ve yukarıdakinin karısı Georgiana ölmüş ve gömülmüşlerdi. Ve adı geçenlerin bebekleri Alexander, Bartholomew, Ab-raham, Tobias ve Roger da ölmüş ve gömülmüşlerdi. Ve kilisenin ötesinde, üzerinde dağınık halde sürülerin otladığı, duvarlar, kanallar, tümsekler ve kapılarla kesişen çorak yer bataklıktı. Ve ötesindeki cılız kurşuni çizgi nehirdi ve rüzgârın kendisinden kaçtığı, uzaktaki vahşi in denizdi. Ve hepsinden birden korkup ağlamaya başlayan titrek çocuk da Pip’di.

“Kes sesini!” dedi korkunç bir ses ve bir adamın kilise sundurmasının olduğu taraftaki mezarların arasından çıktığını gördüm. “Ses çıkarma seni küçük şeytan, yoksa boğazını keserim!”

Ayağında kocaman bir zincir olan, kaba görünümlü, gri kıyafetler içinde, korkunç bir adamdı. Şapkasız, ayakkabıları delik deşik, başında eski bir bez sarılı olan bir adam… Denizde sırılsıklam ıslanmış, çamura batmış, taşlar yüzünden topallayan, çakmaktaşlarının ayaklarını kestiği, ayaklarına ısırganların, dikenlerin battığı, topallayan, titreyen, kızgın bakan, hırıltılar çıkaran ve beni çenemden yakalarken dişleri gıcırdayan bir adam….

“Ahh! Boğazımı kesmeyin efendim!” diye yalvardım korku içinde. “Yalvarırım yapmayın efendim!”

“Adını söyle!” dedi adam. “Çabuk!”

“Pip, efendim!”

“Bir kere daha!” dedi adam. “Yüksek sesle!”

“Pip. Pip, efendim!”

“Nerede yaşıyorsun sen? Evini göster.”

Kızılağaçların ve tepesi budanmış ağaçların arasında, kiliseye bir ya da iki mil uzaklıktaki düzlükte kurulmuş köyümüzü işaret ettim.

Adam bana bir an baktıktan sonra baş aşağı çevirip ceplerimi boşalttı. Bir parça ekmekten başka hiçbir şey yoktu cebimde. O kadar güçlüydü ve bunu o kadar aniden yaptı ki, kilise tepe taklak oldu ve çan kulesini ayaklarımın altında gördüm. Kilise normale döndüğünde, adam ekmeği büyük bir iştahla yiyor, ben de yüksek bir mezar taşının üstünde oturuyordum.

“Seni köpoğlu!” dedi adam dudaklarını yalayarak. “Amma tombul yanakların var senin!”

O zamanlar yaşıtlarımdan çelimsiz ve güçsüz olmama rağmen sanırım yanaklarım tombuldu.

Başını tehditkâr bir biçimde iki yana sallayarak, “İnsanın yiyesi geliyor be!” dedi.

Öyle yapmaması umudumu dile getirdim ciddiyet içinde ve beni üzerine koyduğu mezar taşına daha sıkı tutundum; biraz üzerinde durabilmek, biraz da ağlamamak için.

“Bak bakayım buraya!” dedi adam. “Annen nerede senin?”

“Orada efendim!” dedim.

İrkildi, koşmaya başladı; sonra durup arkasına baktı.

“Orada efendim!” diye çekinerek açıkladım. “Yukarıdakinin karısı Georgiana. O benim annem.”

“Haa!..” dedi gelirken. “Annenin yanındaki de baban mı?”

“Evet efendim!” dedim. “O da bu köyün merhumu.”

“Haa…” diye homurdandı düşünceli düşünceli. “Kiminle yaşıyorsun sen? Yaşamana izin verileceğini düşünürsek tabii! Ki henüz kararımı vermedim!”

“Ablamla efendim! Bayan Joe Gargery. Kendisi demirci Joe Gargery’nin karısıdır.”

“Demirci ha?” dedi ve ayaklarına baktı.

Ayaklarına ve bana birkaç kez pis pis baktıktan sonra üzerinde oturduğum mezar taşına yaklaştı, iki kolumdan tuttu, gözleri mümkün olduğunca kuvvetli bir ifadeyle bana bakıyordu. Ben de en çaresiz halimle ona bakayım diye beni olabildiği kadar arkaya yatırdı.

“Bak şimdi, yaşayıp yaşamayacağını belirleyecek soru geliyor. Sen eğe nedir biliyor musun?”

“Evet efendim!”

“Yiyeceğin de ne olduğunu bilirsin?”

“Evet efendim!”

Her sorudan sonra kendimi daha çaresiz ve tehlikede hissetmem için beni daha çok arkaya yatırıyordu.

“Bana bir eğe getireceksin.” Beni yatırdı tekrar. “Ve yiyecek.” Tekrar yatırdı. “İkisini de getireceksin.” Tekrar yatırdı. “Yoksa senin kalbinle ciğerini sökerim!”

O kadar korktum ve başım döndü ki ellerine yapıştım, “Lütfen beni kaldırın! Belki o zaman midem bulanmaz ve de size daha çok yardımcı olabilirim!” dedim.

Beni öyle bir ters yüz etti ki kilise kendi etrafında döndü. Sonra beni kollarımdan tuttu, taşın üzerine dikip devam etti şu korkunç sözlerle:

“Yarın sabah erkenden şuradaki eski bataryaya eğe ve yiyecek getiriyorsun. Bunu yaparsan ve beni gördüğünü kimseye söylemeye ya da ima etmeye kalkışmazsan yaşamana izin verilecek. Söylediklerimin herhangi birini yapamazsan, ne kadar küçük olurlarsa olsunlar, kalbin ve ciğerin çıkarılıp yenecek. Şimdi, ben yalnız değilim, sen öyle sanabilirsin ama… Benimle saklanan genç bir adam var, ki beni o genç adamla karşılaştırırsak ben melek sayılırım. O benim dediklerimi duyuyor. Onun bir çocuğa ve onun kalbiyle ciğerine ulaşmak için kendine has gizli bir tekniği var. Bir çocuğun o adamdan saklanmaya teşebbüs etmesi boşuna. Çocuk kapısını kilitleyebilir, sıcak yatağında olabilir, kendini sarıp sarmalayabilir, başını sıkıca battaniyesinin altına sokabilir, kendini rahat ve güvende hissedebilir ama bu genç adam yavaşça gelip onun üstünü açar. Ben onu sana zarar vermesin diye zor tutuyorum şimdi. Onu senden uzak tutmak zor gerçekten. Şimdi ne diyorsun?”

Ona, eğeyi, bulabildiğim kadar yiyecekle birlikte sabah erkenden bataryaya getireceğimi söyledim.

“Gelmezsem Allah çarpsın de!” dedi adam.

Ben de öyle söyledim ve beni yere indirdi.

“Şimdi…” diye devam etti. “Aldığın görevi hatırla, o genç adamı hatırla ve evine dön!”

“İyi. İyi geceler efendim!” dedim sendeleyerek.

“Amma da iyi gece…” dedi etrafındaki soğuk ve nemli düzlüğe bakarak. “Keşke bir kurbağa olsaydım. Ya da yılanbalığı.”

Bir yandan kollarıyla titreyen vücudunu sararak -sanki kuvvet veriyormuş gibi sıkıca kavrayarak- alçak kilise duvarına doğru topallayarak gitti. Isırgan otlarının ve yeşil tepecikleri saran fundalıkların arasında, onu ayak bileğinden yakalayıp içeri çekmek için mezarlarından usulca uzanan ölülerin ellerinden kaçıyormuş gibi dikkatle ilerlerken, dönüp çocuk gözlerime baktı.

Alçak kilise duvarına geldiğinde, bacakları uyuşmuş ve kaskatı kesilmiş bir adam gibi üzerinden atladı duvarın ve bana bakmak için döndü. Onu dönerken görünce, yüzümü eve çevirdim ve tabanları yağladım. Ama hemen sonra arkama baktım ve onu nehre doğru giderken gördüm. Hâlâ kollarıyla kendini sarıyordu ve çok yağmur yağdığında veya sular yükseldiğinde üzerlerine basılan, oraya buraya saçılmış kayaların arasında yaralı ayaklarıyla dikkatle yürüyordu.

Arkasından bakmak için durduğumda bataklıklar sadece ufuktaki siyah uzun bir çizgiden ibaretti. Nehir de başka bir yatay çizgiydi, ne çok geniş ne de çok siyahtı. Gökyüzünde uzun kızıl çizgilerle yoğun siyah çizgiler birbirine karışmıştı. Bütün bu manzara içinde zar zor iki siyah nesne algılayabildim. Bir tanesi denizcilerin dümendeyken kullandıkları işaret kulesiydi. Bir direğin üzerindeki kasnaksız bir fıçı gibiydi. Yanına yaklaştıkça çirkinleşiyordu. Öbürü de eskiden bir korsanın asıldığı bir darağacı. Dünyaya yeniden gelen bir korsanmış ve kendisini tekrar asacakmış gibi, topallayarak bu ikincisine doğru gidiyordu adam. Öyle olduğunu düşündüğümde sarsıldım. Sığırların başlarını kaldırıp ona baktıklarını görünce “Onlar da mı öyle düşünüyor acaba?” diye merak ettim. Korkunç genç adamı görmek için etrafa bakındım, ama izine rastlayamadım. Yine de korkmuştum ve hiç durmadan eve koştum.

İkinci Bölüm

Ablam Bayan Joe Gargery benden yirmi yaş büyüktü. Komşuları arasında beni “elinde büyütmüş” olmasıyla bilinirdi. Kendisi de öyle olduğunu düşünürdü. Elinin sert ve ağır olduğunu ve ellerini ne benim ne de Joe’nun üzerinden çekmediğini bildiğimden, “elinde büyütmek” ifadesinin anlamının böyle bir şey olduğunu zannederdim.

Ablam güzel bir kadın değildi ve bence Joe Gargery’yi evlenmeye kendi zorlamıştı. Joe Gargery tüysüz yüzünün iki yanında sarı bukleleri olan sarışın bir adamdı. Gözlerinin mavisi öyle kararsız bir renkti ki, gözlerinin akına karışmış gibiydi. Sakin, iyi huylu, babacan, safça, iyi bir dosttu. Kuvvetçe bir nevî Herkül’dü. Acizlikte de…

Siyah saçlı ve kara gözlü ablam Bayan Joe’nun teninin kırmızılığı o kadar keskindi ki bazen “Yıkarken sabun yerine Hindistan cevizi rendesi mi kullanıyor acaba?!” derdim. Uzun boyluydu; kemikli bir yapısı vardı. Hemen hemen her zaman kare şeklindeki üst kısmına bir sürü iğne tutturulmuş, arkadan iki düğüm attığı kaba bir önlük takardı. Neden onu taktığını, illa takması gerekiyorsa da neden hayatının hiçbir günü çıkarmadığını anlamıyordum.

Joe’nun demirci ocağı evin bitişiğindeydi. Evimiz o zaman köydeki birçok ev gibi ahşap bir evdi. Kilisenin bahçesinden eve koşarak gittiğimde ocak kapalıydı ve Joe tek başına oturuyordu. Joe ve ben aynı dertten muzdarip kişiler olarak birbirimize güvenirdik. Kapıyı açıp da kapının karşısında, ocağın başında otururken onu gördüğümde, varlığı bana yine güven verdi.

“Bayan Joe seni aramak için pek çok kez dışarı çıktı. Yine dışarıda. Bu çıkışı on üç oldu.”

“Öyle mi?”

“Evet Pip!” dedi Joe. “Ve daha da kötüsü yanında kaşıyıcı var.”

Bu kötü haberi aldığımda yeleğimin tek düğmesini büküp durmaya başladım ve büyük bir üzüntüyle ateşe baktım. Kaşıyıcı benim vücuduma temasları sonucu düzleşen, ucunda balmumu olan bir değnekti.

“Oturdu, oturdu ve kalkıp kaşıyıcıyı kaptı, sonra da deli gibi dışarı çıktı. Bunu yaptı işte!” dedi Joe yavaşça. Bir yandan maşayla ateşi karıştırıyordu. “Çılgın gibi dışarı çıktı Pip.”

“Uzun zamandır mı dışarıda Joe?” Ona her zaman daha büyük bir çocukmuş, akranımmış gibi davranırdım.

Yukarıda asılı Hollanda malı saate bakıp “Son krizi beş dakikadır sürüyor Pip. Geliyor!” dedi. “Kapının arkasına geç ahbap, havluyu da arkana al.” Tavsiyesine uydum. Ablam Bayan Joe kapıyı sonuna kadar açıp arkasında bir engelle karşılaşınca sebebini hemen keşfetti ve kaşıyıcıyı daha ileri bir tetkik için kullandı. Sonunda beni Joe’ya fırlattı. Ben genelde onun evliliğinde mermi işlevini görüyordum. Joe nasıl olursa olsun beni tutmaktan memnundu yine de. Beni ocak tarafına çekip kocaman bacağıyla çevreledi.

“Nerelerdesin seni küçük maymun?” dedi Bayan Joe ayağını yere vurarak. “Beni korkutup endişelendirmek için neler yaptığını söyle çabuk! Yoksa elli tane Pip olsa, beş yüz tane de Gargery olsa, seni o köşeden çıkarırım!” Ağlayarak, “Kilise mezarlığına gittim sadece!” dedim taburemden. “Kilise mezarlığı ha!” diye tekrarladı ablam. “Ben olmasaydım çoktan oraya gitmiş ve bir daha dönmemiş olurdun. Seni kim elinde büyüttü?” “Sen büyüttün!” dedim.

“Neden yaptım acaba?” diye bağırdı.

“Bilmiyorum!” dedim sızlanarak.

“Esas ben bilmiyorum!” dedi ablam. “Şimdi olsa yapmam, bunu biliyorum. Sen doğduğundan beri önlüğümü hiç çıkarmadığımı söyleyebilirim. Senin annen olmadan, bir demircinin karısı olmak -ve onun bir Gargery olması- yeterince kötü zaten!”

Ateşe doğru kederli kederli bakarken düşüncelerim o meseleden uzaklaştı. Çünkü bataklıkta gördüğüm ayakları zincirli kaçak, gizemli genç adam, eğe, yiyecekler ve onların bu iki ihtiyacını temin etmek üzere verdiğim korkunç söz yükseldi kömürlerin arasından.

“Hıh!” dedi bayan Gargery, elindeki kaşıyıcıyı bana doğru yöneltirken. “Kilise mezarlığı demek! Kilise mezarlığı dersiniz tabii ikiniz de!” Bu arada birimiz bunu hiç söylememişti. “Bugünlerde kilise mezarlığını boylayacağım sayenizde ve siz mükemmel ikili bensiz kalacaksınız.”

O kendini sofrayı kurmaya verdiğinde, Joe eğilip bana baktı. Sanki ikimizi düşünüp, gelecekte böyle acı bir şeyin olması durumunda nasıl bir ikili olabileceğimizi hesaplıyordu. Sonra oturup sarı lüleleriyle oynayarak, mavi gözleriyle Bayan Joe’yu izledi. Bu tür gerginlikler olduğu zaman hep böyle davranırdı.

Ablamın hiç değişmeyen bir tereyağlı ekmek hazırlama stili vardı. İlk önce, sol eliyle dilimi sert ve hızlı bir şekilde önlüğüne bastırırdı. Bazen orada iğne olurdu ve yerken ağzımıza gelirdi. Sonra bıçağa biraz tereyağı alırdı -fazla değil ama!- ve onu ekmeğe sürerdi. Bunu bir eczacının merhem hazırlaması gibi yapardı. Şamar atma hünerini kullanarak bıçağın iki yüzüyle de tereyağının, ekmeğin kabuklarından taşan kısımlarını düzeltir, bıçağı şık bir hareketle temizler ve ekmekten kalın, yuvarlak bir parça keserdi. Bu parçayı ekmekten ayırmadan önce de onu ikiye böler; birini bana, birini Joe’ya verirdi.

Aç olsam da dilimimi yemeye cesaret edemiyordum. Korkunç arkadaşım ve onun daha da korkunç arkadaşı için bir şeyler ayırmam gerektiğini hissediyordum. Biliyordum ki Bayan Joe’nun eli çok sıkıydı ve yiyecek aşırma girişimlerim sonucunda kilerde bir şey bulamayabilirdim. O yüzden tereyağlı ekmek payımı pantolonumun paçalarına koymaya karar verdim.

Amacıma ulaşmak için gerekli kararı vermek bir felaketti. Yüksek bir binanın en üst katından aşağıya ya da derin bir suya atlamaya karar vermek zorunda gibiydim. Ve hiçbir şeyden haberi olmayan Joe bunu zorlaştırıyordu. Daha önce de değindiğim dert ortaklığımızda ve sıcak dostluğumuzda dilimlerimizi yerken ara sıra dilimleri birbirimize göstererek -ki bu bizi yeni oyunlar bulmaya teşvik ediyordu- lokmalarımızı karşılaştırmamız bizim akşam yemeğindeki alışkanlığımızdı.

O gece Joe arkadaşça rekabetimizi başlatmak için hemen bitirdiği dilimiyle beni bu oyuna davet etti ama bana her baktığında bir dizimde yeşil çay fincanım, öbüründe dokunulmamış tereyağlı ekmeğim duruyordu. En sonunda, umutsuzca anladım ki düşündüğüm şeyi yapmalıydım ve bunu imkansız gibi görünen bir şekilde gerçekleştirmeliydim. Hem de Joe’nun bana boş boş baktığı bir anda, tereyağlı ekmeğimi bacağımın altına koydum.

Joe kesinlikle rahatsız olmuştu benim iştahsızlığımdan ve diliminden düşünceli bir ısırık aldı. Belli ki zevk almıyordu. Lokmayı her zamankinden daha çok evirip çevirdi ağzında, düşüncelere daldı ve sonra da hap gibi yuttu. Tam başka bir ısırık alacaktı ki bana baktı ve tereyağlı ekmeğimin yerinde olmadığını gördü.

Joe’nun ekmeğini ısırmadan yüzünde bir merak ifadesiyle bana bakakalması ablamın dikkatinden kaçmadı tabii.

“Ne oldu şimdi?” dedi zekice, fincanını masaya bırakarak..

Joe ciddi bir şekilde bana bakıp azarlayıcı bir tavırla başını sallayarak, “Pip, dostum! Başına kötü bir şey gelebilir. Boğazında kalır. Onu çiğnemiş olamazsın Pip!” dedi.

“Yine ne oldu?” diye tekrarladı ablam, biraz öncekinden daha sert bir sesle.

“Eğer yapabilirsen, öksürüp çıkarmanı tavsiye ederim Pip!” dedi Joe dehşet içinde. “Görgü kuralları bir tarafa, sağlığın da önemli.”

Ablam iyice umutsuzluğa kapıldı ve Joe’nun üzerine atlayıp favorilerinden tutup başını kısa bir süre duvara çarptı. Bu sırada ben köşede suçlu suçlu onlara bakıyordum.

Nefes nefese “Belki şimdi ne olduğunu söylersin aptal koca domuz seni!” dedi ablam.

Joe çaresiz bir halde ona baktı. Sonra dilimden çaresizce bir ısırık aldı ve yine bana baktı.

Bir yandan ağzındaki lokmayı çiğnerken bir yandan da sanki odada bir tek ikimiz varmışız gibi sessizce, “Bilirsin, Pip!” dedi. “Biz her zaman arkadaş olduk ve ben senin kötülüğünü isteyecek son kişiyim. Ama böyle…” Sandalyesini kaldırdı ve ikimizin arasındaki yere, sonra tekrar bana baktı. “Böyle garip bir şekilde yutma.”

“Çiğnemeden mi yutuyor?” diye bağırdı ablam.

“Bilirsin ahbap!” dedi Joe, ağzındaki lokmayla hâlâ Bayan Joe’ya değil de bana bakarak. “Senin yaşındayken ben de çoğu zaman yemekleri çiğnemeden yutardım. Ve bir erkek çocuğu olarak ‘çiğnemeden yutanlar’ arasındaydım ama senin lokman kadar büyüğünü çiğnemeden yutanı görmedim. Çok şükür ölmedin!”

Ablam üzerime atlayıp, saçlarımı çekip beni yukarı kaldırarak şu korkunç sözlerden başka bir şey demedi: “Buraya gelip ilacını içiyorsun!”

Bazı tıp canavarları o günlerde katran suyunu iyi bir ilaç olarak piyasaya sürmüşlerdi. Bayan Joe da dolapta bundan hep bir miktar bulundururdu. Kötü tadına bakarak faydalı olduğuna inanıyordu. Kuvvetlendirici bir ceza alternatifi olarak büyük ihtimalle bir dolu iksir içiriyordu bana. Biliyordum ki bunu içince yeni boyanmış bir çit gibi kokuyordum. O akşamki durumun ciddiyeti bu karışımdan yarım litre içmemi gerektiriyordu. Bayan Joe sanki ben daha rahat edeyim diye başımı kolunun altına alarak boğazımdan aşağı ilacı boşalttı. Joe bunun yarısı kadarla kurtuldu çünkü sırasını savmıştı -ateşin yanında yavaşça yemeğini yerken durumdan rahatsız ve düşünceliydi-. Bana kalırsa, diyebilirim ki, sonradan sıra yine ona geldi, eğer daha önce gelmemişse de…

Vicdanın bir çocuğu veya adamı suçlaması korkunç bir şey ama bir çocuğun vicdanındaki gizli yükün pantolonunun aşağısındaki başka bir gizli yükle işbirliği yapması (sizi temin ederim ki) büyük bir ceza. Bayan Joe’yu soyacağım fikri -Joe’yu soyacağımı hiç düşünmedim; evdeki hiçbir şeyi onunmuş gibi görmüyordum ki!- otururken bir elimle tereyağlı ekmeği tutma mecburiyetiyle birleşiyordu. Mutfaktan bir şey getirmem söylendiğinde çıldıracak gibi oluyordum. Sonra, ateş bataklık rüzgârıyla parlayınca dışarıdan bana gizlilik üzerine yemin ettiren, yarına kadar açlıktan ölmeyeceğini ama şimdi karnının doyurulması gerektiğini söyleyen adamın sesini duyduğumu sandım. Sonra düşündüm de, ya beni öldürmemesi için zor zapt edilen genç adam sabırsızlansaydı ya da kalbimle ciğerimi sökme hakkını kendinde yarın değil de bugün görseydi? Eğer insanların tüyleri korkudan diken diken oluyorsa, benimkiler kesin olmuştu. Ama belki de hiç kimsenin olmamıştır!

Noel arifesiydi ve ertesi gün için hazırlanan pudingi bakır bir karıştırıcıyla yukarıda asılı Hollanda saatine bakıp 7’den 8’e kadar karıştırmam gerekiyordu. Ayaklarımdaki yükle bunu yapmaya kalktım -bu bana yine ayaklarında yük olan adamı hatırlattı- ve ayak bileğimden tereyağlı ekmeği çıkartmak yapılamayacak kadar zor bir egzersiz gibi geldi. Sonra neşeli bir halde o düşüncelerden uzaklaştım ve vicdanımın o parçasını tavan arasındaki odamda bıraktım.

“Baksana!” dedim Joe’ya karıştırma işim bitince, yatağıma gönderilmeden önce şöminenin önünde son kez ısınırken. “Top sesi miydi onlar Joe?” “Ya, bir mahkum daha dışarıda.”

“O ne demek Joe?”

Bayan Joe -ki her zaman açıklama işini üzerine alırdı- ters ters, “Kaçmış,kaçmış!” dedi. Katran suyu verir gibi yaptı açıklamayı da.

Bayan Joe elindeki tığ işine dönmüşken ben, “Mahkum ne demek?” diye sordum Joe’ya. Joe cevabını o kadar ayrıntılı verdi ki, “Pip”den başka hiçbir şey anlamadım.

“Dün gece bir mahkum kaçmış!” dedi Joe yüksek sesle. “… Güneşin batışında atılan toptan sonra. Uyarı için top atmışlardı. Şimdi başka birinin daha kaçtığını haber vermek için top atıyorlar galiba.”

“Kim top atıyor?”

“Bırak şu çocuğu!” diye kesti ablam, kaşlarını çatıp işinin arasında bana bakarak. “Amma çok soru soruyor! Soru sorma, hem yalan da söyletmezsin böylece.”

Soru sorduğumda yalan söyleyeceğini ima etmesi nezaketsizlikti. Zaten yanımızda başka birileri yoksa hiç nazik olmazdı ki!

Bu noktada Joe merakımı daha da artırdı. Ağzını olabildiğince çok açarak “keçileri kaçıracak” demeye çalıştı gibi geldi bana. Ben de doğal olarak “Bayan Joe mu?” diye sordum dudaklarımı oynatarak. Ama Joe bunu anlamadı. Ağzını tekrar kocaman açarak üstüne basa basa bir kelime çıkardı ağzından ama ben hiçbir şey anlamadım.

“Bayan Joe!” dedim son çare olarak. “Eğer çok rahatsız olmayacaksanız bilmek istiyorum. Top sesleri nereden geliyor?”

“Allah bunun iyiliğini versin!” dedi ama kastettiği şey tam tersiydi besbelli. “Gemi hapishanesinden!”

“Haaa!” dedim Joe’ya bakarak. “Gemi hapishanesi demek!”

Joe anlamlı anlamlı öksürdü, “Sana söylemiştim!” der gibi.

“Peki gemi hapishanesi ne demek?” diye sordum.

“Bu çocuk hep böyle!” diye bağırdı ablam iğnesi ve ipliğiyle beni gösterip, başını sallayarak. “Bir cevap ver, bir düzine soru sorsun! Gemi hapishanesi batağın karşısında, mahkumların konulduğu gemilere deniyor.” Biz bataklığa batak derdik.

Umutsuzlukla “Merak ettim bu gemilere kimler, niye konuyor?” diye sordum.

Bu kadarı Bayan Joe’ya çok fazlaydı. Hemen ayağa kalktı. “Sana ne dedim çocuk? İnsanların hayatını didik didik et diye büyütmedim seni ellerimle. Bu benim için övünülecek bir şey değil, suç olurdu. İnsanlar gemi hapishanesine konuyorlar çünkü cinayet işliyorlar, çünkü soygun, sahtekârlık ve bunun gibi pis işler yapıyorlar. Şimdi doğru yatağa!”

Yatağa kadar mumla gitmeme izin yoktu. Karanlıkta yukarı çıkarken Bayan Joe’nun son sözlerine eşlik etmek için vurduğu yüksüğün sesi kulaklarımda çınlıyordu. Korkuyla gemi hapishanesinin benim için uygun bir yer olduğunu fark ettim. Sonum orasıydı. Soru sormaya başlamıştım ve de Bayan Joe’nun kilerini soyacaktım.

O zamandan beri, ki uzun bir süre oldu, çok az insanın çocukların korktuklarında ne kadar ketum olduklarını bildiğini düşünmüşümdür. Korkunun sebebi ne kadar mantıksız olursa olsun, korku korkudur. Kalbimi ve ciğerimi isteyen genç adamdan ölümüne korkuyordum; ayakları zincirli muhatabımdan da, korkunç bir söz vermiş olan kendimden de… Beni her seferinde püskürten o çok güçlü ablamdan kurtuluş umudum yoktu. Eğer istenseydi, korkumun gizliliği içinde neler yapabileceğimi düşünmekten bile korkuyorum.

O gece biraz gözlerimi kapayayım dedim, onda da güçlü bir ilkbahar med-cezirinde kendimi nehirde gemi hapishanesine doğru sürüklenirken gördüm. Ölü gibi bir korsan, ben darağacından geçerken kıyıya gelip bir an önce asılmamı ve bunun hemen yapılmasını söylüyordu megafonla. Uykum gelse de uyumaya korkuyordum. Biliyordum ki sabahın ilk ışıklarıyla kileri soymam gerekecekti. Bunu gece yapmama imkan yoktu, çünkü o zamanlar kibrit yoktu ve ateş yakmak için çakmaktaşını çeliğe sürtmem gerekiyordu, ki bu da zincirlerini kesen korsanın çıkardığı sesleri çıkarıyordu.

Küçük penceremin siyah kadife perdesi griye döndüğünde kalkıp aşağı indim. Yerdeki her tahta ve tahtalardan çıkan her bir çatırtı arkamdan “Hırsız, dur!” ve “Bayan Joe, uyan!” diyordu. Kilerde -ki mevsimden dolayı

her zamankinden daha doluydu- sanırım arkamı döndüğümde ayağıma dolanan bir tavşan yüzünden çok telaşlandım. Öyle olup olmadığını anlayacak kadar vaktim yoktu, çünkü zaman kaybedemezdim. Biraz ekmek, birkaç parça peynir, yaklaşık yarım kavanoz kıyma -bunu önceki akşamki dilimimle beraber sardım- taş bir şişeden biraz kanyak (Sonradan bunu İspanyol usulü meyan kökü likörü yapmak için odamda gizlice kullanmış olduğumdan şişeye boşalttım ve taş şişeyi de mutfak dolabındaki bir sürahiyle doldurdum.), üzerinde eti az olan bir kemik parçası ve yuvarlak, güzel bir dilim kıymalı börek çaldım. Az daha böreksiz gidiyordum, ama üst rafa bir baktım, börek var. Ablamın bunu hemen fark etmemesini umarak böreği aldım.

Mutfakta demirhaneye açılan bir kapı vardı. Kapının kilidiyle sürgüsünü açtım ve Joe’nun alet edevatı arasından bir eğe aldım. Sonra sürgüyle kilidi bulduğum gibi bırakıp, önceki akşam eve girdiğim kapıdan çıkarak kapıyı kapattım ve sisli bataklığa doğru koşmaya başladım.

Yayım tarihi

“Büyük Umutlar” için bir yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıBüyük Umutlar
  • Sayfa Sayısı528
  • YazarCharles Dickens
  • ÇevirmenAyşe Esra İyidoğan
  • ISBN9789944184526
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAntik Yayınları / 2008-4

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur