Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Üniversiteden yeni mezun olmuş yetenekli ve girişimci bir genç olan Yavuz’un komşularıyla tanışmaya ve Türkiye’nin ilk yerli uçağını geliştirmek için verilen zevkli mücadeleye tanık olmaya hazır mısınız?

Tanınmış gençlik edebiyatı yazarı Aysel Gürmen’e 2011 Genç Timaş Roman yarışmasında birincilik ödülü getiren bu romandaki kahramanlar kalbinize taht kuracak. Kumrular Mahallesi Şehir hayatının sebep olduğu uzaklaşmayı aralarındaki dayanışmayla aşmaya çalışan ve geleneksel değerlerine sahip çıkan insanların yaşadığı bir mahalle. Bu mahallede herkes birbirini koruyor ve kolluyor. Sınavlarla, aileleriyle ve gündelik hayatla ilgili sıkıntılarını çözmek için birbirine sıkı sıkıya bağlanan bambaşka bir mahalle ve bu mahallede yaşanan delidolu günler…

***

BABAMIN CÜZDANLARI

28 Temmuz 2011 Perşembe Saat: 19.00

Şerafettin Bey, eşi Gülsen Hanım’ın kaş göz etmesine aldırmadan söylenmeye devam ediyordu.

“Koskoca adam oldu, bir cüzdanına sahip çıkamıyor. İnsan parasını ve bütün belgelerini aynı cüzdanda tutar mı? Nasıl mühendis olduğunu aklım almıyor zaten. Hem de uçak mühendisi… Bir de evlenmesini bekliyoruz. Kim evlenir ki cüzdanına sahip çıkamayan biriyle. Otuzuna gelip hâlâ bekâr olmasına şaşmamak gerek…”

“Otuzuma daha çok var babacığım.”

Yavuz, kim bilir kaçıncı kez her zaman cüzdanını koyduğu konsolun üstüne, sağına, soluna baktı. Yok, yok! Sır olup kaybolmuştu cüzdan. Oysa az önce eve geldiğinde oraya koyduğundan emindi.

Topu topu üç kişiydiler evde. Annesi, babası ve kendisi… Kimse ellememişse eğer, nereye gidebilirdi bu cüzdan? Kuş olup uçmamıştı ya… Para önemli değildi de ehliyet, kredi kartları ve nüfus cüzdanının kaybolması çok sorun olabilirdi.

Aslına bakılırsa çok düzenli biriydi Yavuz. Eve gelince, anahtarlarını, motosiklet kaskını, cüzdanını koyduğu yerler belliydi. Cüzdanını, konsolun üstündeki dededen kalma antika gümüş tabağın içine, anahtarlarını girişte duvarda asılı olan gül ağacından yapılmış lale desenleriyle bezeli anahtarlığa, kaskını da yine dededen kalma oymalı, sedef kakmalı şapkalığın en tepesine koyardı.

Yavuz, cüzdanını koyabileceği her yere tekrar tekrar bakıyordu. Gülsen Hanım da öyle…

Geç yaşında doğurduğu biricik oğlunun üstüne titrerdi Gülsen Hanım. Kocasının, iyi yetiştirmek adına Yavuz’a çocukluğundan beri gösterdiği hoşgörüsüzlük ve gereksiz sertliğe hep karşı çıkardı. Tabii bu konudaki uyarıları kocasının bir kulağından girer ötekinden çıkar, Şerafettin Bey yine kendi bildiğini okurdu.

Yavuz, babasının onu her konuda eleştirmesine alışmıştı artık, aldırmıyordu. Torun sevdasını da anlayışla karşılıyor, evlenme konusunu sıklıkla dile getirmesine gülüp geçiyordu. Gelgelelim, Şerafettin Bey emekli olduktan sonra dırdırcı bir adam olup çıkmıştı. Bazen Yavuz’un tahammül sınırlarını zorlarcasına üstüne üstüne gider, neredeyse adım atışını bile eleştiri konusu yapardı.

Cüzdan olayı, Şerafettin Bey’e büyük bir fırsat vermişti. Sözü uzattıkça uzatıyordu…

“İnsan her şeyini tek cüzdana koyar mı? Ben anlamıyorum bu gençleri. Ne yapacak şimdi? Kredi kartlarını iptal etmesi, ehliyet ve nüfus cüzdanı için kayıp ilanı vermesi gerekiyor… Ohoo! Her şey bir yana, kim bilir kimlerin eline geçmiştir kimlik belgeleri. Casuslar ve teröristler bu ülkeye zarar vermek için oğlumun kimlik belgelerini kullanacaklar. Neden? Çünkü o, bir cüzdanına sahip çıkamıyor.”

Bu sözler Yavuz’un sabrının taşmasına sebep oldu.

“Allah aşkına biraz susun babacığım. Cüzdanımı kaybettim diye neredeyse vatan haini ilan edeceksiniz beni.”

“Vatan haini demedim ki ben! Hanım, dedim mi öyle bir şey? Demedim işte, uydurma!”

Şerafettin Bey, eşinden destek bekliyordu, ama cüzdanı bulmaya odaklanan Gülsen Hanım onu duymamıştı bile. Aslında Şerafettin Bey’in istediği tek şey, birinin ona yanıt vermesiydi. Kendi kendine söylenmek hiç de keyifli olmuyordu.

“Cüzdan kaybetmek çok tehlikeli bir şeydir oğlum. Hele senin durumunda biri için…”

Yavuz, babasıyla tartışmaya girmek istemiyordu, ama hangi durumundan söz ettiğini de merak etmişti.

“Ne varmış benim durumumda?”

“Baksana, her şeyini aynı cüzdana koymuşsun. Öyle şey olur mu hiç? Paranı ayrı, ehliyetini ve kredi kartlarını ayrı, kimlik belgeni de ayrı cüzdana koyacaksın. Hepsini bir cüzdana koyarsan, gördüğün gibi hepsi birden gider.”

Yavuz, bezgin bir şekilde sedef kakmalı koltuk takımının kanepesine attı kendini. Babası tam karşısında, başköşedeki koltuğunda oturuyordu. Kalın camlı, yüzüne büyük gelen gözlüğünün üstünden Yavuz’a bakıyordu. Zaten ufak tefek bir adam olan Şerafettin Bey, arkası yüksek olan koltuğa oturunca, mini minnacık görünüyordu.

Yavuz, oksijene gereksinimi varmışçasına derin derin nefes alıp verdi.

“Babacığım! Siz bu dediklerinizi kendiniz yapıyor musunuz?”

“Tabii ki yapıyorum. Hayatın boyunca benim bir şey kaybettiğimi gördün mü?”

“Şu anda hafızamı zorlamak istemiyorum baba. Siz gerçekten her şey için farklı cüzdan mı kullanıyorsunuz?”

“Elbette! Ne kadar dikkatsiz olduğunun kanıtıdır bu. Neredeyse otuzuna geldin, babanın önemli belgelerini ayrı cüzdanlara koyduğunu fark etmedin.”

“Kaç kere söyleyeceğim, otuzuma daha çok var babacığım. Askerliğimi bitirip çalışmaya başladım diye yaşım artmadı. Hem merak ettim, sizin kaç cüzdanınız var?”

Şerafettin Bey, sağ elini kaldırıp parmaklarıyla da göstererek, “Dört!” dedi.

Yavuz çok şaşırdı.

“Yanınızda dört tane cüzdan mı taşıyorsunuz?”

“Elbette…”

“Söyler misiniz, o cüzdanları nasıl taşıyorsunuz?”

“Nasıl taşıyacağım? Ceketimin ve pantolonumun ceplerinde tabii… Ceketlerde dört tane kocaman iç cep olur. Sen hiç ceket giymezsin ki nereden bileceksin? Erkek dediğin, takım elbise giyer. Biz büyüklerimizden öyle gördük.”

“Öf! Yine başladık işte… Babacığım, takım elbise ve kravat geçen asırda kaldı. Başbakanlar bile kravat takmıyor artık… Bilmem farkında mısınız ama yirmi birinci yüzyıla gireli çok oldu. Sizin zamanınızın modası geçen yüzyılda kaldı. Ayrıca moda olsa da fark etmez, ben spor giysilerle rahat ediyorum. Boşuna baskı yapmayın bana.”

“Geçenlerde giymiştin ama… Kravat bile takmıştın. Adama benzemiştin adama…”

Yavuz, kahkahalarla gülmeye başladı.

“Babacığım, o gün Mert’le orduevine gitmiştik. Onun için kravat takmıştım. Kıyafet zorunluluğu olan yerlere giderken elbette uygun kıyafet giyerim. O kadar da görgüsüz değilim. Ama hepsi o kadar… Başka zamanlarda rahat ettiğim şeyler giyerim. Sonuçta ben, motosiklet kullanan bir insanım. Siz hiç motosiklet kullanan takım elbiseli birini gördünüz mü?”

“Sen de kendine bir araba al. Paranı çarçur etmek yerine taksitle güzel bir araba alabilirsin.”

“İnsaf babacığım! Ne zaman paramı çarçur ettiğimi gördünüz? Asıl, araba alırsam paramı boşuna harcamış olurum. Motosikletim var ya… Ama galiba siz kılık kıyafetimi düzeltmem için istiyorsunuz araba almamı. Yoksa… Arada sırada arabanızı kullanmam sizi rahatsız mı ediyor?

Şerafettin Bey, konunun başka yöne gittiğini görünce hemen toparladı.

“Ben, ne babamı ne de dedemi, bir gün olsun takım elbisesiz ve kravatsız görmedim.”

“İnanın bana, ben de çocuklarıma aynı şeyi söyleyeceğim babacığım. Şöyle diyeceğim: Ben babamı bir gün olsun takım elbisesiz ve kravatsız görmedim. Ve dahası da var. Şunu da söyleyeceğim: Babamın beni eleştirmediği tek bir gün olmamıştır. Yaaa! İşte böyle diyeceğim çocuklarıma…”

Şerafettin Bey alınmıştı bu sözlere. Kalın camlı gözlüğünü işaret parmağıyla düzeltti. Canının sıkıldığının işaretiydi bu. Yine de pes etmeye niyeti yoktu.

“Çocuk mu? Çocuğunun olması için önce evlenmen gerekir. Sen hele bir evlen de… Hem sen niye bekliyorsun ki? Bankayı ara ve kredi kartlarını iptal ettir. Sana söylemiştim değil mi, bir kredi kartından fazla alma diye… Beni dinledin mi? Hayır, dinlemedin. Hadi bakalım, şimdi ayıkla pirincin taşını… Haaa! Bir de polisi arayıp kimliğini ve ehliyetini kaybettiğini haber vermen gerekir.”

“Haber veririz, telaşlanmayın. Önce evi iyice bir arayalım da… Ben, eve gelir gelmez cüzdanımı her zamanki yerine koyduğumdan adım kadar eminim.”

“Adından emin olabilirsin ama soyadının farkında değilsin. Sen bir Koloğlu’sun, ama hiç de Koloğlu gibi davranmıyorsun.”

“Daha ne yapayım? Baksanıza, sizli bizli konuşuyoruz. Bu zamanda anne babasıyla sizli bizli konuşan kaldı mı? Hayır! Benim dışımda yirmi altı yaşında meslek sahibi olup da hâlâ anne babasıyla aynı evde oturan var mı? Yok! Siz, daha doğrusu Koloğlu Ailesi benimle gurur duysun diye mühendis oldum. Kaç tane uçak mühendisi var Kumrular Mahallesi’nde? Tek bir tane, o da ben. Bir de Mert olacak, eğer kazanırsa…”

“Kazanacak inşallah. Mert, bu yaşında senden daha ciddi giyiniyor.”

“Konuyu yine kıyafete getirmeyin lütfen. Ben soyadım için çok şey yaptım ve yapmaya da devam ediyorum. Hiç kimse bana, soyadıma yakışmayan şeyler yaptığımı söyleyemez. Eğer siz de Mert’in babası gibi emekli bir subay olsaydınız, biz de sık sık resmi davetlere gitseydik, ben de her daim, sizin deyişinizle ciddi(!) giyinirdim babacığım. Ama ben bir mühendisim ve AR-GE bölümünde çalışıyorum. Yani işim araştırmak ve geliştirmek… Gün boyu kompozit malzemelerle uğraşıyorum. Öyle sandığınız gibi masa başında oturmuyorum. Gerektiğinde uçakların her yerine girip çıkıyorum ve her şeyini kontrol ediyorum. Kimyasal karışımlar yapıyorum, metaller kesiyorum, birbirine yapıştırıyorum…”

“Ne olmuş yani? Ben de mimardım ama takım elbise giyiyordum. Şantiyede bile…”

Yavuz, bu konuşmaya daha fazla devam etmek istemiyordu.

“Anneeee!”

Gülsen Hanım, Yavuz’un cüzdanını aramayı bırakıp mutfakta akşam yemeği hazırlığına başlamıştı. Yemek zamanı gecikmemeliydi, çünkü Şerafettin Bey şeker hastasıydı ve yemeğini tam saatinde yemeliydi.

“Efendim yavrum!” diye yanıt verdi Gülsen Hanım.

“Babama bir şey söyler misin!”

Gülsen Hanım mutfaktan, “Şerafettin Bey, lütfen susar mısınız artık!” dedi.

Şerafettin Bey hızını alamamıştı henüz. Biraz sustuktan sonra yine söylenmeye başladı.

“Ana kuzusu! İki çift söz edemiyor insan, hemen annesine sesleniyor.”

Tam o sırada elinde salata tabağıyla salona giren Gülsen Hanım, “Hâlâ konuşuyor musunuz Şerafettin Bey?” diye sordu.

“Evet hanım, hâlâ konuşuyorum. Hiçbir şeyin kıymetini bilmeyen bir çocuk yetiştirdiniz. Allah bilir, eşyalarımızı da satar biz ölünce…”

Yavuz, sinirden gülmeye başladı. Etrafına şöyle bir göz gezdirdi. Salondaki eşyaların hepsi çok zarif, atadan kalma antika eşyalardı.

“Hah, şunu bileydiniz! Bu eşyaların hepsini antikacılara satıp kendime şöyle yeni, rahat eşyalar alacağım. Bu ne ya? Kendimi bildim bileli aynı eşyaları kullanıyoruz. Eski resimlere bakıyorum da arka planda hep aynı eşyalar. Hem sizin ailenizin resimlerinde hem de annemin ailesinin resimlerinde, ya bu rahatsız koltuk takımını ya da içine hiçbir şey sığmayan şu büfeyi görüyorum. Ha, üç neslin üstünde yemek yediği masamızı atlamayayım! Tamam, muhteşem bir işçiliği var ama lütfen söyler misiniz, ben dedemin yemek yediği masayı kullanmak zorunda mıyım?”

Şerafettin Bey, sedef kakmalı, gül ağacından yapılmış koltuğundan kalkıp sofranın başköşesindeki sandalyesine doğru yürüdü. Eşinin, sofra kurmasını izlemekten keyif alırdı.

“Duyuyor musunuz Gülsen Hanım?”

Gülsen Hanım yanıt vermedi. Şerafettin Bey yine de ona laf anlatmaya devam etti.

“Ben biliyordum zaten. Kimliğine bile sahip çıkamayan, atadan kalan eşyalarına nasıl sahip çıkacak? Bu gençler hiçbir şeye sahip çıkmıyorlar. Ne kültürümüze, ne geleneklerimize, ne de dilimize… Hiçbir şeye… Her biri birer sanat eseri olan bu eşyaları satacakmış da yenilerini alacakmış… Yeni dediği o dandik eşyaları sanki çocuğuna bırakabilecekmiş gibi… ”

“Lütfen, rica ediyorum, şöyle huzurlu bir akşam yemeği yiyelim. Geçmişimizi, geleceğimizi, milli ve manevi değerlerimizi sonra konuşuruz. Yemekten sonra… Hem satmaz benim oğlum eşyalarımızı… Sofra hazır galiba… Bir de ekmeği getirirsem…”

Mutfağa ekmek almaya giden Gülsen Hanım, telaşla geri geldi.

“Ekmeğimiz kalmamış. Ben var sanıyordum. Yavuzcuğum, hadi evladım, bir koşu bakkala git de bir kepek ekmeği alıver. Çavdar ekmeği de olabilir.”

Şerafettin Bey ayağa kalkan Yavuz’a dik dik baktı.

“Neyse ki dükkânı geç saatlere kadar açık tutuyor Mehmet… Rahmetli babası da öyleydi. İşten eve geç gelen mahalleli mağdur olmasın diye hep geç kapatırdı dükkânını. Armut dibine düşermiş…”

Yavuz ceplerini yokluyordu.

“Ne yazık ki ben armut değilim.” dedi sakin bir sesle. “Bende hiç para yok.” diye de ekledi.

Şerafettin Bey, “Lacivert ceketimin sağ iç cebinde para cüzdanım var, oradan al.” dedi.

Yavuz’un, babasının ceplerine elini sürmeyeceğini bilen Gülsen Hanım, yatak odasına yöneldi. Salona döndüğünde ellerinde birbirine çok benzeyen iki cüzdan vardı. Yavuz’un gözleri parladı. “Cüzdanım!” diye bağırıp annesinin sağ elindeki cüzdanı kaptı.

“Cüzdanımı nerede buldunuz anneciğim?” diye sordu heyecanla.

Gülsen Hanım şaşırmıştı.

“O senin cüzdanın mı? Babanın sağ iç cebinde iki cüzdan bulunca, hangisinde para var diye sormaya gelmiştim.”

Yavuz, bir an babasına baktı ve kahkahayı bastı.

“İnsanın o kadar çok cüzdanı olursa kafası karışabilir tabii. İyi ki tek cüzdanım varmış da başkalarının cüzdanlarını cebime atmıyormuşum. Öyle değil mi babacığım?”

Şerafettin Bey başını eğmişti. Yaptığı bu hatanın aile toplantılarında sık sık konuşulacağını biliyordu. Büyük bir koz vermişti oğluna. Verdiği kozu geri alabilme yollarını düşündü hızlıca.

“Cüzdanını olur olmaz yerde bıraktıysan suç benim mi? Koridordaki sehpanın üstünde gördüm ben onu. Cüzdanının yeri orası mı?”

“Aaa! Evet, şimdi hatırladım. Lavaboya girerken oraya koydum. Çıkınca da onu orada unuttum. Siz de alıp konsolun üstüne koymak yerine kendi cebinize attınız demek. Niye başkasının özel eşyasına dokunuyorsunuz ki?”

“Hadi oğlum, babanla uğraşmayı bırak da gidip bir ekmek al.” dedi Gülsen Hanım.

“Gidiyorum, gidiyorum.”dedi Yavuz neşeli bir sesle. “Vatanımız terörist eylemlerden kurtulduğuna göre rahat rahat ekmek almaya gidebilirim…”

* * *

Yavuz, kıkır kıkır gülerek merdivenlerden inerken Gülsen Hanım, Şerafettin Bey’e yükleniyordu.

“Bilmem farkında mısınız ama Yavuz, kocaman adam oldu. Onunla bu şekilde konuşmamanız gerekir. Ne istiyorsunuz çocuktan? Bizi üzmeden okulunu bitirdi, askerliğini yaptı ve çalışmaya başladı. İşyerinde çalıştığı yetmiyormuş gibi hafta sonunda da atölyesinde çalışıyor… Bu çocuk üniversiteye girer girmez hayatını kazanmaya başladı. Bu yaşında uçak bile yaptı… Bize hiç yük olmadı. Siz niye ona yük oluyorsunuz?”

“Ben mi yük oluyorum? Nasıl?”

“Her şeyine karışıyorsunuz Şerafettin Bey. Canını sıkıyorsunuz çocuğun.”

“O da benim canımı sıkıyor. Hiç söz dinlemiyor. Hem siz kimin tarafındasınız Gülsen Hanım?”

“Öf! Niye konuşuyorum ki ben? Nasılsa bildiğinizi okuyacaksınız. Ben kimsenin tarafında değilim efendim. Sizden rica ediyorum, bundan sonra Yavuz’un kıyafetine, işine, motosikletine ve evliliğine karışmayın. Zamana bırakın… Biz yaşlandık diye oğlumuzun bazı şeyleri zamanından önce yapmasını isteyemeyiz ve ona baskı yapamayız. Anlaştık mı Şerafettin Bey?”

“Ben babasıyım ve ona nasihat etmeye hakkım var. O çok beğendiğiniz oğlunuz, benim nasihatlerim sonucu bugünlere gelmedi mi?”

Gülsen Hanım şaşkın şaşkın kocasına baktı.

Yayım tarihi

“KMG-8” için 2 yanıt

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKMG-8
  • Sayfa Sayısı176
  • YazarAysel Gürmen
  • ISBN9786050801569
  • Boyutlar, Kapak13,5x20,5, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur