Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen


Gezgin, Mağribli bilge İbn Arabi`nin kendi ruhunda yaptığı ve bereketli bir ömre yayılan manevi gezinin öyküsü. Kartallar gibi kimsenin uçamadığı sarp kayalıklarda gezinen, hiçbir faninin kanat çırpamadığı göklerde uçan bir arifin serüveni. Bu öykü, kâmil insanın hikayesidir. Macera, büyük alemin minyatür hali olan kamil velinin macerasıdır. Anlatılara sığmak istemeyen bu kozmik öykünün dilini bize, Yunus anlatıyor ancak: “Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası” Yıllar süren bir araştırma ve arayışın ürünü olarak ortaya çıkan Gezgin, sözün bitip sükutun başladığı yerle, sessizliğin dile geldi mekanete kadar uzuyor. Kendi ruhunda böylesi bir keşfi arayanlar için, okurken yaşanılacak ve yeniden üretilebilecek bir hikaye bu.

***

“Dilsizler haberini kulaksız dinleyesi Dilsiz kulaksız sözün can gerek anlayası”

Yunus Emre

Gezgin içeri girdiğinde, Filozof, karşılamak üzere ayaklandı. Dostluk ve sevgisini göstermek üzere sarıldı. Endülüs’ün, her yanıyla ve sürekli saygıyla andığı bir düşünürüydü o. Gezgin henüz on dokuz yaşındaydı. Filozofla babası arkadaş idiler. Kentin batı yakasında, iki katlı kâgir bir binada oturuyordu. Evin üst katı ağzına değin kitapla doluydu. Yunanca ve bu dilden Arapça’ya çevrilmiş eserlerin arasında, içinde ancak iki kişinin rahatlıkla durabileceği bir boşluktaydılar. Filozof, Gezgin’e içtenlik ve sevgiyle sarıldı. “Evime hoş geldin” dedi. Gözlerinin içi ışıyordu. Gezgin aynı sıcaklıkla karşılık verdi, kendisine gösterilen sedirin boş yerine usulca oturdu. Yoksul bir bedevi gibi giyinmişti Filozof. Altmsarısı bir şeritle göğsüne kadar düğmelenmiş, uzun ve bol bir entari, ayağında deve derisinden mamûl bir yemeni ve omzuna düşen dalgalı, kestane saçlarının üçte birini örten bej bir sarık… Sarığını köleler gibi sarmıştı ama, bu, onun geniş, değirmi alnına vuran gölgeyi, ucu hafif kalkık burnunu, gözünün altında morarmış göz torbalarını ilk bakışta fark edilmekten kurtarmıyordu.

Gezgin, Endülüs’ün en şöhretli düşünürünün gözlerinin içine baktı. Bir süre sessizlik oldu. Filozof, Gezgin’in sevgi ve güven dolu çehresine bakıyordu. Kendi alnındaki kırışıklıklardan eser yoktu onda. Henüz yaşamının ilkbaharmdaydı. Oğlu yaşındaki bu genç adamın, yakından ve devamlı bakınca bir ateş parçası gibi parıldadığını görüyordu. Kendisinin ününü gölgede bırakan bir şöhretin sahibiyle, şimdi neredeyse diz dize oturuyordu. İçerde her şeyi aslına yönelten bir sessizlik vardı. Sanki üç kişiydiler; Filozof, Gezgin ve sessizlik. Filozof, Gezgin’le sessizlik’i ayrı birer varlıkmış gibi hissediyordu. Sonra bu duygusu dağıldı, sadece Gezgin’i görmeye başladı. Kendisi de sanki yok olmuştu. Sadece o vardı. Sessizlikte çehresine bakıyordu. Uzun süre ve büyük bir dikkatle baktı. Gözleri deniz yeşiliydi. Gözbebeği baktıkça büyüyordu. Alnında secdeden ışıltılar oynaşıyordu. Alnı parlıyordu. Alnını gördü bu kez sadece. Sadece ona bakıyordu ve bir alından ibaretmiş gibi görüyordu. Bu hal, bu melalde bir süre kaldılar.

Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, “Evet” dedi. Filozofun göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, “Evet” diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu “evet”, hem kendini hem de şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı “evet”i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, -sonunda-onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katindayken kendisine verilen bu onay, Filozofu tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskunlukta bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, “Hayır” dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, “İlâhi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?” diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, “Evet ile hayır” dedi, “Bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.”

Filozof sancı çekiyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; “İlâhi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, ‘evet ile hayır’la başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.” Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, “Allah’tan başka güç sahibi yoktur.” diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez daha gördü onu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlâhi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozofu kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu onu. Oysa o, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, “Düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor.” diye fısıldadı. Peygamberin Medine’ye göçünden beş yüz doksan beş yıl sonraydı. Gezgin, bu tek yanlı görüşmeden sonra, bir daha Filozofla, ölümüne değin hiç karşılaşmadı.

Ölüm haberini aldığında, medresede dostlarıyla söyleşiyordu. Biri şehzade diğeri şair olan dostuyla birlikte cenaze törenine geldiler. Filozofun tabutu, Kurtuba’daki mezarına taşmıyordu. Ortalık ana baba günüydü. Filozofun ünü çok yaygındı. Adı, ülkenin dört bir yanında duyuluyordu. İğne atılsa yere düşmeyecek bir kalabalık, Kurtuba’nm sokaklarını mahşer yerine çevirmişti. Arkadaşlarıyla birlikte, cenazenin geçtiği sokağa yukarıdan bakan bir yapının tara-çasma çıktılar. Bir yük hayvanının bir yanma Filozofun cesedinin bulunduğu tabut, diğer yanma ise kitaplarının bulunduğu sandık yüklenmişti. Gezgin, olduğu yerden, sessizce, kımıldamaksızm olup bitenleri izliyordu. Şair olan arkadaşı, “Üstadı görüyor musun” dedi, “Neyle tartılıyor? Bir tarafta kendisi öbür tarafta yazdığı eserler.” Şehzade, “Görüyorum” diye atıldı, kendine söylenmiş gibi. Gezgin, şairin sözünü zihninin bir köşesine aldı. Onu sürekli taşıyacaktı. Kendisi için bu, bir düşünme ve anma nedeniydi. “İnsan, yaptıklarıyla tartılıyor.” dedi. Şair, dostuna bakarak gülümsedi. Şehzade, “Evet” dedi. Gezgin, Filozofa söylediği “Evet”i hatırladı. Cenaze, taş binaların yükseldiği sokaktaki kalabalığı yara yara ilerliyordu. Az ilerde, Yahudi mahallesi başlıyordu. Gözden yitene değin bakışlarını tabuttan ve sandıktan ayırmadı. Doğruldu oturduğu yerden, kentin ufkunda ilk göze çarpan katedrale baktı. “Onlar” diye konuştu, “Geçip gittiler. Bir uçta eserleri, diğer uçta cesedi. Ne kadar çok merak ediyorum umutlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini…”

Yanındakilerden izin isteyip evine doğru gitmek üzere, az ilerde başlayan Yahudi mahallesine sapan ilk sokağa ulaştığında, hâlâ bu soruyla birlikteydi. Umutlarının gerçekleşip gerçekleşmediğini kestiriyordu ama, tahmininden emin değildi. Guadalquivir kıyısındaki bu kente, on üç yaşındayken gelmişti. Maroken üretimiyle tanınmış olan şehrin bugünkü sakinleri, daha çok kuyumculuk ve telkâriyle uğraşıyordu. Besi hayvancılığının, kentin kenar mahallelerinde, özellikle geniş araziler içinde tek ü tenha evler oluşturduğu görülüyordu. Tahıl ve zeytin yetiştiren çiftçiler, kendilerine yetecek kadar kilise ve mescit inşa etmişlerdi. Bir kezinde, mudejar üslûbundaki kalenin eteğinden kıvrılarak dağa doğru çıkan sokağa girmiş ve bineği kendisini, akşam namazı sonrasında Kadiri zikri yapılan bir köy odasına ulaştırmıştı.

Dışarıda sadece kesik kesik hayvan ulumaları ve hafif bir rüzgâr sesi vardı ama titrek ve sarı bir ışığın aydınlattığı geniş odanın taşla süslenmiş penceresinden dışarı Allah’ın Celâli ve Cemali adlarını söyleyen ve arada Mağrib aksanıyla okunan kasidelerden sonra, sadece “Hay Hay” diye inleyen cezbeli göğüslerin sesleri süzülüyordu. O sesi uzunca bir süre, durup orada, pencerenin yanında dinledi. Özellikle tehlilden sonra Hayy ile Hu sesi, adeta bir ciğerin soluk alışıyla, o nefesi Allah’ın bir ismiyle yıkadıktan sonra; yine O anlamına gelen bir sesle, soluk alıp verişe benzer biçimde dökülüyordu ağızdan. Ses kalbinden geliyordu çıkaranın. Sonra bir zaman sadece Hu Hu veya Hay Hay diye sürüyor ve arada “O’ndan başka ilâh yoktur.” cümlesiyle taçlanıyordu. Hayatın kalbinin vurduğu bu köyde sıradan bir köylü olarak yaşamanın değerini düşündü. Burada, insanın umutları gerçekleşebilir miydi? Sonra yavaşça, geldiği gibi uzaklaştı ve Yahudi mahallesine döndü. Çok sayıda değirmen vardı kentte. Onları dünyanın imgesi gibi görüyordu. Ne zaman babası buğday ve mısır öğütmeye gitse, mutlaka kendisini de götürüyordu. Su ve taşın sesini dinliyordu saatlerce. Değirmenci konuşmayı sevmiyorsa hele, bu, Gezgin için bir tefekkür ânına dönüşüyordu. Bir yandan tane olarak giriyor, diğer yandan un olarak çıkıyordu. Taş sürekli, durmaksızın dönüyor, su, hiçbir soluk ânına imkân vermeyecek biçimde akıyor ve zamanın en güzel imgesi olarak geçiyor; geçtikçe ve taşa, dünyanın tüm nesnelerine dokunur gibi dokunarak sürüklendikçe Gezgin de kimi zaman içinde kimi zaman dışında kimi zamansa ne içinde ne de dışında olduğu ânın zenginleştiğini hissediyordu. Bir kezinde, tahta oluktan dökülen unun altına avucunu tutarak bir tutam alan ve denetleyen değirmencinin aklaşmış çehresine bakarak, “Burada da her şey kader tozuna dönüşüyor.” demişti. Değirmenci, sözün sahibinin bu kez gözlerine baktı gülümseyerek. Avucunu uzattı ve eline döktü unu. “Al” dedi sadece.

Taşı döndüren su, kenti doğu yakasından sınırlayan büyük nehirden geliyordu. Nehir boyunca değirmenler yapmışlardı. Küçük bir kolunu ayırarak, kenti dolaşan arklarla suyu dağıtmışlardı.

Kanallardan biri eskiden katedral, şimdi cami olan yapının avlusundan geçiyordu. Doğu-Batı yönünde on dokuz şahından oluşan bir bütün ve sahmları tutan çift kanatlı kemerler, yüzlerce sütuna tutunuyordu. Avlunun ortasında yarı açık yarı kapalı, barok izlenimi veren bir koro yeri ayrılmıştı. Şimdi burada namaz müdavimleri ve dervişler, ibadet öncesi ve sonrası bir söyleşi halkası oluşturuyorlardı. Aynı üsluptaki sinagog, dar sokakları, beyaz evleri, çiçekli patyolarıyla Yahudi mahallesinin ortasmdaydı. Güneyde Endülüs sıradağlarının önündeki tepelerde bağcılık, havzalarda ise zeytincilik yapılıyordu. Guadalquivir’in kuzeyindeki ovada Morena, uzayıp giden, büyük ve geniş ıssız alanlar oluşturuyordu. Zaman zaman madencilerle şenlenirdi ama, kentin en tenha bölgesi her şeye rağmen burasıydı. Küçük ve sert yapraklı, yaz kış yeşil kalan encinalar ve mantar sıklıkla görünmekle birlikte, insan eli bu örtünün değişmesinde, toprağın, kekik, biberiye ve dikenli otlarla kaplı bir sahra haline gelmesinde etkili oluyordu.

Doğuya doğru gidildikçe, tuzlu kayalıklara kendisini uydurmuş olan demirhindi ve iğne gibi tuzsever buğdaygillere rastlanıyordu. Nerede bir meşe koruluğu varsa, oraya mutlaka bir derviş ayağı değmişti. Çam, katırtırnağı ve çalıçırpı ile kaplı tundraları andıran bölgeden aşağı inildikçe ırmağa, Guadalquivir’e kavuşuluyordu. Bu çapraşık doğanın bir ucu Sierra Morena ve Betica dağlarıyla çevriliydi, diğeri nehirle sınırlanıyordu. Irmağın suladığı büyük çiftliklerin, bereketli cortijoslarm tahıl ve zeytinleri çiftçilere ve onlarla birlikte toprağa emek verenlere fazlasıyla yetiyordu. Toprakaltı zenginlikleri henüz keşfedilmemişti Morena’nm uzadıkça koyulaşan morcivet sıradağlarının. Güney kıyılar, doğuya doğru gittikçe kuraklaşıyordu. Adra’dan ötesi neredeyse hiç yağış almıyordu. Kıyının batısı böyle değildi, Akdeniz kesiminden itibaren Penibetic sıradağlarının oluşturduğu tepelik set, sadece kıyıyı iç yaylalara bağlayan derin boğazlarla kesilerek bir iklim barınağı, bir güneşlik alan oluşturuyordu. Burası Iber yarımadasının en sulak ve bereketli havzasıydı. Dağlardan kopup gelen kırmızı toprak, göçlerle güçsüzleşen bölgeyi keşfedilmemiş bir hazine halinde yüzyıllarca beslemişti. Bu toprağı İşbiliyye’deki Müsenna gibi yaşlılar besliyordu.

Gezgin’i annesi, dokuz yaşındayken hizmetine vermişti. Yıllarca yanında bulundu. İlk gördüğünde doksan beş yaşındaydı kadın, ama çehresinin tazeliği ve güzelliği karşısında yüzüne bakmaktan utanıyor, sakınıyordu. İlerlemiş yaşma rağmen yanakları hâlâ kıpkızıldı. Yüzündeki güzellik ve tazeliğe bakan, onu henüz on dört-on beş yaşında sanırdı. Yaratıcıyla kendine özgü bir hal içindeydi. Kendisine hizmet eden çok sayıda müridi vardı. Fakat nedense, o hep Gezgin’i seçer ve sorulduğunda şöyle derdi: “O başka, onun gibisini daha önce hiç görmedim. Evime girince, tüm varlığıyla giriyor, evimden giderken bütün varlığıyla gidiyor, burada kendinden hiçbir şey bırakmıyor.” Bir gün şöyle demişti: “Allah’ı sevdiğini söyleyen ama O’nunla huzur bulmayan kimseye şaşıyorum. Oysa O, kulunun gördüğü Varlıktır. Kulun gözü, her gözde O’nu görür. Bir an bile gözlerinden yitmez. Bu gibi insanlar sürekli ağlarlar. Bunu ise hiç anlayamıyorum. O’nu seviyorken nasıl oluyor da ağlıyorlar? Hiç utanmıyorlar mı? Âşık, insanların Allah’a en yakın olanıdır, çünkü her an O’nu görür. O halde kime ve niçin ağlıyor?” Ardından Gezgin’e dönerek, “Ne düşünüyorsun?” diye sordu. “Söz şenindir anneciğim.” dedi Gezgin. Gülümsedi, “Sevgilim” dedi, “Bana Fatiha’yı bağışladı, sureyi benim hizmetime verdi, yemin ediyorum, bir an bile ayrılmıyor yanımdan.” Gezgin, Fatiha’nm kendisine hizmet ettiğini söylediği an, yaşlı kadının ulaştığı düzeyi gördü.

Yine bir gün birlikte evin sofasında oturmuş kuru incir yiyor, kızılcık şerbeti içiyorlardı. Kapı çaldı. Gezgin açtı. Genç bir kadın ağlayarak daldı içeri. “N’oldu, neyiniz var?” demeye kalmadan, kadın başladı yakınmaya: “Evladım, eşim tacir benim, şu anda Şüzune kentinde. Orada genç bir kıza tutulmuş, onunla evlenmek istediğini haber aldım, bana yardım edin lütfen.” Gezgin, şaşkınlık içinde, “Ne istiyorsun?” diye sordu. Kadın, “Eşimin” dedi, “bana dönmesini istiyorum.” Yaşlı kadına gelerek, “Anneciğim” dedi, “Kadın çaresiz, sizden yardım istiyor.” Yaşlı kadın, “Ne istiyor evladım?” diye sordu. “Eşinin kendisine dönmesini…” dedi Gezgin. “Tamam” dedi yaşlı kadın, “Al içeri, rahat olsun, şimdi Fatiha’yı gönderir, eşini getirmesini söylerim.” Okumaya başladı. Gezgin de kendisine eşlik ediyordu. Onlar okurken, sûre bir biçim, bir varlık kazandı. Gezgin, onun ulaştığı makamı görüyordu. Sûre, o okudukça bir surete büründü, kalktı ayaklandı, “Şüzune’ye git ve bu kadının kocasını getir. Buraya gelinceye değin sakın onu bırakma, sadece yol mesafesinin uzaklığı kadar uzak kalsın, bir an önce gelip ailesine kavuşsun!” buyruğunu aldı ve hemen yola çıktı. Kadına, “Evine git kızım” dedi, “Sen gitmeden eşin dönecektir.”

Yaşlı kadın kimileyin def çalar ve keyiflenirdi. Böylesi anlarda, Gezgin ona mahrem sorular sorardı. “Bundan manevi bir neşve duyuyorum.” derdi, “Allah bana ilgi gösteriyor, beni dostları arasına alıyor ve Kendine sımsıkı bağlıyor. Kimim ki ben, has kulları arasından seçiyor beni? Sahibimin gücüne andolsun ki, insanların çoğu beni kıskanıyor. Ne zaman bir şeye güvenerek yönelsem, O’ndan gafil olduğum için, yöneldiğim şeyde başıma mutlaka bela geliyor.” Böylesi pek çok şey anlatırdı. Gezgin, yaşlı kadına dört yıl boyunca hizmet etti. Bir yıl sonra, ona sazlardan bir kulübe yaptı ve ölene değin burada yaşadı. Gezgin’i annesi vermişti ona. O da sık sık, “Ben” derdi, “Senin manevi annenim ve gerçek annenin de ışığıyım.” Dördüncü yılın sonunda, kendisini almak üzere annesi geldiğinde, yaşlı kadının elini öptü. “Sizden” dedi, “Yolculuğun ilk durağına gelinceye kadar bir yolcuya nelerin gerektiğine ilişkin çok şey öğrendim. Umarım bana öğrettiklerinizden ötürü Sahibiniz sizi daha da yüceltir ve ödüllendirir, hakkınızı helal edin.” Yaşlı kadın alnından öperek, “Rabbim seninle olsun.” dedi, “Kuşku yok ki, ömrümün sonuna doğru öğrendiklerimi sen henüz yolun başındayken öğrendin.” Ve annesine dönerek, “Ey ışık!” dedi, “Bu çocuk benim oğlumdur, senin de baban. Ona iyi davran ve sakın itaatsizlik etme. Çünkü anne ve babasına itaat etmesi insanın Rabbine boyun eğmesi gibidir.”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıGezgin
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarSadık Yalsızuçanlar
  • ISBN9799752630740
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviTİMAŞ YAYINLARI / 2010-6

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur