Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kanatların Var Ruhunda
Kanatların Var Ruhunda

Kanatların Var Ruhunda

Nil Karaibrahimgil

Kaygılar, korkular, kuruntular hep k’yla başlar ardından yürür ve sürekli sana bir şey fısıldarlar nereye gitsen fare gibi peşindedirler ve yoktur susacakları anneni ararsın…

Kaygılar, korkular, kuruntular hep k’yla başlar ardından yürür ve sürekli sana bir şey fısıldarlar nereye gitsen fare gibi peşindedirler ve yoktur susacakları anneni ararsın içinde, saçını okşasın, ben buradayım desin telaşla çarpan kalbinde, el yordamıyla bir sükûnet ararsın lokomotifleri vardır trenlerin ritmi şaşmaz, hayat kırmızıda durmaz aaa! diye bağırırsın bazen, duyanın da olmaz çoğu zaman rock’n roll günlerini özlersin, hiçbir şey sana çarpamıyordu ısıtmaya ihtiyacın var içini, ellerin hep soğuk, tenin hep soluk niyet etmen yeter derler ama niyetini de hatırlamazsın var olmanın yok olmakla yakınlığına şaşarsın bazı günler aşk istersin, meşk istersin, güç ve neşe ve biraz da boş vermişlik rollerin arasından en sıkıcısını oynamaya karar vermişsindir rahat edemediğin odalarda, rahatça söylemediğin repliklerle uzun düşünmeye de vaktin olmaz, bir akşamüstüne yayılamazsın hayat dediğin, hep kronometresi elinde, hep tepende… uyanma zamanın geldi demektir tüm bunlar oluyorsa! nasıl fark etmedin sırtındaki kocaman kollara benzer uzantıları? düşmeyeceksin, karanlıklarda yanıp, boşluklarda uçacaksın… anladığında: … kanatların var ruhunda!

Kanatların var ruhunda

Kaygılar, korkular, kuruntular hep k’yla başlar
Ardından yürür ve sürekli sana bir şey fısıldarlar
Nereye gitsen fare gibi peşindedirler ve yoktur susacakları
Anneni ararsın içinde, saçını okşasın, ben buradayım desin
Telaşla çarpan kalbinde, el yordamıyla bir sükûnet ararsın
Lokomotifleri vardır trenlerin ritmi şaşmaz, hayat kırmızıda
durmaz.

Aaa! diye bağırırsın bazen, duyanın da olmaz çoğu zaman
Rock’n roll günlerini özlersin, hiçbir şey sana çarpamıyordu
Isıtmaya ihtiyacın var içini, ellerin hep soğuk, tenin hep soluk
Niyet etmen yeter derler ama niyetini de hatırlamazsın.

Var olmanın yok olmakla yakınlığına şaşarsın bazı günler
Aşk istersin, meşk istersin, güç ve neşe ve biraz da boşvermişlik
Rollerin arasından en sıkıcısını oynamaya karar vermişsindir.

Rahat edemediğin odalarda, rahatça söyleyemediğin repliklerle
Uzun düşünmeye de vaktin olmaz, bir akşamüstüne yayılamazsın.

Hayat dediğin hep kronometresi elinde, hep tepende…
Uyanma zamanın geldi demektir tüm bunlar oluyorsa!
Nasıl fark etmedin sırtındaki kocaman kollara benzer uzantıları?
Düşmeyeceksin, karanlıklarda yanıp, boşluklarda uçacaksın…
Anladığında: … kanatların var ruhunda!

İnsan dışarı içinden bakar

Madem yeni bir sene başladı, yeni bir düşünceyle başlasın. Aklımızda ‘kilim’ kod adıyla kalsın bu düşünce. Ne zaman kendimizi başkalarıyla karşılaştıracak olsak, kendisini hatırlatsın. Şöyle ki… İnsan oldu olalı kendisini başkasıyla, benzeriyle karşılaştırdı. “Onun nesi fazla?” sorusu hep “Benim neyim eksik”e döndü. “Komşunun bahçesi hep daha yeşil” derler ya, başkasındakilere bakarak, kendi haline hayıfl anırsın.

Onların daha çok şeyi, daha fazla arkadaşı, macerası, seveni, şusu busu olur. Başkaları nasıl yapmışsa yapmış, senden iyi olmuştur bir şekilde. İnsan gününün onda birini bu karşılaştırmaya ayırır. Komşuya bakar karşılaştırır, ofi ste yan masaya bakar karşılaştırır; yemekte yan masaya bakar, televizyona bakar, TikTok’a bakar, dedikodu duyar karşılaştırır. Sanki görünmez bir cetvel, gün boyu ölçüm yapar. Halbuki bu karşılaştırmalarda gizliden bir hata olur. Biz kendimizin sübjektif gerçeğini, yani içimizde olup biteni, başkasının objektif gerçeğiyle, yani dışarıdan göründüğü haliyle karşılaştırırız el mecbur!

Kimsenin içini bilemediğimiz gibi, kendi dışımızın da farkında değilizdir pek. Dolayısıyla kendi penceremizin kırık dökük pervazlarından dışarı bakar, ışıl ışıl vitrinler görürüz. Halbuki o vitrinden bize bakan da, kendi kırık dökük pervazlarını görür. Pencereden aklımızda kalmazsa kilimden kalsın. Kendi kilimimizin arkasından karşıda asılı kilime bakarken, onun renkleri, dokunuşu, desenleri nasıl da güzel görünür göze.

O sırada kendi sergilediğimiz kilimin arkasında ne tozlar, sökülmüş dikişler, solmuş renkler görürüz. Yine de bu hataya kolayca düşeriz. Kendi kilimimizin arkasıyla, karşımızdaki kilimin önünü karşılaştırır, eksiye düşeriz. İnsan bu durumda eksiye düşmeye mahkûmdur. Halbuki bilsek, bilsek ki, o kilimin de arka planı dertli. O kilimin de var sökükleri, soluklukları, yırtıkları. Bunu bilsek, o kilimi de kendimizden bileceğiz. Ondakini istemeyi bırakıp, kendimizinkine de eksikli gözüyle bakmayacağız. Şu dünyada, bulutlardaki altın şatolarda yaşayanlar dahil, kimsenin kiliminin arkası kusursuz değil. Hiçbir zaman olmadı.

İnsan dışarı içinden bakar.
İnsan dışarıyı içinden görür.
O halde insan karşılaştırırken de içinden bilmeli herkesi.
Vitrinler elbet güzel.
Kilimler renk renk, desen desen. Ama her kilim sana der ki:
Ah beni bir çevirsen!

Herkesin içindeki savaşçıya şarkı 

Kendime bir şarkı yazmaya karar verdim. Bu şarkı, içimdeki savaşçı kadına olacak. Ona saygılarımı ileteceğim şarkıda. Aynı zamanda, ondan beklentilerimi de ileteceğim. Biraz sakin olmasını, arada bir yanıma oturup çay içmesini teklif edeceğim. Terli terli zırhlarının içinde çok yoruluyor garibim. Her yeri tehdit sanıyor. Don Kişot gibi havalara kılıçlar savuruyor, düşman yokken bile. Biraz nefeslensin, manzaraya bakıp dinlensin, çiçek kokularını içine çeksin istiyorum. Nereden çıkardı bilmiyorum ama bazen, olur olmaz senaryolar fısıldıyor. Diyorum ki, olacak şey mi bu, nereden aklına getirdin bunları? Ama işte laf geçiremezsiniz koca miğferinden. Evet evet, miğferini kuşanmışların kulağına kolay kolay laflar fısıldayamazsınız. Bizimki de öyle. Şarkının giriş bölümü, onun bugüne kadar kazandığı zaferlerden bahsedecek.

Zor anlarımda, yumruğu sıkıp koşarak girdiği karanlık ormanlardan, zırhı parça parça olduğu günlerde bile elleriyle en tepeyediktiği bayraklardan, aç susuz sığındığı mağaralardan korkusuzca çıkıp güneşe baktığı anlardan bahsedecek. Ona saygılarımı ileteceğim bu bölümde. Ve teşekkürlerimi tabii. O olmasaydı buraya varamayacağımı bildiğimi söyleyeceğim o savaşçı kadına. Bahçede ona benzeyen bir taş bulduğumu ve her gün geçerken, ona selamda kusur etmediğimi söyleyeceğim. Kimse zaferlerinin göz ardı edilmesini istemez. Fakat nakarat, bambaşka bir yere gitsin istiyorum. Nakaratta, ona miğferini çıkarıp bana kulak vermesini isteyeceğim. İstediği tepede oturabiliriz, istediği rüzgârları davet edebilir. Beraber şöyle bir manzaraya bakıp, birlikte kurduğumuz bu ülkenin tadına varalım istiyorum. Biraz daha erdemli bir savaşçı olabilmesini dilediğimi, kibar bir dille anlatacağım. “Her şey yolunda, merak etme” demek istiyorum ona. “Barış var artık burada, kılıcını hep önünde tutmasan da olur” demek mesela. Yüzüne, eriyen sıcacık tereyağı gibi bir gülüş yerleşsin istiyorum ve o bütün diğer ifadelerin altında hep var olsun. Nakaratta fazla bağırmadan, sakince ona bu fi krimi söyleyeceğim. Sonra susacağım. Bir ud çıkagelip, benim dediklerimi aynen tekrar edecek o güzel sesiyle. Sadece nakaratı. Sonra sözü savaşçı kadına bırakacağım. Eğer söylemek istediği bir şey varsa, söyleyebilir. Yoksa A’yı tekrar edip, yine nakaratla bitireceğim. Ne dersiniz, güzel olur mu böyle bir şarkı? Dinler mi sizin de içinizdeki savaşçı?

Her gün kendinle bir saat 

Bir yerde karşıma çıktı. Artık her şey bir yerde karşıma çıkıyor zaten ve ben asla hatırlamıyorum neresi olduğunu. Kim demiş, nerede demiş, kime demiş, kitaptan mıymış, başkasının mıymış, neden denmiş hepsi karman çorman oldu. Gördüğümüz ve okuduğumuz şeyler, hızlı bir trenin geçerken camdan belli belirsiz bize gösterdiği şekiller gibi oldu. Neyse uzatmayayım, uzatmak da kabahat bu devirde… Ben bu cümleyi bir yerde okudum ve hemen ‘evet’ dedim, aynen öyle: İnsan her gün bir saati sadece kendine ve canı ne istiyorsa ona ayırmalı…

Bunu okuduğum günden beri, dizi dizi dosyaları masasında bırakıp, öğle arasına sorgusuz sualsiz çıkan bir memur gibi, bir saatliğine kayıplara karışıyorum. İnsanlardan uzak, telefonu çoktan unutmuş halde, canımın ne istediğini dinliyorum. Bu bir saat, kimsesizken, “Kendimleyken neye ihtiyacım var?”, “Çıkıp dolaşayım mı?”, “Kitap mı, spor mu?”, “Oturup etrafı mı seyredeyim?”, “Yazayım mı?”, “Kaybolduysam kendimi nerede bulayım?”la geçti. Bir hafta bunu yaptım. Her seferinde de eve dönerken bir top çikolatalı dondurma aldım. O benim, “Bravo, bir saat kendinle baş başaydın ve ne istediysen onu yaptın” ödülüm.

Diyeceksiniz ki, bir saat ne ki, çok kısa! Öyle demeyin, onu kısaltır uzatırsınız duruma göre. Burada mühim olan, fi şi çekmemiz: Yokum, gittim, cevap vermiyorum. Sizin yaşantılarınıza yan gözle bakmıyorum. Kendimleyim ve sadece kendimleyim. Onun bana söylediklerini yapacağım.

Belki kahve içer, dönüşte de bir dergi alır gelirim. Bilmiyorum. Yukarıdaki mezarlığa tırmanıp orada oturabilirim. Bilmem, belki mayo denerim, parkta sincap beslerim, denize girerim. Bu zamanların şarkısı da “Seninle Bir Dakika”dan yola çıkarak “Benimle bir saat!” Sözleri şu şekilde, lütfen benimle söyleyin: “Benimle bir saat umutlandırıyor beni O bir saat siliyor canım, yılların özlemini… Seninle buluşmamız bir saatte geçti, Gözlerim gözlerini canım, o bir saatte içti.” Siz de deneyin! Ve her saatin sonunda da o bir top dondurmayı unutmayın.

Her hayalin bir meyali var 

Hani bazen olur, bir şey hayal edersin, gider ona varırsın, bakarsın hayal değil meyalmiş. Bazı kelimeler, sadece belli dillerde yaşar. Çok şey söyler. Biz insan olduğumuzdan o duyguları biliriz, ama ismini kendi dilimizde koyamayız. Adsız bir sokak çocuğu gibi, arada bir belirir ve kaybolur. ‘Weltschmerz’ de öyle bir kelime. Almanca bu kavram.

Dünya halinden duyulan acı. Dünya ıstırabı, dünyanın karnımızdaki ağrısı, dünya üzüntüsü anlamına geliyor. Filozof Cioran’ın hâkim duygusuymuş. Hepimiz onu biliyoruz. Hele bugünlerde. Yazlar bile içimizi ısıtamazken. Kafamızdaki ideal dünyayla, olan dünyanın uçurumunun hissi. Dünyanın gidişatından duyulan sızı. Ağrıların en derinden sızlayanı. Doğduktan hemen sonra başlayanı. Bazı duygular var, insan olmakla beraber geliyor. İki gözü, iki kolu olmak gibi. Hepimiz yüzüyoruz içinde. Konuşamıyoruz. Anlatılmıyor. Kalpte atıyor, akla geliyor, ürpertiyor, başta ağrıyor, gece uyandırıyor… İsmi konmuyor. Weltschmerz… Seni duyar duymaz tanıdım. Sen bir hayal kırıklığının adısın.

Hayal kurup, hayali kırılmayan mı var? Her hayal bir yerinden kırık. Gerçekleşeni bile yamuk. Dünya halinin optik yanılması gibi bir şey. Serabı var bu hayatın. Bir türlü başaramadığımız ‘şu anda yaşa’nın bize en büyük vaadi de bu değil mi? İdeal sen, ideal hayat, ideal dünyayı düşünme; şu an kaşıkladığın çorbayı düşün. Bu senin tek çıkışın. Katılıyorum. Bu mindfullness denilen anın farkındalığından her kopuşumuz, bizi welschmertz’le buluşturuyor.

Bizim duyguları anlamak için mutlu mutsuz gibi ikilemelere değil, böyle geniş, içine her şey sığan kelimelere ihtiyacımız var. Portekizcedeki ‘saudade’ gibi. Aynı anda hem mutlu hem de mutsuz olabilirsin saudade’da. Sevincin buruğu olur mu, olur. Üzüntü veren olaylara özlem duyulur mu, duyulur. Aynı anda hem şimdide hem de geçmişte olunur mu, olunur. Oktay Rifat’ın dediği gibi: Güzel şeyler düşünmeme rağmen / ağlamak geliyor içimden. Hepimiz, istediğimiz bir sürü şey olmasına rağmen, neden hâlâ tamamlanmamış olduğumuzu merak ediyoruz. Bir boşluk doldurma cümlesi gibi, tam ortamızda bir çizgi var.

Keşke cevabı aşağıda ters yazsa, ama yazmıyor da. Öyle üşüyoruz onunla. Baş başa kalıyoruz. O boşluk küçülmüyor, silinmiyor, karalasan da cümlen tamamlanmıyor. Herkes o boşluğa bir şey yazmaya çalışıyor. Kimi sevgiliyi, kimi çocuğu, kimi işi gücü, kimi yarını, kimi dünü… İşte o boşluğa bakakaldığımızda hissettiğimiz o duyguların isimleri bunlar… Weltschmerz, saudade… Siz olmasanız bu duygular öksüz kalacaktı. Beyrut’a gittiğimde bu duyguların koca dalgaları vurmuştu bana.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Deneme
  • Kitap AdıKanatların Var Ruhunda
  • Sayfa Sayısı280
  • YazarNil Karaibrahimgil
  • ISBN9786258004892
  • Boyutlar, Kapak13.7 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviDoğan Novus / 2024

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Edebiyat ve Sanat Yazıları ~ Marcel ProustEdebiyat ve Sanat Yazıları

    Edebiyat ve Sanat Yazıları

    Marcel Proust

    Modern romanın öncülerinden Marcel Proust bu kez eleştiri, deneme, inceleme, açıklama, mektup biçiminde kaleme aldığı “Edebiyat ve Sanat Yazıları”yla karşımıza çıkıyor. “Edebiyat Yazıları”nda Flaubert,...

  2. Metafor Olarak Hastalık – Aids ve Metaforları ~ Susan SontagMetafor Olarak Hastalık – Aids ve Metaforları

    Metafor Olarak Hastalık – Aids ve Metaforları

    Susan Sontag

    Susan Sontag kendisine meme kanseri teşhisi konduğunda, hastalıkla baş edebilmek için çoğu kez hastalık hakkındaki gerçekleri saptıran ve hastayı izole eden bir mit oluşturulduğunu...

  3. Biat – I ~ Nuri PakdilBiat – I

    Biat – I

    Nuri Pakdil

    Nuri Pakdil, ‘Biat’ adlı kitabında, Cumhuriyet dönemi edebiyatını ve yerli düşünceyi değerlendirir: “Cumhuriyet dönemi edebiyatı, Asya’dan, Afrika’dan, Ortadoğu’dan kopuk bir edebiyattır. Daha da kötüsü,...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur