Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Onu kaybetmek dışında her acı ona zevk verebilirdi…

İçinde Acı iblisiyle yaşayan Reyes, zevkten mahrum bırakılmıştır. Ama çılgınca arzuladığı ölümlü Danika Ford’a sahip olabilmek için gerekirse tanrılara karşı koymaya hazırdır. İstediğini elde etmek için savaşmak zorundadır, aksi takdirde Danika’yı kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.

Danika kaçak hayatı yaşamaktadır. Onu ve ailesini öldürmeyi kafalarına koymuş olan Yeraltı Dünyasının Efendileri’nden aylarca kaçmayı başarmıştır. Rüyalarındaysa ateşli dokunuşlarını unutamadığı savaşçıyı, Reyes’i görmektedir. Ama bu birliktelik, sevdikleri insanların ölümüne sebep olabilir…

Sonsuza dek lanetlenmiş, karşı konulamaz bir şekilde baştan çıkarıcı ve kesinlikle çok ateşli savaşçılar…

Karanlığın Efendileri.

***

BİRİNCİ BÖLÜM

Reyes Budapeşte’deki kalenin beşinci kattaki çatısında, ayaklarını en yüksek çıkıntıya tehlikeli bir şekilde basarak dengelemiş, duruyordu. Yukarıda ay ışığı, kırmızı ve sarı renk huzmeleriyle gökyüzünden süzülüyordu; altın sarısına karışmış kan kırmızısı, ışığa karışmış karanlık, sonsuz siyah bir kadife üzerinde yeni açılmış taze yaralar.

Aşağıdaki kasvetli, beklenti dolu boşluğa baktı, toprak sanki alay edercesine kollarını açmış kavuşmak için onu bekliyordu. Binlerce yıl sonra hâlâ aynı noktadayım…

Sert esen buz gibi rüzgâr saçlarını dağıttı. Saçları çıplak göğsünü ve boynuna dağlanmış o iğrenç kelebeği okşadı. Oraya sıçrayan kanı hatırlattı. Hayır, kendi kanı değil, arkadaşının kanı. Ölüm ve yaşam arasına sıkışmış o hayali kanıtın olduğu yere değen her saç teli, yakıcı suçluluk duygusunu biraz daha alevlendiriyordu.

Buraya kaç defa gelmiş ve asla gerçek olamayacak şeyler di­lemişti. Kaç defa günahlarının bağışlanması için, her gün çektiği azaptan ve her şeyin sorumlusu olan içindeki o iblisten kurtulmak için yakarmıştı. Kendine zarar verme bağımlılığından kurtulmak için yalvarmıştı.

Duaları hep yanıtsız kalmıştı. Sonsuza kadar da öyle olacaktı. O böyleydi ve böyle kalacaktı. Acısı hep artacaktı. Bir zamanlar tanrıların ölümsüz savaşçısıydı, şimdi ise eskiden dimOuniak’m içinde hapsolmuş ruhlardan biri tarafından ele geçirilmiş, Ka­ranlığın Efendilerinden biriydi. İyilikten onursuzluğa, sevgiden nefrete. Mutluluktan sonsuz bir ızdıraba.

Dişlerini sıktı, ölümlüler dimOuniak’ı Pandora’nın Kutusu diye bilirdi; onun içinse sonsuz çöküşünün kaynağıydı. O ve ar­kadaşları kutuyu yüzyıllar önce açmışlardı, şimdiyse kutunun ta kendisiydiler. Her birinin içinde bir iblis yaşıyordu.

Atla, diye yalvardı içindeki iblis.

Onun iblisi Acı’ydı. Yanından hiç ayrılmayan arkadaşı. Zihnin­deki hiç susmayan fısıltı, tarifsiz kötülükler için can atan karanlık varlık. Kahrolası her günün kahrolası her dakikasında savaşmak zorunda olduğu, doğaüstü güç.

Atla.

“Henüz değil.” Yerle temas ettiği anda kemiklerinin tuzla buz olacağını bildiği, beklenti dolu birkaç saniye geçirdi. Bunu düşü­nünce sırıttı. Jilet keskinliğindeki kırık kemikleri, yaralı, şişmiş iç organlarını parçalayacak ve bu organlar tıpkı su dolu balonlar gibi patlayacaktı; derisi sıvı fazlalığından yırtılacak ve bu kez akan kendi kanı olacaktı. Acı, o keyif verici acı, onu yok edecekti.

En azından bir süreliğine.

Gülüşü yavaşça soldu. Günler, eğer kendine yeterince zarar vermeyi başaramazsa saatler içerisinde vücudu kendini iyileştirecekti, tamamen ve kusursuz bir şekilde. Sapasağlam uyanacaktı ve Acı yeniden, zihninde ona emir veren, yok sayılamayacak kadar yüksek bir ses halini alacaktı. Ama ah, kemikleri yeniden toparlanmadan, organları bir araya gelmeden, derisi birleşmeden, kan yeniden damarlarına pompalanmadan önce, bir süreliğine nirvanaya ulaşa­caktı. Gerçek cennet. Mükemmel bir şekilde kendinden geçecekti. Acının beraberinde getirdiği o büyük, eşsiz mutlulukla kıvranacaktı; bu onun tek zevk kaynağıydı. İblisi memnuniyetle mırıldanacak, duygu yoğunluğundan öylesine sarhoş olacak ki konuşmaya me­cali olmayacaktı ve Reyes böylece keyif verici huzuru tadacaktı.

Bir süreliğine. Her zaman için yalnızca kısa bir süreliğine.

Bu iç karartıcı düşünceyi bastırmak için, “Huzurumun ne kadar geçici olduğunun bana bîr defa daha hatırlatılmasına ihti­yacım yok,” diye mırıldandı. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğinin farkındaydı. Bir yıl, bazen bir gün gibi gelirdi. Bir gün bazen yalnızca bir dakikadan başka bir şey değildi.

Ama bazen de her şey sonsuzluk gibi gelirdi. Karanlığın Efendisi’nin hayatının bir sürü çelişkisinden yalnızca biri.

Atla, dedi Acı. Sonra Atla! Atla! diye ısrar etti.

“Sana söyledim. Sadece birkaç saniye daha.” Reyes yeniden aşağıya baktı. Sivri uçlu kayalar kanayan ay ışığında ona göz kır­pıyor, etrafındaki berrak su birikintileri rüzgârda hafifçe dalga­lanıyordu. Bir hayaletin parmakları gibi yükselen sis, onu daha yakına çağırıyordu, çok yakına. “Düşmanın boğazına bir bıçak saplamak onu öldürür, evet,” dedi iblise, “ama sonra her şey biter, tamamen sona erer ve bekleyecek hiçbir şeyin kalmaz.”

Atla! Hırıltılı bir buyruk, sabırsız ve muhtaç, sanki öfke nö­betine tutulmuş bir çocuk gibi.

“Birazdan.”

Atlaatlaatla!

Evet, bazen iblisler gerçekten de mızmız çocuklara benzer. Reyes elini darmadağın saçında, başından sarkan birkaç tutamın arasında dolaştırdı. Diğer yarısını susturmanın tek bir yolu vardı.

İtaat etmek. Aslında ona neden karşı geldiğini ve o anın tadını çıkarmaya çalıştığını bilmiyordu.

Atla!

“Belki bu kez cehennemin dibine geri dönersin,” diye mı­rıldandı. Ne de olsa hâlâ hayal kurmaya hakkı vardı. Sonunda kollarını açtı. Gözlerini kapadı. Eğildi…

“Aşağıya in,” dedi arkasından bir ses. Reyes’in göz kapakları, bu davetsiz misafir yüzünden aniden açıldı, vücudu kaskatı ke­sildi. Dengesini yeniden buldu ama arkasını dönmedi. Lucien’in neden burada olduğunu biliyor ve arkadaşıyla yüz yüze gelmekten utanıyordu. Arkadaşı, iblisi yüzünden neyle uğraştığını bilse de, yapmak üzere olduğu şeyin anlayışla karşılanacak bir tarafı yoktu,

“Planım da bu zaten, aşağıya inmek. Beni rahat bırakırsan bunu yapacağım.”

“Ne demek istediğimi biliyorsun.” Lucien’in sesinden ciddi olduğu anlaşılıyordu. “Seninle konuşmam gerek.”

Güllerin taptaze kokusu, havayı aniden öylesine beklenmedik bir yoğunluk ve mayhoşlukla doldurmuştu ki Reyes soğuk kış gecesinden baharın hüküm sürdüğü bir çimenliğe ışınlandığına yemin edebilirdi, ölümlü bir insan bu kokuyu hipnotize edici, durgunlaştırıcı, hatta neredeyse uyuşturucu bulur ve savaşçının söylediği her şeyi yapardı. Reyes’e göreyse sadece sinir bozucuydu. Birlikte geçirdikleri binlerce yılın ardından, kokusunun artık onun üzerinde bir etkisi olmadığını Lucien’in bilmesi gerekirdi.

“Yarın konuşuruz,” dedi sertçe.

Atla!

“Şimdi konuşacağız. Sonra, canın ne isterse yaparsın.”

Reyes son işlediği suçu itiraf ettikten sonra mı? Hayır, te­şekkürler. Suçluluk, utanç ve keder, duygusal olarak acı verse de hiçbiri iblisini sakinleştirmek için bir çözüm değildi. Yalnızca fiziksel acı onu rahatlatıyordu, işte bu yüzden Reyes duygusal bütünlüğünü hep özenle korumuştu.

Evet ve bu işte çok iyisin.

Dilini dişlerinin üzerinde gezdirerek bu alaycı cümleyi kimin fısıldadığını düşündü. Kendisi mi yoksa Acı mı? “İyi bir anımda değilim, Lucien.”

“Tıpkı diğerleri gibi. Benim gibi.”

“En azından seni teselli edecek bir kadın var.”

“Senin de arkadaşların var. Ben varım.” Lucien, Ölüm iblisinin muhafızı, insan ruhlarını öbür dünyaya taşımakla yükümlüydü, öbür dünya kimi zaman cennet kimi zamansa cehennemin en derinlerindeki alevler oluyordu. Acıya dayanıklıydı ve çoğu zaman sakindi. Budapeşte’deki bu kalede yaşayan savaşçıların lideriydi, hepsi yardıma veya öğüde ihtiyacı olduğunda ona gelirdi. “Konuş benimle.”

Reyes arkadaşına karşı gelmekten hoşlanmıyordu ama Lucienin yaptığı o korkunç şeyi öğrenmemesinin daha iyi olacağını düşü­nüyordu.

Reyes bunu düşünür düşünmez kendine yalan söylediğini anladı, bu yaptığı utanç verici bir korkaklıktı. “Lucien,” diye söze başladı ama hemen durdu. Homurdandı.

“İzleme boyası silindi ve kimse Aeron’un nerede olduğunu bilmiyor,” dedi Lucien. “Ne yaptığını, Amerika’daki o insanları katledenin o olup olmadığını bilmiyoruz. Maddox, Aeron zin­dandan kaçar kaçmaz seni aradığını söyledi. Sonra Sabin, senin Roma’dan ve Adı Gizli Olanlar Tapınağı’ndan aceleyle ayrıldığını söyledi. Bana nereye gittiğini anlatmak ister misin?”

“Hayır.” Bu doğruydu. Anlatmak istemiyordu. “Ama için rahat olsun, Aeron artık insanları katledemeyecek.”

Kısa bir sessizlik oldu, gül kokusu iyice yoğunlaştı.

“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” Soruda keskin bir ima vardı.

Reyes omuz silkti.

“O halde ben sana neler olduğuyla ilgili tahminimden bah­sedeyim.” Lucien’in önceden sert olan ses tonu, bu kez umutla doluydu. Ve korkuyla mı? “Kızı korumayı ümit ederek Aeron’un peşinden gittin.”

Kız. Aeron kızı kaçırmıştı. Aeron’a kızı öldürme emrini veren yeni tanrılar, Titanlardı. Reyes kıza sadece bir defa bakmış ve onun en derin düşüncelerini istila etmesine, her hareketine renk katmasma ve onu aptal âşığa dönüştürmesine izin vermişti.

Kız, tek bir bakışıyla hayatını değiştirmişti ama iyi yönde değil. Ve şimdi Lucien’in onun ismini ağzına almayı reddetmesi, Reyes’i çileden çıkarıyordu. Reyes kızı, kafasına inecek bir çekiç darbesinden daha çok arzuluyordu. Acıya göre durum ciddiydi.

“Evet?” diye diretti Lucien.

“Haklısın,” dedi Reyes dudaklarının arasından. Neden itiraf etmiyorum ki? diye düşündü aniden. Duygulan karmakarışıktı ve sessiz kalmak bu kargaşayı beslemekten başka bir şeye yara­mıyordu. Dahası, arkadaşları ondan asla onun kendinden nefret ettiği kadar nefret edemezlerdi. “Aeron’un peşinden gittim.

İtirafı, bir pranga kadar ağırdı. Reyes duraksadı.

“Onu buldun”

“Onu buldum.” Reyes omuzlarını dikleştirdi. “Ayrıca onu… yok ettim ”

Lucien öne doğru bir adım atarken ayağının altındaki taşlar çıtırdadı. “Onu öldürdün mü?

“Daha da kötüsü.” Reyes hâlâ arkasını dönmemişti. Aşağıya, onu bekleyen toprağa özlemle baktı. “Onu gömdüm.”

Yeri döven adım sesleri ansızın kesildi. “Onu öldürmedin ama onu gömdün?” Lucien in sesinden aklının ne kadar karıştığı anlaşılıyordu. “Anlamıyorum.”

“Danika’yı öldürmek üzereydi. Gözlerindeki acıyı görebili­yor ve bunu yapmak istemediğini biliyordum. Yavaşlatmak için onu yaraladım ve bana teşekkür etti, Lucien. Teşekkür etti. Onu sonsuza dek durdurmam için bana yalvardı. Kellesini almam için yalvardı. Ama yapamadım. Kılıcımı kaldırdım ama yapamadım işte. Sonra Kane’den Maddox’un zincirlerini alıp bana getirmesini istedim. Maddox>un artık onlara ihtiyacı olmadığı için Aeroriu onlarla yeraltına hapsettim.”

Reyes bir zamanlar, savaşçının ertesi sabah uyanacağını ve onu yeniden öldürmek zorunda kalacağını bile bile, her gece Maddox’u yatağına kelepçelemek ve onu karnından altı defa bıçaklamak zo­rundaydı. Ne harika bir arkadaş.

Yüzlerce yılın ardından, Maddox sonunda laneti kabullen­mişti. Ama yine de onu kontrol altında tutmak zorundaydılar. Şiddet’in muhafızı olan Maddox, her an saldırmaya meyilliydi. Arkadaşlarına bile. Oldukça güçlü bir savaşçı olduğundan, in­san elinden çıkma metali saniyeler içinde paramparça edebilirdi. Bu yüzden tanrılar tarafından dövülmüş zincirlere el koydular; bunlar hiç kimsenin, bir ölümsüzün bile doğru anahtar olmadan açamayacağı zincirlerdi.

Tıpkı Maddox gibi, Aeron da zincirler karşısında çaresiz kalmıştı. Başta Reyes onları arkadaşının üzerinde kullanmayı reddetmiş, savaşçının elinden özgürlüğünden fazlasını almayı istememişti. Ne yazık ki tıpkı Maddox‘da olduğu gibi, o zincirleri yine kullan­maları gerekiyordu.

“Aeron nerede, Reyes?” Ses tonunda, istediğini istediği za­man elde etmeye alışık bir adamın otoritesiyle verilmiş bir emir yatıyordu. Her türlü gecikmenin ağır sonuçları olacağını garanti eden bir adamın.

Reyes korkmuyordu. Sadece kardeşi gibi sevdiği savaşçıyı hayal kırıklığına uğratmaktan nefret ediyordu. “Bunu sana söy­leyemem. Aeron özgür kalmak istemiyor.” Ve isteseydi bile, onu serbest bırakacağımı sanmıyorum.

İşte Reyes’in kendini suçlu hissetmesinin sebebi buydu.

Yine bir duraksama oldu, bu seferki gergin ve beklenti dolu bir araydı. “Onu bulabilirim. Bunu yapabileceğimi biliyorsun.”

“Bunu çoktan denedin ve başaramadın, aksi taktirde burada olmazdın.” Reyes, Lucien’in bir insanın ruhuna girip o kişinin benzersiz fiziksel varlığına dair izini takip edebildiğini biliyordu. Ama bazen bu iz zayıflayabiliyor ya da bozulabiliyordu.

Reyes, Aeron’un izinin bozulmuş olabileceğinden şüphelenmişti çünkü savaşçı artık eskiden olduğu kişi değildi.

“Haklısın. İzi New York’ta sona eriyor,” diye kabul etti Lucien. “Aramama devam edebilirdim ama bu zaman alırdı. Ve zaman, bugünlerde asla boşa harcayamayacağımız bir şey. Daha şimdiden iki hafta geçti bile.”

Reyes bunu o kadar iyi biliyordu ki… O iki haftanın her gününü boynunu giderek sıkan bir ilmek gibi hissetmişti. Birbiri özerine istiflenen kaygılar. En büyük düşmanları olan Avcılar,  şimdi bile Pandora’nın Kutusunu arıyor olmalıydı. Onu bulup her bir savaşçının içindeki iblisi çekip alacak, canavarları hapsedip savaşçıları yok edeceklerdi.

Eğer savaşçılar hayatta kalmak istiyorsa, kutuyu önce onlar bulmalıydı.

Ne kadar altüst olmuş olsa da Reyes hayatını sonsuza dek kaybetmeye henüz hazır değildi.

“Bana nerede olduğunu söyle,” dedi Lucien. “Onu kaleye ge­tirip zindanda tutarım.”

Reyes hoşnutsuzca homurdandı. “Bir kere kaçtı. Yeniden ka­çabilir. Hatta belki Maddoxun zincirlerinden bile kurtulabilir. Kana susamışlığı ona daha önce kimsede karşılaşmadığım bir güç veriyor. Olduğu yerde kalması en iyisi.”

“O senin arkadaşın. Bizden biri.”

“Doğru yoldan saptı, bunu sen de biliyorsun. Çoğu zaman, ne yaptığının farkında bile olmuyor. Eğer eline fırsat geçerse seni bile öldürür.”

“Reyes…”

“Kızı katledecek, Lucien.”

Kız. Danika Ford. Reyes onu yalnızca birkaç kez görmüş, çok az konuşmuştu ama yine de varlığının her zerresiyle onu arzuluyordu. Anlamadığı bir şeyler vardı. Sanki o karanlıktı, Danika ışık. O ızdıraptı, Danika masumiyet. O, Danika için her yönüyle yanlıştı ama yine de kız ona baktığında tüm hayatı doğruymuş gibi görünüyordu.

Hiç şüphesiz ki Aeron ona ulaşırsa onu vahşice öldürecekti ve onu durdurmanın bir yolu olmayacaktı. Bir kere daha olmazdı. Aeron’a Danika’yı öldürme emri verilmişti; aynı zamanda…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıEn Karanlık Zevk
  • Sayfa Sayısı464
  • YazarGena Showalter
  • ÇevirmenCemre Akkartal
  • ISBN9786053431145
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2013-9

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur