Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

hayaletsehirAslında hiçbir şehir bugün gördüğümüz şehir değildir. Her şehrin, tüm yaşanmışlıklarıyla, geçmişinden bugününe uzanan bir ruhu vardır. Ünlü Ameerikalı romancı Patrick McGrath, üç anlatıdan oluşan Hayalet Şehir’de, New York’a ruhunu veren üç dönemden birer öykü anlatıyor.
“Darağacının Kurulduğu Yıl”da, Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda New York’u kuşatan İngilizlere başkaldırdığı için idam edilen bir annenin öyküsü oğlunun gözünden dile getirilir. “Julius” adlı öykü, ticaretin baş döndürücü bir hızla geliştiği 19. yüzyıl New York’unda geçer. Acımasız bir tüccarın oğlunun, babasının kente akın eden göçmenlere karşı önyargıları yüzünden, tutkuyla sevdiği kıza kavuşamayışının hikâyesi anlatılır. “Yıkıntı Alanı” ise bir 11 Eylül öyküsüdür. Dünya Ticaret Merkezi’nin yerle bir edilişinin yarattığı derin travma, bir psikiyatrist ile bir hastayı yüz yüze getirir.
Hayalet Şehir’de, usta yazar McGrath üç afallatıcı hikâyesiyle, New York’un karmaşık tarihinin gözle görülmeyen katmanlarını açığa çıkarıyor.

***

Darağacının Kurulduğu Yıl

Şehirdeyim, huzursuzluk verici bir tecrübe, çünkü New York ölümden çok ölüm dehşetinin kol gezdiği bir yer haline geldi. Birçok ev terk edilmiş durumda ve terk edilmemiş olanlardan da, hâlâ içinde yaşamaya devam edenleri korumaya yönelik hazırlıkların dumanı yükseliyor. Sokaklar sessiz; bir tek, kayıpları yeni olanların hafif iniltileri var, bir de yüklerini Potter’s Field’e sürükleyen kederli ölü arabalarının gümbürtülü tekerlekleri. Yalnızca tek bir meydanda bunlardan beş tane gördüm, her biri başka bir kapının önündeydi. Şurada burada, hastalara bakmak için kalmış olan birkaç cesur doktor göze çarpıyordu. Bir ellerinde siyah çanta, diğer ellerinde salgından etkilenmemek için yüzlerine bastırdıkları nane ruhuna batırılmış bez parçasıyla bir evden diğerine koşuşuyorlar. Rıhtımlar da sessiz. Artık Narrows’dan mal gelmiyor. Zaten ben New York’un liman olarak işinin artık bittiğini işittim, bütün dünyadan gelen yolların kesiştiği yer olarak hastalığa o kadar açığız ki… İskelenin ucundan denize açılan bir kayık görüyorum, bir yelken açılıyor, bir teknede üç çocuk, iki kadın, birkaç da kutu. Long Island’a doğru yola çıkıyorlar, o yeşil tarlalarda, buradaki bulaşıcı hastalıktan kurtulmayı umarak. Boş çaba, çünkü insanın gittiği her yere Veba da gidiyor -öyleyse niçin kaçasın?
Kendi evinde oturup sona orada hazırlanmak çok daha iyi. Benim politikam bu. Günlerden Temmuzun Dördü,1 1832, anam öleli elli yıl oluyor ve hiç kuşkum yok ki bu hafta dolmadan ben de onu izleyeceğim.
Bütün hayatım boyunca New York’ta yaşadım. Bağımsızlık Savaşı’ndan önceki olayları doğru dürüst anlayamayacak kadar küçüktüm, ama Manhattan’ın çiftlikler ve dingin çiçek bahçelerinin bulunduğu bir yer olduğu masum dönemi hâlâ hatırlarım. Öyle ki, gemiler Narrows boğazından, vahşi çiçeklerimizin ve meyve ağaçlarımızın arasından geçerken, yolcular adanın kokusunu duyarmış derlerdi.
Güney uca şehrin kendisi tünemişti, parke taşı döşeli, ağaçlık ve gölgelik sokaklar üzerinde yükselen, kiremitle rengârenk ahşap karışık kademeli çatıları olan tuğladan binaların düzgün bir şekilde bir araya geldiği şehir. Ağır ticaret gemileri dünyanın her tarafından gelir, doklarımıza demir atardı, tüccarlarımız ve onlarla birlikte de bir yığın bağlantılı alandan insan refaha kavuşmuştu. Benim babam, refah yıllarında düzenli işi olan bir dolap imalatçısıydı. Liman kapatılınca yoksulluğa düştü. Bundan hemen sonra da Washington’un ordusuna yazıldı ve işgal altındaki Boston’da İngilizleri kuşatmakta olan birliklere katılmak için kuzeye gitti.
Evimiz şehrin batı yakasındaydı, eski Trinity Kilisesi’nin arkasında, Lambert Sokağı’nda -Trinity’nin tam gölgesi altında gibi gelirdi bana, çünkü çocukken anamın sebze ekip tavuklarını yetiştirdiği arka bahçeye yer yer tecavüz eden eğik mezar taşları arasında tek başına gezmekten hoşlanırdım. O evi çok severdim. Babam kendi elleriyle yapmıştı. İddiasız bir ev olduğunu bildiğim halde, o günkü küçük çocuk için bir malikâneydi orası. Kuzeyde bataklık ve aşağı kıyılarına istiridye teknelerinin yanaştığı nehre kavuşan alçak yamaçlardaki tarlalar uzanıyordu. Warren Sokağının üstündeki otlaklarda inekler otlar, yazın çimenler insanın beline kadar gelirdi. Güneyde liman vardı. Kocaman gemilerin Doğu Yakası iskelelerinde demir atmalarını izlemek için sık sık anamla adayı boydan boya geçerdik.
Küçük yaştan beri anam bana, İngilizlere, tek amaçları Amerikan halkını küçük düşürmek ve köleleştirmek olan kurnaz zorbalar gözüyle bakmayı öğretmişti. Son zamanlarda, Güney Caddesindeki bir meyhanenin arka odasında, gecenin yarattığı duygusallık anlarında içkinin ardına sığınmışken, Bağımsızlık Devrimini hâlâ davasında başarılı olmuş bir mücadele olarak görebiliyorum, çünkü kaderimiz böyle olmasını istemişti; evet, kaderimiz. Ama ardından gelen ürpertici şafak ışığında yanılsamalarım, limanın üstündeki sis gibi dağılıyor ve ben bambaşka bir öykü hatırlıyorum, çok daha karanlık bir öykü. Çünkü Bağımsızlık Savaşı bir dehşet dönemiydi ve örneğin ben, o günleri övünçle değil peşimi bırakmayan bir utanç duygusuyla anımsıyorum.
’76 yılının baharında, ben on yaşındayken, düşmanın Boston’u boşalttığı ve denize açıldığı duyuldu. Aralarında babamın da olduğu Washington’un askerleri sel gibi New York’a geri döndüler ve derhal parke taşlarını söküp sokaklarda hendek kazmaya koyuldular. Ağaçlarımız barikat yapmak için kesildi, denize bakan her buruna bir top yerleştirildi. Kısa süre içinde şehir, gelişen bir Atlantik limanından çok bir müstahkem askerî kampı andırmaya başladı. Bir süredir ticaretimiz durdurulmuştu ve doklardaki çamur, su alçaldığında feci buharlar çıkarıyordu; çoğu kaşıntı, frengi, akıntı hastalıklarına tutulmuş insanlar bu kadar küçük bir alana sardalya konservesi gibi sıkıştırılınca ortaya çıkan sağlığa aykırı pisliklerin kokusu da buna ilave edilince ne olur -şehir artık kokmuştu.
Dünya tepetaklak edilmişti.
Onların filosu haziranda çıkageldi ve Aşağı Koy’da demir attı. Pitt Tepesi’ne tırmandık, hatırlıyorum, bu kadar gemiyi bir arada görünce dilim tutuldu; bütün o beyaz yelken bezleri güneşin altında şişiyor, direkleri de ormandaki ağaçlar kadar kalın. Ama ağabeyim Dan bunların Kral George’un gemileri olduğunu ve bizim hepimizi un ufak etmek için toplarıyla geldiklerini söyleyince neredeyse altıma kaçırıyordum!
Ama haftalarca hiçbir şey yapmadılar. Staten Adası’na yerleştiler ve bundan sonra ne yapacaklarını görmek için beklemeye başladık. Derken sonunda haber geldi: Long Island’a geçmişler. İşte Washington’un onlarla savaştığı yer orası. Fena yenildi ve bir sürü adamını kaybetti. Ertesi sabah, sessiz, korku dolu evimizde kahvaltı başındayken babam, tüfeği ve bohçasıyla aksak aksak içeri daldı. Ufak tefek, tasalı bir adamdı babam ve o gün tasası büyüktü. Tıraş olmamıştı, pisti, giysileri yırtılmıştı, kafası da kanlı bir sargıyla sarılıydı. Düşman tarafından sarıldıklarını ve kurtulmaya çalışırken pek çoğunun öldüğünü söyledi bize. Bazıları da Gowanus Çayı boyundaki bataklıklarda boğulmuş, teslim olmak isteyen bazıları da süngülenmiş. Dedi ki, iç organlarının fırlamasını engellemek için karnını tutan adamlar görmüş, bazıları da kan kaybından bayılıp iki karış suda boğulurken arkadaşları onların yanından koşup geçmiş, korkudan durup beklememişler. Kanlı bir katliammış, dediydi. Kaçabilen şanslılar Brooklyn köyünün hemen arkasındaki yüksek arazide çadır kurmuş, ellerinden geldiğince kendilerini emniyete almışlar.
Bütün bunları, mutfak masasının başında, annemin önüne koyduğu yemeğe hemen elini bile sürmeden otururken anlattı. “Sonra bir fırtına patladı,” diye fısıldadı. “Gök gürültüsü ve şimşek korkunçtu ve iliğimize kadar ıslandık. İki ordu, birbirinden beş yüz metre bile uzak olmayan bir mesafede kamp kurmuş olduğu halde o akşam birbirini göremiyordu. Tuzağa düşmüştük,” dedi, “bizden geriye kalanlar, işte orada, Brooklyn Tepelerinde. Yapacak başka bir şey yoktu, teslim olmaktan gayrı.”
Ağzını kolunun yeniyle sildi ve yüzümüze baktı, başını sallayarak. Biraz bira içti.
“Peki ne oldu?” dedi ağabeyim Daniel.
“Ne mi oldu? Bizi kurtardı.”
“Kim?”
Kim mi? Ben bile biliyordum kimin kurtardığını!
“Çoğumuz geceleyin karşıya taşındık. En son geçenler gün ağardığında geldi. En sonunda General geçti. Eğer geçmeseydik sonumuz gelmişti, Washington’un kellesi ipe geçmişti.”
“İpe mi?”
General Washington’un kellesinin ipte sallandığı düşüncesiyle dehşete düşmüştüm, bunu hatırlıyorum.
Kırmızı ceketlilerin2 yakında Kips Koyu’ndan karaya çıkacakları söylentileri havada uçuşurken, bizim adamlarımız, onları Harlem Tepelerinde durdurma ümidiyle adanın batı yakasından doğru geri çekiliyorlardı. Annem, korku içindeki babamı arka kapının önünde öpüp saç sakal birbirine girmiş kafasını elleri arasına alarak, geri geldiğinde onu bekliyor olacağını söyleyince hepimiz alkışladık. Annem, bir kaçak gözyaşını silerek arkasını döndü, ardından, babam gitmişti. Onu son görüşüm bu oldu.
Bu tepetaklak olmuş dünyada tek güvenli ve istikrarlı unsur benim anamdı. Gündoğumundan gün batımına kadar çalışırdı. Sabun yapar, bez dokur, mum dökerdi. Meyve yetiştirirdi, yemek için domuz ve tavuk beslerdi. Doğum üstüne doğum yapmıştı, ama bebeklik dönemini ancak üçümüz atlatabilmiştik. Üç çocuk arasında ben küçük ve hastalıklı olduğumdan anamın gözdesiydim. Galiba benim uzun yaşayamayabileceğimi düşünüyordu. Gururlu ve güçlü bir kadındı, göğsünden itekleyerek babamla nasıl da tartışırdı -babamın zaman zaman şiddet gösteren bir mizacı olduğu düşünülürse, özellikle içtiğinde- ama anam bir milim bile gerilemezdi. İnatçıydı, açık sözlüydü ve kendisine ait her şeyi şiddetle savunurdu. Geniş omuzları, çıkıntılı çenesi, mermer rengi, etten bir sütun gibi boynuyla, iri yapılı, albenili bir kadındı.
Ama en iyisi boynundan söz etmeyeyim.
Şimdi, önümde, masanın üstünde onun kafatası var. Ne tuhaf, sıradan bir boyutta; oysa hayattayken büyük görünürdü, çünkü büyük bir kızıl saç yığını bu başın üzerine, düzensiz bir topuz şeklinde iliştirilmiş olurdu. Mutfağında ya da bahçesinde gider gelirken saç tutamları bu topuzdan kurtulurdu. Gerçek bir yurtseverdi ve onu, babamı gördüğüm gibi korku dolu hiç görmemiştim. Cumhuriyete bağlılık bakımından hiç kimse ondan daha şevkli olamazdı. New York işgal edildiğinde, birçok insan gibi morali bozulmadı. Dava için, işgal altındaki şehrin içinden çalışma yaptı ve ateşi, eriyen bir mum gibi söndürülmeden önce kısa bir süre yandı, ama alevi parlaktı.
Babama gelince, onu Brooklyn Muharebesinden sonra bizimle ettiği o son kahvaltıda hatırladığımdan öte, daha belirgin bir resim yaratmak benim için zor. Valley Forge’da öldü. Kirli battaniyelerle uyumaktan geçmiş olan öldürücü bir hummadan öldü. Onu pek tanımamış olmama rağmen, anısına saygı duyarım. Her yıl, ölüm yıldönümünü anmak için bir bardak şarap içerim.
Sonuncuyu da içtim, Tanrı yardımcım olsun.
Bombardıman başlayınca -zavallı babacığımla yaptığımız o son kahvaltıdan iki hafta sonra- annem, ağabeyim Dan’i, ablam Lizzie’yi ve beni mezarlığın içindeki bildik patikadan geçirip eski, taş bir merdivenden aşağı indirerek Trinity Kilisesi’nin kemerlerinin altına götürdü. Komşularımız buraya sığınmıştı. Keskin bir acı içinde o kasvetli yerde oturup Doğu Yakasındaki savaş gemilerinden gelen boğuk gümbürtüleri dinledim. Her patlama beni ürkütüyor ve dehşete düşürüyordu. Çatının her an çökeceğinden emindim. Kemerler soğuktu ve kısa zamanda burun deliklerim, dört bir yanımızdaki mezarlardan çıkan kötü kokuyla doldu.
Anam sırtı dik, başı dik, elleri dizlerine sımsıkı kenetlenmiş, yüzünde asık ve değişmeyen bir ifadeyle gölgelerin içinde oturuyordu. Hiçbir şey söylemedi. Yüzümü eteklerine gömdüm ve o dalgın dalgın başımı okşadı. Titriyordum, hatırlıyorum, ve korkuyla hıçkırıyordum. Ona bu kokuşmuş yerden beni çıkarması için yalvardım, ama o yalnızca parmağını dudaklarıma koydu. Tepemizde yapılan tahribatın boyutlarını anlayacakmışım gibi, kemerin üstündeki çatıya dikmiştim gözlerimi -sokaklardan tıslayarak geçen top mermileri, bunların duvarları yıkışı, binalara, mahzenlere çarpıp devirişi- evlerin üzerinde gezinen kalın duman, havada vızıldayan mermi kovanları, kırılan tüfekler…
Elli yıl gibi bir süre sonra, ölüm arabalarına ve sönmemiş kirece tepeden bakarak elimde kalemim, burada otururken, bize yapılanları hatırlayarak yeniden yorgun bir öfkeye kapılıyorum. Bu, geriye dönük bir öfke, çünkü o zamanlar çocuktum ve bize yapılan hakaretin muazzamlığını tam olarak anlamamıştım. Bombardımandan sonra şehir çok değişmişti: binalar yıkılmıştı, birçoğu hâlâ yanıyordu, her yerde askerler ve onları karşılamak için sokaklara dökülmüş insanlar vardı -o aptallar- olayı karnavala dönüştürdüler!
Ertesi günü, ablam Lizzie ile beraber Broadway’de, yıkıntıların arasından limana doğru yürüyorduk ki birdenbire bir kırmızı ceketliler birliği bir yan sokaktan çıkıp hızla bize doğru geldi. Güneş ışığı, mızraklarında şimşek gibi ışıldıyor, ayaklarının altındaki toz, bulutlar halinde yükseliyordu. Süvari kolunun başında, atının üstünde, iri yapılı, bir orağı andıran büyük, gaga burunlu bir adam vardı. Yüksek bir doru ata binmişti. New York sokaklarında pek çok İngiliz beyefendisi ve epeyce de subay görmüş olmama rağmen, bu, her nasılsa onların hiçbirine benzemiyordu. Teni kireç gibi beyazdı. Dudakları ise kıpkırmızıydı. Sorgucu gümüşten bir miğfer takmış, kenarlarına sırma geçirilmiş açık mavi bir ceket giymişti. O atma binmiş giderken, atının üzerinde, nasıl da bir evin salonundaki bir iskemleye oturmuş, bir hanımla konuşuyormuş gibi dizginleri parmakları arasında gevşekçe tutarak durduğu gözüme çarptı, zaten ata binişi de bir hanım gibiydi ve aşağı, kendisini alkışlayan şehir halkına bakarken tombul yüzünde azametli bir gülümseme oynaşıyordu.
Eve koşup anama, yüzü boyalı, gaga burunlu, kafasında tüylerle hanımlar gibi ata binen ve kral gibi davranan subayı anlattım. Mutfakta başka kadınlar da vardı. Kaşlarını kaldırıp, başlarını sallayarak bakıştılar. Anam balık ayıklıyordu. Küçümsemeyle burnunu çekti.
“Lord John Hyde,” dedi ellerindeki yıvışık sıvıyı silerek. Oturdu ve beni önüne çekerek ellerini omuzlarıma koydu. Birden her şey ciddileşmişti.
“Seninle konuştu mu, yavrum?”
“Konuşmadı, ana.”
“Aferin. Ondan uzak dur, anlıyor musun beni?”
Diğer kadınlar da onay anlamında mırıldandılar.
“Evet, ana.”
Şimdi, zavallı kafatasını parmaklarımın arasında döndürürken, içimden doğru tuhaf bir ateş yükseliyor, dudaklarımı, hafifçe sararmış ve incecik çatlakların bir ağ gibi sardığı baş kemiğinin üstüne değdiriyorum. Kafatasını tekrar masanın üstüne bırakıp kalemimi bir kez daha elime alıyorum. Her zaman aklı başında bilinen bir adam değilimdir, ama bundan sonra başımıza gelenlerin, o zamana kadar yaşadığımız her şeyden binlerce kere daha kötü olduğunu söylersem abartmış olmam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHayalet Şehir
  • Sayfa Sayısı184
  • YazarPatrick McGrath
  • ÇevirmenLale Akalın
  • ISBN9789750709951
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2008

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur