Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

ihanet-cikmazi-jhon-altman-hemen-kitap“Sadece iyi anlatılmış değil, aynı zamanda hızla akan bir hikaye.”
Washington Post

“Heyecan verici, elinizden hiç düşürmeyeceğiniz bir kitap.”
Daily Telegraph (Londra) 

“Keskin ve canlı diliyle, diğer yandan muhteşem aksiyon sahneleriyle olağanüstü bir gerilim romanı.”
Chicago Tribune

Sadece dünyanın değil, evrenin bile geleceğini etkileyecek bir formül… Formülün peşine düşen uluslararası terör örgütleri, sayısız casus ve hiçbir ilgisi yokken kendini ateşin ortasında bulan bir kadın… Amerika’dan başlayıp Avrupa’ya sıçrayan, İstanbul da da son bulan, casusların sıradışı oyunu. İhanet Çıkmazı, nefesinizi kesecek!..

***

Margaret için…

GİRİŞ

Ön büronun arkasındaki yanık tenli adam ona baktı, tanıdı ve tek kelime etmeden gözlerini indirdi.

Tabii. Katil son iki gece, Epstein çifti akşam yemeğinden dönerken yanlarında yürüyerek kendisini otel lobisinde iki kez teşhir etmişti. Gece sorumlusu da normal olarak katili onların oğlu sanmıştı. Yakın plandan bakılınca, üzerinde Venezia, Mi Amore yazılı bir tişört ve elinde rulo yaparak taşıdığı dergi­si ile zengin Amerikalı bir turistin şımarık oğlundan farksızdı.

Resepsiyon görevlisinin onun gelişiyle ilgili şüphe duyma­dığından emin olduktan sonra, katil gözlerini kaçırarak lobi­ye girdi. Merdivenlerden üçüncü kata çıktı ve nemli, ıssız ko­ridora ulaştı. Daha önce otele geldiğinde, koridoru takip et­miş ve arka kapıdan oteli terk etmişti. Ancak, bu sefer 33 nu­maralı odanın önünde durdu; kapıya kulağını dayadı ve dinle­meye çalıştı.

Önce sadece hışırtı sesleri geldi. Sonra sifon sesi gürledi. Aynı anda da CNN televizyon kanalının sesi geldi.

Sonra bir kadın sesi: “Yarın Cafe Lavena olur mu?”

Adam, kapıya yakın bir yerden homurdandı. Bu iyiydi; ka­til öncelikle adamla yüzleşmek istiyordu.

Bermuda şortunun belinde, bol tişörtünün gizlediği iki obje vardı. Yalnız olduğunu teyit etmek için iki tarafına da baktı.

Sonra, belinin sağ taralındakini çıkarttı ve rulo yaptığı dergi­nin içine gizledi. Bu, on beş santimlik siyah bir metaldi.

Sol eliyle kapıyı çalarken sağ eliyle de silahı kaldırmıştı. Derginin kapağında Rolling Stone logosunun bir parçası yer alıyordu. Kıvrılan bölümünde ise sadece ing Sto kısmı görü­lüyordu.

Adam, “Kim o?” diye sordu.

Katil, olabildiğince yavaş bir sesle, “Oda servisi.” dedi.

“Oda servisiymiş. Birşey ısmarlamış miydin?” dedi adam.

“Birşey ısmarlamadım.” diye karşılık verdi karısı.

Kapı açıldı. “Korkarım ki yanlış odaya…”

Katil, derginin içindeki tüpü kaldırdı, horoz çubuğunu asıl­dı ve ateşleme tetiğini çekti. Aletin içindeki asit ampulü kırıl­dı; bir gaz bulutu doğrudan adamın yüzüne püskürdü.

Adam şaşkınlık içerisinde dona kalırken, katil içeri girdi. Dergiyi yere attı ve şortunun içinden ikinci aleti çıkardı; yine kısa bir tüptü bu. On sekiz santim uzunluğunda ve gümüş.

Kadın, yatakta oturuyordu. Bir yandan çıplak ayağını ovuş­tururken, bir yandan da televizyon izliyordu. Kafasını çevirdi ve anlamsızca odaya giren çocuğa baktı. Kocası, hâlâ ayakla­rının üzerinde duruyordu, ancak biraz yalpalıyordu.

Kocasının dizleri büküldüğünde, katil yanından geçti. Elin­deki aletten bir ip çıkardı, kadının sağ tarafına geçti. Kadın hâlâ anlamsız bir şekilde kocasına bakıyordu. Katil kordonu kadının boğazına geçirdi ve tüm gücüyle çekti.

Bulunduğu açıdan sadece çırpınışını ve yanaklarının yu­muşak kıvrımını görebiliyordu. Yanağının altına doğru kısa tüyler vardı. Şakaklarında ise belli belirsiz damarlar. Katil ipi çekmeyi sürdürdükçe, damarlar önce mavi, daha sonra da kız­gın bir kırmızıya dönüştü.

Otuz saniye sonra her şey bitmişti.

Kapı hâlâ aralıktı. Katil geri dönüp kapıyı kapattı ve kilit­ledi. Derginin içinden düşen zehirli gaz tabancasını aldı, yata­ğa doğru ilerledi ve yeniden hazır hâle getirdi.

Her şey çok sessizce halolmuştu ve araştırma yapması için zamanı kalmıştı, Keyes, ona ne arayacağını söyleyemediği iyi olmuştu. Bilimsel bir formül, evet, ama hangi şekilde? Mikrofilm, üzerinde formül olan bir kağıt parçası, bir ses kaydı, di­jital bir alet, bazı kenarlan kıvrılmış bir paket iskambil kağı­dı… Hepsi olabilirdi.

Araştırmaya sessiz ama hızlı hareketlerle başladı.

CNN, Filistin mülteci kampları konusunu işliyordu. Bir yandan çalışırken bir yandan da aralarda ekrana bakıyordu.

Çiftin bavullarında, bedenlerinde ya da adamın cüzdanında belirli bir bilimsel formül bulamamıştı. İkinci sıradaki sakla­ma yerleriyle devam etti; yatağın altı, aynanın arkası, tuvalet sifonunun arkası. Yoktu. Tekrar odanın ortasına geldi ve duru­mu değerlendirdi.

Adam, diferansiyel geometri uzmanıydı. Bir matematikçi. Sofistike saklama metotlarıyla ilgisi olamazdı. Daha çok oyun kağıtlarının kenarlarını kıvırma gibi akıl oyunlarına aşina ol­malıydı. Ancak “Uygulamalı Veri Sistemleri” için çalışıyordu ve farklı insanlarla tanışıp farklı şeyler öğrenmiş olmalıydı.

Katil, adamın farklı yöntemler öğrenmiş olabileceği varsa­yımları üzerinden hareket edecekti.

Komodinin üzerindeki, cesetlerin ceplerindeki ve kadının cüzdanındaki bozuk paralara baktı. Paralarda delik yoktu. Ka­dının saç fırçasına baktı, gizli bölmesi yoktu. Telefon ahizesi­ni söktü, ancak makinesinden başka bir şey yoktu. Tekrar mon­te etti ve boş bir şekilde CNN’e baktı bir diş macunu reklamı vardı ve sonra devam etti.

Adamın tıraş fırçası ve tıraş kremi olması gerektiği gibiy­di. Odada dizüstü bilgisayarı yoktu. Odadaki tek elektronik alet, basit bir CD çalardı. Katil, pilleri çıkardı ve hazneyi eliy­le kontrol etti. Piller normal pillerdi.

Endişe solucanı midesini kemirmeye başlamıştı. Bunu en­gellemek için elinden geleni yapmıştı.

Küçük girişte sere serpe uzanmış olan adamın cesedinin yanına geldi ve yanına diz çöktü. Araştırmasına cesede daha yakından konsantre olarak devam etti. Gözlerden ikisi de ya­pay değildi. Bacaklar takma değildi. Adamın bedeninde yapay hiç birşey yoktu.

Tekrar ayağa kalktı, odada yürüdü ve kadına ikinci kez baktı.

Hiçbirşey yoktu.

Midesindeki solucan bu defa daha kuvvetli olarak yeniden hareketlenmişti.

Elbise dolabına gitti ve ikinci kez adamın cüzdanına baktı. Kredi kartlarında yazan isim Steven Epstein’dı. Visa, Master­Card ve American Express kartları vardı. Bir ipucu bulmak niyetiyle, plastikler üzerindeki rakamlara baktı. Cüzdanı ke­nara koydu ve bavulların yanına çömeldi. Bir fotoğraf maki­nesi buldu, filmi çıkardı ve cebine attı. Belki de adam formü­lün resmini çekip öyle yok etmişti. Sonra, çiftin uçak biletle­rini incelemeye koyuldu. Koltuklarında ya da uçuş numarala­rında gizlenmiş birşeyler olabilirdi. Ancak her şey çok normal görünüyordu.

Biletleri elledi ve aklına bir şey geldi.

Steven Epstein, birinci sınıfta uçuyordu ve yeri de koridor­du. Bunda garip olan ne vardı?

Sonra şunu merak etti: Gemi yolculuğu evrakları neredeydi?

Ona verilen bilgiye göre, çift ertesi gün bir yolcu gemisi­ne binecekti. İşte bu yüzden bu gece harekete geçmişti. Ancak gemiyle ilgili evraklar yoktu.

Biletlere tekrar baktı. New York’a uçuş tarihi 2 gün sonra­sına aitti. Planlarını mı değiştirmişlerdi?

Biletlere bakarken aklına yeni birşey geldi. Bileti kenara koydu ve adamın pasaportunu buldu.

İsim: Epstein, Steven. Uyruk: Amerika Birleşik Devletle­ri. Doğum Tarihi: 21 Ekim 1947. Sonra tekrar cüzdana baktı.

Montana’dan alınmış ehliyete baktı ve kaşlarını çattı. Garip­lik o kadar belirgindi ki. Yine de ilk bakışta dikkatini çekmemişti. Montana mı?

Aniden cebindeki resmi hatırladı. Keyes, yüzü ezberledik­ten sonra resimleri yok etmesi gerektiğini söylemişti ama ken­dine güvenemediği için kuralları yıkmıştı.

Resimdeki adam, kapıyı açan adamdan en az on yaş daha gençti.

Katil, odadaki iki cesede baktı. Sessizce küfür etti.

Oda görevlisi ona yanlış odayı söylemişti. Yanlış Epstein.

Biraz uzakta ayakta durdu. Dizleri, endişeyle hafifçe tit­redi. İki cesede bir kez daha baktı. Sonra yeniden küfür ede­rek cebindeki fotoğrafı buruşturdu. Aletlerini topladı ve geri­ye bakmadan odadan çıktı.

BİRİNCİ BÖLÜM

BİR

1.

Kamara, otuz metrekare genişliğindeydi.

Duvarları düz beyaz plastikti. Yatağın üzerinde at sırtında altı sarıklı adamı temsil eden bir baskı resim asılıydı. Halılar sert, kıllı ve yapay mavi renkteydi. Kapının karşısında geniş ve yuvarlak bir pencere vardı – bir lomboz diye düşündü Hannah Gray. Ama aklındaki lombozdan çok daha büyüktü bu.

Lombozun altında, kısa bacaklı maun bir masa vardı. Üze­rinde bir lamba, leylaklarla dolu bir vazo ve meyve tabağı du­ruyordu. Hannah sırtını kapıya verdiğinde sol taraftaki duvara yapışık küçük bir çalışma masası, duvara monte bir televizyon ve küçük bir mini bar görüyordu. Sağ tarafta ise geniş bir ya­tak, ayaklı bir lamba ve bir şifonyer vardı. Şifonyerin üzerinde ise 12:00’yi gösteren bir radyolu saat bulunuyordu.

Mini barın içinde bir şişe şampanya, iki soğuk bardak, Evian suyu, bir kutu Avustralya fındığı ve bir çift pil bulmuştu. Masanın çekmecesinde iki paket Bonine deniz tutması ilacı, plastik bir bilezik, bir çift köpük kulak tıkacı ve Transderm Scop markalı bir kondom bulmuştu.

Kondomu aldı ve elinde ters çevirdi.

Bir dakika sonra yerine koydu, çekmeceyi kapattı ve denet­lemeye devam etti.

Banyo ve kamaranın içi küçük ve topluydu. Beş dakika sonra görülebilecek her şeyi görmüştü; kendini yatağa bırak­tı. Gemi, limandaki dalgalara hafifçe eşlik ediyordu ve midesi bulanmaya başlamıştı.

Yatağın arkasındaki hoparlörden, geminin eğlence depart­manı sorumlusunun sahte bir neşe gizli sesi yankılandı: “Bayanlar ve Baylar. Aurora II gemimize hoş geldiniz! Pencerelerimizden Venedik Başkanlık Sarayına bakarsanız; 1201 yılı Nisan ayında Comte Thibaut’un nakliye ve savaş ge­milerini kontrol altına almak için gelen elçilerin gördüğü man­zaranın aynısını görmüş olursunuz. Tabii bu ziyaret, sonrasın­da Dördüncü Haçlı Seferi’ne dönüşmüştür…”

Hannah kıpırdamadı. Pencereler, diye düşündü. Lombozlar yerine pencereler, demişti.

Biraz hayal kırıklığına uğrar gibi oldu.

Chicago’da zaten pencereleri vardı.

2.

İki saat sonra eğlence departmanı sorumlusu Aurora Il’nin salonundaki pistin başında durmuş, kelimesi kelimesine aynı cümleleri mikrofonla tekrar ediyordu.

“Yolculuğumuzu sürdürürken, geçmiş de bizim için can­lanacak. Asırlar önce bu adamların deneyimlediği yolculuğa bizler de eşlik edeceğiz. Bir Ayasofya’nın ya da Aziz Mark’ın mozaiklerinin 1204 yılında seyahat edenler üzerinde ne denli etki yaptığını düşünebiliyor musunuz?”

Her yer parlıyordu; cilalı tahta yer döşemeleri, parlak ipek duvar kağıtları, parlak Akdeniz’e bakan, sırayla dizilmiş lom­bozlar- pencereler. Bir kenarda yemek alanı vardı. Cam avi­zeler, dantel kenarlı masa örtüleri ve köşelere konulmuş süslü püslü bir bar bulunuyordu. Diğer tarafta ise pist vardı. Başın­da küçük bir piyano ve stereo aletler bulunuyordu.

Yetmiş beş yaşlarında, yanak kemikleri çıkık şık bir…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİhanet Çıkmazı
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarJohn Altman
  • ÇevirmenEda Aksan
  • ISBN9789756178348
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviHemen Kitap / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur