Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Dijital Minimalizm
Dijital Minimalizm

Dijital Minimalizm

Cal Newport

Bir zamanlar gözümüz ikide bir telefona kaymadan dostlarımızla uzun uzun sohbet edebiliyorduk. Sürükleyici bir kitabın, büyüleyici bir günbatımının veya bir hobi faaliyetinin içinde saatlerce…

Bir zamanlar gözümüz ikide bir telefona kaymadan dostlarımızla uzun uzun sohbet edebiliyorduk. Sürükleyici bir kitabın, büyüleyici bir günbatımının veya bir hobi faaliyetinin içinde saatlerce kaybolabildiğimiz zamanlar da oldu. Hatta lezzetli bir yemeğin, güzel bir ânın veya bir konserin tadını sosyal medyada paylaşmaya gerek duymadan da çıkarabiliyorduk. Asıl önemlisi, bir zamanlar düşüncelerimizle baş başa geçirebildiğimiz uzun zamanlarımız vardı ve hiçbirimiz bundan şikâyetçi değildik. Bugünse çeşitli ebatlardaki ekranlar ve 7/24 internet erişimi olmadan adım atamaz haldeyiz. Akıllı telefonlarımız en mahrem anlarımızda dahi bize eşlik ediyor. Dahası, bizim bir zamanlar sahip olduğumuz gerçek hayat hissini neredeyse hiç tatmamış, odaklanma ve empati becerisini gitgide yitiren bir kuşak yetişiyor gözlerimizin ve ekranlarımızın önünde.

Peki ne oldu da böyle oldu? Daha da önemlisi zararın neresinden, nasıl dönebiliriz?

Pürdikkat adlı eseriyle dünya çapında adından söz ettiren Cal Newport, elinizdeki kitapta dikkatimizi sömüren bu dijital sarmalın içine adım adım nasıl itildiğimizi anlatıyor. Bu sarmaldan çıkabilmek için önümüze bir yol haritası seren Newport, “dijital minimalizm” olarak adlandırdığı özgün bir teknoloji kullanımı felsefesi öneriyor.

Cal Newport’a göre dijital teknolojilerin nimetlerini reddetmenin âlemi yok; bütün mesele hangi aracı, ne zaman ve ne amaçla kullanacağımıza karar verip geri kalan tüm ıvır zıvıra sırt çevirmek. Bunun için öncelikle “dijital temizlik” olarak adlandırdığı otuz günlük bir derlenip toparlanma sürecinden geçmemizi öneren Newport, dijital minimalistlerin faydalandığı uygulamalardan ve analog hayatlarından örnekler veriyor.

Dijital minimalizm, albenili teknoloji yığınında kaybolduğumuz bu çağda yaşamaya değer bir hayat kurmakla alakalı bir felsefe. Bizi ekran bağımlılığıyla yüzleşmeye davet eden Cal Newport’un çağrısına kulak vermenin şimdi tam zamanı.

İçindekiler

Giriş 9
Birinci Kısım: Temeller
I Eşitsiz Silahlanma Yarışı 21
II Dijital Minimalizm 41
III Dijital Temizlik 67
İkinci Kısım: Uygulamalar
IV Kendi Başınıza Vakit Geçirin 87
V “Beğen” Butonuna Basmayın 121
VI Boş Zamanın Hakkını Verin 151
VII Dikkat Direnişine Katılın 187
Sonuç 215
Teşekkür 221
Kaynakça 223

Giriş

Ünlü blogger ve yorumcu Andrew Sullivan’ın “Bir Zamanlar Ben de İnsandım” başlıklı yedi bin kelimelik yazısı 2016 yılının eylül ayında New York Magazine’de yayınlandı. Yazının hayli tedirgin edici altbaşlığında şu yazıyordu: “Sonu gelmez haber, dedikodu ve görsel bombardımanı bizi manik bilgi bağımlılarına çevirdi. Ben çöktüm. Sizi de çökertebilir.” Bu yazı çeşitli mecralarda defalarca kez paylaşıldı. Fakat itiraf etmem gerekirse, ilk okuduğumda Sullivan’ın uyarısını tam olarak anlayamadım. Benim kuşağımda hiç sosyal medya hesabı açmamış ve internette dolanmaya fazla vakit ayırmayan pek az insan var ve ben de onlardan biriyim. Bu yüzden telefonum hayatımda nispeten önemsiz bir rol oynuyor ve dolayısıyla Sullivan’ın yazısında işaret ettiği yaygın meseleyi tecrübe etmedim. Başka bir deyişle, internet çağının getirdiği yeniliklerin pek çok insanın hayatında giderek daha müdahaleci bir rol oynadığını biliyordum, fakat bunun ne demek olduğuna dair birinci elden bilgiye sahip değildim. Derken durumlar değişti.

2016 başında Deep Work1 adlı kitabım yayınlandı. Yoğun bir şekilde odaklanmanın henüz tam olarak anlaşılamayan değerini irdelediğim bu kitapta, dikkat dağıtıcı iletişim araçlarını baş tacı eden günümüz çalışma hayatının insanları gerçek potansiyellerini ortaya koymaktan nasıl alıkoyduğunu gözler önüne sermeye çalıştım. Kitabım kendi kitlesini yarattıkça, okurlarımdan gitgide daha sık haber alır oldum. Mesaj atanlar da oldu, katıldığım panellerden sonra ayaküstü beni yakalayanlar da. Fakat çoğunun sorduğu soru aynıydı: Peki ya özel hayatımız? İşyerinde dikkatlerini dağıtan şeylerle ilgili argümanlarımda bana katılıyorlardı katılmasına da, başka bir mesele daha vardı: Yeni teknolojiler iş dışında geçirdikleri zamanı anlamsız ve tatsız hale getiriyordu ve bu durum, eskisinden de büyük bir stres yüklüyordu üzerlerine. Bu husus dikkatimi cezbedince, modern dijital hayatın vaatleri ve tehlikeleri üzerine hızlandırılmış bir kursun içinde buluverdim kendimi. Konuştuğum hemen herkes internetin gücüne inanıyordu; onlar için internet, hayatlarını geliştirebilecek ve geliştirmesi gereken bir şeydi. Gelgelelim, Google Haritalar’dan veyahut Instagram’dan vazgeçmek gibi bir niyetleri olmasa da, teknolojiyle kurdukları ilişkinin sürdürülemez olduğunu hissediyorlardı. Öyle ki artık bir şeyler değişmezse onlar da çökeceklerdi. Modern dijital hayata dair sohbetler esnasında en sık işittiğim kavramlardan biri tükenmişlik oldu.

Tek başına ele alındığında özellikle kötü olan bir uygulama veya web sitesi yok elbette. Pek çok insanın da belirttiği gibi mesele, ısrarla dikkatlerini emip ruh hallerini manipüle eden çok sayıda göz alıcı ıvır zıvırın yarattığı toplam etki. Bu çığırından çıkmış faaliyetle ilgili insanların esas derdi ayrıntılar değil, faaliyetin ta kendisi: yani durum giderek kontrollerinden çıkıyor. Bu insanların neredeyse hiçbiri internette bu kadar çok vakit geçirmek istemiyor, fakat söz konusu araçların davranışsal bağımlılıklar yaratma gücünden de kaçamıyorlar. Bir yerlerde yeni bir gelişme var mı diye ikide bir Twitter’a bakma veya Reddit’teki yeni içeriklere göz atma dürtüsü sinirsel bir tike dönüşüyor. Bunlar yüzünden zaman o kadar ufak parçalara bölünüyor ki anlam ve amaç oldu bir hayat için gerekli odaklanma haline imkân kalmıyor. Bu meseleye daldıktan sonra yaptığım araştırmalarda keşfettiğim ve bir sonraki bölümde ortaya koyacağım üzere, bu bağımlılık yapıcı özelliklerden bazıları tesadüfiyken (mesajlaşmanın insanın dikkatini bu kadar güçlü bir şekilde ele geçirebileceğini pek az insan öngörmüştü), birçoğu da kasıtlı (sosyal medya iş planlarının çoğunun temelinde saplantılı [compulsive] kullanım yer alıyor). Fakat kaynağı ne olursa olsun, ekranlara yönelik bu karşı konulmaz çekim yüzünden insanlar dikkatlerini nasıl yönlendirecekleri konusundaki özerkliklerini gitgide kaybettiklerini hissediyorlar.

Elbette bu dünyaya adım atarken kimsenin niyeti kontrolünü kaybetmek filan değildi. Uygulamaları indirip hesap açmak için herkesin birtakım geçerli sebepleri vardı, fakat nihayetinde kaderin ironik bir cilvesiyle karşı karşıya kaldılar: bu hizmetler, onları ilk başta cazip kılan değerleri baltalamaya başlamıştı. Dünyanın öbür ucundaki arkadaşlarıyla irtibatta kalmak için Facebook’a üye olmuşlardı, fakat nihayetinde masanın öbür ucundaki arkadaşıyla bölünmeden, dolu dolu sohbet edemeyecek halde buldular kendilerini.

Ayrıca sınırsız çevrimiçi faaliyetin ruh sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri hakkında da bilgi sahibi oldum. Konuştuğum pek çok insan, sosyal medyanın ruh hallerini etkileme yetisinin altını çizdi. Arkadaşlarının sosyal medyada kılı kırk yararak sergiledikleri hayatlarına sürekli maruz kalmak –hele ki moralsiz bir dönemdelerse– insanların kendilerini yetersiz hissetmesine yol açıyor. Bu durumun gençler üzerindeki zalimane etkisi ise toplumun dışına itilmek oluyor. Dahası da var: 2016’daki ABD başkanlık seçimi ve akıbetinin de gösterdiği gibi, çevrimiçi tartışmalar insanları duygusal yüklerin altına sokup enerjilerini tüketen aşırı uçlara kayışı hızlandırıyor.

Teknoloji üzerine eleştirel yazılarıyla tanınan Jaron Lanier, internet ortamında öfke ve zorbalığın her daim galebe çalışının, bu mecranın olmazsa olmaz özelliklerinden biri olduğunu gayet ikna edici bir şekilde açıklıyor: Dikkat çekmeye yönelik bir serbest piyasada daha karanlık duygular, olumlu ve yapıcı düşüncelere nazaran daha çok göze çarpıyor. Bu karanlıkla tekrar tekrar etkileşime girmek, interneti yoğun kullanan insanlar için yıpratıcı bir olumsuzluk kaynağı haline geliyor. Bu çok ağır bir bedel ve pek çok insan bu bedeli sürekli çevrimiçi olma saplantısı yüzünden ödediğinin farkında bile değil. Konu üzerine düşünür ve araştırırken karşılaştığım bu kaygı verici sorunlar (söz konusu araçların insanı bağımlılaştırıp tüketecek derecede aşırı kullanımı, özerkliği baltalama, mutsuz etme, karanlık dürtüleri ortaya çıkarma ve daha anlamlı faaliyetlerden alıkoyma gücü), pek çok insanın günümüz kültürüne egemen olan teknolojilerle kurduğu endişe verici ilişkiyi net bir şekilde görmemi sağladı. Başka bir deyişle, “Bir zamanlar ben de insandım,” diye hayıflanan Andrew Sullivan’ın ne demek istediğini artık çok daha iyi anlıyorum.

Okurlarımla kurduğum diyalog, teknolojinin özel hayatımız üzerindeki etkisinin tüm teferruatıyla incelenmesi gerektiğine ikna etti beni. Böylece bu konuda daha ciddi bir şekilde okuyup yazmaya başladım; hem meselenin anahatlarını daha iyi anlamaya hem de kontrolü elden bırakmaksızın bu yeni teknolojiler aracılığıyla muazzam değerler yaratabilen nadir örnekleri bulmaya çalıştım.

Bu keşfe daldığım sırada ilk karşılaştığım şeylerden biri, egemen kültürün bu araçlarla ilişkisinde zararlar ile faydaların birbirine karıştığı gerçeği oldu. Akıllı telefonlar, her an her yerde erişilebilen kablosuz internet, milyarlarca insanı birbirine bağlayan dijital platformlar: bunlar muhteşem yenilikler! Sözüne kulak vermeye değer hemen hiç kimse teknoloji çağının daha erken bir evresine dönmemiz gerektiğinden bahsetmiyor. Bununla birlikte, insanlar kullandıkları cihazların kölesi oldukları hissinden de bıkmış durumda. Bu gerçek, karmakarışık bir duygusal manzara yaratıyor: Enfes fotoğraflar keşfetme imkânı verdiği için Instagram’ı baş tacı eden bir kimse, bir zamanlar sohbet ederek veya bir şeyler okuyarak geçirdikleri akşamları Instagram’ın nasıl da kolayca ele geçirebildiğinden yakınabiliyor. Bütün bu sorunlar karşısında çare niyetine önerilen şeyler çoğunlukla etkisiz kesintiler ve çeşitli tüyolar oluyor.

Kendinize dijital mola verirseniz veya geceleri telefonu başucunuza koymazsanız ya da bildirimleri kapatıp daha dikkatli olmaya karar verirseniz, normalde bu yeni teknolojileri sizin için cazip kılan bütün olumlu özelliklerden faydalanmaya devam edip, kötü özelliklerinin etkilerini azaltabilirmişsiniz gibi gelebilir size. Bu ılımlı yaklaşımın cazibesini elbette anlayabiliyorum; bu sayede dijital hayatınızla ilgili zor kararlar alma yükünden kurtuluyorsunuz. Herhangi bir şeyden vazgeçmek, faydalı olabilecek bir şeyleri kaçırmak, eşinizi dostunuzu gücendirmek veya müşkül durumlara düşmek zorunda da kalmıyorsunuz. Ne var ki bu türden ufak tefek değişiklikleri denemiş olanların da artık farkına vardığı üzere, yeni teknolojilerin zihninizi işgal etme yetisini kontrol altına almada irade, tüyolar ve muğlak kararlar tek başlarına yeterli değil. Kullanıcıları bağımlı kılmak üzere geliştirilen tasarımları ve bunları destekleyen kültürel baskının gücü, günü kurtarmaya yönelik yaklaşımların başa çıkamayacağı kadar etkili. Konuyla ilgili bugüne dek yaptığım araştırmalara, okuduklarıma ve öğrendiklerime dayanarak vardığım sonuçsa şu: Geçici çözümler işe yaramaz, sizin tam teşekküllü bir teknoloji kullanımı felsefesine ihtiyacınız var. Gönülden bağlı olduğunuz değerler üzerine kurulu, hangi araçları ne şekilde kullanmanız gerektiğine dair net yanıtlar veren ve ayrıca geri kalan her şeyi gönül rahatlığıyla yok saymanıza imkân verecek bir felsefe. Bu amaca hizmet edebilecek pek çok felsefe mevcut. Bir uçta, yeni teknolojilerin büyük ölçüde terk edilmesi gerektiğini savunan yeni nesil makine kırıcılar [Neo-Luddites] var. Diğer uçtaysa Niceliksel Benlik [Quantified Self] sevdalıları yer alıyor; bu gruptakiler, yaşam biçimlerini optimize etmek amacıyla dijital araçları hayatlarının her alanına titizlikle yerleştiriyorlar.

Bense birbirinden farklı pek çok felsefeyi inceledikten sonra, içinden geçmekte olduğumuz bu teknolojik doz aşımı döngüsünden başarıyla çıkmak isteyenlerin arayışına denk düşen yegâne felsefenin dijital minimalizm olabileceği sonucuna vardım. Bu felsefe, dijital araçlarla kurduğumuz ilişkide azın çok olabileceği inancına dayanıyor. Yepyeni bir fikir değil bu. “Basitlik, basitlik, basitlik” diye haykıran Henry David Thoreau’dan çok daha önce Marcus Aurelius da şu soruyu sormuştu: “Farkında mısınız, dolu dolu, muteber bir hayat sürmek için ne kadar da az şeye ihtiyacınız var aslında?” Dijital minimalizm diye adlandırdığım felsefe de işte bu klasik anlayışı, teknolojinin modern hayatlarımızda oynadığı role uyarlamaktan ibaret. İlk bakışta basit gibi görünse de bu uyarlamanın etkileri muazzam olabilir. Kitap boyunca, büyük değer verdikleri, fakat sayıca az olan faaliyetlerine odaklanmak için internette geçirdikleri vakti tavizsiz bir şekilde azaltarak sayısız olumlu değişiklikler yaşayan dijital minimalistlerle tanışacaksınız. Başkalarına nazaran vakitlerinin çok daha azını internette geçirdiklerinden, dijital minimalistlerin yaşam tarzı size garip gelebilir. Fakat minimalistlere göreyse esas gariplik, gözleri ekranlardan ayırmadan bunca zaman geçirilebiliyor olmasında.

Bu insanlar, ileri teknolojinin egemenliği altındaki günümüz dünyasında başarının sırrının teknoloji kullanımına daha az vakit ayırmaktan geçtiğinin farkındalar.

* * *

Bu kitabı dijital minimalizm için yazılmış bir yol haritası olarak görebilirsiniz. Amacım, dijital minimalizmin gerektirdiklerini ve neden işe yaradığını etraflıca ortaya koyarak, bu felsefeyi benimsemek isteyenlere bunun yolunu yordamını göstermek. Kitabı iki kısma ayırdım. Birinci kısımda, öncelikle insanların dijital hayatlarını giderek dayanılmaz hale getiren etkileri yakından inceleyeceğim ve ardından dijital minimalizmin felsefi temellerini açıklayacağım. Sonrasında da dijital minimalizm felsefesini ayrıntılı bir şekilde irdeleyip, bahsettiğimiz sorunlar için neden doğru çözüm olduğuna dair argümanımı ortaya koyacağım. Birinci kısım, bu felsefeyi benimsemek için önerdiğim yöntemle, yani dijital temizlik [digital declutter] ile kapanıyor. Yukarıda da belirttiğim gibi, teknolojiyle ilişkinizi kökünden değiştirmek için agresif eylemlere ihtiyacınız var.

Dijital temizlik de işte bu türden bir eylem. Bu süreçte otuz gün boyunca zorunlu olmayan çevrimiçi faaliyetlerden uzak durmanız gerekiyor. Otuz günlük bu periyotta pek çok dijital aracın aşılayabileceği bağımlılık döngülerinden kurtulacak ve size daha yoğun bir tatmin sağlayan analog faaliyetleri yeniden keşfetmeye başlayacaksınız. Yürüyüşe çıkacak, arkadaşlarınızla yüz yüze sohbet edecek, çevrenizdekilerle ilişki kuracak, kitap okuyacak ve bulutları seyre dalacaksınız. Daha da önemlisi, bu temizlik sayesinde en çok değer verdiğiniz şeylere dair daha incelikli bir anlayış geliştireceksiniz. Bu otuz günün sonunda, değer verdiğiniz şeyler lehine büyük fayda sağlayacağını düşündüğünüz, titizlikle seçilmiş az sayıda çevrimiçi faaliyete tekrar döneceksiniz. Bu yolda ilerlerken, seçtiğiniz bu faaliyetlerin çevrimiçi hayatınızın çekirdeği olması için çaba sarf edeceksiniz;zamanınızı bin parçaya bölüp dikkatinizi emen diğer tüm dikkat dağıtıcı davranışları büyük ölçüde geride bırakarak yapacaksınız bunu. Bu temizlik faaliyeti, sizin için bir tür fabrika ayarlarına dönüş olacak: Dikkatini har vurup harman savuran, bulduğu her dijital içeriği tüketmekten bitap düşmüş biri olarak girdiğiniz bu süreçten, önüne koyduğu amaçlar doğrultusunda hareket eden bir minimalist olarak çıkacaksınız. Birinci kısmın son bölümünde, kendi dijital temizlik yönteminizi oluşturmanız için size kılavuzluk edeceğim.

Bunun için, 2018 kışında, benim kılavuzluğumda dijital temizliğe girişen 1600 kişiyle yaptığım deneyden ve bu insanların kendi deneyimlerine dair bana aktardıklarından faydalanacağım. Katılımcıların hikâyelerini okuyup, onların işine yarayan stratejileri ve karşılaştıkları tuzaklardan nasıl kaçındıklarını öğreneceksiniz. Kitabın ikinci kısmında, dijital minimalizmi sürdürebilir bir yaşam tarzına çevirmenize yarayacak birtakım fikirleri yakından inceleyeceğiz. Bu kısımda, gönüllü yalnızlığın3 önemi ve bugün çoğu insanın bilinçsizce cihaz kullanmaya ayırdığı vakti kaliteli boş zaman aktivitelerine ayırmanın gerekliliği gibi meselelere eğiliyorum. Biraz tartışmalı olabilecek şu iddiamı da bu kısımda savunacağım: “Beğen” butonuna basmayı veya sosyal medya gönderilerine yorum yapmayı bırakır ve mesajla daha zor ulaşılır hale gelirseniz, ilişkileriniz güçlenir. Ayrıca dikkat direnişi adlı harekete dair birinci elden bazı bilgiler de vereceğim size. İleri teknoloji araçlarını belli kurallar dahilinde kullanarak dijital dikkat endüstrisinin ürünlerini faydaya çeviren, fakat bir yandan da saplantılı kullanım tuzağına düşmemeyi başaran bireylerden müteşekkil, az çok örgütlü denebilecek bir hareket bu.

Kitabın ikinci kısmındaki her bölüm uygulamalar ile sona eriyor; ilgili bölümde ortaya konan soyut fikirleri hayata geçirebilmeniz için tasarlanmış somut taktikler bunlar. Çiçeği burnunda dijital minimalistler olarak kitabın ikinci kısmında önerilen uygulamaları, kendi koşullarınıza en uygun minimalist yaşam tarzını inşa ederken yanınızda bulunduracağınız bir alet çantası olarak görebilirsiniz.

* * *

Thoreau’nun Walden’da geçen şu sözü epey meşhurdur: “Sayısız insan, sessiz bir ümitsizliğin hakim olduğu hayatlar sürüyor.” Bu söz kadar meşhur olmasa da, hemen bir sonraki paragrafta Thoreau dümeni iyimserliğe kırar: Gerçekten başka seçenekleri olmadığını düşünüyorlar. Oysa uyanık ve sağlıklı ruhlar, güneşin pırıl pırıl doğduğunu hatırlar. Önyargılarınızdan vazgeçmek için hiçbir zaman geç değildir. Her an her yerde internete bağlı olmayı dayatan günümüz teknolojileriyle kurduğumuz ilişki sürdürebilir değil ve Thoreau’nun da yıllar önce gözlemlediği o sessiz ümitsizliğe sürüklüyor bizi. Fakat aynı Thoreau, “güneşin pırıl pırıl” doğduğunu ve gidişatı değiştirebileceğimizi de hatırlatıyor bize. Öte yandan, bunu başarmak istiyorsak, öylece bir kenarda durup internet çağının getirdiği araçlar, eğlenceler ve oyalanmalar yığınının zamanımızı nasıl geçireceğimizi ve nasıl hissedeceğimizi belirlemesine izin veremeyiz.

Bu teknolojilerin iyi yanlarından faydalanırken, kötü yanlarından da kaçınabilmemiz gerekiyor. Silikon Vadisi’nin önümüze serdiği geçici hevesleri ve iş modellerini alaşağı ederken, gündelik hayatımızın kontrolünü yeniden kendi ideallerimize ve değerlerimize teslim edecek bir felsefeye ihtiyacımız var. Yeni teknolojileri, tıpkı Andrew Sullivan gibi bizi de insanlıktan çıkarmadıkları sürece benimseyen bir felsefe.

Eklendi: Yayım tarihi
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Kişisel Gelişim
  • Kitap AdıDijital Minimalizm
  • Sayfa Sayısı240
  • YazarCal Newport
  • ISBN9786056669378
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviMetropolis Kitap / 2019
dcanetwork_AWR-Brand Awr_CPM_Affiliate_ActolyeQDCABanner_Affinity_Multi_Banner_1x1_ActolyeQDCABanner_OSD0003CEJ

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Pürdikkat ~ Cal NewportPürdikkat

    Pürdikkat

    Cal Newport

    Carl Jung, elektriği bile olmayan bir köy evinde haftada üç gün çalışarak analitik psikolojinin kurucu metinlerini yazdı. Üniversite öğrencisi Bill Gates ise odasına kapanıp...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur