Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Devir-Dilsiz Kuğular Zamanı

Ece Temelkuran

Devir-Dilsiz Kuğular Zamanı

Devir“Ben artık susmak istemiyorum. Çünkü insan belki hiç konuşamaz bir kere susarsa. Kuğu gibi dili dışarıda kalır, ses çıkmaz. Ben artık hep konuşacağım.”

Bu bir devir romanı. Herkesin zamanı bir başkasına devrettiği hayatta, Ali ve Ayşe’nin beraber kurdukları gizli bir dünya var içinde. Sadece o iki çocuğun gördüğü ve bir tek dilsiz kuğuların bildiği bir yer. O dünyada bugün yaşadıklarımıza asıl biçimini verenler, yani unuttuğumuzu hatırlamadığımız şeyler var… Ece Temelkuran, yalnızca çocuk gözümüzle bakınca hatırlayacaklarımızı anlatıyor. Dilsiz kuğuların dün söylediklerini yarına devrediyor…

***

1. ÜNİTE:

AİLEMİZİ TANIYALIM

Bakar Ailesi
Kurtuluş Mahallesi

“Acaba ölsem beni daha mı çok severler belki?”
İçimden öyle dedim ben. Babam beni balkondan yan apartmandaki Samim Abilerin balkonuna geçirirken tam. Önce mahallenin bütün ışıkları gözümden karnıma doldu. Sonra alt kattaki Jale’anım Teyzelerden, “Olmaz böyle şey, yoksa rüya mı!” diye şarkı geldi. Patates kızartması kokusu sarıydı. Sokaktaki abiler karanlıkta koştu, yakalamaca oynuyorlar. Karakolun önündeki dut ağacı hışır hışır hışır konuştu. Caddeden, “Ebuuve!” diye korna sesi geldi. Her şey çok ama çok güzel, herkes neşeli ama ben düşerim diye korkulu gibi bağırdılar:
Annem: “Aydın, dikkat!.. Yapmayalım bunu Aydın!”
Babam: “Sevgi, aşağıda kurşun sıkılıyor… Çocuğun yanında söyletme şimdi!”
Anneannem: “Evladım, aman konuşurken şey yapmayın… Sevgi, öldüreceksiniz çocuğu! Tövbe ya Rabbi!”
Komşu Samim Abi: “Kız bende abi, tamam bırak, bende! Ayşe, olimpiyatların yapılacağı stadı izleyecek bu geceeee! Sevimli ayı Mişa’yı görecek, de mi Ayşeyeviç? Moskova’yı ayağına getiriyoruz bu gece Ayşe Hanım! Sinema yapacağız, sinema! Votka da yapacağız bu gece Ayşeyeviç! Sekiz yaşında oldun de mi hanımefendi? Eee artık yaşın geldi senin de! Ha ha ha!”
Samim Abi’nin karısı Ayla Abla: “Samim, Allah’ını seversen sigarayı bıraksaydın bari. Bağırma duyacaklar Samim!”
İşte o zaman her şey çok ama çok ama çoook güzel olurken, Jale’anım Teyzelerden “Ben bu dertten ölürsem söyle küçük bey, hiç mi kalbin sızlamaz,” diye müzik gelirken, cereyanlar gitti! Bir tek dut ağacı konuştu. Hemen gözümü kapattım, içimden dedim ben:
“Acaba ölsem beni daha mı çok severler belki?”
Gözümü kapattım ya, her şey durdu gibi oldu. Gözümün içinde resim gibi oldu hepsi.
Ayşe Bakar
Önce bugün öğlendi… Çok sıcaktı. Yaz çünkü. En sıcak bu yazdır, anneannem öyle diyor. Sularsız. Öğle uykusu zamanı şimdi. Anneannem yine uyuyuverdi. Tısss tıssss etmeye başlayınca –göbeğinde Bir Şeftali Bin Şeftali kitabı inip çıkıyor– kalktım ben artık. Sıkıldım. Of çok sıkıldım!.. Yanağımın anneannemin terli kolundan ayrılmasına dikkat etmem lazım. Yavaş yavaş. Çıtır çıtır ses gelir. Biraz durdum ben. Anneannem tıssss tıssss… Uyanmadı, tamam! Dizlerini yatağa koyunca karakola bakılabilir. Ama bugün oyun oynamıyorlar karakolda. Şimdi kalkıp evde yürüyünce başka bir eve gelmiş gibi olur insan. Çok ilginç olur.
Bazı şeylerin yerini sadece ben bilirim. Salonda, halının altına yapışmış bir tel toka var. Kütüphane rafının köşesinde bir topluiğne var… Pencerenin pervazının köşesinde dikine duran bir gömlek düğmesi var… Bir de portmanto çekmecesinin dibinde yassı ampul kutusu… Saklanmışlar. “Hişşt!” diyor onlar, “Kimseye söyleme,” diyorlar. Benim onları kontrol etmem lazım tek tek.
Gömlek düğmesini babam televizyonda haberleri izlerken –“DEV-YOL’a mensup militanlar…”– kopardı. Gözünü televizyondan ayırmadan pencerenin içine koydu. Düğme yuvarlanıp, yavaşlayıp tekerlek gibi durmuştu. Ben şaşırmıştım o zaman, “Aaa!” demiştim. Babam televizyona baktığı için –“İnfaz etmişler çocukları, Allah belasını versin be!”– görmez beni. Gülmüştük biz o zaman. Düğmeyle ikimiz yani.
Tel toka acıdı ama. Annem gazeteyi açtı sabah, kahvaltı hazırlayacaktı, sucuklu yumurtalı kahvaltı. Başını sayfaya eğdi, böyle, darı yiyen güvercin gibi, böyle, o zaman tel toka düştü saçından. “Ayyy!” diye düştü, tınnn diye ses çıktı. Orada kalacaktı ama annem ayağıyla terliğini ararken ayağı terliği bulamadı, ittiriverdi tokayı halının altına. –“Aydın! Aydın! Kalk! İrfan’ı almışlar!”– Toka halının altına girdi. Baktım ben, yaşıyordu. Ama orada kalmak istiyordu. “Hişşşşt!”
Kütüphane rafının köşesine yerleşen topluiğne çok sinsi. Karganın peynirini alan tilkinin bıyıkları gibi kıs kıs gülüyor hep. Anneannemle alay ediyor. Önlüğümün eteği, tam çıkarken aniden yırtılınca –okulun da zili çalmasın mı!– anneannem iki topluiğneyle geldi:
“Işığa gel bakayım, gözüm görmüyor.”
Bir iğne yetince ötekini kütüphaneye koydu. Topluiğne sessiz sessiz yuvarlanıp köşeye yerleşti:
“Dikkat et tonti, dizine batmasın.”
İğne işte o zaman gülmüştü. Kıs kıs kıs…
“Annaaneee! Topluiğne gülüyor!”
“İlahi Ayşe!”
Anneannem eğilince kalkınca, yanak derisinin altında olan mavi kırmızı iplikçikler var, onlar çıkar:
“Güler onlar tonti, aldırma sen!”
Çok gülmüştüm ben. Ama anneannem topluiğnenin güldüğünü hatırlamaz şimdi. Portmanto çekmecesinin dibindeki yassı ampul kutusunu da hatırlamıyor mesela.
Telefon çalmıştı. Anneannem, “Buyrun efendim,” demişti:
“Kim dediniz evladım? Önder… Sevgi evde değil evladım… Bir dakika, alayım numaranızı. Ankara Oteli mi dediniz evladım?”
Anneannem boş ampul kutusunu eliyle düz yapıp, –yedinin çengelini uzun yapıyor, ikiyi de yuvarlak yuvarlak yapıyor, birin de altını iyice çiziyor– çekmecedeki yarım kurşunkalemle numara yazdı. Annem gelince hemen fısır fısır bir şey dedi anneannem, ampul kutusunu anneme verdi. Ama babam hemen annemin arkasından girince, annem ampul kutusunu çekmeceye attı, dibine doğru:
“Kimse değil. Leyla aramış da, annem numarasını almış.”
Annem korktu ama neden korktu?
Sonra baktım ben, Leyla yazmıyor ki orada! Önder de yazmıyor. Numara var yalnız. Anneannem unuttu belki. Belki de Önder yazmayı bilmiyor. Yassı ampul kutusu, “Hişşşt!” dedi.
Kokuları da bir tek ben biliyorum bence. Mesela anneannem çok güzel koktuğunu bilmiyor. Onun odası da anneanne kokuyor. “Ay aman geçmiş gün, unuttum gitti şimdi” kokuyor anneannemin kapısının arkasında asılı tülbentler. Misafirlik terlikleri “İlahi! Çok yaşa e mi!” kokuyor. Çekmecesi pudra kokuyor, geceliği pötibör bisküvi. Gözünü kapatınca insanı güldürür. Dikiş makinesi tıkır tıkır kokuyor, öğlen uykusu gibi. Zetina o, kahverengi kokuyor, şekerli yağ gibi.
Anne ile babanın odasında uyku kokusu kalmamıştır hiç şimdi. Sabah olur o. Yatak dağınık kalınca, pikenin altına girerim ben, orada uyku kokusu kalmış olur ama yakalamak için pikeyi açınca kaçar. Zaten koklayınca hemen biter.
O zaman salona gidiyorum ben. Böyle tek başıma evde gezince eşyalara da bir şey oluyor. Gözleri yok, ağızları da; ama çok dikkatli bakınca, hiç gözünü kırpmazsan olur böyle, her şeye bir şey oluyor. O zaman masanın içi homurdanıyor. Akşamları herkes gelince susuyor masa. Ama gündüz, anneannem uyurken mesela, bir ses oluyor. Parlak kokuyor masa. Koltukların belleri ağrıyor bazen, yanları ağrıyor. Merhem kokuyorlar o zaman, anneanne merhemi.
Hep üzüntülü kokuyor salon. Sessiz gibi. Jale’anım Teyzelerin evi gibi kokmuyor. Onların teyplerinde müzik çaldığı için, hem de Jale’anım Teyze kırmızı oje sürdüğü için –bir de topuklu terlikleri var onun– onların evi, kokulu silgi kokar. Onlar esas tabii haberlere hiç üzülmedikleri için. Jale’anım Teyze’nin kocasının bıyığı yok bir de, ondan da üzülmüyor onlar haberlere. Jale’anım Teyzelerin Hafta Sonu gazeteleri var, Ses dergileri var. Orada neşeli şeyler oluyor. Ayıp gibi olduğu için annemle babam sevmez Jale’anım Teyzeleri. “Ama yine de insanlar.” Biz haberlere üzüldüğümüz için başka türlüyüz. Babamın bıyığı hep televizyonda ölenlere benzediği için üzülürüz biz haberlere.
Ben de büyüyünce haberlerdeki ablalara benzeyeceğim için –tabii bu biraz korkunçlu olabilir ama başka çare yok– o zaman annem gazetelerde beni görecek. Babam haberlerde fotoğrafıma bakacak. Birbirlerine bağıracaklar, “Sevgi!” diyecek babam, annem, “Aydın!” diyecek. Onlar sadece o zaman konuşur, birini “aldıkları” zaman. Beni de “aldıkları” zaman işte…
“İlahi Ayşe! Uyumadın mı evladım sen! Ayşe! Ne oluyor tonti? Ağlıyor musun evladım? Kötü rüya mı gördün? Rüya o Ayşe! Gel bakayım sen buraya. Annenler gelmeden, Samim Abinlere gideceksiniz ya akşam, Rus salatası yapalım. Mayoneze yağı döküyorsun ya sen yavaş yavaş. Haydi!”
Anneannemin memelerinin arasından inen çizgideki ter ne güzel parlıyor…
Aydın Bakar
“Dur Aydın Bey sen eğilme, topluyorum ben kâğıtları… Bu ne yahu? ‘Tür-ki-ye-de Ö-lüm-ler ve Se-bep-le-ri Üzerine Rapor’… Ne o Aydın Bey? Âli devletimiz şimdi de işlettiği cinayetlerin nedenlerini mi yazdırıyor senin gibi uzmanlara? Daha ne kadar geberecekmişiz bilebiliyor mu sizin Devlet Planlama Teşkilatı? Getirme Allah’ını seversen şu raporlarını meyhaneye be abi!”
“Boş ver Reşit, boş ver. Sen şu koliyi alsana elimden… Sağlam bir yere koy da, giderken unutturma gözünü seveyim.”
Tavukçu Meyhanesi yine duman altı, Dedektif geldi mi acaba?
“Dedektif seni her zamanki masada bekliyor Aydın Bey. O yükünü aldı. Sana da duble getireyim?”
“Rakı ver de servis açma hiç Reşit. Yemeğe gideceğiz akşam. Az oturup kalkarım zaten.”
Dedektif de tırnaklarını kemirmekten vazgeçemedi, çocuk gibi. “Hemen buluşalım,” dediğine göre de önemli bir şey buldu.
“Aydın Abi! Buradayım! Hoş geldin abi. Nasılsın?”
“Yoruldum yav Nahit. Daireden beri koli taşımaktan…”
“Nedir abi koli?”
“Avize Dedektif, avize!”
“Hayrola abi? Ampul olmayan memlekette…”
“Bizim bir arkadaş… Milliyetçi Cephe Hükümeti’nin işten attırdığı uzmanlardan. Avize satıyormuş. Çocuk Harvard’da yüksek lisans yaptı ama işte… Yerine bir ülkücüyü getirdiler. Bizim odaya oturttular. Katil midir nedir! Neyse işte o atılan çocuk avize işine girmiş de…”
“Abi yine mi?!”
“Öyle deme Dedektif. Yeni de çocuğu olmuştu oğlanın–”
“Abi hiç anlatma, geçen hafta nevresim takımıydı, önceki hafta çelik tencere takımı… Türkiye solunu çerçöp alarak tek başına abat edeceksin Aydın Abi!”
“Sen de harpte tek tek katil yakalıyorsun Nahit! Seninki daha mı isabetli kardeşim?”
Gülmeye çalıştık da olmadı tabii. Dedektif de tatsız, belli.
“Yine mi bu Hergün pisliği okuyorsun Dedektif? Getirme gözünü seveyim şu cürufu buraya.”
“Öyle diyorsun da abi, bak! Bu yazıya bak abi.”
“Gözünü seveyim Nahit, biz bu heriflerle her gün Planlama’nın koridorlarında ne zaman bizi şişleyecekler diye–”
“Necip Fazıl ‘Ülkücüye Kaside’ diye bir şey yazmış da ona bakıyordum. Bir de her gün bunu TRT’ye çıkarmazlar mı! Bak dinle bak. ‘Sen Allahsızın nefret, vatansızın vahşet, namussuzun dehşet, yüreksizin heybet, başıboşun mihnet, devrimbazın zulmet, eyyamcının şirret, inmelinin sıklet, anarşistin devlet, komünistin illet sandığı ve tanıdığı sen, bütün bu menfilerin topyekûn ve müşterek düşmanı olduğuna göre acaba nasıl bir müspet belirtmekte ve belirtme yolundasın?’”
“Yav Nahit–”
“Abi dinle bir dakika. ‘Bunca hıyanet tipinin bir arada düşmanı olabilmen, hayati bir katiyetle ispat eder ki, sen sandığım ve tanıdığım gibi olmak, böyle bir sanılma ve tanınmanın kıymetini gerçekleştirmek borcundasın. Sanıldığın ve tanındığın gibi ol!..’ Nasıl?”
“Muhteşem Nahit!.. Yahu sen kendine işkence etmek için mi–”
“Abi sağ teröre bakan ekipte olunca mecbur takip ediyoruz.”
“Bırak şimdi bu müstesna edebiyatı da–”
“Abi öyle diyorsun da, bu itler birbirlerine mektup yazıyor buradan, takip ediyorum. Bak ‘Ülkücüden ülkücüye’ diye bir köşe yapıyorlar–”
“Ne bu yav! Hatıra defteri mi?”
“Gün Sazak’ı öldürdüler ya şimdi, faşistler, ‘Gerekirse gök kubbeyi komünistlerin başına yıkacağız,’ dedikten sonra… Takip etmek lazım abi ne diyorlar diye.”
“Bırak bırak, sen niye çağırdın beni? Bir gelişme mi var?”
“Var da abi senin bugün ekstra canın sıkkın gibi. Hayırdır?”
“Ekstra ne oğlum! ‘Fazladan,’ desene. Sen de mi Amerikan özentileri gibi…”
Ters oldu bu laf! Etmeseydim iyiydi. Bir de öyle kırgın bir “eyvallah” yayı çizdi ki havada başıyla… Lafı değiştirmek lazım:
“Samsun 50 lira olmuş karaborsada diye duydum. Doğru mu Dedektif?”
“…”
“Ooof Nahit of!..”
Dedektif de bazen böyle aniden, sanki masum bir zanlıyı sorgular gibi eğiliyor insanın üzerine:
“Anlatsana abi, bir şey olmuş sana?”
“Ne yapacağız biz Nahit? Anasını satayım!.. Bizim Devlet Planlama’daki odacı Hasan Efendi… Seyranbağları’nda oturuyor. Evi yanmış… Yakmışlar daha doğrusu. ‘Ülkücüler yaktı,’ diyor ama… Devrimci bir aile tabii bunlar da–”
“Bakalım abi istersen, kim yapmışsa yani, bakarız.”
“Neyine bakacaksın? Yanmış ev işte. Kalmışlar ortada. Ben de bu bela avizeyi almış bulundum. Adama iki kuruş veremedik anlayacağın. Ona canım sıkıldı… Bir de bir hikâye anlattı kuyuyla ilgili–”
“Abi şimdi–”
“Yok yani nedir bunun kökeni onu düşünüyorum Nahit?”
“Neyin abi?”
“Hıncın Nahit, hıncın. İpin ucu kaçtı Dedektif. Her şeyi geçelim bir kalem, insan insana, yoksul yoksula nasıl–”
“Sen onun siyasi analizini benden daha iyi bilirsin de–”
“Siyaset mi kaldı Nahit? Bir melanet var bu memlekette. Bir ilk neden. Gidiyorum yani geçmişe. Hani 71 Muhtırası’na gidiyorum, bizim çocukları astıkları zamana… Bakıyorum o da ilk değil. 30’lara gidiyorum mesela… Memleketin tohumunun atıldığı, cumhuriyetin ilan edildiği zamana gidiyorum. Başlangıç orası da değil. Acaba, diyorum, bu Osmanlı’nın çadırdan çıkıp da saraya girdiği zaman… Hani bunlar Osmanlı’yı kurarken Balkanlar’dan, şuradan buradan oğlanları devşirmişler ya, anasından danasından koparıp hani… Devleti bu öksüzlere kurdurmuşlar… Dedektif, bence bu anasını sattığımın memleketinin dibinde o kimsesiz çocukların laneti var. Bu merhametsizliğin sebebi, o çocukların hıncı işte. Yoksa–”
“Abi bir dakika, unutma lafını. Şu kapıdan giren arkadaş… Timur! Ne yapıyorsun çaylak muhabir! Yaz günü Komiser Kolombo gibi niye pardösü giyiyorsun kardeşim?! Timur, Cumhuriyet’in yeni adliye muhabiri Aydın Abi. Çocuk silahı görünmesin diye Allah’ın sıcağında böyle kat kat giyiniyor. Sağlam bir arkadaştır.”
Timur denen genç, nefes nefese, ellerini masaya koyunca… sesini ayarlayamadı, bağırdı:
“Olaylar var Dedektif! Gün Sazak’ın intikamı başladı!”
Meyhanedeki herkes bize bakıyor.
“Yapma ya!.. Abi kusura bakma, tanıştırayım. Timur, Aydın Abi’miz; Devlet Planlama’dan, demografi uzmanı. Aydın Abi, bak sana söylüyorum, bu Gün Sazak işi silah kaçakçılığıyla ilgili…”
Bu Timur oturtmayacak Dedektif’i:
“Nahit Abi, o konuyla ilgili sizin sol teröre bakan arkadaşlardan bir şey alabilir miyiz diye–”
“Oğlum onlar devrimci polisleri de bir örgüte dahil eder miyiz diye yakaladıkları üniversiteli çocuklara iki gün fazladan işkence ediyor ki isimlerimizi söylesinler. Biz canımızı zor kurtarıyoruz onlardan, sen kalkmış… Neyse… Aydın Abi, ben sana o zaman daha sonra… Yeni bir görgü tanığı var gibi de abi, sizin o olayla ilgili yani…”
Bu Dedektif de bazen çok rahat. Lafı değiştirmesem anlatacak her şeyi:
“Peki gazeteci arkadaş, Kurtuluş tarafı sakin mi?”
“O taraf karışır bu akşam. Niğde Öğrenci Yurdu’nda zaten sorgu odası kurdu ülkücüler. Kurtuluş Parkı’nda yakaladıkları devrimci çocukları oraya, işkenceye çekiyorlarmış. Siyasaldan devrimciler de karşıdan şey yaparsa… Bu akşam zor geçer.”
“Yapma yav! Bizim ev de ikisinin arasında.”
Hava kararmadan eve varmalı. Kolinin ipleri de ne kesti elimi! Kurtuluş Parkı’nın girişinde yirmili yaşlarında takım elbiseli iki genç, dört çocuklu Doğulu bir aileyi durdurdu. Köyden yeni gelmiş gibiler, parkın ülkücülerin kontrolünde olduğunu bilmedikleri kesin. Gençlerden biri kırk yaşlarındaki köylüye horozlandı:
“Nerelisin lan? Solcu musun?”
“Yok abi! Hâşâ!”
“Göster kimliğini! Komünist misin lan?”
Hamile anne dağılan çocukları çekiştirdi, bir tanesi ağlamaya başladı. Ayşe yaşında olmalı. Gitsem mi yanlarına? Gitsem, beni de alsalar… Geçen Kurtuluş Lisesi müdürünü de böyle aldılar işte, birilerine yardım etmeye çalışırken. Ondan sonra günlerce işkence… Kadın hâlâ çekiştiriyor çocukları, vuruyor. Zulüm karşısında halkımın tepkisi: Zalime direnmek değil, zulmü, kendinden de güçsüz olana yöneltmek! Daire Başkanı soruyor bir de, “Çıkarsak mı bu paragrafı?” Yazmayayım mı:
“Ancak çocuk ölümlerinde bu nedenlerin yanı sıra, çocuğun değerinin henüz yeterince bilinçli bir biçimde anlaşılmaması da önemli bir rol oynamaktadır. Kadın, yeni bir çocuğu ‘yolda’ iken doğmuş olanların sağlığına gerekli ilgiyi göstermemektedir. Ölen bir çocuğun ardından ‘yenisi nasıl olsa gelir’ düşüncesi yaygındır.”
Bir esas neden var… Bu memleketin sularına karışan kanın bir ilk nedeni. Kolinin naylon ipleri de ne kesti avucumu! Sevgi eve vardı mı acaba?
Sevgi (İzmirli) Bakar
“Yıllar sonra, hem de böyle aniden… buluşunca bile, ‘Nasılsın?’ diye başlıyor ya konuşma… ‘İyiyim,’ diyorsun, öteki de, ‘İyiyim,’ diyor falan filan… İnsan film gibi olacak sanıyor… Hayatın… hayatımızın makaslanacak çok bölümü var Önder.”
Birden açan güneşte Hülya Lokantası’nın beyaz masa örtüleri parladı. Önder, yıllar önceki bir gülüşü, 71’deki bir gülüşü tekrar etmeye çalışıyor:
“Ama böyle de olmaz ki Sevgi! Pek acıklı oldu. Sanacaklar ki balık yemeye değil de bir levreğin cenaze törenine gelmişiz.”
Gülemedim, iki elim kucağımda sordum:
“Niye geldin Önder?”
İnsan ağzıyla ağlarmış gibi ağzımı kapattım. Önder, elimi tutacak gibi oldu. Onun yerine rakı kadehine tutundu, gözlerini güneşe doğru kırpıştırdı. Bir sürü şeyi söylemekten vazgeçti de uzanıp yan sandalyeden sarı bir zarf aldı:
“Bunları benim için saklar mısın Sevgi?”
Zarf şimdi levreğin yanında duruyor.
Başka biri, “İçinde ne var?” diye sorardı belki. Ben sormadım:
“Nereye saklanacak bunlar?”
“Meclis arşivine.”
O zaman baktım ilk kez gözüne, dikine. Önder’e böyle zamanlarda bakmayı bilirim ben, ciddi ve gizli işler yapılacağı zaman. Sevgili gibi bakmayı öğrenemeden almışlardı ikimizi de içeri:
“Ne zamana kadar?”
“Bu devir geçene kadar Sevgi.”
O zaman sıra bana geldi; rakıyı tutma, güneşe bakma, gözünü çok uzaklara dikme sırası:
“Bu devir geçmeyecek Önder. Geçince biz de geçmiş olacağız.”
“Yok öyle olmayacak, anlatacağım ben sana.”
Bilmiş bilmiş güldü Önder, sonra balığa davrandı. Ne güzel ayırdı balığı ikiye, karnı açıldı balığın bembeyaz. Ne kadar çabuk yapıverdi. Önder, balığı böyle kesiyormuş demek. Önder falakada nasıl küfreder, öğrenci toplantısında nasıl konuşur, sloganı nasıl attırır, dergi satarken nasıl bağırır, dostlarının idamından önce yazdıkları son mektupları çoğaltırken nasıl ağlar biliyorum da, bak demek Önder balığı böyle kesermiş.
“Faşist darbe geliyor Sevgi…”
Önder, balığın kafasını da böyle ayırıyormuş demek:
“Benim ne olacağım belli değil. Sen o günlerde ortadan kaybolduktan sonra…”
Önder, balığın yanaklarını çıkarmayı biliyor, bir tanesini benim tabağıma bırakıveriyor bıçaktan kaydırıp:
“Sen… evlenmeye… karar verdikten sonra, işler çok değişti, çok sertleşti. Nasuhi Abi vardı, hatırlar mısın? O demişti ki bir kere, ta 71 Muhtırası sırasında, ‘Bir gün arkadaşlarınızın cenazesini kaldırmaya vakit bulamayacaksınız,’ diye. Öyle oldu.”
Balığın omurgasını üzerinde hiç et kalmadan çıkarabildi:
“Yaşlandım herhalde ben de. Biz seninle aynı yaştaydık değil mi Sevgi?”
“Hâlâ aynı yaştayız Önder.”
“Pek sayılmaz Sevgi’m.”
Bir harfle öldürebilir bir insan bir insanı. Tek bir “m” harfiyle demek. Omurgasını üzerinde hiç et kalmadan çıkarabilir!
“Kendini koruyanlarla kendini ateşin içine atanlar aynı hızda yaşlanmıyor bana sorarsan. Sence nasıl Sevgi?”
Bütün o yılların, Önder’i cezaevinde terk edip Aydın’la evlenmenin bir intikamı olacak elbet. Buraya bunu kabul edip geldim. Bakalım yanaklarımı nasıl oyacak şimdi:
“Öyle demek istemedim… Sakın o günleri pişmanlıkla, vicdan azabıyla, işte bilirsin, o lüzumsuz duygularla anma Sevgi. Öyle gerekti, öyle oldu. Hayatla ilgili ‘şöyle olsaydı nasıl olurdu’ diye hesap yapılmaz. Başka çaresi yoktu, diye düşünmek zorundayız. Geçmişe bakmak bir kaleydoskoba bakmak gibi. Bugünden bakıyoruz ama gözümüzü kırpsak bile dünün görüntüsü sarsılıp değişiyor…”
Balığın sırt kılçıklarını da tek parça halinde çıkardı böylece:
“Belki de insan ömrü, tamama ermeden anlaşılmıyor. Biz anlayamayacağız bize ne olduğunu. Dergilerdeki, bildirilerdeki filan, onca tahlil, tespit Sevgi’m, boşa gidecek yani! Lenin’in kemiklerini sızlatıyor muyumdur acaba?”
Güldü, ben de güldüm, gönülsüz bir refakatçi gibi:
“Son günlerde böyle düşünmeye başladım, Sevgi. Yaşadıklarımız değil de, onların kaydı bir yerde tutuluyordur nasılsa, ama hatırlamayacaklarımızın kaydı… Unutulmayacak olanlar kalacak da bir de hatırlamayacaklarımız var… Neyse, zarfın içindekilere ister bak, ister bakma. Hiçbir kuvvetin sana bildiklerini anlattıramayacağını biliyorum nasılsa.”
Kükürtü az bir kibrit alevi gibi yandı söndü beynimde soru: Aydın işkencede konuşur muydu acaba? Dokuz yıldır evliyim adamla, hiç düşünmedim işkencede konuşur mu konuşmaz mı? Önder konuşmaz, ben konuşmam biliyorum da, Aydın?.. Kov bunları kafandan kov!
“Sana birkaç zarf daha vereceğim kabul edersen. Saklaman için. O canına yandığımın Meclisi’nde bizim de bir nefesimiz olsun Sevgi. Ezcümle, bir süre Ankara’dayım.”
“Neden Önder? Bütün bunlar–”
“Ankara’daki balıklar İstanbul’dakinden de taze diyorlar, o sebepten Sevgi!”
Güldü yine, yanağımı okşar gibi güldü. Ben yokken geçen on yılda kimlerde öğrendi böyle gülmeyi? Erkek gibi gülmeyi… Düşünme bunları… Sarı zarfı aldım. Önder beni izliyor. Gülümseyerek izliyor, bakmadan bildim bunu. Behiye Aksoy çalmaya başladı; böyle günahlar işlerken insanın biri onu affetsin istediğini bilir gibi:
“… Sen de yoksun, bilmiyorsun, halim kalmadı…”
Uzun uzun çalsa şarkı keşke. Belki bir şey der sözleri, ne yapılacağını söyler. Bakıyorum çantanın içine, görmüyorum. Aklımın gözleri Önder’in bana nasıl baktığında. Zarfı çantaya itelemeye çalışırken Meclis Kütüphanesi’nden Ayşe için aldığım Sevdalı Bulut kitabının bir sayfası kıvrıldı, Aydın için yaptırdığım 1971 ayrıntılı nüfus sayımı teksirleri buruştu, bal kavanozu da yan yattı. Allah’ın belası bal kavanozu!
“Çocuğa Nâzım Hikmet mi okutuyorsunuz Sevgi Hanım?”
İşten erken çıkacakken tam, davudi sesini kendi kendine pek beğenen Meclis Kütüphane Müdür Yardımcısı Abdullah Bey, Adalet Partililerin alametifarikası olan müstehzi gülüşüyle sordu. İnsana durup dururken köşeye sıkıştığı hissini veriyor bu gülüş. Savunmaya geçiyorsun derhal. Yöntemler geliştirdim; konu değiştiriyorum mesela:
“Abdullah Bey, stenograf arkadaşlar geçen haftanın genel kurul zabıtlarını getirdiler ama toplantı yeter sayısına ulaşılamadığı için… Sadece iki sayfa olduğu için bu haftanınkilerle birleştirip cilde öyle gönderelim diyorum.”
“Sizinkiler Meclis’i çalıştırmıyor ki Sevgi Hanım. Ecevit bir cumhurbaşkanı adayı kabul edecek de memleketin işi yürüyecek. Ama hayııır! Solcular böyle işte; işleri güçleri gensoru versinler, yıksınlar, engellesinler…”
Bazen de duymazdan geliyorum:
“Abdullah Bey, ben bugün, daha önce söylemiştim çocuğu doktora götüreceğim için erken çıkacağım. Müdür bey biliyor.”
“Tabii siz işleri komünist müdürle halletmişsinizdir. Tabii, tabii.”
Abdullah Bey’in badem bıyıkları altından domur domur dudakları parlıyor. Bu adamın bakışındaki müstehcenlik yüzünden başımı istemeden tiksintiyle öne eğiyorum. Bu gergedan da muhakkak ki bunu yeni gelin utangaçlığına yoruyor. Allah’ın belası herifin gözlerindeki o tuhaf ışıltı… Baktığı herkes çıplakmış gibi parıldayan o gözler… Kesif ve kesintisiz bir tecavüz hissi…
Sonra aniden insanı aptallaştıran bir samimiyet, köylü Abdullah Emmi’ye dönüşen saf bakışlarıyla neredeyse yalvararak:
“Sevgi Hanım, size de getirdim bir kavanoz. Bizim Erzurum’un balı meşhurdur. Bünyeyi kuvvetlendirir. Çocuğa verirsiniz.”
Şimdi balı almasam? Öyle de olmaz. Ayşe de ne zamandır bal yemedi. Adam da bir iyilik yapmak istiyor, reddetmek olmaz. Yarım yamalak teşekkür edip aldım balı. Dönüp gidecekken:
“100 lira Sevgi Hanım. İki Samsun parası yani. Bir şey değil.”
Nutkum tutuldu. Geri de veremiyorum… Çıkarıp parayı uzattım ki bitsin bu saçmalık. Hayatın bu küçük kazıkları hep mi pusuda bekler?
“Sevgi Abla! Abla bir dakika!”
Stajyer Nazlı, elinde bir kitapla –kapağını ters çevirdiğine göre Abdullah Bey’in görmemesi gereken bir yayın– koşarak geliyor:
“Abla, bu kitabı alabilir miyiz arşive?”
“Hangisi o?”
“Şehir Gerillası, Carlos Marighella.”
“Yine mi çıktı piyasaya bu kitap? ‘Üç Delikli Kitap!’”
“Nasıl abla?”
“Kapağındaki üç mermi deliği yüzünden, ‘Üç Delikli Kitap,’ derdik buna 71’de. Bütün kitaplar yasaklanırken niyeyse bu ortadaydı hep. Silahlı külahlı kitap–”
“Abla sizin dönem meseleyi silah zannediyor, halbuki silah bir sebep değil sadece bir sonuç. Ama niyeyse–”
Tam da Önder’le buluşacağım gün çıktı ortaya kitap! 71 Muhtırası’nda hapishanede geçen aylarını düşünme. Nazlı’nın şimdi giydiği pantolonun bir benzerini o hapishanede bıraktığını –“Hapishaneden eşya çıkarılmaz Sevgi arkadaş, geri çağırır insanı!”– düşünme. Alelacele Aydın’la evlenerek, daha tahliye olmadan Önder’i terk ettiğini düşünme. Ayşe doğduğunda bir daha hiç ardına bakmama yeminini –“Artık bebek var, macera bitti,” demişti annem ben ağlaya ağlaya Ayşe’yi emzirirken– düşünme! Nazlı, toy devrimci arkadaş, şimdi “devrimciliğimizi” kaç kilo çekiyor diye tartıyor işte bir kaşı havada:
“Alabilir miyiz abla?”
Şimdi Nazlı’ya anlatmak var, uyarmak var ama… Madem o kaş kalkıyor, o da geçtiğimiz yollardan geçsin, şu bala o da bulaşsın:
“Git Abdullah Bey’e sor bakalım alalım mı?”
Yanağındaki sigara yanığını tırnaklama yine… Bu ayakkabı böyle vurmaya devam ederse dayanamam bütün gün.
Önder içime bakar gibi baktığı için yanağımı kapattım, izlerimi. Artık pek fark edilmiyor aslında ama Önder yine de görebilir, bir tek o. Aydın hiç sormadı, inceliğinden! Önder gördü işte. İç geçirdi çünkü, yanağıma baktı:
“Hiç konuşacak zamanımız olmadı Sevgi.”
“Konuşmayalım da zaten. Lüzum yok.”
“Haklısın. Belki sonra…”
“Sonra yok Önder.”
Demeyeyim. Demeyeyim. Demeye–:
“Sonra denen şey tükendi bizim için.”
Korkup kaçtığım için niye onu suçladığımı hiç sormadı. Sorsaydı ağlardım zaten. Sormasın.
Bunu dedikten sonra o balığı yedik mi, balık mı bizi yuttu, Ecevit’ten mi konuştuk, Meclis’ten konuştuk da ezberden bir şeyler mi dedik… “Yıllar sonra buluşan iki sevgili” filmine karışan başka bir filmin görüntüleri.
El sıkışıyoruz. El mi sıkışıyorduk biz? Öyle yapıyormuşuz demek. Öpmüyor muydu beni yanağımdan? Öpmüyormuş demek. Hiç sevişmeden de sevgili olunuyormuş demek… Önder nasıl sevişiyor acaba? Düşünme. Düşünme…
Yürümeli… Yürümeli biraz. Beyaz masa örtülü, rakılı filmden çıkıp gerçeğe dönebilmek için. Ama ayakkabı canıma okudu. Önder de artık görmeyeceğine göre… Bastım ayakkabının arkasına. Şak şak topuğuma vururken ayakkabı, Cinnah’tan indim. Gima’nın önüne nasıl geldim, o kadar yolu nasıl yürüdüm, bilmiyorum. 71’den bugüne kadar, dokuz yılda yana yana büyüyen içsavaş boyunca yürüdüm… Şak şak şak…
“Ampul gelmiş, ampul!”
Gima’nın önünde yığılan kalabalık bağıra çağıra birbirini haberdar ediyor. Sıraya girdim. Niye girdimse! Lazım olur ampul. Geçen komşu Jale Hanım “Çocuk Sevenler Derneği” toplantısından dönüşte merdiven boşluğunda, kıpkırmızı boyalı dudaklarıyla anneme anlatıyordu:
“İnanmazsınız Nejla Hanım, hastaneye yatarken ampul ve battaniye istiyorlarmış. Bu hale geldi yani memleket. Tevekkül edin, hastanede ampul yok! Hep bu anarşik olaylar; kardeşi kardeşe kırdırıyorlar.”
“O tevekkül değil, tahayyül,” diyemedim o zaman, “kardeşi kardeşe de kırdırmıyorlar. Ülkücü komandoları silahlandırıp solcu çocukları vurduruyorlar,” da diyemedim o dişi gergedana.
Sıra bana gelince iki tane ampul aldım, bakmadım bile kaç mumluk. Yaşlı bir adam koluma dokundu:
“Kızım al, cebimde varmış, ayağına yapıştırırsın.”
Adamın elinde bir yara bandı. Alsam para ister mi diye baktım yüzüne:
“Al kızım, kanamış ayağın.”
Bir şey söylemeden dönüp gittim. Kendimden tiksindim. Aydın varmış mıdır eve?
Nejla İzmirli (Anneanne)
“İhtiyarı da genci de ölüme aynı mesafedeyiz Jale’anımcığım, buna bir çare bulamamak tesir ediyor çocuklara.”
Merdiven boşluğunda Hafta Sonu gazetesindeki “Bülent Ersoy’a hangi gözlük yakışıyor siz seçin” haberine bakarken böyle dedim de, anlamadı. Duymazlığa gelmiş olacak. Belki içeride çalan şarkı yüzünden hakikaten duymadı:
“Honki ponki torino…”
Hafta Sonu’nu içeriden getirirken gülerek sesleniyordu Jale Hanım:
“Sizinkiler de hep gamlı be Nejla’anım! Biraz olsun neşelenmeyi hafiflik görüyorlar zaar. Ama bu artistlerin haberleri olmadan, hep de siyah beyaz gazetelerle yani, değil mi ama, bu hayat çekilmez.”
Biraz sert baktım da Jale Hanım anlamadı; sıtma görmemiş sesiyle merdivenleri çınlattı:
“Ay bak bak!.. Zeki Müren Fransa’da estetik ameliyat olmuş Nejla’anım. Bülent Ersoy da kıpkırmızı ruj sürmüş. İyice şorolo oldu çıktı bu çocuk! Aha ha ha!”
“Ben işte Ayşe bu gazetelerle biraz neşelenir mi diye… Çocuk bütün gün evde, sokağa salamıyoruz malum… Cumhuriyet de ne yıldız falı veriyor ne Dallas’ı anlatıyor–”
“Amaaan Nejla’anım, boş ver be cancağızım! Dur ben sana biraz da neskafe vereyim.”
“Neskafe nedir Jale Hanım?”
“Bizim Almanya’daki ahbaplar bavulda çamaşırların arasında naylon torbaya koyup getiriyor. Sıcak suyun içine koyuyorsun, kahve oluyor.”
“Zahmet etme Jale’anım kızım.”
“Aa niye be! Dur iki dakika. Dallas izlerken içersin.”
Ne diye Sevgi ile Aydın hakkında öyle ileri geri konuşmasına izin verdim ki! Manalı bir söz söyleyip utandırmak istedim de, ondan öyle dedim:
“İhtiyarı da genci de ölüme aynı mesafede…”
Jale Hanım sanki ses gelmiyormuş gibi ağzıma baka baka, kaşları havada, başını salladı gülerek. Neskafe mi neyse, onu da almadım zaten. Canım sıkıldı.
Elimde gazete, merdivenleri çıkarken yine o şarkı dolanmaya başladı hatırımda:
“Derdimi arz etmeye ol şûha bir dem bulmadım…”
Hayırlara gelsin, bu sabah bu şarkıyla uyandık. Bir şarkı diline pelesenk oldu mu bil ki diyemediğin derdin o şarkıda saklı. Jale Hanım’la eğlenmek, gülmek iyi hoş da bugün hiç çekesim yok. Bazı gün olur öyle.
“Hâlimi hiç rahmeder âlemde, hemdem bulmadım”
Ne de güzel söyler Nesrin Sipahi. Rahmetli İlyas Bey, “Sesi, bahar rüzgârında sancak gibi dalgalanıyor,” derdi nağme yaptıkça Nesrin Hanım.
“Ketmeder râz-ı derûnum yâr-i mahrem bulmadım / Yâre açtım yâremi amma ki merhem bulmadım..”
İlyas Efendi, nur içinde yatsın, pek gül yüzlü değildi de, bayramdan bayrama bile olsa, canlanır da şevke gelirdi:
“Hâsılı bu âlemi ben eski âlem bulmadım.”
Komşu Jale Hanım hepten haksız değil. “Nesrin Sipahi artık gazinolara çıkmıyor mu Sevgi? Gidip bir dinlesek,” dedim geçen de, ikisi de astılardı yüzlerini. Aydın başını gazeteden kaldırıp, “Sizin Nesrin Sipahi artık faşistlere söylüyor Nejla Anne,” demişti. Sevgi, “Anne o artık ülkücü gecelerine çıkıyor, gidemeyiz,” diye söylediydi. Demek artık bize Nesrin Sipahi de yasak!
Biz de ciddiydik, biz de kıt kanaat geçinirdik ama hiç değilse bayramda bir fener alayına bakılırdı, Gar Gazinosu’nda oturulurdu, ne bileyim bir piyese gidilirdi Halkevi’nde. Bu çocuklar hiç teneffüs almıyor. “Sosyalizmde hiç mi milli bayram yok Sevgi?” dediğimde alay geçtilerdi de cevap vermedilerdi. Hayır, çocuk da sıkılıyor. Haklı. Sokak tehlikeli, çıkma; Kurtuluş Parkı’nda faşistler var, gitme; ne zaman ne olacağı belli olmaz, Kuğulu Park’ta bir istirahat etme. Ne yapacak bu çocuk? Ayşe’ye oyun uydurmaktan akla karayı seçer oldum:
“Haydi, bez bebek dikelim Ayşe,” “Kızım, pufböreği yapayım ben, sen de küçük pifböreği yap ayrı tepsiye. Yapalım mı kızım?”, “Bez kukla dikelim de kukla tiyatrosu yapalım mı Ayşe, ister misin yavrum?”
Sevgi, “Anne bundan sonra her şey olabilir, Ayşe’ye hissettirmeyelim,” dediğinden beri de… Nasıl hissettirmeyeceksin? Bir tarafın Niğde Öğrenci Yurdu, ülkücü gençler, bir tarafın Mülkiye, solcu gençler; tam karakolun karşısında oturuyorsun, Ayşe’nin penceresi karakolla hizalı, nasıl hissettirmeyeceksin! Solcu gençleri gözaltına alıp da aç bıraktıkları gün, anneleri karakolun penceresine bisküvi atarken, artık ne yapayım uydurdum öyle:
“Ne yapacaklar çocuğum! Anneleriyle oyun oynuyorlar. Kim pencereye denk getirecek bisküvileri diyerekten.”
Artık ne zaman biri gözaltına alınsa Ayşe başlıyor –tövbeler olsun kuş besler gibi– karakola beyaz leblebi atmaya. Cama girdi mi girmedi mi? En başoyunumuz bu artık. Şükür ki gözaltına alınan çocuklar da bozmuyorlar oyunu. Hep solcu öğrenciler demek.
“Tatbikat” oyununu da öyle başlattık ya, hayır olsun sonu. Sevgi, “Eve de gelebilirler anne, sakın korkma!” dediğinden beri, her gün tatbikat! “Karakoncoloslar geliyor,” deyince başlıyor kız koşmaya. Kapının deliğinden bakınca eğer eller havada birleşiyorsa doğru saklanma yerine! İyiden iyiye de batıl itikat sahibi oldum bu vesileyle ahir ömrümde. Her sabah, Ayşe’nin etrafına ellerimle görünmez bir kubbe çizmezsem bana rahat yok:
“Bööyle… Böööyle… Ayşe’yi nur-billur içine / Atlaslara incilere / Tütütütü / Ben kilitledim, sen koru ya Rabbi!”
Ayşe de gül gül ölüyor artık. O gülmese kimse gülmüyor ki evde. Sevgi de o telefondan sonra iyice sessizleşti. “Kim bu Önder kızım?” diye de soramıyorsun ki? O zamanların lafı açılırsa yine Sevgi soracak:
“71’de bizi aldıklarında niye cezaevine gelmedin anne? Beni nasıl bıraktın orada?”
İlyas Efendi öyle demeseydi:
“Askerler çocuklara bir şey yapmaz Nejla Hanım. Ne yapacaklar? Hatta iyi bile hapiste olması. Bari sokaktaki komünistlere katılmaz. Hem alsın dersini!”
Ben giderdim de… Ben de mi içimden dersini alsın diye geçirdim acaba? Fakat nereden bileceksin? İşkence mi duyduk o zamana kadar? Hem de gencecik kızlara… İşkence bilmiyorduk ki biz! Bilsek…
Bu Önder o zamanlardan muhakkak. Aydın bilmesin istediğine göre bir şey de var ama… Aydın da adam olsun karısına sahip çıksın azıcık. Alsın bir dışarı çıkarsın, gezdirsin biraz. Nemrut İlyas Efendi bile, kırk yılın başı olsun, “Sen seversin,” der –sevdiğim de yoktu ya, niyeyse öyle kalmış adamın aklında– Amasya elması ile, ne bileyim iki bezeyle gelirdi eve. Kim bilir? Yasak mı acaba kocanın karıya, karının kocaya hoşamedi yapması? Tevekkeli hiç gülmüyor yüzleri, belki bu sosyalizmde oynaşma da yok. Hep kırtıpil gezilsin, salta durulsun.
Abraş kocası güya mütedeyyin ama Jale Hanım süslü püslü, kosta kadın. Jale Hanımlar da olmasa Dallas’ta ne olmuş, gazinolarda kim var, şimdi moda ne, hiç konuşulmayacak. Fakat Ayşe ne zaman ağzından kaçırsa orada konuşulanları, ikimiz birden azar yiyoruz. Hatta geçende Jale Hanımlar kendilerine gece elbisesi diktirirken Ayşe’ye de kalan saten düşesten bir gelinlik diktirivermişler de Ayşe bunların karşısına telli duvaklı çıkıverince Aydın, bir kız sen:
“Biz kızımızı büyüsün de evlensin diye yetiştirmiyoruz Nejla Hanım!”
Bu lafı bir deyişi var, kasıla kasıla. Sevgi de sustu, başını çevirdi. O da Ayşe dersini alsın istedi belki… Çocuk ne ağladı o gece. Ne var ki? Kız çocuğu bu nihayet!
Ayşe’nin bir arkadaşı olsa bari. Hiç de kimse yok apartmanda. Bir arkadaşı olsa… Şarkı o yüzden mi takıldı acaba sabahtan aklıma?
“… hemdem bulamadım.”
Bilmez şimdikiler “hemdem” nedir? Demi benimle bir olan kim kaldı ki zaten!
Jale Hanım iyi kadın da, o da “hemdem” değil tabii. Sağ olsun, bir banalliği var. Sevgi, “Yine mi Jale Hanımlara gidildi?” diye hesap sorunca her seferinde, “Sigorta attı da topraklamaya bakır tel istedimdi. Kızı Feride aşağıdan telleyiverdi sigortayı,” demek zorunda kalıyor insan.
“Bu sigorta her gün mü atıyor anne?!”
“Her gün atıyor kızım. Her gün! Bu evde o kadar çok cereyan var ki topraklamak gerekiyor. Topraklanmazsak hepimiz sizin elektriğinizden ölüp gideceğiz!”
Bugün sabahtan beri de böyle bir uykulu hal. Öğlen olsa da Ayşe’ye şu “şeftalili” kitabı okusam biraz, uyusam sonra da, uzun uzun. Akşam da zaten çocuklar geçer Samimlere, yaparlar yine bir horanta yemeği, votka demlerler, ben de biraz radyo dinlerim. Kim bilir, belki Nesrin Sipahi çıkar radyoda, açarım Hafta Sonu’nu, biraz da acıbadem likörü koydum mu! Jüpümle kalırım serin serin. Şu maniyi de bitirmek lazım. Geçen gün yazdığım kuvvetli değildi ama yine de… “Yaprak düşmez can bırakır / Can vazgeçmez beden yıkılır.”
Akşam olsa da başlarına bir şey gelmeden, sağ salim eve gelseler Sevgi ile Aydın… Seçilemedi şu Reisicumhur selametle!

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıDevir-Dilsiz Kuğular Zamanı
  • Sayfa Sayısı504
  • YazarEce Temelkuran
  • ISBN9789750725005
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • Yayınevi Can Yayınları / 2015

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur