Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Dune
Dune

Dune

Frank Herbert

İyi bir bilimkurgu ve iyi bir edebiyat yapıtı okumak isteyen herkesin yolu Dune serisinde birleşiyor… İthaki’nin yepyeni “Bilimkurgu Klasikleri” dizisi Dune efsanesiyle başlıyor… Okurlar…

İyi bir bilimkurgu ve iyi bir edebiyat yapıtı okumak isteyen herkesin yolu Dune serisinde birleşiyor… İthaki’nin yepyeni “Bilimkurgu Klasikleri” dizisi Dune efsanesiyle başlıyor…

Okurlar tarafından 20. yüzyılın en iyi bilimkurgu yapıtı seçilen Dune serisi, yepyeni kapakları ve gözden geçirilmiş çevirileriyle 50. yılında İthaki’de.

“Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni, sonsuza dek onun vatanıdır.”

Modern edebiyatın en epik mesih anlatılarından biri sayılan Dune, genç Paul Atreides’in hikâyesini anlatır. Atreides’in ailesi, evrendeki en önemli ve en değerli madde olan melanj ‘baharatının’ tek kaynağı olarak bilinen Arrakis gezegeninin kontrolünü kabul etmiştir. İmpatorluğun güçleri Arrakis’in kontrolü için birbirlerinin boğazına sarılırken, politika, din, ekoloji, teknoloji ve insani duyguların çok katmanlı, karmaşık etkileşiminden benzersiz bir hikaye doğacaktır.

Frank Herbert’ın yarattığı evren, yıllar boyunca milyonlarca okurun zihninde gerçekliğini kabul ettirdi ve bugün de ayakta.

“Yüzüklerin Efendisi dışında bu kitapla kıyaslanacak başka bir kitap yok.” – Arthur C. Clarke

“Güçlü, inandırıcı ve usta işi.” – Robert A. Heinlein

“Modern bilimkurgunun mihenk taşlarından biri.” – Chicago Tribune

Bu kehanet girişimi, her nerede ve ne zaman çalışmış olurlarsa
olsunlar, fikirlerin ötesine geçip “somut materyaller” dünyasında emek veren insanlara… Kurak toprak ekolojistlerine, tevazu
ve hayranlıkla adanmıştır.

Birinci Kısım
DUNE

Bir başlangıç, dengelerin doğruluğuna en büyük özenin gösterilmesi gereken zamandır. Bunu her Bene Gesserit rahibesi bilir. Bu yüzden, Muad’Dib’in hayatını incelemeye başlarken ilkin onun yaşadığı dönemi göz önünde bulundurmaya özen gösterin: Padişah İmparator IV. Shaddam 57 yaşındayken doğmuştu. Özellikle de Muad’Dib’in yaşadığı yeri göz önünde bulundurun: Arrakis gezegenini. Caladan’da doğmuş ve hayatının ilk on beş yılını orada geçirmiş olması sizi yanıltmasın. Dune adıyla bilinen Arrakis gezegeni sonsuza dek onun vatanıdır.

—PRENSES IRULAN,
“Muad’Dib’i Anlama Kılavuzu”

Arrakis’e doğru yola çıkmalarından önceki hafta, etraftaki toplanma telaşı bu son safhasında neredeyse dayanılmaz bir çılgınlık boyutuna ulaşmışken yaşlı bir kadın, Paul adlı delikanlının annesini ziyarete geldi.

Caladan Şatosu’nda ılık bir geceydi; Atreides ailesine yirmi altı nesil boyunca yuvalık etmiş bu kadim taş bina, hava şartlarındaki her değişimden önce olduğu gibi, soğuk soğuk terliyordu sanki.

Kubbeli geçitteki yan kapıdan Paul’ün odasına alınan yaşlı kadının, yatakta yatan çocuğu biraz seyretmesine izin verildi.

Döşemenin biraz üstünde asılı duran süspansör lambasının kısık, donuk ışığıyla aydınlanan loş odada uyanan çocuk, kapıda,annesinin bir adım önünde cüsseli bir kadının durduğunu gördü.

Bu yaşlı kadının silueti cadı gölgesine benziyordu – keçeleşmiş saçı örümcek ağlarını andırıyor, kukuletasının karanlıkta bıraktığı toparlak yüzündeki gözleri de mücevher gibi parlıyordu.

Yaşlı kadın, “Yaşına göre boyu kısa değil mi, Jessica?” diye sordu. Hırıltılı sesi akortsuz baliset gibi tınlamıştı.

Paul’ün annesi yumuşak kontralto sesiyle yanıt verdi: “Atreidesler boy atmaya geç başlamalarıyla bilinir, Muhterem Efendimiz.”

Yaşlı kadın, “Ben de öyle duymuştum; ben de öyle duymuştum,” diye hırıldadı. “Yine de artık on beşine geldi.”

“Evet, Muhterem Efendimiz.”

Yaşlı kadın, “Uyanık ve bizi dinliyor,” dedi. “Seni küçük, kurnaz yaramaz seni.” Kıkırdadı. “Ama hükmetmek için kurnazlık gerekir. Eğer gerçekten Kuisatz Haderah ise… O zaman…”

Yatağının gölgeleri arasında uzanan Paul gözlerini hafifçe aralamıştı. Parlak, oval şeklinde iki kuş gözü –yaşlı kadının gözleri– onun gözlerinin içine bakarken sanki irileşiyor, alevleniyordu.

Yaşlı kadın, “Uykunu iyi al; seni küçük, kurnaz yaramaz,” dedi. “Yarın gomcebbârımla tanıştığında tüm yeteneklerine ihtiyacın olacak.”

Sonra Paul’ün annesini dışarı itip kapıyı sertçe kapatarak gitti.

Yatağında uyanık halde uzanan Paul merak içindeydi: Gomcebbâr ne ki?

Yaşadıkları bu değişim döneminin onca kargaşası içinde, o yaşlı kadın gördüğü en tuhaf şeydi.

Muhterem Efendimiz.

Üstelik o kadın, Paul’ün annesine sanki alelade bir hizmetçiymiş gibi ismiyle, Jessica diye hitap etmişti… Oysa karşısında bir Bene Gesserit Leydisi, dükün odalığı, veliahtın annesi vardı.

Paul, Gomcebbâr oraya taşınmamızdan önce öğrenmem gereken, Arrakis’le ilgili bir şey mi acaba? diye merak etti.

Dudaklarını sessizce oynatarak yaşlı kadının tuhaf sözlerini yineledi: Gomcebbâr… Kuisatz Haderah.

Öğrenilecek öyle çok şey çıkmıştı ki. Arrakis, Caladan’dan çok farklı bir yer olsa gerekti; öğrendiği yeni bilgiler Paul’ü serseme çevirmişti. Arrakis… Dune… Çöl Gezegeni.

Babasının Suikastçılar Ustası Thufir Hawat durumu şöyle açıklamıştı: Can düşmanları Harkonnenlar seksen yıldır Arrakis’teydi; yaşlanmayı geciktirici melanj baharatını kazıp çıkarmak için CHOAM Şirketi’yle yaptıkları anlaşma uyarınca gezegeni derebeyi gibi yönetmişlerdi. Şimdiyse Harkonnenlar gidiyordu ve Atreides Hanedanı o gezegeni sahiden derebeyi olarak yönetecekti… Görünüşte Dük Leto adına bir zaferdi bu. Ancak Hawat bu zafer algısının son derece tehlikeli olduğunu söylemişti; Dük Leto, Landsraad’ın Büyük Hanedanları arasında popülerdi.

“Popüler insanlar erk sahiplerinde kıskançlık uyandırır,” demişti Hawat.

Arrakis… Dune… Çöl Gezegeni.

Uykuya dalan Paul rüyasında bir Arrakis mağarası gördü; etrafı korkürelerin loş ışığında hareket eden suskun insanlarla çevriliydi. O hafif bir sesi, şıp şıp damlayan suyun sesini dinlerken ortalığa katedral ciddiyeti hâkimdi. Paul rüya görmeye devam ederken bile, uyandığında bütün bunları hatırlayacağını biliyordu. Gelecekten haber veren rüyaları daima hatırlardı.

Rüya solup kayboldu.

Paul uyanınca kendini sıcacık yatağında buldu… Ve düşüncelere daldı. Belki de bu dünya, Caladan Şatosu’nun dünyası hüzünlü bir vedayı hak etmiyordu; ne de olsa burada Paul’ün oyun oynayacağı, arkadaş olacağı yaşıtları yoktu. Öğretmeni Dr. Yueh, faufreluches denen sınıf sisteminin Arrakis’te çok da katı bir şekilde uygulanmadığını ima etmişti. O gezegen, çöl sınırında yaşayan bir halkı barındırıyordu; başlarında onları yönetecek ne kâid, ne de başar vardı: İmparatorluk’un nüfus sayımlarının hiçbirinde yer almayan bu halka Fremen, “kumun iradesi” deniyordu.

Arrakis… Dune… Çöl Gezegeni

Kendi gerginliğini hisseden Paul, annesinin öğrettiği zihinbeden egzersizlerinden birini uygulamaya karar verdi. Peş peşe aldığı üç nefes çeşitli tepkileri tetikledi: Farkındalığı salınmaya başladı… Bilinci odaklandı… Şahdamarı genişledi… Odaksız bilinç mekanizmasından kaçındı… Bilinçli olarak farkında olmayı seçti… Hızlanan kan akışı fazla zorlanan kısımlarında yoğunlaştı… İnsan yalnızca içgüdüleriyle besin-güvenlik-özgürlük elde edemez… Hayvan bilinci yaşanan ânın ötesine geçemediği gibi, kurbanlarının soyunun tükenebileceğini de düşünemez… Hayvan yok eder; üretmez… Hayvani zevkler duyumsal düzeylerin civarında kalır ve algısal olandan kaçınır… Yaşadığı evreni görmek isteyen insan olayları oturtacağı bir ağa ihtiyaç duyar… Bilincin nereye odaklanacağını seçmek; insanın ağını biçimlendiren budur… Hücresel gereksinimlerin en derin şekilde farkında olmanın etkilediği sinir-kan akışı, bedensel bütünlüğü getirir… Her şey/hücreler/varlıklar geçicidir… İçindeki akışın kalıcı olması için uğraş…

Bu ders, Paul’ün salınan bilincinde yinelenip duruyordu.

Şafağın sarı ışığı pencere denizliğine dokunduğunda bunu kapalı gözkapaklarının ardından hisseden Paul gözlerini açtı; şatoda yeniden başlamış olan telaşlı koşuşturmaları duydu ve yatak odasının tavanındaki tanıdık, işlemeli kirişleri gördü.

Koridor kapısı açıldı ve annesi başını içeri uzattı… Uçuk bronz rengi saçı siyah kurdeleyle tepeden toplanmıştı; oval yüzü ifadesizdi, yeşil gözleri de ciddiyetle bakıyordu.

“Uyanmışsın,” dedi. “İyi uyudun mu?”

“Evet.”

Paul gardırobun içinden ona giysi seçen annesinin uzun bedenini tepeden tırnağa süzdü; onun omuzlarında gerginlik belirtisi gördü. Başka biri olsa bu belirtiyi fark etmeyebilirdi fakat Paul’ün annesi onu Bene Gesserit Yöntemi’yle, gözlem ânında en ufak ayrıntılara bile dikkat etmesi için eğitmişti. Annesi ona döndüğünde, tuttuğu yarı resmi bir ceketi gösteriyordu. Ceketin göğüs cebine Atreideslerin kırmızı şahin arması işlenmişti.

“Çabuk giyin,” dedi annesi. “Rahibe Ana bekliyor.”

“Onu bir seferinde rüyamda görmüştüm,” dedi Paul. “Kim o?”

“Bene Gesserit Okulu’nda öğretmenimdi. Şimdi İmparator’un Gerçeğisöyleteni. Bir de, Paul…” Annesi duraksadı. “Ona rüyalarından bahsetmelisin.”

“Bahsedeceğim. Arrakis’i almamızın sebebi o kadın mı?”

“Arrakis’i almadık.” Jessica elindeki pantolonu, tozunu silktikten sonra ceketle birlikte yatağın yanındaki askılığa astı. “Rahibe Ana’yı bekletme.”

Doğrulup oturan Paul dizlerini kucakladı. “Gomcebbâr ne demek?”

Yine ondan almış olduğu eğitim sayesinde, annesinin neredeyse fark edilemeyecek şekilde, huzursuzca duraksayarak korkusunu ele verdiğini gördü.

Jessica pencereye gidip perdeleri ardına dek açtı ve ırmak boyunca, Syubi Dağı’na doğru uzanan meyve bahçelerine baktı. “Gomcebbârın ne olduğunu… çok yakında öğreneceksin,” dedi.

Annesinin sesindeki korkuyu duyan Paul bunun sebebini merak etti.

Jessica yüzünü dönmeden konuştu. “Rahibe Ana oturma odamda bekliyor. Acele et lütfen.”

Berjer koltukta oturan Rahibe Ana Gaius Helen Mohiam, ana oğulun yaklaşmalarını seyrediyordu. Her iki yanındaki pencerelerden bakıldığında, ırmağın güney kıvrımının yanı sıra Atreides ailesine ait yemyeşil çiftlik arazileri de görülebiliyordu; fakat Rahibe Ana manzarayla ilgilenmiyordu. Bu sabah, ne kadar yaşlı olduğunu hissediyordu; epey huysuz bir günündeydi. Huysuzluğunu yaptığı uzay yolculuğuna ve gizli kapaklı işler çeviren o iğrenç Uzay Loncası’yla temas kurmak zorunda kalmasına yoruyordu. Fakat Görü sahibi bir Bene Gesserit olarak bizzat ilgilenmesi gereken bir meseleyle karşı karşıyaydı. Padişah İmparator’un Gerçeğisöyleteni bile görev çağrısı yapıldığında sorumluluktan kaçamazdı.

Rahibe Ana, Kahrolası Jessica! diye düşündü. Kendisine emredilen şekilde bize bir kız çocuk doğursa olmaz mıydı!

Koltuğa üç adım kala duran Jessica dizlerini hafifçe kırarak, eteğini sol eliyle biraz kaldırarak reverans yaptı. Paul ise dans öğretmeninden öğrendiği şekilde, hafifçe eğilerek selam verdi… “Karşındakinin toplumsal konumunu bilmediğinde” böyle selam verilirdi.

Çocuğun selamlama tarzının nüansları Rahibe Ana’nın gözünden kaçmamıştı. “Seninki ihtiyatlı bir çocuk, Jessica,” dedi.

Jessica elini uzatıp Paul’ün omzunu sıktı. Bir kalp atımı süresince, kadının avucundan nabız gibi korku aktı. Sonra Jessica kendine hâkim oldu. “Öyle olması öğretildi, Muhterem Efendimiz.”

Paul, Neden korkuyor? diye merak etti.

Yaşlı kadın, Paul’ü geştaltçı bir bakışla, hızla inceledi: Çocuğun yüzü Jessica’nınki gibi ovaldi fakat kemikleri iriydi… Saçı: Dük’ünki gibi simsiyahtı fakat kaşlarını anne tarafından dedesinden (ismi bilinmiyordu) almıştı; ince, mağrur burnunu ve dik dik bakan yeşil gözlerinin şekliniyse baba tarafından dedesinden, yani Eski Dük’ten almıştı.

Rahibe Ana, O adam cesaret gösterilerinin ne kadar etkileyici olabildiğini biliyordu… Ölümü bile etkileyici oldu, diye düşündü. “Eğitim önemlidir ama doğal yetenek ayrı bir şey,” dedi. “Bakalım, göreceğiz.” Yaşlı gözlerini birden Jessica’ya çevirip sert bir ifadeyle baktı. “Bizi yalnız bırak. Huzur meditasyonu yapmanı emrediyorum.”

Jessica elini Paul’ün omzundan çekti. “Muhterem Efendimiz, ben–”

“Jessica, biliyorsun ki bunun yapılması şart.”

Şaşıran Paul başını kaldırıp annesine baktı.

Jessica dikeldi. “Evet… Elbette.”

Paul bakışlarını tekrar Rahibe Ana’ya çevirdi. Hem kibarlığı hem de annesinin açıkça bu yaşlı kadına karşı korkuyla karışık saygı göstermesi onu ihtiyatlı davranmaya sevk ediyordu. Bununla birlikte, annesinden yayıldığını hissettiği korku öfkeye ve kaygıya kapılmasına yol açıyordu.

“Paul…” Jessica derin bir nefes aldı. “…Girmek üzere olduğun bu sınav… Benim için önemli.”

“Sınav mı?” Paul başını kaldırıp annesine baktı.

“Unutma, sen bir dükün oğlusun,” dedi Jessica. Birden döndü ve hızlı adımlarla, eteğini hışırdatarak odadan ayrıldı. Kapı ardından sertçe kapandı.

Paul öfkesini dizginleyerek yaşlı kadına baktı. “Leydi Jessica basit bir hizmetçiymiş gibi kovulur mu?”

Yaşlı kadının kırışıklarla çevrili ağzının kenarlarında hafif bir gülümseme belirdi. “Leydi Jessica okulda geçirdiği on dört sene boyunca benim hizmetçimdi, evlat.” Başıyla onayladı. “İyi bir hizmetçiydi de. Şimdi, buraya gel!”

Bu emir, Paul’ün üstüne kırbaç gibi inmişti. Paul hiç düşünmeden itaat etti. Üstümde Ses’i kullanıyor, diye düşündü. Kadının bir işaretiyle, onun dizlerinin yanında durdu.

Kadın, “Bunu görüyor musun?” diye sordu. Cüppesinin kıvrımları arasından bir küp çıkarmıştı; bu yeşil metal küpün bir kenarı aşağı yukarı on beş santimetreydi. Kadın elindeki nesneyi çevirince Paul küpün bir yüzünün açık olduğunu gördü… Küpün içi karanlık ve tuhaf bir şekilde ürkütücü görünüyordu.

O açık karanlığın içine ışık giremiyordu.

Yaşlı kadın, “Sağ elini kutunun içine sok,” dedi.

Paul korkuya kapıldı. Gerilemeye başladı fakat yaşlı kadın, “Annenin sözünü böyle mi dinliyorsun?” dedi.

Paul başını kaldırıp kadının kuş gözüne benzeyen parlak gözlerinin içine baktı.

Kendine hâkim olamayan Paul elini yavaşça kutunun içine soktu. Eli kutudaki karanlık tarafından sarmalanınca önce soğukluk hissetti; ardından, parmakları kaygan metale dokunduğunda eli uyuşmuş gibi karıncalandı.

Yaşlı kadının yüzünde bir avcının ifadesi belirdi. Sağ elini kutudan çekip Paul’ün boynunun yan tarafına, yakınına götürdü. Kadının elinde metal parıltısı gören Paul o tarafa dönmeye yeltendi.

Kadın sertçe “Dur!” dedi.

Yine Ses’i kullanıyor! Paul dikkatini tekrar kadının yüzüne yöneltti.

“Boynunda gomcebbârı tutuyorum,” dedi kadın.

“Gomcebbâr, tahakküm eden düşman. Ucunda zehir damlası olan bir iğne. Dur, dur! Geri çekilme, yoksa o zehri hissedersin.”

Paul yutkunmaya çalıştı; boğazı kupkuruydu. Kadının yaşlı ve kırışıklı yüzünden, ışıldayan gözlerinden ve konuşurken parlayan, gümüş rengi metal dişlerinin etrafındaki soluk dişetlerinden gözlerini alamıyordu.

“Bir dükün oğlu zehirleri tanımalı,” dedi kadın. “Çağa ayak uydurmak gerek, değil mi? Muski zehri içkine konur. Omas zehri yemeğine konur. Bazıları tez, bazıları yavaş öldürür; bazıları da ikisinin arasındadır. İşte sana yeni bir zehir: Gomcebbâr. Yalnızca hayvanları öldürür.”

Paul’ün gururu korkusunu bastırdı. “Bir dükün oğluna hayvan demeye cüret mi ediyorsun?” diye çıkıştı.

“Diyelim ki insan da olabilirsin diyorum,” dedi kadın. “Kımıldama! Seni uyarıyorum; geri çekilmeye kalkma. Yaşlı olsam da elim kaçmana fırsat vermeden bu iğneyi boynuna saplayabilir.”

Paul, “Kimsin sen?” diye fısıldadı. “Annemi nasıl kandırdın?

Benimle yalnız kalmana izin vermeye nasıl ikna ettin? Yoksa Harkonnenlardan mısın?”

“Harkonnenlardan mı? Çok şükür ki değilim! Şimdi, sessiz ol.” Kuru bir parmak boynuna dokununca Paul içinde beliren dürtüyü, sıçrayarak uzaklaşma dürtüsünü bastırdı.

“Güzel,” dedi kadın. “İlk sınavı geçtin. Şimdi sınavın geri kalanını söyleyeyim: Elini kutudan çıkarırsan ölürsün. Tek kural bu. Elini kutunun içinde tutarsan yaşarsın. Çıkarırsan ölürsün.”

Paul titremesi geçsin diye derin nefes aldı. “Uşaklara seslenirsem birkaç saniyede üstüne çullanırlar, ölen de sen olursun.”

“Annen kapının önünde nöbet tutuyor; uşaklar onu geçemez. Buna inan. Annen bu sınavdan sağ çıktı. Şimdi sıra sende. Bu büyük bir onur. Erkek çocukları bu sınava tabi tuttuğumuz enderdir.”

Paul’ün kapıldığı merak, korkusunu hafifletmiş, kontrol edebileceği bir seviyeye indirmişti. Yaşlı kadının doğru söylediğini sesinden anlamıştı; bu konuda şüphesi yoktu. Annesi sahiden dışarıda nöbet tutuyorsa… Bu gerçekten bir sınavsa…

Her ne idiyse, Paul tuzağa düşürüldüğünü, boynundaki el tarafından, gomcebbâr tarafından esir alındığını biliyordu. Bene Gesserit ayinlerinde okunan, annesinin öğrettiği Korkuya Karşı Dua’yı hatırladı.

“Korkmamalıyım. Korku katilidir aklın. Korku, mutlak yıkım getiren küçük ölümdür. Korkumla yüzleşeceğim. Onun etrafımdan ve içimden geçip gitmesine izin vereceğim. Ve geçip gittiğinde, onun izlediği yolu görmek için iç gözümü kullanacağım. Korkunun geçtiği yerde hiçbir şey olmayacak. Yalnızca ben kalacağım.” Yeniden sakinleştiğini hissettiğinde konuştu: “Haydi; devam et, yaşlı kadın.”

Kadın sertçe “Yaşlı kadın mı!” dedi. “Cesursun; bu inkâr edilemez. Bakalım; göreceğiz, koca adam.” Paul’e doğru eğilirken sesi neredeyse fısıltı halini aldı. “Kutunun içindeki elinde acı hissedeceksin. Yoğun acı. Fakat! Elini çekersen gomcebbârımı boynuna dokundururum… Celladın baltası kelleni uçurmuş gibi, bir anda ölüverirsin. Elini çekersen gomcebbâr işini bitirir. Anladın mı?”

“Kutunun içinde ne var?”
“Acı.”

Elinin giderek karıncalandığını hisseden Paul dudaklarını sımsıkı birbirine bastırdı. Bu nasıl bir sınav? diye düşündü. Karıncalanma hissi kaşıntıya dönüştü.

Yaşlı kadın konuştu: “Hayvanların kapandan kurtulmak için kendi bacaklarını ısırarak kopardıklarını duydun mu hiç? Bu hayvanlara özgü bir numaradır. İnsan kapanda kalmayı seçer; acıya dayanır; tuzağı kuranı öldürerek türdeşlerine yönelik bir tehdidi ortadan kaldırmak için ölü taklidi yapar.”

Kaşıntı hafif bir yanma hissine dönüştü. Paul sert bir sesle “Bunu niye yapıyorsun?” diye sordu.

“İnsan olup olmadığını saptamak için. Sessiz ol.”

Sağ elindeki yanma hissi artınca Paul sol elini sıkıp yumruk yaptı. Yanma hissi yavaş yavaş artıyordu; eli giderek daha çok, daha çok yanıyordu… Daha çok. Serbest elinin tırnaklarının avucuna battığını hissetti. Yanan elinin parmaklarını açmaya çalıştı fakat kımıldatamadı.

“Yanıyor,” diye fısıldadı.

“Sus!”

Paul’ün zonklayan kolundan yukarı acı yayılıyordu. Alnından ter boşanıyordu. Tüm sinirleri, elini o yakan delikten çıkarması için haykırıyordu… Ama… Bir de gomcebbâr vardı. Paul başını çevirmeden gözlerini oynatarak, boynunun yakınındaki o korkunç iğneyi görmeye çalıştı. Kesik kesik soluduğunu fark edince nefesini yavaşlatmaya çabaladı ve başaramadı.

Acı!

Dünyası tamamen boşalmış, geride sadece acı içindeki eli ve birkaç santim öteden kendisine bakan o çok yaşlı surat kalmıştı.
….

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Antigone ~ Henry BauchauAntigone

    Antigone

    Henry Bauchau

    Babası kör kral Oidipus’u yıllar süren sürgün yolculuğunun sonuna kadar izleyen Antigone, ağabeyleri arasındaki savaşı engellemek üzere Thebai’nin yolunu tutuyor. Kadere meydan okuyan bu...

  2. Tek Dileğim ~ Nicholas SparksTek Dileğim

    Tek Dileğim

    Nicholas Sparks

    KORKTUĞUNU BİLİYORUM. AMA ŞUNU UNUTMA Kİ AŞK HER KORKUDAN GÜÇLÜDÜR. AŞK BENİ KURTARDI VE SENİ DE KURTARACAĞINI BİLİYORUM Maggie Dawes ünlü bir seyahat fotoğrafçısıdır....

  3. Kanbağı ~ Richelle MeadKanbağı

    Kanbağı

    Richelle Mead

    KAN YALAN SÖYLEMEZ… Sydney’in en son isteyeceği şey, vampirlerle arkadaşlık etmekle suçlanmak. Ve şimdi bir vampirle aynı odada! “Sydney’e yeniden dövme yap,” dedi Stanton...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur