Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Giriş

Hizmetçiler onlara malenchki, yani küçük hayaletler diyordu; çünkü içlerinde en ufak tefek, en küçük olanlar onlardı; çünkü onlar Dük’ün evinde pis pis gülen hayaletler gibi dolanıyor, odalara bir girip bir çıkıyor, konuşmalara kulak misafiri olmak için dolaplara saklanıyor ve yazın son şeftalilerini aşırmak için gizli gizli mutfağa sokuluyorlardı.

Oğlan ile kız buraya birbirlerinden birkaç hafta arayla varmış, böylece sınır savaşlarından iki yetim daha kurtarılmıştı. Uzak diyarların karmaşasından yüzü kirli iki sığınmacı daha çekilip alınmış, Dük’ün malikânesine okuma yazmayı sökmeye, bir de ticaret yapmayı öğrenmeye getirilmişti.

Mutfak dolabının içinde çömelerek yetişkinlerin dedikodularını dinleyen küçük kız, Dük’ün kâhyası Ana Kuya’ nın, “Çirkinin teki. Çocuk dediğin öyle olmaz. Ekşimiş bir bardak süt gibi soluk ve tatsız,” dediğini duydu.

“Çok da sıska!” diye yanıt verdi aşçı. “Tabağındakileri hiç bitirmiyor.”

Kızın yanında duran oğlan ona dönüp, “Neden yemek yemiyorsun?” diye fısıldadı.

“Pişirdiği her şey ot gibi de ondan.”

“Ben seviyorum.”

“İyi de sen ne bulsan yersin.”

Dolabın kapağından çıkan çıtırtılarla ürktüler.

Hemen ardından oğlan, “Bence çirkin değilsin,” diye fısıldadı.

Kız, “Şşşş!” diye kızdı, ama dolabın karanlığında gülümsedi.

.

Yaz aylarında uzun saatler alan işlere ve ardından girdikleri boğucu sınıflardaki uzun derslere dayanmaya çalıştılar. Sıcak bastırdığında kuş avlamak için ormana kaçıp küçük, çamurlu derede yüzdüler. Saatlerce çayırlarda uzandılar, güneşin başlarının üzerinden yavaşça geçişini izlerken de günün birinde mandıra çiftliklerini nerede kuracaklarını, kaç tane inekleri olacağını konuştular. Kış gelince Dük, Os Alta’daki evine gitti. Günler kısalıp havalar soğurken öğretmenleri kendi işleriyle daha çok ilgilenmeye, şöminenin yanında oturarak kâğıt oyunları oynamaya ve kvas içerek vakit geçirmeye başladılar. İçeride tıkılıp kalan, canı sıkılan büyük çocuklar daha sık kavga eder oldular. Küçük kız ile oğlan da günlerini bu yüzden evin kullanılmayan odalarında saklanıp farelere tuzaklar kurarak ve soğuktan korunmaya çalışarak geçirdiler.

Grisha Avcıları’nın geldiği gün, oğlan ve kız üst kattaki tozlu yatak odalarının birinde camın önündeki koltuğa kurulmuş, posta arabasının yolunu gözlüyorlardı. Ama onun yerine üç kara at tarafından çekilen bir kızağın, malikânenin beyaz ve taş kemerli kapısından geçtiğini görüp, kızağın kapının önüne kadar sessizce ilerleyişini izlediler.

Başlarında kibar, kürk şapka; üzerlerinde de ağır, yün kefta olan üç kişi aşağı indi. Biri kırmızı, biri koyu mavi, biri de açık mor renk giyinmişti.

“Grisha!” diye fısıldadı küçük kız.

“Çabuk,” dedi oğlan.

Hemen ayakkabılarını çıkarıp, sessizce koridorda koşarak boş müzik odasından geçtiler ve Ana Kuya’nın genelde misafirlerini ağırladığı oturma odasına bakan üst kattaki bir sütunun arkasına gizlendiler.

Siyah elbisesiyle kuşları andıran Ana Kuya çoktan yerine geçmiş, semaverden çay dolduruyordu; halka şeklindeki büyük anahtarlığı ise belinden aşağı sarkıyordu.

“Bu yıl sadece iki tane var o zaman?” dedi alçaklardan gelen bir kadın sesi.

Kız ile oğlan alt kattaki odanın üzerindeki balkonun parmaklıkları arasından aşağı baktı. İki Grisha şöminenin yanına oturmuştu. Biri mavi kıyafetli yakışıklı bir adam, diğeri de kırmızı elbise giyinmiş, kibirli, havalı bir kadındı. Genç, sarışın bir erkek olan üçüncü Grisha da odada dolanarak, bacaklarını açıyordu.

“Evet,” dedi Ana Kuya. “Biri kız, biri oğlan; küçük olan epeydir burada. Tahminimize göre ikisi de sekiz yaşında.”

“Nasıl yani?” diye sordu mavili adam.

“Anne babaları vefat edince…”

“Anlıyorum,” dedi kadın. “Burada yaptığınız işi fazlasıyla takdir ettiğimizi bilmenizi isteriz. Sadece soyluların halka biraz daha ilgi göstermesini umuyoruz.”

“Dükümüz çok yüce biridir,” dedi Ana Kuya.

Üst kattaki kız ile oğlan birbirlerine bakıp başlarını salladılar. Onlara bakan Dük Keramsov meşhur bir savaş kahramanıydı ve insanlara candan davranıyordu. Cepheden dönünce evini yetimhaneye çevirmiş, kapılarını savaşta dul kalanlara açmıştı. Onlar da her gece ona dualar etmişlerdi.

“Peki, çocuklar nasıl?” diye sordu kadın.

“Kız olanın eli çizime yatkın. Oğlan ise çoğu zaman ya evde kalıyor ya da çayırlara veya ormana gidiyor.”

“Durumlarını sordum,” dedi kadın.

Ana Kuya solan dudaklarını açtı. “Nasıllar mı? Disiplinden yoksunlar, bir de birbirlerine fazlasıyla bağlılar. Her…”

“Her söylediğinizi dinliyorlar,” dedi morlu genç adam.

Kız ile oğlan şaşkınlıkla havaya sıçradı. Genç adam doğrudan saklandıkları yere baktığında ikisi birden sütunun arkasına çekildi ama artık çok geçti.

Ana Kuya’nın sesi havayı bir kırbaç gibi yardı. “Alina Starkov! Malyen Oretsev! Çabuk buraya gelin!”

Alina ile Malyen isteksizce balkonun sonundaki dar, sarmal merdivenden aşağı indi. Alt kata vardıklarında kırmızılar giyinmiş kadın koltuktan kalktı ve onlara elini uzattı.

“Bizim kim olduğumuzu biliyor musunuz?” diye sordu kadın. Saçları ağarmış, yüzü kırışmıştı ama güzeldi.

“Siz büyücüsünüz,” dedi sessizce Malyen.

Kadın gülerek, “Büyücü mü?” dedi. Bakışlarını Ana Kuya’ya çevirdi. “Burada bunları mı öğretiyorsunuz? Batıl inancı ve yalanları mı?”

Ana Kuya’nın yüzü utançtan kızardı. Kırmızılı kadın, Malyen ile Alina’ya döndüğünde siyah gözleri parlıyordu. “Biz büyücü değiliz. Yüce Bilimler’in uygulayıcılarıyız. Bu ülkenin ve Krallığın güvenliğini sağlıyoruz.”

“Birinci Ordu da,” dedi Ana sesindeki iğneleyici havayla.

Kırmızılı kadın dimdik durdu ama bir süre sonra, “Kraliyet Ordusu da öyledir,” diye yanıt verdi.

Morlu genç adam gülümseyerek çocukların önünde diz çöktü ve onlarla nazikçe konuşmaya başladı. “Yaprakların rengi değişince sihir mi yapıldı diyorsunuz? Peki ya eliniz kesilip iyileştiğinde? Veya bir tencereye su koyduğunuzda ve su kaynadığında aklınıza sihir mi geliyor?”

Gözlerini kocaman açan Malyen başını iki yana salladı.

Ama Alina kaşlarını çatıp, “Suyu herkes kaynatabilir,” dedi.

Ana Kuya umutsuzluk içinde iç çekerken, kırmızılı kadın bir kahkaha patlattı.

“Çok haklısın. Herkes su kaynatabilir. Ama herkes Yüce Bilim ustası olamaz. Bu yüzden sizi sınamaya geldik.” Ana Kuya’ya döndü. “Bizi baş başa bırakabilirsin.”

“Kal!” diye haykırdı Malyen.

“Grisha olursak ne olacak? Nereye gideceğiz?”

Kırmızılı kadın onlara baktı. “Bir ihtimal içinizden biri Grisha olursa, o şanslı çocuk Grishaların yeteneklerini keşfettiği özel bir okula gidecek.”

“En güzel kıyafetler, en lezzetli yemekler sizin olacak. Tüm istekleriniz yerine getirilecek,” dedi morlu adam. “Bunu istemez misiniz?”

Kapının önünde oyalanan Ana Kuya, “Böylece Kralınıza en iyi şekilde hizmet edeceksiniz,” dedi.

Bunu duyduğuna ve onunla hemfikir olduğuna sevinen kırmızılı kadın, “Aynen öyle,” dedi.

Kız ve oğlan birbirlerine baktı. Büyükler, gözleri üzerlerinde olmadığı için kızın uzanıp oğlanın elini tuttuğunu ve onunla bakıştığını görmediler. Dük burada olsa bu bakışı fark ederdi. Çünkü o, köylerin sürekli kuşatma altında olduğu, çiftçilerin Kral’dan başka kişilerden de herhangi bir yardım almadan savaştığı, yakıp yıkılan topraklarda uzun yıllar geçirmişti. Çıplak ayaklarıyla gözünü bile kırpmadan evinin önünde süngülerin karşısına dikilen kadınlar görmüş ve evini elinde sadece bir taşla korumaya çalışan adamların gözlerindeki ifadeye tanıklık etmişti.

Birinci Bölüm

Kalabalık yolun kenarında dururken uzaklara uzanan tarlalara, Tula Vadisi’nin terk edilmiş çiftliklerine baktım ve Karanlıklar Diyarı’nı ilk defa gördüm. Alayım, Poliznaya’daki karargâhtan iki haftalık yürüme mesafesi uzaklıktaydı. Başımın üzerindeki sonbahar güneşi havayı ısıtıyor olsa da, ufukta balçık gibi duran sisli alana bakarken kabanımın içinde titriyordum.

Arkadan omzuma güçlü bir darbe aldım. Sendeledim. Neredeyse çamurlu yola yüzüstü düşüyordum.

“Hey!” diye bağırdı asker. “Kendini kolla!”

“Asıl sen o kalas gibi bacaklarını kolla,” diye çıkıştım ve adamın yüzünde beliren şaşkınlık dolu ifadeyi görünce içten içe gülümsedim. İnsanlar, özellikle de büyük tüfekler taşıyan büyük adamlar, benim gibi sıska birinden laf duymayı beklemezlerdi. Terslenince de her zaman şaşkınlığa uğrarlardı.

Bu tuhaf durumu çabucak atlatan asker, sırtındaki yükü düzeltirken bana pis pis baktı, sonra da dağın tepesinden aşağıdaki vadiye akan at arabalarının, yük arabalarının ve erkeklerin arasında kayboldu.

Adımlarımı hızlandırdım ve kalabalığın üzerinden ileriye bakmaya çalıştım. Atlı arabaya ait sarı bayrağın izini saatler önce kaybetmiştim ve epey geride kaldığımı biliyordum.

Yolda yürürken yeşilliğin, sonbahar ağaçlarının güzel kokusunu içime çektim ve arkamdan gelen güzel esintiyi sırtımda hissettim. Os Alta’dan Ravka’nın batı kıyılarındaki zamanın zengin liman şehirlerine uzanan Vy adlı yoldaydık. Ama bu, Karanlıklar Diyarı’ndan önceydi.

Kalabalıkta bir yerde birileri şarkı söylüyordu. Şarkı? Hangi aptal Karanlıklar Diyarı’na giderken şarkı söylerdi ki? Tekrar ufuktaki bulantıya baktım ve içimin ürpermesine aldırış etmemeye çalıştım. Karanlıklar Diyarı’nın birçok haritada Ravka’yı uzanabildiği tek kıyıdan koparıp etrafını karalarla çevrili halde bırakan, koyu bir çizgi olarak gösterildiğini görmüştüm. Bazen bir leke gibi, bazen de kasvetli, şekilsiz bir bulut gibi çizilmişti. Bazı haritalar da Karanlıklar Diyarı’nı uzun, dar bir kara parçası gibi resmediyor, onu askerlerin ve tacirlerin içini rahatlatıp üzerinden geçmesini sağlayacağına inandıkları diğer adıyla, “Kum Denizi” olarak adlandırıyordu.

Homurdandım. Bu taktikler şişman bir taciri aldatabilirdi ama benim içimi hiç mi hiç rahatlatmıyordu.

Gözlerimi uzaklardaki toprakların üzerinde gezinen uğursuz karaltıdan almaya çalıştım ve Tula’nın harap olmuş tarlalarına baktım. Bu vadi, zamanında Ravka’nın en zengin mülklerine ev sahipliği yapmıştı. Burası bir zamanlar çiftçilerin ekin ektiği, koyunların yeşil arazide otlandığı bir yerdi. Ama çok geçmeden uzakta kötülük belirmiş, her geçen yılla birlikte üzerine vahşetin habercisi zifiri karanlık çökmüştü. Çiftçilerin, sürülerin, ekinlerin, evlerin ve ailelerin nereye gittiğini ise kimse bilmiyordu.

Kes şunu, dedim kendi kendime. Bu düşüncelerin sana faydası yok. İnsanlar yıllardır Karanlıklar Diyarı’ndan geçiyorlar… ama genelde büyük kayıplar da veriyorlardı. Kendimi toparlamak için derin derin nefes aldım.

“Yolun ortasında bayılıp kalmak yok,” dedi kulağımın yakınlarında bir ses, sonra da omuzlarımın üzerine inen ağır bir kol düşüp beni kendine doğru çekti. Başımı kaldırınca Malyen’in o bilindik simasıyla karşılaştım ve benimle birlikte yürümeye başlarken canlı mavi gözlerindeki gülümsemeyi gördüm. “Hadi,” dedi. “Bir ayağını diğerinin önüne atacaksın. Nasıl yapıldığını biliyorsun.”

“Planımı bozuyorsun.”

“Gerçekten mi?”

“Evet. Bitkin düşüp yere yuvarlanacağım ve her yerimi yaralayacağım.”

“Planın berbatmış.”

“Ama çok kötü yaralanırsam, Karanlıklar Diyarı’nı geçmek zorunda kalmam.”

Malyen yavaşça başını salladı. “Anladım. Eğer faydası olacaksa seni at arabalarından birinin altına atayım.”

“İyi, teklifini düşüneceğim,” diye söylendim, ama yavaştan moralimin düzeldiğini hissettim. Tüm çabalarıma rağmen Malyen’in üzerimde böyle bir etkisinin olmasına engel olamıyordum. Aynı durumdaki tek kişi de ben değildim. Güzel, sarışın bir kız yanımızdan geçip bize el salladı ve omzunun üzerinden Malyen’e alımlı bir bakış attı.

“Hey, Ruby,” diye seslendi Malyen. “Bir ara görüşelim mi?”

Ruby kıkır kıkır gülerek hızlı adımlarla kalabalığın arasına karıştı. Malyen kaşlarımı çattığımı görene dek kocaman gülümsemeye devam etti.

“Ne oldu? Ruby’yi sevdiğini sanıyordum.”

“Pek anlaşamıyoruz,” dedim. Aslında ilk başta Ruby’ den hoşlanmıştım. Poliznaya’da askerlik yapmak için Malyen’le Keramzin’deki yetimhaneden ayrıldığımız zaman yeni insanlarla tanışacağım için gerilmiştim. Ama birçok kız benimle arkadaş olmaya can atmıştı ve Ruby de onların en heveslisiydi. Ama o zamanki arkadaşlıklarımın hepsi, sırf Malyen’e yakın olmak için bana ilgi gösterildiğini anladığımda sona erdi.

Malyen’in kollarını açıp gerinişine ve yüzünü sonbahar havasına çevirişine baktım; halinden fazlasıyla memnun görünüyordu. Hatta çok belli olmasa da zıplaya zıplaya adım attığını fark edince biraz tiksindim.

“Senin neyin var?” diye fısıldadım kızgınca.

“Neyim olacak!” dedi şaşkınlıkla. “Kendimi çok iyi hissediyorum.”

“Ama nasıl bu kadar… kaygısız olabiliyorsun?”

“Kaygısız mı? Ben hayatım boyunca kaygısız biri olmadım. Umarım olmam da.”

“Peki, o zaman bu tavırlar ne?” diye sordum ona el sallayarak. “Ölümümüze veya sakatlanmamıza yol açacak bir yere değil de, ziyafete gidiyormuşuz gibi davranıyorsun.”

Malyen kahkaha attı. “Fazla endişeleniyorsun. Kral, gemileri koruması için büyük bir Grisha grubu gönderdi, hatta birkaç tane de o ürpertici Cellatlardan yolladı. Elimizde tüfeklerimiz de var,” diyerek sırtındaki silahını okşadı. “Bize bir şey olmaz.”

“Güçlü bir saldırı olursa o tüfek hiçbir işe yaramaz.”

Malyen şaşkınca bir bakış attı. “Son zamanlarda sana neler oldu? Eskisinden daha huysuzsun. Hem de berbat görünüyorsun.”

“Teşekkürler,” diye homurdandım. “Bir süredir iyi uyuyamıyorum.”

“Bu yeni bir şey değil ki.”

Elbette haklıydı. Ben zaten hiç doğru düzgün uyuyamazdım. Ama şu son birkaç günde durumum daha da kötüleşmişti. Azizler, Karanlıklar Diyarı’na gitme konusunda en az benim gibi oradan geçmek için seçilen alayımızın diğer üyeleri kadar korkmakta haklı olduğumu biliyordu. Ama başka bir şey daha vardı; içime, henüz adını koyamadığım ve huzurumu kaçıran güçlü bir his yerleşmişti.

Göz ucuyla Malyen’e baktım. Ona bir zamanlar her şeyimi anlatabiliyordum. “Sadece… içimde kötü bir his var.”

“Endişelenmeyi kes. Belki de gemiye Mikhael’i koyarlar. Volcra da onun o iştah açıcı göbeğine bakıp bizi yalnız bırakır.”

Birdenbire aklıma bir anı geldi. Malyen’le birlikte Dük’ün kütüphanesinde yan yana oturmuş, deri kaplı, kocaman bir kitabın sayfalarını çeviriyorduk. Bir volcra çizimi görmüştük; uzun, pis pençeleri, deri kanatları ve insan eti yemek için kullandığı jilet gibi keskin sıra sıra dişleri vardı. Karanlıklar Diyarı’nda yaşayan ve avlanan volcralar nesillerdir kördü, ama efsaneye göre insan kanının kokusunu kilometrelerce uzaktan alabiliyorlardı. Sayfayı gösterip, “Şu elindeki ne?” diye sormuştum.

Malyen’in fısıltısını hâlâ kulaklarımda duyabiliyordum. “Bence… bence bir ayak.” Kitabı hemen kapatıp çığlıklar atarak gün ışığına kaçmıştık.

Aklıma gelen görüntülerden kurtulamamış, farkına bile varmadan durmuş, yerimde donup kalmıştım. Malyen yanında olmadığımı fark edince bezmişçesine iç çekip yanıma geldi ve ellerini omuzlarıma koyup beni silkeledi.

“Şaka yapıyorum. Kimse Mikhael’i yemeyecek.”

“Biliyorum,” dedim bakışlarımı çizmelerime çevirerek. “Çok komiksin.”

“Alina, hadi gel. Bize bir şey olmayacak.”

“Orasını bilemezsin.”

“Bana bak.” Gözlerinin içine bakabilmek için kendimi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıGölge Ve Kemik
  • Sayfa Sayısı384
  • YazarLeigh Bardugo
  • ÇevirmenOzan Aydın
  • ISBN9786053480778
  • Boyutlar, Kapak14x21, Karton Kapak
  • YayıneviMartı Yayınevi / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur