Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

kansarkisi“Pek çok adı vardı. Daha otuz yaşına gelmemiş olmasına rağmen, tarih ona bol unvan ihsan edilmesini layık görmüştü: Onu bize eziyet etsin diye gönderen deli kralın karşısında Diyar’ın Kılıcı, savaşlar boyunca onu izleyen adamların yanında Genç Atmaca, Cumbraelli düşmanlarına karşı Karanlıkkılıç ve sonradan öğrendiğime göre Büyük Kuzey Ormanı’nda yaşayan esrarengiz kabileler arasında da Beral Shak ur adıyla anılırdı, yani; Kuzgun Gölgesi.

Ama benim insanlarım onu tek bir isimle tanırdı ve onu iskeleye getirdiklerinde aklımda dönüp duran da bu isimdi: Umut Katili. Yakında öleceksin ve ben de bunu göreceğim. Umut Katili.”Vaelin Al Sorna, annesinin ölümünün yarattığı üzüntüyü henüz üzerinden atamamışken, kendisini İtikad’ın koruyucusu Altıncı Nişan’ın kapısında, Kral’ın Savaş Lordu olan babası tarafından terk edilmiş olarak bulur. Nişan’a adım attıktan sonra ise artık hayatı eskisi gibi olmayacaktır. Bu inanç koruyucusu savaş okulunda ölümcül sınavlarla boğuşurken, dövüşmenin yanı sıra kardeşliği, sadakati, karanlığı, ihaneti ve hayatta kalmayı öğrenir. Diyardaki kardeşleri ise onun tek ailesidir. On yaşında o kapıdan adım atan çocuk, genç bir adam olduğunda, Diyar’ının en tanınmış figürlerinden biri haline gelmiştir. Krallarla pazarlık yapar, ordular yönetir ve Diyar’ın kâbuslarından Karanlık’la başa çıkmaya çalışır. Artık sadece Diyar’ının değil, tüm dünyanın kaderi onun ellerindedir. Her şeyden öte, Vaelin’in zorlu hayatında böylesine yükselmesini sağlayan gizli ve karanlık bir gücü vardır: Kan Şarkısı.

“Eğer Rothfuss veya Sanderson tarzı fantastik kurgu seviyorsanız, Kan Şarkısı sizin için biçilmiş kaftan.”
-Felicia Day-

“Cesur bir kurgu, kadim büyüler, amansız entrikalar ve kanlı bir macera…”
-Publishers Weekly-

***

Birinci Bölüm

Sabah olduğunda, Vaelin’in babası onu Altıncı Nişan Hanesi’ne götürürken sis tabakası etrafı kaplamıştı. Babasının önünde at sürüyor, eyer kayışını sıkı sıkı tutuyordu. Babası onu çok sık at sürmeye götürmezdi, bu yüzden anın tadını çıkarıyordu.
“Nereye gidiyoruz lordum?” diye sormuştu babasına ahıra giderlerken.
Uzun boylu adam cevap vermemişti ama atına semer vurmadan önce çok kısa süreliğine duraksamıştı. Babası çoğu soruya cevap vermediğinden, Vaelin cevap alamadığına şaşırmamıştı.
Evden uzaklaşırken, savaş atlarının demir nalları taş yolda takırdıyordu. Bir süre sonra darağacındaki kafeslerde asılı cesetlerin havaya nahoş bir koku yaydığı kuzey kapısından geçtiler. Bu tür bir cezayı hak etmek için ne yaptıklarını sormamayı zamanla öğrenmişti, çünkü bu babasının cevaplamaktan hep memnuniyet duyduğu bir soruydu ve anlattığı hikâyeler geceleyin Vaelin’i esir alıyorlardı. Duyduğu her seste tedirgin oluyor, hırsızların, asilerin ya da Karanlığa bürünmüş inkârcıların kendisini almaya geliyor olabileceğini düşünüyordu.
Surların dışına çıktıktan sonra taş yol bitti ve çim başladı. Babası önceleri atını eşkin[4] sürerken sonraları dörtnala sürmeye başladı. Vaelin heyecandan kahkahalar atıyordu. Aldığı zevkten anlık bir utanç duydu. Annesi iki ay önce vefat etmişti ve babasının tuttuğu yas bütün evin üzerine kara bir bulut gibi çökmüştü. Hizmetçiler korkularından sinmişlerdi ve misafir olarak gelen kişilerin sayısı azalmıştı. Ama Vaelin on yaşındaydı ve ölüm hakkında çocukça bir fikre sahipti: Annesini özlüyordu ama vefatı bir sır, yetişkin dünyasının en büyük sırrıydı ve ağlamasına rağmen neden ağladığını bilmiyordu. Yine de fırıncıdan pasta çalmaya ve bahçede tahta kılıcıyla oynamaya devam ediyordu.
Birkaç dakika dörtnala gittikten sonra babası dizginlere asıldı. Bu süre Vaelin’e çok kısa gelmişti çünkü o atını hep dörtnala sürmek istiyordu. Büyük, demir bir kapının önünde durdular. Parmaklıklar üç adam boyundaydı ve hepsinin ucu sivriydi. Kapının üstünde demirden yapılmış bir savaşçı figürü vardı. Göğsünde tuttuğu kılıcı aşağıya bakıyordu ve başı yerinde solmuş bir kafatası duruyordu. İki tarafındaki duvarlar da kapı kadar uzundu. Kapının sol tarafında ahşap bir kirişten, pirinç kaplı bir zil sarkıyordu.
Vaelin’in babası atından indi, sonra gelip onu indirdi.
“Burası neresi lordum?” Fısıldamış olmasına rağmen sesinin bağırmış gibi çıktığını hissetti. Sessizlik ve sis onu tedirgin ediyordu, kapıyı ve üzerindeki figürü sevmemişti. Boş göz yuvalarının bir yalan, bir kandırmaca olduğundan bir çocuğun olabileceği kadar emindi. Onları izliyor, bekliyordu.
Babası cevap vermedi. Zile doğru yürüdü, hançerini çıkarıp kabzasıyla zile vurdu. Çıkan gürültü, sessizliği yırtan bir çığlık gibiydi. Ses azalarak bitene kadar Vaelin kulaklarını elleriyle kapadı. Kafasını kaldırdığında, babasının ona baktığını gördü.
“Vaelin,” dedi kalın, bir savaşçıya ait sesiyle. “Sana öğrettiğim vecizeyi hatırlıyor musun? Aile düsturumuz.”
“Evet lordum.”
“Söyle.”
“‘Gücümüz sadakatimizdir.’”
“Evet. Gücümüz sadakatimizdir. Bunu hatırla. Oğlum olduğunu ve senin burada kalmanı istediğimi hatırla. Burada pek çok şey öğreneceksin ve Altıncı Nişan’ın kardeşlerinden birisi olacaksın. Ama hep benim oğlum olacaksın ve arzularımı onurlandıracaksın.”
Kapı, çakıl taşlarını süpürüp gıcırdayarak açıldı. Vaelin o tarafa bakınca parmaklıkların arkasında duran uzun, pelerinli bir adam gördü. Onları bekliyordu. Yüzü sisten dolayı görünmüyordu ama Vaelin incelendiğini, tartıldığını hissetti. Babası uzun, güçlü, kır sakallı; alnı ve yüzü çizgilerle dolu bir adamdı. Şimdi suratında Vaelin’in daha önce görmediği ve tanımlayamadığı bir ifade vardı. Sonraki yıllarda binlerce adamın suratında aynı ifadeyi görecek ve eski bir dost gibi tanıyacaktı: Korku. Birden babasının gözlerinin garip bir şekilde kara olduğunu fark etti, annesininkilerden çok daha karaydı. Hayatı boyunca babasını böyle hatırlayacaktı. Diğer insanlar onu Savaş Lordu, Diyar’ın İlk Kılıcı, Beltrian kahramanı, Kral’ın kurtarıcısı ve ünlü bir oğulun babası olarak tanıyordu. Vaelin ise onu hep Altıncı Nişan Hanesi’nin önünde oğlunu terk eden korkutucu bir adam olarak hatırlayacaktı.
Sırtında babasının sert elini hissetti, onu ittiriyordu. “Git, Vaelin. Ona git. Sana zarar vermeyecek.”
“Yalancı!” diye düşündü sinirli bir şekilde. Ayağını sürüyordu. Kapıya yaklaştıkça pelerinli adamın yüzü daha net görülebiliyordu. Asık ve ince bir suratı, ince dudakları ve soluk mavi gözleri vardı. Vaelin gözlerini o soluk mavi gözlerden alamıyordu. Asık yüzlü adam da babasını umursamadan Vaelin’e bakıyordu.
“İsmin ne evlat?” Sesi yumuşaktı, pusa gömülü bir fısıltı gibi.
Konuşurken Vaelin’in sesi titrememişti ve sebebini bilmiyordu. “Vaelin, lordum. Vaelin Al Sorna.”
Adamın ince dudakları suratına yayıldı ve gülümsedi. “Ben lord değilim, evlat. Benim adım Gainyl Arlyn, Altıncı Nişan’ın Suret’i.”
Vaelin annesinin adab-ı muaşeret derslerini hatırladı. “Özür dilerim, Suret.”
Vaelin arkasında sesler duydu. Dönüp baktığında babasının gittiğini, atıyla beraber sisin içinde kaybolduğunu gördü. Toynakları yumuşak toprağı dövüyordu ve bir süre sonra her şey sessizleşti.
“Geri gelmeyecek, Vaelin,” dedi asık yüzlü adam. Gülümsemesi suratından silinmişti. “Seni buraya neden getirdiğini biliyor musun?”
“Pek çok şey öğrenmek ve Altıncı Nişan’ın kardeşi olmak için.”
“Evet. Ama ister erkek olsun ister çocuk, kimse buraya kendi tercihi olmadıkça giremez.”
Bir anlığına koşup sis içinde kaybolmak istedi. Kaçacaktı. Onu kabul edecek bir çete bulur, ormanda yaşar, pek çok maceraya atılır ve öksüz olduğunu söylerdi… Gücümüz sadakatimizdir.
Suret’in bakışları duygudan yoksundu ama Vaelin bütün düşüncelerini okuyabildiğini biliyordu. İster buraya zorla ister babaları tarafından kandırılarak getirilmiş olsun kaç tane çocuğun kaçtığını ve kaçanların da pişman olup olmadığını düşündü.
Gücümüz sadakatimizdir.
“İzninizle girmek istiyorum,” dedi Suret’e. Gözlerinde yaşlar vardı ama umursamadı. “Pek çok şey öğrenmek istiyorum.”
Suret uzanıp kapının kilidini açtı. Bu sırada Vaelin adamın ellerinde birçok yara izi olduğunu gördü. Kapılar açılınca Vaelin’i içeri davet etti. “Gel, genç Atmaca. Artık kardeşimizsin.”
* * *

Vaelin, içeri girdikten kısa bir süre sonra Altıncı Nişan Hanesi’nin bir ev değil, kale olduğunu fark etti. Suret onu ana kapıya doğru götürürken, etrafında gördüğü granit duvarlar, sarp kayalıklara benziyordu. Burçlarda devriye gezen arbaletli askerler ona bakıyorlardı, ama gözleri sisten dolayı tam görünmüyordu. Giriş kemerli bir kapıdan yapılıyordu. Demir parmaklıklar girmeleri için kaldırıldı ve kapının önünde duran on yedi yaşındaki iki üst sınıf öğrenci Suret geçerken saygıdan dolayı eğilip selam verdiler. Suret onların farkında bile değildi. Vaelin’i diğer öğrencilerin taş yoldaki samanları süpürdüğü ve demircinin ocağından metali döven çekiç sesinin geldiği avludan geçirdi. Vaelin daha önce de kale görmüştü. Annesi ve babası onu bir keresinde Kral’ın sarayına götürmüşlerdi. Zorla en güzel kıyafetleri giydirilmiş ve İlk Nişan’ın Suret’i, Kral’ın ne kadar iyi kalpli biri olduğu hakkında konuşurken sıkıntıdan ne yapacağını şaşırmıştı. Ama Kral’ın sarayı temiz ve cilalı mermer, heykel ve duvar halısı dolu, iyi ışık alan bir labirent gibiydi. Göğüs zırhı giyen askerlerin zırhları o kadar temizdi ki baktığınızda kendinizi görebilirdiniz. Kral’ın sarayı gübre ve duman kokmuyordu, ayrıca bir çocuğun bilmemesi gereken kara sırlarla dolu yüzlerce gölgeli kapı girişi de yoktu.
“Bu Nişan hakkında bildiğin şeyleri anlat Vaelin,” dedi buyururcasına Suret. Onu iç kaleye götürüyordu.
Vaelin annesinin verdiği dersleri anımsadı: “Altıncı Nişan adalet kılıcına haizdir, İtikad[5] ve Diyar’ın düşmanlarıyla savaşır.”
“Çok iyi.” Suret şaşırmışa benziyordu. “İyi eğitimliymişsin. Ama biz diğer Nişanların yapmadığı ne yapıyoruz?”
İç kaleye geldiklerinde Vaelin hâlâ bir cevap verememişti. Orada yaklaşık on iki yaşında, ellerinde tahta kılıçlarla dövüşen iki çocuk gördüler. Birbirilerine hücum edip yaralamaya, bir yandan da darbeleri savuşturmaya çalışıyorlardı ve bu sırada tahta kılıçlar çarpışıyor, etrafa kıymıklar uçuşuyordu. Çocuklar, beyaz tebeşirle çizilmiş bir çemberin içinde dövüşüyorlardı; çemberin yakınına her geldiklerinde, iskelete benzeyen, kel kafalı bir adam olan eğitmenleri onlara değneğiyle vuruyordu. Aldıkları darbelerden kaçınmıyorlardı. Sadece dövüşe odaklanmış gibilerdi. Çocuklardan biri yaptığı bir hamleden sonra yeterince hızlı toparlanamayınca kafasına bir darbe aldı. Arkaya doğru sendeledi. Yarasından kan akıyordu ve çemberin öbür tarafına düştü. Eğitmen, değneğiyle ona vurdu.
“Savaşıyorsunuz,” dedi Vaelin, Suret’e. Şiddet ve kan, kalp atışlarını hızlandırmıştı.
“Evet.” Suret durup ona baktı. “Savaşıyoruz. Öldürüyoruz. Üzerimize ok ve ateş yağarken biz de sağanak olup kale duvarlarına yağıyoruz. Üzerimize gelen at ve mızraklara karşı duruyoruz. Düşmanımızın sancağını almak için kargı duvarlarını ezip geçiyoruz. Altıncı Nişan savaşır, ama ne için?”
“Diyar için.”
Suret, suratları aynı hizaya gelecek şekilde eğildi. “Evet, Diyar için, ama Diyar’dan daha önemli ne var?”
“İtikad?”
“Sesinde tereddüt var, genç Atmaca. Belki de sandığım kadar iyi eğitimli değilsindir.”
Bu sırada eğitmen yere düşen çocuğu ayağa kaldırıyor, aynı anda da hakaretler yağdırıyordu. “Seni sakar, beceriksiz, bok beyinli budala! Ayağa kalk ve çembere gir. Tekrar düşersen, temin ederim ki bir daha kalkamazsın.”
“‘İtikad, tarih ve ruhumuzun toplamıdır,’” diye hatırladıklarını kelimesi kelimesine tekrar etti Vaelin. “‘Öte’ye geçtiğimizde bize bu hayatta yol göstersinler diye özümüz Ayrılmışlar’ın ruhlarına katılır. Bunun karşılığında biz de onlara şeref ve itikad veririz.’”
Suret bir kaşını kaldırdı. “Öğreti’yi iyi biliyormuşsun.”
“Evet efendim. Annem bana sık sık ders verirdi.”
Suret’in yüzü karardı. “Annen…” Durdu ve yüzü tekrar duygusuz maskeye büründü. “Annenin bahsini bir daha açma. Babanın ya da başka bir aile üyenin de. Artık Nişan dışında bir ailen yok. Nişan’a aitsin, anlıyor musun?”
Kafasında yarık olan çocuk tekrar düşmüştü ve usta tarafından dövülüyordu. Değnek inip kalkıyor, düzenli aralıklarla aynı şiddette darbeler vuruyordu. Ustanın iskelete benzeyen suratında duygu yoktu. Vaelin, köpeklerinden birini döverken aynı ifadeyi babasının suratında da görmüştü.
Nişan’a aitsin. Kalp atışının yavaşlamasına şaşırdı. Suret’e, “Anlıyorum,” dediğinde, sesi titremiyordu.
* * *

Usta’nın adı Sollis’ti. Sıska ve yaşlıydı; bir keçininkine benzeyen gözleri vardı. Gri ve soğuk gözleriyle insanlara dik dik bakıyordu. Vaelin’e bakıp, “Leşin ne olduğunu biliyor musun?” diye sordu.
“Hayır efendim.”
Usta Sollis ona doğru yaklaşıp eğildi. Vaelin’in kalp atışları hızlanmamakta diretiyordu. Gözünün önündeki iç kalede yerde yatan çocuğa değneğiyle vuran iskelet suratlı usta imgesi, korkunun yerini giderek artan bir öfkeye bırakmıştı.
“Cansız ettir, evlat,” dedi Usta Sollis. “Savaş alanında kargalar tarafından yenilsin ya da fareler tarafından kemirilsin diye bırakılan ettir. İşte geleceğin, evlat. Cansız et.”
Vaelin hiçbir şey demedi. Sollis’in keçi gözleri onu sindirmeye çalışıyordu, ama adamın korku görmediğini biliyordu. Usta onu korkutmuyor, sinirlendiriyordu.
Kuzeydeki kulenin çatı katındaki oda, on çocuğa verilmişti. Diğerleri de aşağı yukarı onun yaşındalardı. Bazıları yalnızlık ya da terk edilmişlikten sürekli burunlarını çekiyor, bazıları da anne babalarından ayrılmanın iyi bir değişiklik olduğunu düşündüklerinden sürekli gülümsüyordu. Sollis onlara sıraya girmelerini söyledi. Yavaş hareket eden iri yarı bir çocuğa değneğiyle vurdu. “Akıllı ol bok kafalı.”
Hepsine tek tek bakıp inceledi. Birkaç tanesine hakaret etmek için yaklaştı. “İsim?” diye sordu uzun, sarışın bir çocuğa.
“Nortah Al Sendahl, efendim.”
“Usta diyeceksin, efendim değil bok beyinli.” Sırayı gezmeye devam etti. “İsim?”
“Barkus Jeshua, Usta.” Bu, değneği yiyen iri yarı çocuktu.
“Demek Nilsael’de hâlâ yük beygiri yetiştiriyorlar.”
Böyle böyle bütün sırayı gezip hepsini aşağıladı. Sonra kısa bir konuşma yapmak için durdu: “Ailelerinizin sizi buraya göndermek için kendilerince geçerli sebepleri vardır,” dedi. “Kahraman olmanızı, onların isimlerini onurlandırmanızı, kafayı çekip kasabada sürterken sizden bahsedip hava atmayı istemiş olabilirler. Belki de sadece başa bela bir piçten kurtulmak istemişlerdir. Ne olursa olsun, hepsini unutun. Sizi isteselerdi, burada olmazdınız. Artık bizimsiniz, Nişan’a aitsiniz. Dövüşmeyi ve savaşmayı öğreneceksiniz ve ölene dek İtikad ve Diyar’ın düşmanlarını öldüreceksiniz. Gerisi teferruat. Gerisi sizi ilgilendirmiyor. Aileniz, hayalleriniz, istekleriniz yok, sadece Nişan var.”
Onlara yataklarındaki sert pamuktan çuvalları aldırıp, kulenin merdivenlerinden indirdi ve avluyu geçip ahıra götürdü. Bir yandan çuvalları samanla dolduruyorlar, bir yandan da sopa yiyorlardı. Vaelin kendisinin diğerlerinden daha çok sopa yediğinden emindi ve Sollis’in onu vura vura zorla daha eski ve nemli saman çöplerinin olduğu köşeden toplamaya zorladığından şüpheleniyordu. Çuvallar dolduğunda çocukları döve döve merdivenleri çıkardı ve çuvalları, yatakları olan ahşap bölmelerin üzerine yerleştirtti. Sonra iç kalenin altındaki mahzene bir koşuşturma başladı. Onları sıraya dizdi. Soğuk havada soluk soluğa kalmış çocukların nefesleri, soğuk havada duman olarak görülüyordu. Mahzen çok geniş duruyordu; tuğladan yapılmış kemerler, her yöne doğru uzanıyor, karanlıkta kayboluyordu. Dipsiz ve tehlikelere gebe gölgelere baktıkça Vaelin içinde tekrar korku hissetti.
“Gözler ileri!” Sollis’in değneği kolunda bir iz bıraktı ve Vaelin acıdan bağıracakken kendisine zar zor hâkim oldu.
“Yeni mahsul mü, Usta Sollis?” diye sordu neşeli bir ses. Karanlıkların içinden, koca eliyle tuttuğu yağ lambasında titrek bir alevle oldukça iri bir adam belirdi. Bu, Vaelin’in gördüğü eni boyundan büyük olan, ilk insandı. Geniş beline diğer ustalarınki gibi koyu mavi bir urba sarıyordu, ama onunki çok daha genişti ve göğüs kısmında da tek bir kırmızı gül işlemesi vardı. Usta Sollis’in urbasında hiçbir süs yoktu.
“Yeni bir bok süprüntüsü, Usta Grealin,” diye cevap verdi iri adama. Sesinde tevekkül vardı.
Grealin’in bol etli yüzü gülümsedi. “Ne şanslılar ki başlarında siz varsınız.”
Bir anlık sessizlik oldu ve Vaelin iki adamın arasında gerginlik olduğunu hissetti. Önce Sollis’in konuşması dikkatini çekti. “Silaha ve zırha ihtiyaçları var.”
“Tabii ki.” Grealin onları yakından görmek için yanlarına geldi. O kadar iri bir adama göre çok hızlı hareket ediyordu, parkelerde kayıyor gibiydi. “Gelecek savaşlar için küçük savaşçılar silahlandırılmalı.” hâlâ gülüyordu ama Vaelin gözlerine bakıldığında neşe belirtisi göstermediğini fark etti. Bir kez daha babası aklına geldi; at tüccarları panayırında yetiştiricilerden biri ona savaş atlarından birini göstermek istediğindeki bakışı… Babası atın etrafında döner, Vaelin’e iyi bir savaş atının nasıl olması gerektiğini anlatırdı. Yakın dövüşte güçlü olacağını ama hücum sırasında yavaş kalabileceğini gösteren kas kalınlığının ne kadar olduğundan ve nefesi kesildikten sonra bile biraz gücünün kalması gerektiğinden bahsederdi. “Gözler, Vaelin,” demişti babası. “Her zaman gözlerinde kıvılcım olan bir at ara.”
Usta Grealin de şimdi bunu mu arıyordu, gözlerde bir kıvılcım? Kimin dayanıklı olduğunu, yakın dövüş ve hücum sırasında iyi olup olmadıklarını anlayabilmesi için bir gösterge.
Grealin, Sollis’in en fena hakaretlerinin hedefi olan Caenis adında kaslı bir çocuğun yanında durdu. Ona dikkatle baktıkça çocuk rahatsız olup ne yapacağını bilemiyordu. “İsmin ne, küçük savaşçı?” diye sordu Grealin.
Caenis cevap vermeden önce yutkundu. “Caenis Al Nysa, Usta.”
“Al Nysa.” Grealin düşüncelere daldı. “Hafızam beni yanıltmıyorsa, bir miktar zengin, soylu bir aile. Toprakları güneyde ve Hurnish Hanesi ile evlilik bağından dolayı ittifak halinde. Evinden çok uzaktasın.”
“Evet, Usta.”
“Endişelenme. Nişan yeni evin.” Caenis’in omzuna üç kez hafifçe vurduğunda çocuk çekindi. Sollis’in değneği, onu en ufak temastan bile korkar hale getirmişti. Sollis değneğiyle çizmesinin topuklarına mahzende sesi yankılanacak şekilde tak, tak, tak diye vururken; Grealin sırayı takip edip çocuklara türlü sorular soruyor ve onları yatıştırıyordu.
“Sanırım senin adını biliyorum, küçük savaşçı.” Grealin cüssesini Vaelin’e doğrulttu. “Al Sorna. Baban ve ben Melden Savaşı’nda beraber dövüştük. Büyük bir adam. Ona benziyorsun.”
Vaelin tuzağı gördü ve çekinmeden, “Ailem yok, Usta. Sadece Nişan var,” dedi.
“Ama Nişan da bir aile, küçük savaşçı.” Grealin ondan uzaklaşırken hafifçe kıkırdadı. “Ve Usta Sollis’le ben de amcanızız.” Bunu söyledikten sonra kahkaha atmaya başladı. Vaelin Sollis’e baktığında, adamın gözlerindeki nefreti gizlemeye bile çalışmadan Grealin’e baktığını gördü.
“Beni izleyin, cesur ve küçük adamlar!” Mahzenin derinlerine doğru ilerliyordu ve lambayı başının üzerine kaldırmıştı. “Sıradan ayrılmayın, fareler ziyaretçi sevmez, ayrıca bazıları sizden bile büyük.” Tekrar kıkırdadı. Vaelin’in yanındaki Caenis nefesini tutup gözlerini sonsuz gibi gözüken karanlığa dikti.
“Takma onu,” diye fısıldadı Vaelin. “Burada fare falan yok. Burası o kadar temiz ki, yiyecek bir şey bulamazlar.” Bunun doğru olup olmadığından emin değildi ama yüreklendirici bir laftı.
“Kapa çeneni Sorna!” Sollis’in değneği Vaelin’in başının üzerindeki havada uğuldadı. “Yürü.”
Usta Grealin’in lambasını takip ederek siyah hiçliğin içinde yol aldılar. Ayak sesleri ve şişman adamın kahkahaları birbirine karışıyordu ve ses yalnızca Sollis’in arada sırada değneğiyle birisine vurmasıyla bölünüyor, sonra darbenin sesi diğeri içinde boğuluyordu. Caenis’in gözleri sürekli çevreyi tarıyor, koca fareler görmeyi bekliyordu. Çok uzun gibi gelen bir zamandan sonra, sert bir meşe kapıya ulaştılar. Grealin belinden anahtarları çıkarıp kapıyı açarken diğerlerinden kendisini beklemelerini rica etti.
“Şimdi, küçük adamlar,” dedi kapıyı ardına kadar açarken. “Sizi gelecek savaşlar için silahlandıralım.”
Kapının ötesindeki yer mağaraya benziyordu. Kılıç, mızrak, yay, kargı ve daha bir sürü silahın olduğu raflar bitmek bilmiyordu. Meşale ışığı silahlardan yansıyordu ve meşalelerin altında fıçılar dolusu un ve tahıl vardı. “Benim küçük mekânım,” dedi Grealin. “Ben Mahzen Ustası ve silah deposu sorumlusuyum. Burada sayısını bilmediğim ne bir fasulye, ne de bir temren[6] vardır; her şeyi saydım, iki kere. Eğer bir şeye ihtiyacınız olursa ben vereceğim. Ve kaybederseniz de bana hesap vereceksiniz.” Vaelin, Grealin’in artık gülümsemediğini fark etmişti.
Grealin onlara birer bohça getirirken, onları deponun dışında sıraya soktu. Hepsine, içinde çeşitli şeyler olan birer bez torba verdi. “Bunlar Nişan’ın hediyeleri, küçük adamlar,” dedi Grealin neşeyle ve sırayla gezip her birinin ayağının dibine bohçayı bıraktı. “Bohçanızın içinde şunlar var: Asrael yapımı bir tahta kılıç, otuz santimetre boyunda bir av bıçağı, bir çift bot, iki dar pantolon, iki pamuk tişört, bir pelerin, bir kopça, bir boş çanta ve bir de şu…” Usta Grealin ışığa doğru bir şey tuttu. Zincirinde rahatça döndü ve ışıkta parladı. Bu bir madalyondu. Üzerinde Vaelin’in kapının girişinde gördüğü iskelet kafalı savaşçı figürü vardı. Gümüşten yapılmıştı. “Bu, Nişan’ımızın mührü,” dedi Usta Grealin. “Nişan’ın ilk Suret’i Saltroth Al Jenrial’i temsil ediyor. Uyurken, yıkanırken, her zaman bu madalyonu takın, her zaman. Bunu takmayı unutan çocuklar için Usta Sollis’in kafasında pek çok ceza tasarladığına eminim.”
Sollis konuşmuyor, çizmesini dövmeye devam ediyordu.
“Diğer bir hediyem ise birkaç nasihat,” dedi Usta Grealin. “Nişan’da hayat sert ve genellikle kısadır. Çoğunuz, belki de hepiniz son sınavınızdan önce kovulacaksınız ve bizle kalmaya hak kazananlarınız hayatlarını uzak hudutlarda devriye gezerek, yabaniler, çeteler ve kafirlerle bitmek tükenmek bilmeyen savaşlara girerek geçirecekler, ki şanslıysanız bu savaşlar sırasında ölürsünüz, değilseniz sakat kalırsınız. On beş yıllık hizmetten sonra sağ kalan bir avuç kişiye kendi egemenlikleri verilecek ya da buraya dönüp şimdi sizin konumunuzda olanları eğiteceksiniz. Ailelerinizin size verdiği hayat işte bu. Öyle gözükmese de bu bir onur. Değerini bilin, ustalarınızı dinleyin, size öğrettiklerini öğrenin ve İtikad yolundan hiçbir zaman ayrılmayın. Dediklerimi unutmazsanız Nişan’da uzun yaşarsınız.” Tekrar gülümseyip tıknaz ellerini iki yana açtı. “Size söyleyeceklerim bu kadar, küçük savaşçılar. Şimdi gidin; nasılsa yakında değerli hediyelerinizi kaybettiğinizde görüşeceğiz.” Tekrar kahkaha atıp depoya girdi ve gözden kayboldu. Sollis değneğiyle döve döve onları mahzenden çıkarırken, kahkahası duvarlarda çınlıyordu.
* * *

Direk altı metre uzunluğundaydı ve üst tarafı kırmızıya, orta kısmı maviye, alt tarafı da yeşile boyanmıştı. Eğitim alanında adeta öğrencilerin işkencesine tanık olan ketum şahitler olarak, yaklaşık yirmi tane direk vardı. Sollis her birini direklerin önünde durdurup, söylediği renge tahta sopalarıyla vurdurtuyordu.
“Yeşil! Kırmızı! Yeşil! Mavi! Kırmızı! Mavi! Kırmızı! Yeşil! Yeşil…”
İlk birkaç dakikadan sonra Vaelin’in kolu ağrımaya başladı, ama kılıcı yine de elinden geldiğince sert bir şekilde savuruyordu. Barkus birkaç vuruştan sonra bir anlığına kolunu indirmişti. Bunun karşılığında bir dizi değnek darbesi yedi, suratında hep olan gülümsemesi kayboldu ve alnı kan içinde kaldı.
“Kırmızı! Kırmızı! Mavi! Yeşil! Kırmızı! Mavi! Mavi…”
Vaelin, son anda açı değiştirip kılıcını dümdüz vurmak yerine direği kesecek şekle getirmezse kolunun çıkacağını anladı. Sollis gelip arkasında durduğunda değnek yiyeceğini düşünüp sırtını beklenti içinde darbeye hazırladı ama Sollis bir an onu izledi, homurdandı ve Nortah’ın yanına gidip kırmızı dediğinde maviye vurduğu için onu cezalandırdı. “Kulaklarını aç seni aptal soytarı!” Nortah ensesine değnek yedi ve direğe vurmaya devam ederken gözyaşlarını tutmaya çalıştı.
Sollis saatlerce idmana ara vermedi. Ete vuran değneği, direğe vuran tahta kılıçların sesini arada bölüyordu. Bir süre sonra diğer ellerini kullanmaları gerektiğini söyledi. “Nişan kardeşleri her iki eliyle de dövüşebilir,” dedi. “Bir uzuv kaybetmek, korkaklığın bahanesi olamaz.”
Bitmek tükenmek bilmeyen yaklaşık bir saatten sonra durmalarını söyledi. Çocukları sıraya soktu ve değneğini bırakıp eline tahta bir kılıç aldı. Onun kılıcı da Asrael yapımıydı: Keskin tarafı düzdü, bir buçuk el sığacak bir kabzası, kabzanın ucunda da, küçük bir top vardı ve kabzanın etrafında, kılıcı tutan kişinin tırnaklarını korusun diye ince, metalden yapılma bir korumalık vardı. Vaelin kılıçlara aşinaydı. Babasının kılıçları yemek odasındaki şöminenin üzerinde asılıydı. Onlara hiç dokunmamış olmasına rağmen çekici geliyorlardı. Tabii bu tahta kılıçlardan büyüklerdi, keskin tarafları bir metre uzunluğundaydı ve kullanılmaktan aşınmış durumdalardı. Ara sıra bileniyorlardı ama kılıcın savaş alanında aldığı pek çok sıyrık ve göçüğü düzeltmeye çalışan demircinin bileytaşı ve aletleri kılıçta çarpık bir şekil bırakıyordu. İlgisini en çok çeken kılıç ise uzanamayacağı kadar yüksekte asılıydı. Sade bir kılıçtı ve diğer çoğu kılıç gibi Asrael yapımıydı. Diğer kılıçların bazılarındaki güzel işçiliğe sahip değildi ama onların aksine tamir edilmemişti. Çeliğin duruşunu bozacak şekilde her çizik, çentik ve göçük duruyordu. Vaelin babasına bu konuda bir şey sormasa cesaret edemediğinden annesine sormaya karar verdi, ama yine de korkuyordu; annesinin, babasının kılıçlarından nefret ettiğini biliyordu. Annesi misafir odasında, çoğu zaman yaptığı gibi kitap okuyordu. Daha hastalığının ilk zamanlarıydı ve yüzünün sıskalığı Vaelin’in dikkatini çekiyor, sürekli gözünü dikip bakıyordu. Vaelin sessizce içeri girerken annesi gülümsedi ve gelip yanına oturmasını işaret etti. Ona kitaplarını göstermeyi seviyordu. İtikad ve Krallık hakkında hikâyeler anlatırken Vaelin de kitaplardaki resimlere bakardı. Bu sefer de Dinsiz Kerlis hakkındaki hikâyeyi sabırla dinledi. Kerlis, Ayrılmışlar’ın kendisine yol göstermesini kabul etmediği için sonsuz ölümle lanetlenmişti. Hikâye bittikten sonra sonunda sordu: “Anne, babam neden kılıcını tamir etmiyor?”
Annesi sayfanın ortasında durdu ama başını kaldırmadı. Sessizlik uzayınca annesinin de babasının alışkanlığını uygulayıp, sorusunu duymazdan geleceğini düşündü. Özür dileyip gitmek için izin istemeye hazırlanırken annesi konuşmaya başladı. “O kılıç babana, Kral’ın ordusuna katıldığında verilmişti. Diyar’ın doğuşu sırasında yıllarca o kılıcı kullandı ve savaş bittiğinde Kral, babanı Diyar’ın Kılıcı ilan etti, ismin de bu yüzden sadece Vaelin Sorna değil de Vaelin Al Sorna. Üstündeki çentikler babanın nasıl bu günlere geldiğini anlatıyor, bu yüzden de kılıcı tamir etmiyor.”
“Uyan Sorna! Sollis’in uluması onu gerçek dünyaya döndürdü. “İlk sen, fare surat.” dedi Sollis, Caenis’e. Zayıf çocuğun geçip karşısında durmasını işaret etti. Ben saldıracağım, sen savunacaksın. İçinizden biri bir darbeyi savuşturana kadar buradayız.”
Sonra takip etmesi zorlaşacak kadar hızlı hareket etti ve hücumuyla Caenis in göğsüne bir darbe indirdi. Daha kılıcını kaldıramadan, Caenis yere düşüp yuvarlandı.
“Acınası. Nysa,” dedi Sollis sertçe. “Sıradaki, adın neydi senin. Dentos.”
Dentos uzun saçlı, uzun kol ve bacakları olan, keskin yüz hatlarına sahip bir çocuktu. Ağır bir Batı-Renfael aksanıyla konuşuyordu ve bu durum Sollis’in hiç hoşuna gitmiyordu. “Konuşman da kılıç kullanman kadar kötü,” dedi tahta kılıcını Dentos’un kaburgalarına vurup nefessiz bir halde yerde yatmasına sebep olurken. “Jeshua, sırada sen varsın.”
Barkus, yıldırım hızındaki ilk hamleden kaçınmayı başardı ama karşı atağı ustanın kılıcına denk getiremedi ve bacaklarına aldığı bir darbe ayaklarını yerden kesti.
Sonraki iki çocuk da Nortah kadar çabuk düştüler. Nortah ilk darbeden yana kaçarak kurtulmuş olsa da, bu Sollis’i hiç etkilememişti. “Bundan daha iyisini yapman lazım.” Vaelin’e döndü. “Hadi bakalım Sorna.”
Vaelin, Sollis’in önüne geçip pozisyon aldı ve beklemeye başladı. Sollis’le göz göze geldiler. Sollis’in bakışları onu olduğu yere sabitliyor, dikkatini dağıtıyordu… Vaelin düşünmedi, sadece harekete geçti. Kenara çekilip kılıcını kaldırdı ve Sollis’in hücumu kılıçlarının çarpışmasıyla son buldu.
Vaelin bir adım gerileyip bir sonraki hücum için hazırlandı. Diğerlerinin donakalmış haldeki sessizliklerini umursamadı. Usta Sollis büyük ihtimalle aşağılanmış olmanın öfkesiyle dolmuştu ve Vaelin bir sonraki saldırıyı nasıl engelleyeceğini düşünmeye başladı. Ama saldırı olmadı. Usta Sollis kılıcını bir kenara koyup diğerlerine toparlanmalarını, yemek yemeye gideceklerini ve onu takip etmelerini söyledi. Eğitim alanından avluya geçerlerken Vaelin, Sollis’i izliyordu. Sollis’in bir an sinirlenip onu dövmesine yol açabilecek bir şey olmasından korkuyordu ama Sollis’in ifadesiz suratı hiç değişmedi. Vaelin, Sollis’in bu aşağılanmayı kabulleneceğine inanmakta zorlanıyordu ve kaçınılmaz ceza geldiğinde buna hazırlıksız yakalanmayacağına dair kendi kendine yemin elti.
* * *

Yemek tam bir sürprizdi. Yemek salonu ağzına kadar çocukla doluydu ve herkes hep bir ağızdan konuşuyordu. Masalar yaşa göre dizilmişti. Küçükler kapıya en yakın, dolayısıyla hengamenin en fazla hissedildiği yerde, büyükler ise ustaların masasına yakın olan, salonun ucundaki yerde oturuyorlardı. Toplamda otuz usta var gibi duruyordu. Çoğu sert bakışlı, sessiz, yara izleri olan adamlardı, bazılarında da yanık izleri vardı. Masanın uç tarafında oturup ekmek ve peynir yiyen bir adamın neredeyse bütün kafa derisi yanmıştı. Sadece Usta Grealin içten gülüyor ve büyük elinde tuttuğu budu yerken mutlu gibi duruyordu. Diğer ustalar ya onu görmezden geliyor ya da yaptığı nükteli esprilere nezaketen kafa sallıyorlardı.
Usta Sollis onları kapıya en yakın masaya götürüp oturmalarını söyledi. Masada, kendi yaşlarında başka çocuklar da vardı. Birkaç hafta önce gelmiş ve diğer ustalar tarafından eğitilmişlerdi. Bazılarının kendini büyük gören tavırlarını, dirsekleriyle onları dürtüp sırıttıklarını gören Vaelin oraya oturmaktan memnun olmadı.
“Dilediğinizce konuşabilirsiniz,” dedi Sollis. “Yemeği yeyin, atmayın. Bir saatiniz var.” Eğilip, usulca Vaelin’e fısıldadı. “Kavgaya girersen, kimsenin kemiğini kırma.” Sonra dönüp diğer ustaların yanına gitti.
Masa kızarmış tavuk, turta, meyve, ekmek, peynir ve pastalarla doluydu. Bu ziyafet Vaelin’in şimdiye kadar tanık olduğu haşinlik ile tezat halindeydi. Bu kadar çok yemeği daha önce sadece bir kez, Kral’ın sarayında bir arada görmüştü ve o zaman neredeyse hiçbir şey yemesine izin verilmemişti. Kısmen bu kadar çok yemek karşısında şaşırdıklarından, ama çoğunlukla garipsediklerinden bir an sessizce oturdular; sonuçta onlar birer yabancıydı.
“Nasıl yaptın?”
Vaelin kafasını çevirdiğinde Nilsaelli iri yarı çocuk Barkus’un, aralarındaki pasta dağının arkasından ona baktığını gördü. “Ne?”
“Darbeyi nasıl savuşturdun?”
Sollis’in kanattığı dudağına peçete dayayan Nortah dışındaki bütün çocuklar ilgiyle ona bakıyordu. Vaelin kıskanç mı olduklarını, yoksa ona karşı kin mi güttüklerini ayırt edemiyordu. “Gözleri,” dedi. Sürahiye uzanıp tabağının yanında duran tenekeden yapılmış kupaya su koydu.
“Ne varmış gözlerinde?” diye sordu Dentos. Ağzına bir somun ekmek sokmuştu ve konuştukça çenesinden aşağı ekmek parçaları düşüyordu. “Ne yani, Karanlık ile bir ilgisi olduğunu mu söylüyorsun?”
Nortah ve Barkus güldüler, ama yediği tavuk ve patateslere dalıp konuşmayı dinlemeyen Caenis dışındaki çocuklar, böyle bir şeyin bahsinden bile ürperdi.
Vaelin ilgiden rahatsız olmuştu. “Gözleriyle insanı sabitliyor,” diye açıkladı. “Sana bakıyor, sen de ona bakıyorsun ve sabitleniyorsun. Sonra sen hâlâ onun ne planladığını düşünürken sana saldırıyor. Gözlerine bakmayın, ayaklarına ve kılıcına bakın.”
Barkus elmasından bir ısırık alıp homurdandı. “Haklı he. Beni hipnotize etmeye çalıştığını düşündüm.”
“Hipnotize etmek ne demek?” diye sordu Dentos.
“Büyü gibi bir şey ama aslında sadece bir numara,” dedi Barkus. “Geçen seneki Yazgüneşi Panayırı’nda insanlara domuz olduklarını düşündürebilen bir adam vardı. Onları yere çöktürmüş, oink oink diye ses çıkarttırmış ve bok içinde yuvarlandırmıştı.”
“Nasıl?”
“Bilmem, bir tür numara işte. Gözlerinin önünde bir şey sallandırır, kulağına bir şeyler fısıldar ve sonra dediği her şeyi yaptırırdı.”
“Sence Usta Sollis de öyle şeyler yapabiliyor mu?” diye sordu Jennis. Sollis onun eşeğe benzediğini söylemişti.
“İtikad adına, kim bilir ki? Nişan ustalarının pek çok Karanlık şey bildiğini duymuştum, özellikle de Altıncı Nişan’dakilerin.” Barkus eline aldığı bir budu ısırmadan önce kendinden memnun bir halde inceledi. “Yemek konusunu da biliyorlar gibi duruyor. Bizi saman üstüne yatırıp günün her saati dövüyorlar, ama bizi iyi beslemek istiyorlar.”
“Aynen,” dedi Dentos. “Sim Amcamın köpeği gibi.”
Kimse anlamayıp birbirine baktığı için kısa süreli bir sessizlik oldu. Sonunda Nortah, “Sim Amcanın köpeği mi?” diye sordu.
Dentos ağzı koca bir pastayla dolu olduğu için başıyla onayladı. “Gürleyen. Batı bölgelerinin en iyi dövüş köpeği. Geçen kış boğazı parçalanana kadar on kez kazandı. Sim Amca onu çok severdi. Üç farklı kadından dört çocuğu vardı ama köpeğini hepsinden çok severdi ve Gürleyen’i çocuklarından önce beslerdi. Hem de en iyi yemeklerle. Köpeğe biftek, çocuklarına yulaf lapası verirdi. İç çekerek gülümsedi. “Kodumun bunağı.”
Nortah olayı çözememişti. “Renfaelli bir köylünün köpeğine ne yedirdiği şimdi ne alaka?”
“Daha iyi dövüşsün diye,” dedi Vaelin. “İyi yemekle kas oluşumu daha sağlam olur. Bu yüzden savaş atları otlamaya götürülmez de en iyi mısır ve yulafla beslenir.” Masadaki yemeği işaret etti. “Bizi ne kadar iyi beslerlerse, o kadar iyi dövüşürüz.” Nortah’ın gözlerinin içine baktı. “Ve bence ona köylü dememelisin. Burada hepimiz köylüyüz.”
Nortah ona soğuk bir şekilde baktı. “Başı çekmeye hakkın yok, Al Sorna. Savaş Lordu’nun oğlu olabilirsin…”
“Ne ben kimsenin oğluyum, ne de sen.” Vaelin bir somun ekmek aldı, midesi kazınıyordu. “Artık değil.”
Susup yemek yemeye başladılar. Bir süre sonra başka bir masada kavga çıktı ve yumruk ve tekmelerin arasında tabaklar, çanaklar uçuşmaya başladı. Bazı çocuklar hemen kavgaya girerken bazıları tempo tutuyordu. Çoğu çocuk hiçbir şey yapmayıp masalarında oturmaya devam ederken, bazıları ise o tarafa dönüp bakmıyordu bile. Kafa derisi yanmış olan usta gelip ustaca kullandığı değneğiyle ayırana dek kavga bir süre devam etti. Kavgaya tutuşan çocuklar, ciddi bir yaralanmaları var mı diye kontrol edilip de sadece burunları ve dudaklarından kan aktığı görülünce masalarına gönderildiler. Bir çocuk bayılmıştı ve iki çocuğa onu revire taşımaları söylendi. Çok süre geçmeden herkes tekrar seslice konuşmaya başladı. Hiçbir şey olmamış gibiydi.
“Acaba kaç savaşa gireceğiz,” diye sordu Barkus.
“Epey,” dedi Dentos. “Şişko ustanın dediğini duydun.”
“Diyar’da savaş diye bir şeyin artık kalmadığını söylüyorlar,” dedi Caenis. İlk defa konuşmuştu ve fikrini belirtmeye çekiniyor gibiydi. “Belki de katılacak savaş bulamayız.”
“Her zaman bir savaş vardır,” dedi Vaelin. Bunu annesinden duymuştu, daha doğrusu tartıştıkları sırada annesi babasına böyle bağırmıştı. Babasının gittiği son savaşın arifesiydi, annesi hastalanmadan hemen önce. Kral’ın Elçisi sabahleyin mühürlü bir mektup getirmişti. Okuduktan sonra babası silahlarını toplamaya başlamış, seyise en iyi savaş atına semer vurmasını söylemişti. Annesi ağlamış ve Vaelin tartıştıklarını duymasın diye babasıyla misafir odasına girmişlerdi. Babasının dediklerini duyamıyordu çünkü sessiz sakin, yatıştırıcı bir şekilde konuşuyordu ama annesinin canına tak etmişti. “Döndüğünde yatağıma girme!” diye bağırmıştı. “O pis kan kokun midemi bulandırıyor.”
Babası bir şeyler diyor, hâlâ onu yatıştırmaya çalışıyordu.
“Geçen sefer de böyle dedin, ondan önce de,” demişti annesi. “Ve sonra da diyeceksin. Her zaman bir savaş vardır.”
Bir süre sonra annesi ağlamaya başlamıştı. Babası odadan çıkıp Vaelin’in başını okşayıp atına binmek üzere dışarı çıkana kadar eve sessizlik hâkim olmuştu. Dört uzun ay sonra döndüğünde annesiyle babasının farklı odalarda uyuduklarını fark etmişti.
Yemekten sonra sıra ayindeydi. Tabaklar kaldırıldı ve Suret, İtikad bentlerini salonu dolduracak şekilde berrak ve yüksek bir sesle okurken sessizce oturdular. Ruh hali çok iyi olmasa da, garip bir şekilde Vaelin, Suret’in söylediklerini neşelendirici buldu. Aklına annesi ve uzun hastalığı boyunca hiç sarsılmamış inancının kuvveti geldi. Bir an, o yaşıyor olsa yine de buraya gönderilir miydi diye düşündü. Annesi yaşasaydı buna asla izin vermeyeceğini çok iyi biliyordu.
Suret konuşmayı bitirince, herkese bir süre kendi başına düşünmesini, Ayrılmışlar’a ihsan ettikleri lütuflar dolayısıyla şükranlarını sunmalarını söyledi. Vaelin annesine sevgisini gönderdi ve önündeki zorlu yol için kendisine yol göstermesini diledi. Bu sırada ağlamamak için kendisini zor tutuyordu.
* * *

Nişan’ın ilk kuralı sanki en küçük çocuklara en kötü ayak işlerinin verilmesiydi. Ayinden sonra Sollis onları gübreleri temizlemeleri için ahıra götürdü. Bu pis iş birkaç saat sürdü. Daha sonra gübreleri Usta Smentil’in bahçesine taşıdılar. Usta Smentil çok uzun bir adamdı ve konuşamıyor gibi duruyordu. Garip, boğazdan gelen hırıltılar ve topraktan kararmış elleriyle işaretler yaparak onlara ne yapmaları gerektiğini gösteriyordu. Çok homurdanıyorsa yanlış, az homurdanıyorsa doğru iş yaptıklarını anlıyorlardı. Sollis’le olan iletişimi ise farklıydı, zira Smentil’in yaptığı işaretleri Sollis anlıyor, o da el hareketleriyle cevap veriyordu. Usta Smentil’in bahçesi büyüktü. Duvarın dışındaki iki dönümlük arazisinde düzenli sıralar halinde ekili lahanaları, turpları ve başka birçok çeşitte sebzesi vardı. Ayrıca taş duvarla çevrili küçük bir meyve bahçesi de vardı. Mevsim kış sonu olduğu için zamanının büyük bölümünü budama yaparak geçiriyordu ve çocukların işlerinden birisi de budanmış dallardan çıra görevi görecek olan parçaları toplamaktı.
Çıra dolu küfeleri iç kaleye taşırlarken, Vaelin kendinde Usta Sollis’e soru soracak cesareti buldu. “Usta Smentil neden konuşamıyor, Usta?”
Kendini sopa yemeye hazırladı ama Sollis sadece sert bir bakış atmakla yetindi. Kısa süren bir sessizlikten sonra, “Lonaklar dilini kesti,” dedi.
Vaelin istemsizce ürperdi. Lonakları duymuştu, herkes duymuştu. Babasının koleksiyonundaki kılıçlardan en az biri Lonaklara karşı çıkılan bir seferden kalmaydı. Lonaklar kuzey bölgesindeki dağlarda yaşayan vahşi insanlardı; Renfael köy ve çiftliklerini yağmalar, kadınlara tecavüz eder, neşeli bir vahşet gösterisi ile mal çalıp insan öldürürlerdi. Bazıları onlara kurtadamlar derdi çünkü postlarının olduğu, dişlerinin çok uzadığı ve düşmanlarının etini yedikleri söylenirdi.
“Peki nasıl hâlâ hayatta, Usta?” diye sordu Dentos. “Tam Amcam Lonaklara karşı savaşmış ve dediğine göre birini yakaladıklarında mümkün değil bırakmazlarmış.”
Sollis, Dentos’a Vaelin’e attığından daha sert bir bakış attı. “Kaçtı. Usta Smentil cesur ve becerikli bir adam. Nişan’da olduğu için de şanslıyız. Yeter.” Değneğiyle Nortah’ın bacaklarına vurdu. “Hadi Sendahl hadi.”
Ayak işlerinden sonra sıra yine kılıç antrenmanındaydı. Bu sefer Sollis bir dizi hareket yapıyor ve çocuklardan hareketlerinin aynısını yapmalarını istiyordu. İçlerinden biri yanlış yaptığında eğitim alanının etrafını tam sürat koşmak zorundaydı. İlk başta her denemelerinde hata yapıyorlar ve sürekli koşuyorlardı, ama zamanla yanlıştan çok doğru yapmaya başladılar.
Hava kararmaya başladığında Sollis antrenmanı bitirdi, ekmek ve sütten oluşan akşam yemeği için onları tekrar yemek salonuna götürdü. Çok az konuşma vardı; çok yorgunlardı. Barkus birkaç espri yaptı ve Dentos başka bir amcası hakkında başka bir hikâye anlattı ama ilgilenen çok azdı. Yemekten sonra Sollis onlara merdivenleri koşarak çıkarttırdı ve odalarına götürdü. Onları sıraya dizip nefes nefese kalmış, bitmiş tükenmiş çocuklarla konuşmaya başladı.
“Nişan’daki ilk gününüz bitti,” dedi. “Nişan’ın kuralına göre yarın sabah isteyen ayrılabilir. Artık her şey çok daha sertleşip zorlaşacak, bu yüzden iyi düşünün.”
Onları odalarında nefes nefese, mum ışığında sabahı düşünür halde bırakıp ayrıldı.
“Acaba kahvaltıda yumurta verecekler mi?” dedi Dentos.
Vaelin saman yatağında dönüp duruyor, bitkin olmasına rağmen uyuyamıyordu. Barkus horluyordu ama onu uyanık tutan bu değildi. Kafası, hayatında tek bir gün içerisinde cereyan eden bu muazzam değişimi düşünmekle meşguldü. Babası onu terk etmiş, bu dayak ve ölüm dersleri olan yere sürüklemişti. Babasının ondan nefret ettiği ortadaydı; Vaelin, babasına ölü annesini hatırlatıyordu ve gözden uzak tutulması daha iyiydi. O da nefret edebilirdi, nefret etmek kolaydı ve annesinin sevgisi onu ayakta tutmayacaksa nefret tutabilirdi. Gücümüz sadakatimizdir. Alaylı bir şekilde gülüp burnundan nefes verdi. Sadakat senin gücün olabilir baba. Benimki sana duyduğum nefret olacak.
Karanlıkta birisi ağlıyor, gözyaşlarını yastığına akıtıyordu. Nortah mı, Dentos mu, yoksa Caenis miydi? Bilmek mümkün değildi. Hıçkırıklar, Barkus’un düzenli, odun testeresini andıran horlamasının temposunu bozmuyor, içinde kayboluyordu. Vaelin de ağlamak, yaşlarını yastığına akıtmak ve kendine acıma duygusundan dövünmek istiyordu ama ağlayamıyordu. Rahatsız bir şekilde yatıyordu, nefret ve sinirden güm güm atan kalbinin kaburgalarını parçalayıp dışarı çıkıp çıkmayacağını düşünüyordu. Panik yüzünden kalbi daha da hızlı atıyordu. Alnı ve göğsü terden sırılsıklam olmuştu. Burası berbat ve dayanılmazdı, buradan çıkmak zorundaydı, buradan kaçmak zorundaydı…
“Vaelin.”
Bir ses. Karanlıkta zikredilmiş bir kelime. Berrak ve gerçek. Doğrulduğunda kalp atışları normale dönmüştü ve gözleriyle karanlığı taramaya başladı. Korkmuyordu, çünkü sesin sahibini tanıyordu. Annesinin sesi. Gölgesi ona gelmişti, onu rahatlatmak için gelmişti, kurtarmak için.
Bir saat boyunca kulak kesilmesine rağmen annesi tekrar seslenmedi, tek kelime konuşulmadı. Ama duyduğundan emindi. Gelmişti.
Kendini tekrar rahatsız yatağına bıraktı ve sonunda yorgunluk galip geldi. Hıçkırıklar kesilmişti ve Barkus’un horlamaları bile daha yumuşak gibiydi. Rüyasız, sıkıntısız bir uykuya daldı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıKan Şarkısı
  • Sayfa Sayısı664
  • YazarAnthony Ryan
  • ÇevirmenBarış Tanyeri
  • ISBN9786053753810
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • Yayıneviİthaki Yayınları / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur