Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Dünya klasiklerinin unutulmuş eserlerinden biri olan Herkes Tek Başına Ölür, ilk baskısından yaklaşık altmış yıl sonra tekrar okurlara kavuşarak hak ettiği ilgiyi görmeye başladı. Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve İsrail’de yüzbinler satan, yirmiden fazla dile çevrilen ve çevrilmeye devam eden roman, şimdi Everest Yayınları’nın dünya klasikleri dizisi kapsamında ilk defa Türkçede.

1940’ların Berlin’inde, Quangel çifti sıradan sayılabilecek bir yaşam sürmektedir. Otto Quangel, fabrikadaki işine gidip gelmekte, Anna Quangel, Nazi Partisi’nin kadın kolundaki çalışmalarına devam etmektedir. Bir gün, cephedeki oğullarının ölüm haberini almalarıyla beyinlerinde bir kıvılcım çakar. Yalnızca iki kişi de olsalar, bu acımasız faşizme meydan okumaları gerektiğini fark ederler. Böylece Gestapo memurlarını, Hitler yanlısı komşularını, aile dostlarını ve daha nice Berlinliyi kapsayan bir kovalamacanın ortasında bulurlar kendilerini.

20. yüzyıl Alman edebiyatının en heyecan verici isimlerinden biri olan Hans Fallada’nın gerçek bir hikâyeden esinlenerek yazdığı ve ölümünden kısa bir süre önce tamamladığı Herkes Tek Başına Ölür, her kitaplıkta mutlaka bulunması gereken bir eser.

“Herkes Tek Başına Ölür, sokaktaki insanı anlatıyor. Zorbalığa dayanan düzenler tarafından ezilen herkesin, ahlaki bir zorunluluk olarak, özgürlüğü ve insan haklarını korumak için elinden gelen her şeyi yapması gerektiğini savunuyor. Öte yandan, verilen ütopik mutlakiyet sözleriyle büyülenen kitlelerin, terörün egemenliğini nasıl kabullenip desteklediklerini ve böylece insani duygularını nasıl kaybettiklerini gösteriyor.
Moris Farhi

Nazilere karşı Alman başkaldırışıyla ilgili yazılan en güzel kitaplardan biri.
Primo Levi

***

İçindekiler

Babam Hans Fallada vii
Küçük İnsanların Nazi Rejimiyle Savaşı xi
Hans Fallada’dan xv

Birinci Bölüm: Quangel Ailesi 1
İkinci Bölüm: Gestapo 173
Üçüncü Bölüm: Quangel Ailesinin İşleri Ters Gidiyor 333
Dördüncü Bölüm: Son 459

Babam Hans Fallada *

Ben babamı on yaşımdan sonra yakından tanıdım. Çünkü o benim mektup arkadaşımdı. Carwitz ve Berlin’deki ilkokul yıllarımın ardından Templin’deki Joachimsthal Lisesi’nin yatılı bölümüne yollandım. 1940-1946 arasında birbirimize yazdığımız mektuplar benimle çok uzaklardaki evim arasında tek bağlantı idi. Onlar çevresini yeni yeni kavramaya başlayan erinlik yaşındaki bir oğlan çocuğuna hasretini çektiği annebabası ile köyünden her hafta yeni haberler getiriyor, yatılı okul yaşamının biteviyeliğini az da olsa unutturuyordu. Babam bana köyden, çiftlikten, hayvanlardan, savaş yıllarının zor yaşamından söz ediyordu. Benim de konularım okul yaşantım, derslerim, sınıf arkadaşlarım, çoğu zaman çıkan kötü yemekler ve arada sırada ürküten hava saldırılarıydı. Birbirimize gönderdiğimiz mektupları ölümünden sonra bir daha hiç görmedim. Ta ki 1944’te boşanmış olduğu annemin vefatından (1990) sonra küçük kardeşim Achim ile bana bir dosya verilene kadar. Dosya, baba ile oğlunun birbirlerine altı yıl boyunca yazmış olduğu mektuplarla doluydu. Tam 461 sayfa. Annem hepsini saklamıştı.

1930’da doğduğum Berlin’den taşraya, o zamanlarda büyükçe bir köy sayılan, 300 nüfuslu Carwitz’e taşındığımızda ben iki yaşımdaymışım. Babam ününe o yıl erişmiş. Küçük Adam Ne Oldu Sana? romanıyla ailemiz rahata kavuşmuş. Göl kıyısındaki Carwitz te çok güzel bir çocukluk geçirdim. Bütün günleri yazmakla geçen babamın, öğleden sonralarını hep bana ve küçük kız kardeşim Lore’ye ayırdığını çok iyi anımsıyorum. O yılların köy yaşamı biz çocuklar için bir cennetti. Babam çoğu zaman sabaha karşı uyanır, daha güneş doğmadan masasına oturur ve öğleye kadar aralıksız çalışırdı. Öğle yemeğinden sonra da vaktini ailesiyle birlikte geçirirdi. Güzel havalarda bizimle hep dolaşırdı, yaz aylarında da sandalla gölde gezinir, sularda yüzerdik. Ahırda hayvanlara bakarken, tarlada bir şeyler yaparken de sürekli yanındaydık. Savaş başladığında ben küçük Uli’ye arada sırada politika ve savaş üzerine bir şeyler anlattığını da anımsıyorum. Fakat en çok dikkatimi çeken ve aklımda kalan, kimi hafta sonlarında izinli geldiğimde çoğu zaman radyonun başında oturmuş, uzun uzun kanalları karıştırdığı idi. Devlet radyosunun yanı sıra “düşman” radyolarını da dinlediğini anımsarım. O yıllarda benim gözümde “harika” bir babaydı.

Ben babamı ölümünden iki yıl önce yitirdim. Gençliğinden bu yana sağlığı pek iyi değildi. Bunu yatılı okuldan Berlin’deki evimize döndüğümde öğrendim. Annemden boşanan babam 1944’te Carwitz’deki köy evimizi terk edip tekrar Berlin’e yerleşmişti. Sürekli çalışması, romanlarına yeni romanlar katması, çoğu zaman yatak ile yazı masası arasında geçirdiği günlük yaşamı benim çocukluğumun babasını artık çok değiştirmişti. Gittikçe zorlaşan savaş yıllarında geçimi de kolay değildi, geliri azalmıştı. Berlin’in Pankow semtindeki evimiz bombardımanlarda zarar görmemişti, buz gibi geçen 1946 kışında bodrumu kömür doluydu, elinde çok miktarda gıda karnesi de vardı, fakat babam yine de pek rahat değildi. 1945’te evlendiği ikinci eşi Ursula kendisinden çok gençti. “Üvey annem” yirmi beş yaşındaydı. Sağlığı gittikçe bozulmaya başlayan babam, kısa süreli de olsa sık sık hastaneye yatmak zorunda kalıyordu. Gençliğinde bir süre olduğu gibi yine morfin kullanmaya başlayınca ampulleri temin etme görevi, genç karısına düşmüştü. Çökmüş olan Hitler ordusunun depolarından karaborsaya sürülen morfiyumları bulmak pek zor olmuyordu.

Babam her şeye karşın çalışmaktan vazgeçmeyi düşünmüyordu. Kendini biraz iyi hissettiğinde hemen masasının başına oturuyor yazıyor ve yazıyordu. Yazarken iyi kazandığı gibi, acılarını dertlerini de unutuyordu. İşte o dönemde, ölümünden kısa süre önce yazdığı Herkes Tek Başına Ölür romanını dört ay gibi çok kısa bir sürede bitirmişti. Fakat roman piyasaya çıktığında babam artık yaşamıyordu. Aradan yıllar geçip de Hans Fallada eserlerinin hâlâ sevilerek okunmakta olduğunu fark edince çok şaşırmıştım. Ölümünü izleyen yıllarda ise romanlarının bir süre sonra artık okunmadığı için piyasadan çekileceğine inanmıştım. Fakat Rowohlt Yayınevi’nin cep kitabı olarak bastığı bütün Fallada’lar iyi sattı. Tabii en çok okunan da hep Küçük Adam Ne Oldu Sana? oldu. Aufbau Yayınevi de eserlerini ciltli olarak aralıksız basmayı sürdürdü. Özellikle 1960-1980 arasında Fallada’lar yüksek tirajlara ulaştı. Alman edebiyatının yirminci yüzyılın ilk yarısında ünlenmiş yazarları bu ünlerini yeni çağa taşıyamazken küçük insanların yazarı Hans Fallada hâlâ aranıyor, birçok yabancı dilde de basılmaya devam ediyor. Özellikle 1960’tan sonra yeniden yayımlanan romanlara yayıncı Günter Caspar’ın yazdığı önsözlerden, genç bir adam olan ben, babamın hiç bilinmeyen yanlarını tanıdım, geç de olsa onu daha iyi anladım. Beni ona daha da yakınlaştıran, 1983’te Doğu Berlinli Fallada dostlarının kurduğu “Hans Fallada Cemiyeti” ve onların çabaları olmuştur.

Babam çok duygusaldı, çevresindeki insanlara bakışı farklıydı, onları çok iyi anlardı. İnce düşünceli olması birçok konunun üzerine duyarsal gitmesinin, içinde yaşadığı dünyayı bizlerden daha başka kavramasının nedenidir. Fakat bu arada gerçekçiliği içi de hiç bir zaman elden bırakmamıştır. Özellikle savaşın son yıllarının çilelerine ve savaş sonrasının zor yaşam ortamına, iyice bozulan sağlığına karşın sorunlara direnmiş olması, başarılı eserler yaratmayı sürdürmesi babama olan hayranlığımın nedenlerinden biridir.

Ulrich Ditzen
Berlin, Mart 2011

Küçük İnsanların Nazi Rejimiyle Savaşı

Yıl 1940. Berlin’in kuzey mahallelerinden birinde yaşları elliye yaklaşmış bir karıkoca kendi halinde yaşamakta. O güne kadar Hitler’e inanmış, onun her dediğini her an yerine getirmeye hazır, çeşitli Nazi kuruluşlarında gönüllü görev alan, kendilerini akıntıya kaptırmış bu insanların yaşamı günün birinde değişiverir. Biricik oğullarının cephede ölmesiyle gözleri açılır. İnsanlara yapılan haksızlıkların, baskıların farkına varırlar. Çevrelerindeki susturulmuş birçok insan gibi boyun eğip yaşamak artık onlara göre değildir. Küçük insanların uyandırılması gerekiyordur. Bir savaş başlatılmalıdır. Bu savaşta yaşlı karıkocanın silahı, üzerine rejim aleyhinde metinler yazdıkları kartpostallardır. Amaçları boynu bükükleri uyandırmak, suskunları harekete geçirmektir. Kartpostalları iki yıl boyunca Berlin’de, daha çok küçük insanların yaşadığı mahallelerde gizlice dağıtırlar.

Herkes Tek Başına Ölür romanında Fallada’nın kahramanları, düşük gelirli, tek başına bırakılmış bu yaşlıca karıkoca, kendilerini gözleri kapalı Hitler’in peşinden gidenlerin arasından kurtarır, rejime, Nazi devletinin devasa çarkına karşı yaptıkları acımasız ve umutsuz bir savaşın içine atarlar. Bir süre sonra fil fareden çekinir, korkar, onun karşısında tir tir titrer, uykuları kaçar. Gestapo harekete geçer. Karanlığın içinden onunla savaşan bu gizli düşmanı yakalamalı, onu acımasızca yok etmelidir. Bunun için bütün yolları dener. Fakat o karıkoca, Nazi ve Hitler karşıtı parolalar dolu kartpostallarını gizlice bütün Berlin’de dağıtmayı sürdürür. Gözlerini açıp uyandırmak istedikleri çoğunluktan ise hiç destek gelmez. Çünkü onlar tepedekilerin baskısında çoktan yitirilmiş, kendilerini akıntıya kaptırmış, sürüklenip gitmektedir. Aradan geçen yıllarda Hitler kimsenin kimseye güveni olmadığı bir toplum yaratmıştır. Her köşeden pis kokular yükselmekte, muhbirlere çok iş düşmektedir. Baba oğlundan, kardeş kardeşinden çekinmektedir. Hemen hemen her Alman evinde sır ve yalandan oluşmuş bir çıban başı vardır. O yıllarda Naziler şuna inanmaktadır: “Hem ödüllendireceksin hem de cezalandıracaksın. İşte bir toplumu yönetmek için en başarılı yöntem budur.”

Hans Fallada bu romanı yazarken yaşadıklarından yola çıkmıştır. Eserin tümü başkent Berlin’in sokak ve caddelerinde, Nazi ev ve villalarında, fakir insanların arka avlu odalarında, birahanelerde ve Gestapo mahzenlerinde geçiyor. Her yerde insanlar birbirini gözetliyor, her yerde ihanet, korku, ürkeklik ve çok az da umut var. Romanın kahramanı karıkoca ve onların Hitler’le Nazi terörüne karşı verdiği küçük savaş gerçeklere dayanır. Fallada’nın anlattıkları II. Dünya Savaşı yıllarında yaşanmış olaylardır. Eline geçen bir Gestapo dosyası bu romanın kaynağını oluşturmuştur.

1946  yılında yazdığı Herkes Tek Başına Ölür ünlü Alman yazarının son eseridir. Türk okurunun Küçük Adam Ne Oldu Sana? romanıyla tanıdığı ve Naziler döneminin “sevilmeyen” yazarlarından biri olan Hans Fallada’ya “küçük insanların avukatı” da denir.

Herkes Tek Başına Ölür’de Fallada, Nazi rejiminin “vatan haini” diye suçladığı küçük insanların alınyazılarını anlatıyor. Gerçekte ise topluma ve vatana ihanet ederler, karşıtlarını acımasızca yok eden rejim kuklalarıdır. Hitler döneminde sudan nedenlerle ölüme yollanan insanların mahkeme kararları hep “Alman halkı Adına” diye başlar… Her şeyi toplum yararına yaptığını iddia eden bu baskı rejimi ağzını açamayan ya da açmak istemeyen ürkek bir toplumu acımasız bir diktatörlükle yönetmiştir. O dehşet yıllarını yaşamış olan Hans Fallada’nın gerçek olaylara dayanarak yazdığı romanın kahramanı karıkocanın tek başlarına yaptıklarına, baskı altındaki toplumun korkak insanları çok ilgisiz kalır. Berlin’de tek başlarına savaşan bu iki yaşlı insanın başları her zaman diktir! Çünkü onlar, arkasına partiyi, orduyu, SS ve SA’yı almış olan Führer’e karşı sürdürdükleri savaşın boşuna olmadığına hep inanmışlardır.

Hans Fallada’nın, küçük insanların Nazi rejimine karşı verdiği onurlu tepkiyi gerçek olaylara dayanarak ele aldığı ve yakında filme de çekilecek olan bu romanı, günümüzde yirmi dile çevrilmiş olup, geçen yıl ABD’de 100 bin, İngiltere’de 200 bin satarak rekor kırmış, haftalarca çok satanlar listelerinden inmemişti.

1947  yılında ölen Hans Fallada, ölümünden bir yıl önce yazmış olduğu romanının çıktığını ne yazık ki göremez. Fallada’nın müsveddelerindeki bazı bölümlerden o dönemde nedense çekinen yayınevi yetkilileri eseri piyasaya sürerken onları silmiş veya değiştirmiş. Herkes Tek Başına Ölür‘ün 1947’den günümüze dek yapılan bütün baskılarında da bu ilk baskı örnek alınmış. Berlin’deki Aufbau Yayınevi 2010 yılında bir rastlantı sonucu arşivlerde Fallada’nın müsveddelerini buldu ve eserden birçok sayfanın çıkarılmış olduğunu ve bazı bölümlerde de değişiklikler yapıldığını tespit etti.

Herkes Tek Başına Ölür romanı uzun ve titiz çalışmalar sonucu Hans Fallada’nın yazmış olduğu haliyle ilk kez 2011 yılının Şubat ayında Almanya’da basıldı ve edebiyat dünyasına sunuldu. Şimdi okuyacağınız Türkçe çevirisi, 20. yüzyıl Alman edebiyatının bu çok önemli yazarının son ve en büyük eserinin dünyada orijinalinden yapılan ilk çevirisidir.

Ahmet Arpad

Hans Fallada’dan

Bu kitapta anlatılan olayların büyük bir bölümü, Berlinli işçi bir karıkocanın 1940 ile 1942 yılları arasında sürdürmüş olduğu yasadışı çalışmaları içeren Gestapo dosyalarındaki bilgilere dayanılarak anlatılmıştır. Evet, büyük bir bölümü bu dosyalardaki gerçeklerdir. Unutmamak gerekir, bir roman kendi kurallarına da uymak zorundadır. Bu iki insanın özel yaşamlarından romanda olduğu gibi söz edilmemektedir, işçi karıkocanın yaşamını gözümün önüne getirdiğim gibi anlatıyorum. Onlar romandaki diğer figürler gibi düşlemimin özgür yarattığı iki kişidir. Önemli olan, anlatılanların içeriğindeki gerçeklerdir.

Bazı okurlar bu romanda insanların çok eziyet çektiğini, çok insanın öldüğünü düşünebilir. Ancak okurun şuna dikkatini çekmek isterim: Romandaki bütün insanlar, Hitler rejimine karşı savaşanlarla onları ele geçirmek isteyen takipçileridir. Sadece 1940 ile 1942 yılları arasında değil, daha önce ve daha sonra da çok insan yaşamını yitirmiştir. Bu romanın hemen hemen üçte biri hapishanelerde ve akıl hastanelerinde geçmektedir. O yıllarda buralarda da çok insan ölüyordu.

Renksiz, hüzünlü bir tabloyu ben de çizmek istemezdim. Fakat yaşananları anlatırken onları renklendirmek de gerçekdışı olurdu.

Hans Fallada
Berlin, Ekim 1946

*

Birinci Bölüm

Quangel Ailesi

1

Postacı Kötü Bir Haber Getiriyor

Postacı Eva Kluge, Jablonski Caddesi 55 numaralı binanın merdivenlerini ağır ağır çıktı. Yavaş hareket etmesinin nedeni sadece o günkü işinden yorgun düşmüş olması değildi. Çantasındaki bir mektubu iki kat yukarıdaki Quangel ailesine vermeyi canı hiç de istemiyordu. Cepheden mektup bekleyen Bayan Quangel’in neredeyse iki haftadır yolunu gözlediğini biliyordu.

Fakat postacı Kluge çantasındaki, üzerindeki adresin daktiloyla yazılı olduğu zarfı Quangel’lere vermeden önce, Halkın Gözcüzü gazetesini Persicke’lerin kapısına bırakmalıydı. Persicke’nin partide önemli bir görevi vardı. Politika sorumlusu muydu ne? Eva Kluge böyle şeylerden pek anlamıyordu. Her neyse, Persicke’ler kapıyı açtığında, onları her defasında, “Heil Hitler!” diye selamlaması gerekiyordu. Konuşurken dikkatli olmalıydı, onlarla arasını iyi tutması hiç de fena olmazdı. Tabii bunu gittiği her yerde yapmak zorundaydı, Eva Kluge kafasından geçenleri herkese söyleyemiyordu. Politikaya pek ilgi duymuyordu, kendi halinde bir kadındı ve vurup öldürülsünler diye dünyaya çocuk getirilmesine de karşıydı. Erkeksiz bir evin hiç değeri yoktu; şu sıralar ne iki oğlu ne de kocası yanı başındaydı. Evde yapacak işi yoktu. Yapması gereken şey, çenesini tutmak, çok dikkatli olmak ve cepheden kötü haberler getiren, elle değil, daktiloyla yazılmış, gönderenin alay komutanlığı olduğu o berbat mektupları alıcılarına ulaştırmaktı.

Persicke’lerin kapısını çalıp, “Heil Hitler!” dedi ve hep sarhoş olan herife partinin mektubunu uzattı. Adamın ceketinin yakasında parti madalyasıyla ulusal nişan var. “Ne yenilikler var?” diye sordu.

Postacı kadın Eva Kluge dikkatle yanıt verdi: “Pek emin değilim, fakat yanılmıyorsam Fransa teslim olmuş.” Ardından çabucak sordu: “Acaba Quangel’ler evde mi?”

Fakat yaşlı Persicke postacı kadının sorusunu duymazdan geldi. Elindeki gazeteyi çekip aldı. “İşte burada yazıyor ya! Fransa teslim oldu! Hey küçük hanım, ne biçim konuşuyorsunuz! Çok önemsiz bir şey mi bu? Sanki bana peynirli sandviç satıyorsunuz! Daha heyecanlı konuşmalısınız! Bunları gittiğiniz her yerde insanlara söylemeli, durumdan memnun olmayanları bile hoşnut etmelisiniz! İkinci bir yıldırım hücumu da başaracağız biz! Fakat önce dosdoğru İngiltere’ye! Üç ayda işlerini bitiririz Tommy’lerin! Bak göreceksiniz ondan sonra Führer’imiz bizleri nasıl yaşatacak! Ötekiler kan kaybederken bizler bu dünyanın efendileri olacağız! Gir bakayım içeri kızım, iç bizlerle bir kadeh! Amalie, Erna, August, Adolf, Baldur – gelin bakayım hepiniz buraya! Bugün tembellik yapacağız, hiçbir işe el sürmek yok! Ve içki burnumuzdan akana kadar kafayı çekeceğiz, zaferi kutlayacağız! Öğleden sonra da dördüncü kattaki salak Yahudilere gideceğiz. O pis karı bugün bize pasta ve kahve sunmak zorunda! Bakın göreceksiniz, o suratsız bunu nasıl da yapacak! Bundan sonra onlar gibilere artık hiç acımayacağım! Şimdi dünyanın hâkimi biziz! Artık herkes önümüzde diz çökecek!”

Yaşlı Persicke, aile fertleri çevresinde bir yandan atıp tutar, bir yandan da küçük kadehlere doldurduğu sert içkileri peş peşe kafasına dikerken, postacı kadın merdivenleri hızla çıkıp Quangel’lerin kapısını çaldı. Mektubu elinde tutuyordu. Hemen verip hızla tekrar aşağı inmeye hazırdı. Şansı vardı. Kapıyı, her zaman onunla biraz çene çalan kadıncağız değil, ince dudakları, donuk bakışları ve çarpık kafasıyla bir kuşu andıran kocası açtı. Postacı kadının uzattığı zarfı aldı ve o sanki eve girmek isteyen bir hırsızmış gibi kapıyı hemen suratına kapattı.

Eva Kluge şöyle bir omuz silkti ve merdivenleri indi. Yapacak bir şey yoktu, bazı insanlar böyle idi. Jablonski Caddesi’ndeki evlerin mektuplarını dağıtmaya başladığından bu yana Persicke onunla tek kelime bile konuşmamıştı. Bir gün olsun ne “Heil Hitler!” ne de “Merhaba!” demişti. İşçi Birliği’nde bir görevi olduğu kulağına gelmişti. Boş ver, diye düşündü bir an, onu nasıl değiştirsindi? Eva Kluge, yıllardır birahanelerden çıkmayan, bahis oyunlarında parasını çarçur eden     ve cebinde tek kuruşu kalmayınca da eve uğrayan kocasını bile değiştirememişti ki…

Persicke’lerde kapı yarı aralıktı. İçerden kadeh sesleri ve zaferi kutlayanların gürültüsü duyuluyordu. Postacı kadın kapıyı usulca çekip kapattı ve merdivenleri inmeye devam etti. Bu iyi bir haber olabilirdi. Fransa’nın çabuk teslim olmasının ardından niçin kısa sürede barış gelmesindi? O zaman oğulları da bir an önce eve dönerdi.

Fakat bu gibi ümitlere onu rahatsız eden kimi düşünceler de karışmıyor değildi. Zafere ulaşıldığında Persicke gibileri en dorukta olmayacak mıydı? İnsanın başında öylelerinin olması hep susmak, kafasından geçirdiğini hiç söyleyememek demekti. Hayır, bu da doğru değildi.

Bir an için az önce mektubu vermiş olduğu akbaba suratlı adamı düşündü, dördüncü katta, kocasını Gestapo’nun iki hafta önce götürmüş olduğu ve artık tek başına yaşayan yaşlı Yahudi Rosenthal’ı da şöyle bir gözünün önüne getirdi. Bu kadına çok acıyordu. Ne de olsa kısa süre öncesine kadar Prenzlau Bulvarı’nda iç çamaşırları satan bir dükkânın sahibiydiler. Sonra dükkânlarına el koymuşlar, yetmişine gelmiş adamı da alıp götürmüşlerdi. Bu yaşlı insanların mutlaka kimseye zararları olmamıştı. Çoğu zaman veresiye satış yapmışlardı. Eva Kluge de, cebinde pek para olmadı mı çocuklarına onlardan ödünç iç çamaşırı almıştı. Rosenthal’lerin sattığı mal diğer dükkânlardakinden kötü veya pahalı değildi. Hayır, Rosenthal gibi birinin sadece Yahudi olduğu için şu Persicke’den daha kötü biri olabileceğini Eva Kluge’nin kafası almıyordu. Şimdi yaşlı kadıncağız sokağa çıkmaya cesaret edemediği için dördüncü kattaki dairesinde tek başı-

———

* Rudolf Ditzen, 1920’de piyasaya çıkan Genç Goedeschal adlı ilk romanında Hans Fallada takma adını kullanır. O günden sonra da bütün eserlerini bu adla yazar, (ç.n.)

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıHerkes Tek Başına Ölür
  • Sayfa Sayısı608
  • YazarHans Fallada
  • ÇevirmenAhmet Arpat
  • ISBN9789752899070
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviEverest Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur