Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Kupa Kraliçesi
Kupa Kraliçesi

Kupa Kraliçesi

Akira Mizubayashi

1939 yılı. Paris Konservatuarı’nda öğrenci olan Jun, Çin-Japon Savaşı patlak verince Japonya’ya dönmek zorunda kalır. Sadece Fransa’yı değil, “Kupa Kraliçesi” dediği büyük aşkı Anna’yı…

1939 yılı. Paris Konservatuarı’nda öğrenci olan Jun, Çin-Japon Savaşı patlak verince Japonya’ya dönmek zorunda kalır. Sadece Fransa’yı değil, “Kupa Kraliçesi” dediği büyük aşkı Anna’yı da ardında bırakır. Savaşın sonuçları her ikisi için korkunç bir yıkım olacaktır.

Yıllar sonra, Paris’te yaşayan genç viyola sanatçısı Mizuné, hiç görmediği büyük ebeveynleri Jun ile Anna’nın yaşadıklarını hatırlatan bir roman keşfeder. Bu romanda anlatılanlar onu savaşın ve insanların acımasızlığı karşısında müziğin iyileştirici gücüne doğru gizemli bir yolculuğa sürükler.

Akira Mizubayashi “Kupa Kraliçesi”nde 20. yüzyıl Japon tarihinin karanlık bir dönemini klasik müziğin inişli çıkışlı notaları eşliğinde resmediyor.

1

1931’deki Mukden Hadisesi’nden bu yana Japonya, Çin’de sömürgeci bir savaş yürütüyor. Şubat 1945’te, Japon İmparatorluğu’nun çöküşünden altı ay önce, İmparatorluk Ordusu’nun Mançurya’daki askeri operasyonları güç kaybetmeden halk arasında korku tohumları ekmeyi sürdürüyor.

Yeni kazılmış devasa hendeğin hemen yanına konmuş, ağzına kadar suyla dolu bir varilin yanında dikilen Başçavuş Aşibe ceketinin cebinden büyük bir bez parçası çıkarıyor ve tüm ışıltısıyla parlayan kılıcını baştan uca siliyor. Kumaş anında kana bulanıyor, dumanı üzerinde tüten, koyu kırmızı bir kana. “Nasıl yapıldığını gördün değil mi? Sıra sende Mizukami. Hadi bakalım.” Aşibe silahını genç er Jun Mizukami’ye uzatıyor.

Kış güneşi zirveye ulaşmış. Çıplak kılıç, gümüşi yanardönerliğinin gururu ve öldürücü gücüyle göğsünü kabartarak saçtığı bin bir ışıltıyla askeri büyülüyor. Işıktan gözleri kamaşıyor ama ansızın, siyah bir mürekkep damlasının siyahlığını boyluyor, adeta akşam karanlığında mükemmel bir şekilde aydınlatılmış bir ziyafet salonunda elektrikler kesilmiş gibi kendini kesif bir karanlığın ortasında buluyor. Alnından ter damlaları süzülüyor. Sanki bacakları kıllı devasa bir böcek ya da kaygan bir karayılan, atletindeki teri emen kalın kumaş ceketinin altından, ıslak sırtından aşağı sessizce süzülerek omurgası boyunca ilerliyor. Hiçbir şey görmüyor. Hiçbir şey duymuyor. Her şey karanlık, her şey sessiz. Ama aniden, siyah saçları terden sırılsıklam olmuş bir adama ait kanlı bir kafa beliriyor. Çukura düşüyor. Yamulmuş ağzı her an hakaretler yağdırmış gibi. Kelle, sürekli tekrar eden aşırı yavaş bir düşüşe geçiyor. Kim bilir kaçıncı defa çukurun dibini boyladığında, askerin içinden bir şey suyun dibinde nefesi tükenmiş bir deniz memelisinin yüzeye geri çıkmaya çalışması gibi şiddetle yükseliyor. Artık ayakta duramıyor.

Karnını sarsan gelgitlerin karşı konulmaz ilerleyişini durdurmak için iki eliyle midesini kavrıyor. Aniden ağzından ve burnundan sarı kusmuklar fışkırıyor. “Ne oluyor Mizukami? Betin benzin attı!” diye bağırıyor Başçavuş Aşibe yüzünde alaycı bir gülümsemeyle. “Hadi, sıra sende. Majestelerinin ordusuna layık olduğunu ispatla! Göreyim seni!” Ağzından “majesteleri” çıkar çıkmaz başçavuşun sırtı dikeliveriyor ve uzun süre öyle kalıyor. Kalın dudaklarında yine alaycı bir gülümseme beliriyor, bir yandan da hâki kepinin gölgesinde zar zor görünen yarı kapalı gözleriyle genç askere küçümseyici bir bakış atıyor. “Evet, başçavuşum” diyor çatallı bir sesle.

Başçavuşun kocaman kıllı eliyle kavradığı kılıcın dayanılmaz ışıltısı nefesini kesiyor. Gözleri bağlanmış altı Çinli isyancı korku dolu hıçkırıklarını yutarak, onurlarını koruyabilmek için imkânsızı başarıyorlar. Soğuk güneşin kesici ışınlarının altında ezilir gibi yere çökmüş kalabalık yoldaşları yaklaşık on kişilik gruplar halinde toplanmış, süngülü askerlerin yakın denetimi altında yukarı bakmaya cesaret edemiyorlar. Kimse konuşmuyor. Kendi hallerine terk edilmiş Çinli işçiler bu dehşet dolu dünyanın, yüce ilahları bile susturacak türden bir dehşetin ağırlığı altında eziliyor.

“Yok artık!” diye boğuk bir sesle bağırıyor başçavuş. “Neyi bekliyorsun ödlek herif? Hadisene! Çabuk ol! Gerçek bir Japon olduğunu, gerçek bir asker olduğunu kanıtla! Ruhunu o kadın işi müziklere satmamışsındır umarım.” Şeytani bir gülümseme askerin tüm yüzünü ele geçiriyor. Tek başına köşeye sıkışan zavallı erin uzun samuray kılıcını kınından çıkarmaktan başka çaresi yok. Dehşete kapılan askerin belli belirsiz titreyen sağ eli, hissedilir bir tereddütle ürkekçe ileri hareket ediyor. “Hayır… başçavuşum, yapamam… Özür dilerim… Hayır… yapamam… Gerçekten yapmak istemiyorum başçavuşum… Böyle bir şey yapmam imkânsız, sahiden imkânsız…” diye alçak sesle kekeliyor genç adam. “Ağzından çıkanı kulağın duyuyor mu senin, geri zekâlı! Bu bir emirdir! Sana emrediyorum! İmparatorluğun orduya ve donanmaya yazdığı fermanda3 yazanları harfiyen hatırla. Üstünün emri majestelerinin emridir. Bunu unutmana müsaade etmem!” Aşibe bir kere daha, mutlak bir itaatle “majesteleri” dedikten sonra abartılı bir saygıyla esas duruşa geçiyor.

“Hayır… başçavuşum… hayır… imkânsız… böyle bir şey yapamam… Hayır, sahiden, yapamam… Yok… buna hakkım yok … hakkımız yok…” “Hakkımız yok mu? Abuk sabuk konuşma! Sana fikrini soran kim? Sana emrediyorum! Asıl emrime karşı gelmeye hakkın yok! Bu bir emirdir! Üstün sana emrediyor, üstün, yani Yüce Majesteleri! Yapmazsan büyük Japon İmparatorluğumuzun kutsal özüne ihanetten yargılanacaksın. Farkında mısın bunun?” “…” Bir dakikadan kısa süren ağır bir sessizlik… Aşibe tek kelime etmeden asker Mizukami’nin sağ elini kavrayıp onu uzun kılıcı tutmaya zorlarken, astlarından ikisi genç Çinli bir isyancıyı açık çukurun kenarında diz çökmeye zorluyor. Çukurun dibinde birkaç dakika önce başçavuşun basit bir tekmeyle fırlattığı iki kesik baş, muhtemelen hâlâ sıcak olan bedenlerinin yanında duruyor. Her şeyi, hatta kendini bile unutan askerin tüm vücudu titremeye başlıyor.

Aniden düşen beyaz bir perde gözlerini örtüyor. Artık hiçbir şey görmüyor. İçinde ve tepesinde hiçlikten veya sonsuz bir uzaklıktan gelen çeşitli pes seslerin yankılandığı bir mağara açılıyor. Usulca akıp giden notaların arka planında beliren boğuk kuş çığlıkları hızla yoğunlaşıyor ve en sonunda yerini art arda duyulan üç uğursuz gümbürtüye bırakıyor. Dört beş saniyelik bir sessizliğin ardından çekiç sesleri titreşmeye başlıyor. Fakat kısa sürede bu ısrarcı çekiç seslerinin yerini, can çekişen yırtıcı bir hayvanın ağzından yükselen ve bir ölüm çığlığını andıran yabani bir ses çığı alıyor. Tufanı anımsatan tiz ses çığının içinde açıkça duyulan şiddetli sayısız tahta çekiç darbesi kalp atışları misali hızlanıyor, ta ki ölümcül bir krize varıncaya dek…

Adını haykıran keskin bir ses, arka plan sesini delip geçiyor ve tüm görüş alanını kaplayan göz kamaştırıcı beyaz kumaşa kıpkırmızı kanlar fışkırtıyor. En tepesinde ilahlaştırılmış bir hükümdarın oturduğu askeri hiyerarşinin ağırlığı altında ezilen küçük asker, kusursuz bir geometrik eğime sahip temiz silahı eline almak zorunda kalıyor. Şimdi iki elinin arasında tutuyor onu. Acemi piyadenin her hareketini izleyen askerin yüzü sapkın bir sevinçle ışıldıyor. Genç asker, uçurumun kenarında diz çökmüş, infazının yaklaşmasından duyduğu korkuyla dolu boğuk iniltilerini bastırmaya çalışan idam mahkûmuna yaklaşıyor. Korku içinde kılıcını sallıyor, boncuk boncuk damlalar beliren gözlerini yumuyor, titriyor. Başçavuş muzaffer bir edayla onun yüzünü inceliyor. “Göreyim seni! Gerçek bir Japon olduğunu, majestelerinin ordusuna layık olduğunu göster!” Aniden karanlığın derinliklerinden bir iç SES yükseliyor: “Hayır, bunu yapamazsın, yapmamalısın… Japon olmaktan önce bir İNSANSIN sen… İnsanlığın bir zorunluluk, Japonluğun ise sadece bir tesadüf… Nerede doğduğun tamamen bir tesadüf. Bunun gurur duyulacak bir tarafı yok… Fakat insanlığınla gurur duy.

Sen bir İNSANSIN…” “Hadisene!” Başçavuşun bağırışları tekrar duyuluyor. Askerin iki kolu, üstünün vahşi sesine uyarak öfkeyle savruluyor. Kılıç genç isyancının sağ omzuna saplanıyor. Kanların fışkırmasıyla korkunç bir bağırış celladın kulak zarını deliyor. “Geri zekâlı!” Robot gibi kaskatı kesilen talihsiz piyade gözlerini açıyor. Kıpkırmızı kanla köpüren, enlemesine geniş bir yarık tüm görüş alanını işgal ediyor. “Baktığında bir insan kafası gördüğün için yapamıyorsun! Sahilde karpuz kestiğini farz et!” Yabani asker, dehşete düşen astının elinden kılıcı kapıyor. Ardından samurayların ölümcül bir düellonun başında aldığı duruşlardan birine geçiyor ve ölümcül silahı iki eliyle havaya kaldırarak nefret dolu bir savaş narası atıyor. Bir saniye içinde, Çinli gencin kafası geniş çukura düşüyor. Önceki gün yağan şiddetli yağmurdan dolayı hâlâ çamurlu olan toprağa saplanıyor. Muzaffer başçavuş toplu mezara tepeden baktıktan sonra, umursamaz bir küçümsemeyle başsız kalan bedene, sarımsı kalın keten gömleğin içindeki cesede, iki eli örgülü bir iple arkadan bağlanmış aşırı gergin bu kas kütlesine şiddetli bir tekme atıyor. Başçavuş ve er yüz yüze geliyor.

Ceketleri kan içinde. Astın koyu kırmızı, gözyaşı ve terle çizgilenmiş yüzü aniden solgunlaşıyor. Şiddetli bir mide bulantısıyla sarsılıyor, istemsizce midesinde ne varsa ne yoksa yeşilimsi safrayla karışmış mide suyunun son damlasına kadar çıkarıyor. Er Mizukami’nin kafasında, daha birkaç dakika önce duyulan üç büyük uğursuz darbe, kulak zarlarını delen o üç korkunç darbe, bir kere daha yankılanıyor. Tepesinde tüm ışıltısıyla parlayan bir kılıcın asılı olduğunu görünce irkiliyor. Birden ayaklarının kalitesiz postallarının içinde sırılsıklam olduğunu hissediyor. Çamurdaki su, ayakkabısının köpekbalığı derisi tabanından içeri sızmaya devam ediyor. Ayağı kayıyor, dengesini kaybederken sona yaklaştığını hissediyor… En sonunda asker, beyaz karıncaların kuruttuğu yaşlı bir ağaç gibi yere yığılıyor.

Büyük bir senfoni orkestrasının tüm enstrümanlarıyla çaldığı, neredeyse kulakları sağır edecek kadar güçlü bir müzik ansızın karanlığın en derin yerinden yükseliyor. Vurmalı çalgılar, telliler, nefesliler ve hepsinin arasından öne çıkan trompetler, her biri üç vurucu nota ile yükselişe geçen üç melodi dizesinin alçalmasını sağlayarak ritmik ve duygusal gerilim zirveleri yaratıyor. Ama birden fortississimo tremolo4 çalan tellilerin arka planına bir dinginlik çöküyor ve pianissimoya5 geçerek adeta bir yıkımı sahneliyor. İşte o anda, sonsuzluğa yayılıyormuş gibi görünen zaman depreminde askerin yalnızlığını, umutsuz terk edilmişliğini ifade eden İngiliz kornosunun hüzünlü şarkısı duyuluyor. Bayılan Jun Mizukami’nin yarı uyanık, yarı uyur bilinci hiçbir insan figürünün görünmediği karanlık çölün enginliğinde gezintiye çıkıyor. Yerinden sıçrayarak kışlanın karanlığına ve etrafında uzanan adamların vücutlarından yayılan pis ter kokusuna uyanıyor. Yatakta uzanırken solunda kaldığını fark ettiği ranzalara bakıyor. Ara sıra etraftan gelen ufak horultularla bozulan sessizlikte hareket eden kimse yok. Çinli isyancının kafasının çukura düştüğü o korkunç görüntü tekrar aklına düşünce kalbi sızlıyor. “Sonra ne oldu?” diye soruyor kendine.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Bin Yılın Aşkı ~ Akira MizubayashiBin Yılın Aşkı

    Bin Yılın Aşkı

    Akira Mizubayashi

    Bin Yılın Aşkı Sen-nen insan sesinin olağanüstü gücünü çok erken keşfetmişti. Onun için insan sesi başlı başına bir müzik aletiydi. Daha ergenliğinde, sarf edilen...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Fısıltı (Ciltli) ~ Becca FitzpatrickFısıltı (Ciltli)

    Fısıltı (Ciltli)

    Becca Fitzpatrick

    “Okuyucuyu sarsan tüyler ürpertici bir roman… Nora’nın kötü çocuk Patch’le fırtınalı aşkı okurları kendilerinden geçirecek.” Publishers Weekly “Vampirlerden ve kurt adamlardan sıkılan gerilim ve...

  2. Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler – Ve Yalnızca Diğer Yarımız O Sesi Duyar ~ Jan-Philipp SendkerHer Kalp Kendi Şarkısını Söyler – Ve Yalnızca Diğer Yarımız O Sesi Duyar

    Her Kalp Kendi Şarkısını Söyler – Ve Yalnızca Diğer Yarımız O Sesi Duyar

    Jan-Philipp Sendker

    Başarılı ve ünlü bir avukat olan babası tam da Julia’nın fakülteden mezun olduğu günün ertesi sabahı ardında hiçbir iz bırakmadan ortadan kaybolur. Birkaç yıl...

  3. Hamnet ~ Maggie O’FarrellHamnet

    Hamnet

    Maggie O’Farrell

    1500’lü yılların sonu… Londra’nın doğusundaki bir kasabada yaşayan Hamnet adında bir oğlan, telaşla merdivenden iniyor. Ateşler içinde yatan ikiz kardeşine yardım edecek birini bulması...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur