Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kendini Sev / Kiminle Evlendiğin Önemli Değil

Eva - Maria Zurhorst

Kendini Sev / Kiminle Evlendiğin Önemli Değil

Uzun yıllardır ilişki danışmanlığı yapan Eva-Maria Zurhorst bu kitabında tecrübelerinden yola çıkarak çoğu boşanmanın ve ayrılığın gereksiz olduğunu ortaya koyuyor. Şu anda sahip olduğunuz ilişkinin olabilecek en iyi ilişki olduğunu gösteriyor. Derin ilişkinin ve aşkın, belki de umudun bittiği zamanlarda yaşanmaya başladığı etkileyici örnekleri anlatıyor….

Kadınların kendilerine güvenmekten başka çareleri yok. Şayet kalplerine, sezgilerine ve bedenlerine nihayet inanmaya başlarlarsa, erkeklere de güven besleyebilir, kadınsı gücün ne kadar önemli ve paha biçilmez olduğunu öğrenebilirler. Onların sıcak, göğüsleyici ve besleyici enerjisi olmazsa yaşam ölür.

***

Sevgiyle fethedilecek, mağlup olacak ve güçsüz kalacağım…

***

“Onu birbirimize çok uygun olduğumuz için sevmiyordum. Sadece seviyordum onu.”

Tom Booker rolüyle Robert Redford. “Pferdeflüsterer” filminden.

***

ÖNSÖZ

PES ETMEYİN.

Olabileceğini biliyorum. İlişkinizin tam da arzu edeceğiniz ilişkiye dönüşebileceğini biliyorum. Kader bu kitabı size gönderdi. Belki iyi niyetli bir arkadaşınızdan hediye olarak geldi. Belki de bu ilk satırları sırf size bir arkadaşınız, “Hadi ama ilişkini kurtarmak istiyorsan, böyle bir şey okumalısın,” dediği için okuyorsunuz. Ya da hayat arkadaşınız belki de elinde bir oklavayla sizi dürter gibi bu kitabı okumaya zorladı ve, “Evliliğimiz için artık bir şeyler yap!” diye diretti. Belki herhangi bir kitapçıdaki okuma koltuğunda ya da okuma masasında bu kitapla burun buruna geldiniz ve size sanki, “Beni aç ve oku!” diye fısıldadı. Ya da belki aşk hayatınızla ilgili kafanızın içine sıkışmış sorulara cevap arıyor, yeni bir bakış açısı edinmek istiyor ve köklü değişimler arzuluyordunuz.

Şayet şu anda bu satırları okuyorsanız, bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde ilişkinizin derinine inmeye veya daha derin bir ilişki aramaya karşı bir isteğiniz olduğuna emin olmalısınız. Zihniniz size başka şeyler söylemeye çalışsa da ruhunuzun canla başla bu işte size yardımcı olacağına emin olun.

Evliliğinizin daha derin ve doyurucu olabileceğine dair inancınızı kaybettiyseniz…

Siz veya hayat arkadaşınız, bir çapkınlık yaptıysanız ya da her anlaşmazlıkta yeni birileriyle macera yaşadıysanız ve tekrar denenebileceğine inandıysanız…

Aranızdaki bedensel istek kaybolmaya başladıysa…

Artık sadece kavga ediyorsanız, her şey boş ve anlamsızsa, hiçbir ilerleme kaydedemiyorsanız, siz de hayat arkadaşınız da, içten ama anlamsız kibarlık gösterilerinden sakınıyorsanız…

Belki artık affetmiyorsunuz ve derin intikam duygunuzun içine hapsolmuşsunuz…

Belki bir diş macunu veya masadaki ıvır zıvır yüzünden küçük çaplı bir savaş yaratıyorsunuz ve cepheler arasındaki silahlanma sizi dehşete düşürüyor. Belki de düzinelerce kitap okumuş, seminerlere gitmiş, hatta evlilik terapistine dahi görünmüşsünüzdür ancak buna rağmen ilişkinizin düzeleceğine dair olan umudunuzu tüketmişsinizdir.

Yine de olabilir! Her şey 180 derece değişebilir, iki insan yine – ya da belki de gerçekten ilk defa – bir arada olabilir. Bunun olabileceğini biliyorum ama kulağa mucize gibi geliyor. Bunu tecrübe edince de bir mucize olmuş gibi hissediyorsunuz. Ancak bu tamamen sizin gücünüze bağlı. İstediğiniz ilişkiye sahip olabilirsiniz, üstelik şu anda birlikte olduğunuz hayat arkadaşınızla. Partnerinizin size şu anda uzak, itici ve korkutucu gelmesinin bir önemi yok. Sadece bunun olabileceğini biliyorum. Biliyorum çünkü kendim yaşadım. Belki bana, yıllarca bu konu üzerine eğitim almam, çok okumam, harika ve işinin ehli öğretmenlerden çok güzel şeyler öğrenmiş olmamdan ve bir çeşit ilişki uzmanı olmamdan dolayı şüpheyle bakıyorsunuz. Belki de birçok insanın ilişkisini onarma yolunda başarılı adımlar atmamdan dolayı öyle düşünüyorsunuz; bunların hepsi çok önemli! Ama gerçek şu: Olabileceğini biliyorum, çünkü hâlâ kocamla evliyim ve bunun için tüm kalbimle şükrediyorum.

İlk günden itibaren rüya çift sınıfına girdiğimiz söylenemez. Öyle yıllar yaşadık ki hiç kimse bizim evliliğimize inanamazdı. Ama bugün, aramızda var olan tüm sorunların, beni, yolunda giden, temeli güçlü ilişkiyi aramaya ittiğine inanıyorum. Bizi birbirimize düşüren hayat ve ardı arkası kesilmeden önümüze çıkan engeller, hepsinin üstesinden gelebilmemiz, inanç geliştirmemiz, kendimizi tedavi etmemiz içindi ve bireysel yaşam ödevlerimizdi. Tüm bu zorlamalar olmasaydı, yüreğimizde var olan aşkı, sabrı, gücü ve cesareti keşfedemeyecektik. İki kişinin, aşılması zor gibi görünen hendekleri geçebileceğini bilmeyecektik ve ben bu kitabı yazamayacaktım.

‘Olabileceğini biliyorum!’ cümlesi, başardığım işi tarif edebilen gerçek güçtür. Ve o güç aynı zamanda bu kitabın içinde!

Derin bir şükran duygusuyla bağlı olduğum kızıma ve kocama.

Wuppertal, Haziran 2003
Eva-Maria Zurhorst

NEDEN BU KİTAP? GERİ DÖNMEK İÇİN GİTMEK

Bu kitabı yazmak istemiyordum. Bu kitabı yazdım çünkü yazmak zorundaydım. Beni rahat bırakmadı, içimde büyüdükçe büyüdü ve her yerde karşıma çıktı. Dünyaya gelmek istiyordu ve görünüşe göre de benim üzerimden.

Hayatım ilişkileri araştırmak üzerine kuruluydu, üstelik bu konu uzun bir süre kafamda net değildi. Bir sürü hedefim, planım ve isteğim vardı. Ancak genelde tüm gücümle onların peşine düşmek istediğimde her şey farklı oluyordu. Hayatım beni çok erken yaşlarda onu kontrol altına alamayacağıma ve hakkında kararlar veremeyeceğime alıştırdı. Kendi kendine gelişecekti ve ben de bu gelişim sürecinde sadece ona katılım göstermekle görevliydim. Aynı zamanda irademin dışında, kendi döngüsü içinde de hareket ettiğini, değişime uğradığını öğretti. Bunu değişimleri gözlemleyince anladım ve bu değişimler benim hayatımın anlamıydı. Bana tüm oluşumların o döngünün içinde sonlandığını ve öldüğünü, aynı zamanda hayatıma yeni düzenlerin, yeni değerlerin ve yeni oluşumların geldiğini öğretti.

Geçmişte beni derinden sarsan ve korkutan her döngünün sonucunda yeni bir şeylerin başlaması, bu döngülere derinden güvenmemi sağladı. Uyanık olmayı ve gidilecek yola dair bir his sezinlemeyi, böylelikle hayatımı koruma altına almayı öğrendim. Güvendiğim alışkanlıklardan ve yaşadığım örneklerden vazgeçmeyi öğrendim, böylelikle mutlu olduğumu sandığım yerlerden uzaklaşmayı başardım. Hiç tanımadığım yolların belki de beni hayatımın en iyi yolculuğuna çıkaracağına dair güvenim arttı. En yakın yol ayrımında yeni bir şansın beni beklediğini ve bunun hayat yolumda aslında ne kadar önemli olduğunu fark ettim. Hiçbir zaman, gerçekten son değildi. İçimdeki o yabancı duygu, o eksiklik, sanki tekrar tekrar kozasından çıkıp, yolumda bana engel olan kılavuzum oluyordu. Onun ardından yine yeni bir olanak peyda oluyordu, bu sanki daha önce tecrübe edilmemiş derin ve daha güvenilir bir duyguydu. Tekrar ve tekrar, sırf gelecek yeni oluşumlara meydan açılması için alışılmış şeylerin yok olmasına katlanmak zorunda kaldım. Ancak görünüşte yeni olan bu oluşum, kendi derinliğinde yine aynı şeyleri taşıyordu. Sonuçta hayatımda sürekli olarak geldiğim nokta – her ne kadar o anda bunun bilincinde olmasam da – ilişkileri araştırmak ve kendimi kabul etmek olmuştur.

Beş yaşındayken kendimi sıklıkla yalnız hissederdim. Bazen üzerime öylesine bir korku çökerdi ki, kimseyle bunu konuşmaya cesaret edemezdim. Hayatın gerçek olmadığı hissine kapılıyordum. İnsanları izler kendi kendime, ‘Acaba onlar her şeyi biliyorlar da bir tek benim mi bilgim yok?’ diye sorardım. Korkuyla tüm çevremdeki insanların sadece bir tiyatro oyununu sergileyen oyuncular olduğunu hayal ederdim. Muhtemelen her şeyi gerçek zanneden tek kişinin ben olduğumu düşünürdüm. Kendi kendime gerçek korkuyu tanıyan ya da hakiki sevinci bilen yegane kişi veya bunun tam tersi olup olmadığını sorardım. Belki bu hayatta hiçbir şeyin gerçek olmadığının bir tek ben farkındaydım. Herkes mutlu ve huzurluyken belki de ben kendimi bu sebeple yalnız ve yabancı hissediyordum.

Okul yıllarımda çevremde insanlar olduğu zaman şiddetli migren ağrıları çekerdim ve bu ağrılara sadece karanlık bir odada katlanabiliyordum. Gençliğimde insanlarla birlikte bulunduğum toplantılarda hipervantilasyon atakları yaşamaya başladım, öyle ki bayılana kadar atak devam ediyordu. Henüz yetişkin olmuştum ki yaşadığımız küçük şehri, neredeyse kaçarcasına terk ettim ve böylelikle Katolik kilisesinden ayrıldım. Başka bir yerde inanç beslemeyi ve ait olma duygusunu hissetmeyi umuyordum. Yirmili yaşların başında gazeteci olarak Mısır’a gidebilme şansına eriştim. Kültürel, dinsel ve mekansal uzaklar bende her zaman merak uyandırmıştır. Mısır’daki günlük yaşantıda her an dini inanç bilincinin olması beni büyülemişti. Burada yaşam ve inanç iç içeydi. Fakat bunun karşılığındaki bedel yüksekti: Bir yandan Kahire sokaklarında yankılanan müezzin sesleri, diğer yandan aynı sokaklarda artık çabalamaktan vazgeçmiş ve teslim olmuş kadınlara istekli ve tehditkar bakan erkek gözleri.

Yirmili yaşların sonunda içimdeki güzel umutlar, içsel arayışım için beni ülkenin burnuna doğru yönlendirdi. Ancak siyah-beyaz ayrımcılığı yüzünden hiçbir netlik oluşturamadım. Bunun yerine oradaki dünyalar arasında bir gezgin oldum ve ten renkleri ne olursa olsun, aslında aynı derin özlemi duyan ama en küçük zerrelerine kadar düşmanlıkla bezenmiş insanlar tanıdım. Bir zaman sonra burada benim net bir Anti-Apartheid (Irkçılığa karşı) pozisyonu edinmeme müsaade etmediler. İşe yarayan bir gazeteci gibi hissetmiyordum kendimi. Radyoda, ülkenin burnunda gelişen olaylarla ilgili yayınlanan üç dakikalık bildiriler bana gerçeğin tecavüze uğraması gibi geliyordu. Aşırı sağcılarla, boyunlarında gamalı haç takan Boer’lilerle ve yıllarca işkence gören gerillalarla yaptığım görüşmeler beni bir parça hareketlendirse de, iki yıl sonra röportajlarda sorduğum sorular politik olmaktan çok psikoloji doğası üzerine olmaya başladı.

Körlerle Güney Afrika hakkında konuşmaya başladım. Başka bir ten rengini koklamayı ve duymayı öğrenmişlerdi. Her şey bana absürt geliyordu. Benim tek bir özlemim vardı, farklı iki ten rengindeki insanlar arasında yeniden iletişim sağlamak! Tecrübelerime sadık kalabilmek için Güney Afrika’daki kariyerime bir son verdim ve zaman zaman ülkenin burun kısmında siyah ve beyazlar arasında karşılaştığım karmaşık, bazense şaşırtıcı olaylar hakkında içini yeterince bilgiyle doldurabileceğim bir kitap yazdım.

Almanya’ya döndüm, orada beni eğitim döngümün bir sonraki proje başlığı ‘İnsan’ bekliyordu. Komünikasyondan sorumluydum, daha sonra da Berlin’de son derece eski bir doğu şirketinin insan kaynaklarından.

Neredeyse üç yıldır bu kurumda çalışıyordum ki, bir sabah sinir krizi beni büromda yakaladı. O gün, öncelikle bu firma için geliştirdiğim komünikasyon stratejilerini geniş bir kitleye sunacaktım. Bu yıkıcı darbe sinsice bana yaklaşan bir sürecin henüz başıydı.

Bu sunumun konuşması için günlerce çok çaba sarf ettim. Büyük bir zahmetle tıpkı bir yöneticinin formüle edeceği şekilde hazırlandım: Grafikler, rakamlar, diyagramlar, yönetici lisanıyla konuşmalar. Ama tüm bunlar uzun zamandır işimde beni pek tatmin etmiyordu. Yine konu insanlardı! Bu sefer gerilim hattındaki siyah ve beyazlar değildi. Asıl görevimin haricinde, şirketin dâhili iletişimiyle de ilgili olarak, tıpkı doğu ve batı arasındaki tercümanlar misali, yönetici ve işçi arasında tercümanlık görevini üstleniyordum. Koçluk ve kişisel gelişimle ilgili seminerler veriyordum ve kurumla ilgili olası tüm pazarlık süreçlerinde Ceo’muz tarafından arabulucu olarak görevlendiriliyordum. Yine zorunlu olarak, insanlar arasında aşılması güç engelleri iletişim taktikleriyle aşılır hale getirmekle karşı karşıyaydım. İşyerinde asıl yetkili olduğum alandan, ortak çalışma arkadaşlarımdan ve güncel iş döngüsünden sorumluydum ancak içsel olarak yine değişik sosyalizasyonlardan gelen insanları birbirlerine yakınlaştırmak arzusuyla doluydum.

Uzunca bir süre benden talep edilenleri karşılayabilmek için uğraştım. Dışarıdan bakınca oldukça dinamiktim, düzinelerce sigara içerek gitgide dolan randevu defterim tarafından, günde on iki saat boyunca kovalanmaya başladım. İlaç tedavisiyle bile düzelmeyen kalp ritmi bozuklukları ve yaygın korku duyguları yüzünden perişan haldeydim. Öyle ki sanki rol yapıyordum ama altında gerçek kimliğimi bulamıyordum. O sinir krizi beni her şeyden koparacak, cesaretlendirecek ve kendime gelebilme inancımı verebilecek kadar güçlüydü. Ne olacağını düşünmeden, istifamı vermiş, oldukça iyi bir maaşı olan işimden ayrılmıştım. Bununla beraber spor arabama, lüks teras katıma, seyahatlerime ve lüks otel gecelerine veda etmek zorundaydım. Eski bir binayı restore ettim ve orada, yaşantımı ileride nasıl idame ettireceğim konusunda en ufak bir fikrim olmadan, inzivaya çekilmişçesine metin yazarlığı gibi küçük işler yapmaya başladım.

Bitkin ve tükenmiş hissediyordum, tıpkı nafile bir çabayla tüm dünyada ve hiçlikte insan doğasıyla alakalı sorulara cevap arayan biri gibi. O sırada 32 yaşındaydım, karmaşık kariyerimi bir sinir kriziyle noktalamıştım ve yıllardır dünyayı gezen biriyken tıpkı bir münzevi gibi yaşamaya başlamıştım. Tek bir konu üzerine eğilmiştim: Bazı şeyleri nasıl gerçekleştirebilirim? Aynı zamanda nasıl gerçekten anlamlı bir şey yapabilirim? Ve insanlar arasındaki bağı nasıl kurabilirim?

Bu sorulara çok tuhaf bir cevap aldım: Hamile kaldım! Spiralim kaymıştı. Kader bana, aldığım önlemin yanından zorla süzülecek kadar yaşam aşkıyla dolu bir çocuk hediye etti. Babası iş kaygısı, arayışı olmayan ve hayat tecrübesi, bakış açısı benimkinden çok farklı, aklı bir karış havada genç bir adamdı. Benden altı yaş gençti ve hayat ona istediklerine karşın karmaşık yollar sunmamıştı. Gençliğin verdiği çekicilikteydi, neredeyse her zaman neşeliydi, sırf gırgır olsun diye mesleki kariyerini ve çalıştığı firmanın cirolarını yükseltti. Bir gün ağabeylerinden daha başarılı olmak! İşte bu onun hayattan o zamanki beklentisiydi.

Beni tanıyana kadar gece yaşantısına ve sığ maceralara gömülmüştü. Arkadaş çevresine ve günlük yaşantısına yabancıydım, sadece çocuğumun babasının daha önce birlikte olduğu sıska, düz bir çizgi kadar zayıf olan yaratıklardan biri olmadığım için değil. O da benim bugüne kadar ideal olarak gördüğüm şahıslardan biri değildi. Onun yanında her şey sıcaktı, beni güldürüyordu. Ancak ne ilk bakışta şimşekler çakmıştı, ne de benim bu zamana kadar hayalini kurduğum yaratıcı ve kabiliyetli mimar veya kelimelerin virtüözü olan yazarlardan biriydi. O yaslanmak için geniş omuzlara sahip olan adam da değildi ve hayatın anlamı ya da kadını arayışında değildi. Buna karşın ben o zamana kadar hayatımın adamını aramaktaydım. Nafile. O adamı bulma umudu içindeyken sadece bir düzine ilişki ve iki aşk yaşadım. Kalbim hiç dinlenemedi. Kalmak ve kendimi vermek istememe rağmen beni bir şey bu arzulardan koparıyordu: Bazısında terk edilme duygusuna kapıldım, bir diğerinde ezilmekten korktum. Beni tanıyanların ortak fikri, ‘Bu kadın anlaşılmaz biri’ idi.

Bizim ilişkimiz dikkat çekici veya romantik bir hikaye değildi. Altı yaş küçük hayat arkadaşımı neredeyse çok az tanıyordum. Biz hayalleri süsleyen çiftlerden değildik, bunu herkes görebilirdi. Ama ebeveyndik ve bunu yakında herkes görecekti. Benim için kesin olan tek şey vardı, bu çocuğu istiyordum. Bu yüzden net olan tek şey vardı, ’Bunun altından kalkmak!’ Her şeyi ardımızda bırakıp, başka bir şehre taşındık ve evlendik.

İki yıl sonra: Kızımız yürüyordu. Evliliğimiz kelimenin tam anlamıyla sıkıcıydı. Anne yemek yapıyordu, baba çalışıyordu. Neredeyse bizi birbirimize bağlayan hiçbir şey yoktu. Kocam eve gitgide daha geç ve seyrek geliyordu. Ben kum birikintileri ve emekleyen çocuk grupları arasında boğuluyordum. Gittikçe çok daha fazla kavga ediyorduk. Bazı arkadaşlarımız başından beri biliyordu, diğerleri için kaçınılmazdı: Bu ikisinden hiçbir şey olmaz.

Her şey uyumsuzdu ama ayrılmıyorduk. Rutin süreçlerimiz ve isteyerek edindiğimiz alışkanlıklarımız vardı.

Ortak yapılmış bir de çocuk. Geçinmek için kendimizi zorluyorduk. Bedensel ve ruhsal olarak suskunluğumuz gitgide artıyordu. Sesli, sessiz güç savaşları vardı. Neticede birbirimize işkence çektiriyorduk. Ev içinde geçen bir hayat ve gizli maceralar, kariyer değişiklikleri, taşınmalar, umutsuzluk duyguları ve yeni başlangıçlar.

Yine de ayrılmıyorduk. Hep o son noktaya geldiğimizde, içimizi üzüntü dalgaları kaplıyordu, çoktan unutulmuş olan ve derinlerde bizi birbirimize bağlayan duygu tekrar gün ışığına çıkıyordu. Vahşi değil, tutkulu değil, şaşkınlık verecek kadar çabuk gelip aynı hızla yok olabilen, aşkı hatırlatan, sessiz, melankolik bir duyguydu.

Gerçi bu duygu benim içsel arayışıma bir cevap değildi ama çekim gücü olan sihirli bir duyguydu. Bir tek benim deşifre edebileceğim gizli bir kod gibi. O duyguyu bulmaya çalışıyorduk. Onu sorgulamaya başladık. İlişkilerin ardında yatan şeyin gerçekte farklı olduğunu seziyordum. İçimden bir şey bana, ‘Pes etme!’ diyordu. Eşimle aramızda, diğer erkeklerden de ayrılmama sebep olan hendekler olduğunu keşfediyordum. Evet, eğer dürüst olmam gerekirse kendime şunu itiraf edebilirim: Tüm bunlar bana yabancı değildi! Eşimin de suçu en az diğer erkekler kadar azdı. Evliliğimin bu noktasında kendimi Güney Afrika’nın tam ortasında, doğu ve batı arasındaki duvarın dibinde hissediyordum. Aşılması zor gibi görünen ama iki tarafın insanlarını buluşturmak istediğim noktada!

Biz şimdilerde yaralarımızın sınırında daha sık buluşuyoruz. Konuşuyoruz, karşımızdakinin dünyasına kenidi-ni savunan, korku dolu gözlerle bakmak yerine merakla inceliyoruz. İlişki araştırmacısı olmayı istiyordum, bu konuyla ilgili her kitabı okuyordum. Seminerlere gidiyordum, tedavi eğitimine başlayacaktım. Gitgide artan bir ivmeyle o anki gerçeklerimizi açıkça dile getirmek gerektiğine inanıyorduk. Karşılıklı konuşup birbirimize ne kadar uzaklaştığımızı söyledikçe yakınlaşıyorduk. Büyüyen bir cesaretle artık arkadaşlarımızla da pek ideal olmayan evliliğimiz hakkında konuşuyorduk. Başkalarının da durumu bizimkinden iyi değildi. Bu rahatlatıcıydı. Eşim ve arkadaşlarımızla daha da yakınlaşmamıza neden oluyordu.

Kocam eve daha sık gelmeye başlarken ben yine meslek hayatına atıldım. Artık eğitimli bir psikoterapist olarak, bir zamanlar yöneticilik yaptığım dönemlerde yaşadığım sorunlara benzer durumları tecrübe eden insanlara terapi yapıyordum. Nihayet insanlar doğrudan doğruya fokus-landığım işin ortasında duruyorlardı. Öncelikle kişinin kendisini tedavi etmesinden sonra başkalarına yardımcı olabileceğini anlamıştım. Mesleki araştırmam, gördüğüm kurs vs. – hepsinin bir anlamı vardı. Aynı anda evliliğim uyanmaya başlıyordu, başarı ve gerçekleştirme duygusu paralel gidiyordu.

Bu aşamanın başlangıcında hayatımda mucizevi şeyler oldu. Evliliğimdeki blokajlar beni Dr. Chuck Spezza-no’nun bir seminerine götürdü. 150 kişinin arasına oturdum, sadece onun Amerikalı bir ilişki uzmanı olduğunu ve bir sürü kitap yazdığını biliyordum. Ve ben onlardan bir tanesini bile okumamıştım.

Konferans başlayalı aşağı yukarı on dakika olmuştu ki içim öyle bir kabardı ki gözyaşlarımı tutamadım. Önümde duran bu adam, tüm arayışımı ve düşüncelerimi biliyor gibi görünüyordu. Önemli tezler okuyor ve ilişkide kanuni sınırları anlatıyordu, bunlar benim içimde uzun zamandır irdelediğim ama gerçekte çok derinlerde bir yerde, bir türlü güvenmediğim tezlerdi. Ayrıca görünen şuydu ki, yıllarca bir casus misali bizim evde, perdenin arkasında yaşamıştı. Verdiği tüm örneklerde, olaylarda, her bir esprisinde sanki beni ve kocamı ezbere biliyor gibiydi. Sarsıldım, etkilendim ve aynı oranda özgürleştim.

Üç gün boyunca gözyaşlarıma ve içsel sarsıntılara boyun eğmek zorundaydım. Ardından benim için hem te-rapik olarak, hem de özel hayatımda anlamı büyük olan sorulara cevap buldum. Böylelikle hayatımdaki problem ne olursa olsun her seferinde kendimi sevmem gerektiğiyle yüzleştim. Evliliğim ve mesleğim beni bu konuya az da olsa yönlendirmişti ama hiçbir zaman bu kadar sağlamlaştırmamış, detaylandırmamış ve kesin sonuca bu kadar yakınlaştırmamıştı. Tüm bu cevaplar içimdeydi ama onlara güvenmiyordum. Chuck Spezzano kendi bakış açısını sunmuştu ve nihayet artık bende geniş ve yoğun bir anlayış dünyası oluşmuştu. Bundan dolayı çok mutluydum ve araştırmacı ruhum sonsuzdu.

Çalışma şeklim yeniden değişti. Kocamla olan ilişkim değişti. Evliliğimiz sınıf atladı. Eskiden birbirimize ne kadar yabancıysak şimdi o kadar samimiydik. Neredeyse sürekli savaş oluyorken, taraflardan her biri diğerine anlayış gösteriyor, destek veriyordu. Farklı yönlerimiz ve özlemlerimizle gelen yeni bilinç anlayışımızla daha az söz sarf ediyor, buna rağmen iletişimimizi gitgide düzeltiyorduk. Arkadaşlarımız gözlerine inanamıyordu, ‘Hem de bu ikisi…’ diyorlardı. Yeni kazandığımız gücümüz ve sevgimiz göz ardı edilecek gibi değildi. Güncel yaşamda bıraktığımız etki sanki yeni âşık olmuş bir çift gibiydi.

Aynı zamanda arkadaş çevremizde, bizim o sırada yeni tedavi ettiğimiz hastalığımız, neredeyse salgın halde yayılmaya başladı. Bir gün geçmiyordu ki birileri bana ilişkisi hakkındaki problemlerden bahsetmesin! Erkekler, kadınlar ve ilişkiler çıkmaza girmiş gibi görünüyordu. Bazen bu konunun gücüyle sanki dayak yemiş gibi oluyordum. Daha dün havadan sudan sohbet ederken, bugün başka bir uç noktada ayrılık ve hayata küskünlük hakimdi. ‘Karım evden ayrıldı, sevgilisiyle aynı evde yaşayacakmış!’

Bazen ortada dört çocuk vardır, bazen her iki tarafın da sevgilileri… Bazen her iki tarafta sadece her şey bitmiştir, bazense sanki savaş alanı gibidir. Sanki gitgide yayılan salgın hastalıklardan biri gibi! Sinsice yaklaşan ve durdurulamayan hastalık süreci, boşanma neticesinde, ölümle sonuçlanıyor. İlişkiler hep daha çabuk, hep daha fazla hayret verici koşullar sebebiyle sona eriyor. Dostlar, komşular, iş arkadaşları. hiç kimse ayrılmak istemiyor ama herkes kadere boyun eğmiş bir halde, kendilerini o son adımı atmaya mecbur hissediyor.

Benim mesleğimde başlangıçta bu konu daha çok dolambaçlı yollarla ortaya çıkar ve belli belirsiz bir ağırlık merkezi oluşturur. Her şeyden önce erkekler en başta başarı arayışı ve mesleki ifa için bana gelirlerdi. Ama çoğunlukla bir iki hedef belirleme konuşması yeterli olur ve konuşma ilişki üzerine dönmeye başlardı. Arkadaşlarla olan ilişkiler, iş arkadaşları, yöneticiler ve – özellikle benim danışanlarımda – hayat arkadaşları bu ilişki örneklerinden bazıları. Bu noktada birçoğunun nefesi kesilir, kontrollerini kaybederler, gözyaşları akmaya başlar çünkü kasırganın gerçek merkezi evde, yatak odasındaki yatağın tam üzerinde kopmaktadır.

Genelde dalga dalga yayılan bu duygularla derin bir idrak oluşur: Öyle ki kariyerlerinin zirvesine erişmiş erkekler, bu çabanın onları ne kadar bağımsız hale getirdiğini, yeteneklerinden ve ihtiyaçlarından ne kadar uzaklaştıklarını kendilerine itiraf etmek zorunda kalırlar. Bununla birlikte hayat arkadaşlarından ve ailelerinden ne çok uzaklaştıklarını fark ederler. Mesleki ve kişisel olarak yeni ilişkiler oluşturma arzularının ne çok olduğunu anlarlar. Çoğunlukla o zamana kadar mutlak bir ahenkte ilerleyen mesleki başarı, özel ilişkilerde peyda olan sorunlarla birlikte insanın gücünü kemirerek ilişkinin merkezine oturur ve güç kaybetmeye başlar. Birdenbire hayat arkadaşıyla tekrar konuşma ve her şeyi masaya yatırma arzusu doğar.

Sonuç olarak kendimi bu uygulamalar esnasında sıklıkla, uzun zamanlar benim de içinde bulunduğum ilişki problemleriyle yüz yüze gelmiş olarak buldum. Gitgide daha çok çift tıpkı benim gibi umutsuz ve çaresiz bir halde bana geliyordu. Neredeyse kimse ayrılmak istemiyordu. Neredeyse kimse bu virüsün nasıl olup da ilişkilerine sü-züldüğünü anlamıyordu. Çoğunluğu suçluluk duyuyor ya da çocukları için endişeleniyordu.

Bu yolu bilinçli bir şekilde seçmemiş olmama rağmen, ilişki uzmanı benzeri biri olmuştum. Sanki nehir tarafından sürekli tahribata uğramış bir nehir yatağı gibiydim. Kaynağı evliliğimdi. Kitaplar ve eğitimler ilk eriyen karlar gibiydi. Chuck Spezzano sel oldu. Danışanlarım akan nehrim. Onlar eğitim yolundaki ustalarımdı. Her bir danışanın sorduğu sorularla ilişki haritasını daha net görebildim. Sorulanlardan evliliğim içinde yaşadığım ve öğrendiğim her şeyin yapısal olduğunu gördüm. Özel ve mesleki yaşantının da – hatta ırksal çatışmanın bile- bu yapısal ölçü içerisinde geliştiğini anladım. Her ilişkinin kendi derinliğinde anlaşılması ve yaşanması gerektiğini fark ettim. İnsanların ilişkilerindeki sorunları onarabilmeleri için onları kendilerinin çağırmış olduklarını anlamaları gerektiğini çözdüm. Ayrılığın çözüm olmayıp sadece onarma sürecini ileriye atmaktan başka bir şey olmadığını idrak ettim.

Bu kitapla nehir akmaya devam etmeli. Onun sayesinde hayatımdaki en büyük hediye olan aşka teşekkürü bir borç bilirim. İlişkisine veya evliliğine inancını kaybetmiş insanlara, boşanmadan önce tam zamanında ulaşmasını kalben isterim. Şayet onlara bu satırlarla kendi yolumda bulduğum gibi, bir parça umut, sevgi ve cesaret iletebilirsem, eğer kendi ilişkilerinde bunları keşfedebileceklerine dair onları teşvik edebileceksem çok mutlu olacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKendini Sev / Kiminle Evlendiğin Önemli Değil
  • Sayfa Sayısı308
  • YazarEva - Maria Zurhorst
  • ÇevirmenYonca Kocadağ
  • ISBN9789944826518
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2013

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur