Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Her medeniyetin tarihsel bir serüveni ve yapı tarzından ve inşasında
kullanılan unsurlardan meydana gelen görünür bir bedeni vardır. Bir medeniyetin
bu yönlerini incelemek kolaydır. Aslolan bir medeniyetin ruhunu, eğilimlerini,
düşüncelerini, inançlarını, içsel çelişkilerini ve gizli ukdelerini incelemek;
çeşitli içyapıları ve gizli köşeleri hakkında araştırma yapmak ve özellikle
değerlerini ortaya koymaktır. Her medeniyet bir insan gibidir. Onun yaşam
olaylarının biyografi ve fizyolojisini, ailevi ve sosyal çevresini, ekonomik
durumunu ve hayat tarzını incelemek zor değildir. Fakat acaba bu konuları
incelemek suretiyle onu dosdoğru tanıdığımızdan emin olabilir miyiz? Asla! Onun
inançları, bilgileri, malumatı, ruhî, ahlakî ve duygusal özellikleri; bireysel
gerçekliğini ve müstakil ve mümtaz şahsiyetini meydana getiren hayalleri,
duyarlılıkları, arzuları, zevk ve duygularını incelemek ayrı bir iştir. Onun
hayatı, geçmişi, çevresi, mirası ve kültürü hakkındaki bilgileri etraflıca
hazırladıktan sonra ruhsal tahliline, karakterlerinin, özelliklerinin bilimsel
izahına, ukdelerini açmaya, ruh ve düşüncesinin gizli köşelerini bulmaya
yönelmek gerekir.

İÇİNDEKİLER
Ali Şeriati
Yayıncının Notu
Önsöz
MEDENİYET NEDİR?
Medeniyet Nedir
Acaba Şehirlilik, Medeniyetin Kabı mıdır
Yoksa Medeniyetin Bir Parçası mıdır?
Natüralizmin Özellikleri
MEDENİYET ve KÜLTÜR
Medeniyet ve Kültür
Medeniyet ve Kültürün Tanımı
Acaba İtiyaç Keşif ve İcat Meydana Getirir mi?
TARİHİN TANIMI
Tarihin Tanımı
TARİH EKOLLERİ ve ARAŞTIRMA YÖNTEMLERİ
Tarih Ekolleri ve Araştırma Yöntemleri
Tarihi Tanıma Yöntemi
MİTOLOJİ NİÇİN BÜTÜN DÜNYA MEDENİYETLERİNİN
RUHUDUR
Mitoloji Niçin Bütün Dünya Medeniyetlerinin Ruhudur
Bilgi Sosyolojisi
Düalite
Teslis
Çok Tanrıcılık
Öğreti Nedir
Dünyagörüşü
İnsan
Tarih Felsefesi
İdeoloji
Tanrı’nın Halifesi İnsan
Değer ve Fayda
ÇİN MEDENİYET TARİHİ
Çin Medeniyet Tarihi
Mitolojik Hükümdarlar
Çin’de Din
Taoizm’in Felsefî Boyutu
Taoizm’in Sihir Boyutu
Konfüçyüs ve Konfüçyüsçülük
Konfüçyüs’ün Öğretileri
Konfüçyüs’ün Ahlakî Esasları
Din Öğretimi
Konfüçyüs’ün Öğretisi
Taocuların Öğretileri
Mohizm’in Prensipleri
Kanuncular
Konfüçyüsçülük ve Budizm
Konfüçyüsçülük: Devlet Dini
Çin’de Edebiyat
Çin’de Tiyatro
Çin’de Resim
Porselen Yapımı
Çin’de Mimari
Tunççuluk, Cilalama ve Yeşim Taşı İşlemeciliği
İcatlar ve Keşifler
Çin’de Görgü Kuralları, Âdetler ve Sosyal Durum
Modern Çin
SARI GÖRÜŞ (ÇİNLİ BAKIŞ)
Sarı Görüş (Çinli Bakış)

ALİ ŞERİATİ
23 Kasım 1933’te Horasan eyaletine bağlı Sebzivar’ın Mezinan köyünde dünyaya geldi. 1950’de Meşhed’deki Öğretmen Koleji’ne girdi. 1952’de Meşhed yakınlarındaki Ahmedâbâd köyünde öğ-retmenliğe başladı. 1955 yılında Mekteb-i Vâsıta’yı yazdı. Ebuzer-i Gıfarî’yi tercüme etti. 1956’da Meşhed Üniversitesi’ne girdi. Ulusal Direniş Hareketi’ne üye olduğundan, babası ve di-ğer üyelerle birlikte tutuklandı, altı ay tutuklu kaldı. 1959’da Alexis Carrel’den Dua’yı tercüme etti. Üniversiteden başarıyla mezun oldu. 1960’ta Fransa’ya gönderildi, orada sosyoloji ve dinler tarihi üzerine çalıştı. Cezayir Kurtuluş Hareketi’ne aktif olarak katıldı. Bu faaliyetlerinden dolayı Paris’te tutuklandı; bu arada birçok makale, konuşma ve çevirisi değişik dergilerde yayımlandı. Sosyoloji ve dinler tarihi alanında doktorasını tamamlayarak 1962’de İran’a dönerken sınırda tu-tuklandı; aylarca hapiste kaldı. Hapisten çıktıktan sonra öğretmenlik yapmaya başladı ve Meşhed Üniversitesi ve diğer merkezlerde konferanslar verdi. Hüseyniye-i İrşad 1973 Eylül’ünde kapatıldı. Savak, Şeriati’yi aramaya başladı. Kendisini bulamayınca babasını tutukladı. Babası bir yıl kadar hapsedildi. Şeriati teslim oldu ve on sekiz ay hücrede kaldı. 1975-77 arası Savak’ın taki-binden sürekli kaçıp başkalarının evlerinde kalarak çalışmalarına devam etti. Sabahlara kadar süren konuşmalar yaptı. 16 Mayıs 1977’de Avrupa’ya hicret etti. Otuz gün sonra İngiliz İstihbaratı’nın yardımıyla Savak tarafından şehit edildi.

 

 
YAYINCININ NOTU
Yayınevimiz, Şeriati düşüncesini külliyat olarak okurlarına sunmakla önemli bir hizmet vermektedir. Merhum Şeriati, dünyanın bugün yaşayan iki önemli medeniyeti olan, İslam ve Batı medeniyetini yakından tanıma fırsatı bulmuş ender şahsiyetlerden biridir. Dahası, bir sosyolog gözüyle incelediği konuları, dahiyane bir düşünce işçiliği ile işlemiş ve Fars edebiyatının kendisine kazandırdığı akıcı üslupla ortaya koymuştur. Bilimsel liyakati, özgün bakış açısı, dindarlığı ve inandığı doğrular uğruna can verecek kadar yürekli kişiliği ile sadece İran gençliğini arkasından sürüklemekle kalmamış, dünya Müslümanlarının öze dönüş çabasına katkıda bulunarak bir döneme damgasını vurmuştur. Onun bu özgün ve özgürlükçü tutumu, sadece İslam düşmanlarının tepkisini çekmekle ve onlar tarafından şehit edilmekle kalmamış, dost ve kardeş bildiği Müslümanlardan da çok büyük tepkiler almıştır. Çünkü onun düşünceleri, Batılı saldırı karşısında çok derin ve güçlü bir mukavemet oluştururken İslam geleneğini kirleten ve çöküntüye sebep olan bidat ve hurafelere de ağır darbe indiriyordu. Tabiî bu da bilinçsiz kesimler nezdinde İslam’ın kendisine ya-pılan bir saldırı olarak algılanıyordu.
Kendi tabiriyle içinde doğup büyüdüğü geleneksel Safevî Şiîliğine yönelttiği eleştiriler yüzünden İran’da dışlanırken, Şiî bakış açısı nedeniyle de Sünnî dünyadan önemli tepkiler almıştır. Ancak Şeriati, her ne kadar Ali Şiası ve Safevî Şiası ayrımı yapsa ve Safevî Şiîliğini eleştirse de eleştirdiği düşünceden bütünüyle kurtulamamış ve söz konusu etkilerle Sünnî dünyanın kabul edemeyeceği kimi düşünceler serdedebilmiştir. Sahabiler hakkında kullandığı ifadeler hoşgörü sınırını zorlayan kusurlar olarak değerlendirilebilir. Ayrıca yaşadığı çağ ve çevrenin etkisiyle Fransız sosyalistlerinden etkilendiği ve kimi yorumlarında bu etkinin izlerinin görüldüğü de söylenebilir.
Ali Şeriati’nin de her insan gibi hata edebileceğini, hatalarının ve savaplarının sadece kendisini bağlayacağını okuyucunun takdir edebileceğine inanıyoruz. Fecr Yayınevi olarak, ölçümüzün Kur’an-ı Kerim ve onun numune-i timsali olan Hz. Peygamber (a.s) olduğuna inanıyor, Şeriati de dahil bütün insanların bu ölçüler içinde değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Onun her görüşünü onaylamadığımız halde eserlerini yayınlıyor, ama katılmadığımız görüşlerine de müdahale etmeyi uygun görmüyoruz. Çünkü böyle bir müdahalenin düşüncelerin doğru anlaşılmasına engel olacağı, bunun da hem yazar hem okur açısından bir hak ihlali sayılacağı kanaatindeyiz. Buna rağmen kimileri, tasvip etmedikleri düşüncelerden dolayı bilinçsiz okuyucuların olumsuz etkileneceği gerekçesiyle vebal alacağımızı düşünebilirler. Fakat biz, genelde Müslüman olmanın, özelde Şeriati okuru olmanın, okuduğu her şeyi kabullenen değil, eleştiren bir seviye gerektirdiğini düşünüyoruz. Dolayısıyla bütün olumsuzluklarına ve kusurlarına rağmen Şeriati’nin o engin birikiminin bizlere çok şey kazandırdığına ve kazandıracağına inanarak eserlerini külliyat olarak yayınlamaya karar vermiş bulunuyoruz. Buna paralel olarak hem Fars hem de Türk edebiyatına vukufiyetiyle temayüz etmiş mütercimlerden oluşan bir heyet oluşturarak eserlerin en az hata ile çevrilmesine de özen gösterdik. Bu nedenle tercümeler, sadece söz konusu eserleri dağınık vaziyette sunulmaktan kurtarmayacak, Şeriati okurunun liyakatsiz tercümelerden çektiği sıkıntıları da asgariye indirecektir.
Külliyattaki kitapların bazılarında yazara ait olmayan dipnotlar yer almaktadır, İran’daki Dr. Ali Şeriati Eserlerini Derleme Bürosu tarafından eklenen notların sonunda (Derleyen), yayınevimiz tarafından ilave edilen notların sonunda (Fecr), mütercimlerin ilave ettiği notların sonunda ise (Çev.) ifadeleri kullanılmıştır. Bunların dışındaki dipnotlar Ali Şeriati’ye aittir.
Bütün hassasiyet ve çabamıza rağmen, insan olmamız hasebiyle gözümüzden kaçan kusurlar olursa okurumuzdan özür diler, eleştirilerine müteşekkir kalırız. Bu vesileyle Şeriati’ye Allah’tan rahmet diler; başta değerli mütercimler olmak üzere, editörlere, tashih ve redakte heyetine ve eserlerin sizlere ulaşmasında emeği geçen bütün dostlara gönülden teşekkür ederiz.
FECR YAYINEVİ

ÖNSÖZ

 

Her medeniyetin tarihsel bir serüveni ve yapı tarzından ve inşasında kullanılan unsurlardan meydana gelen görünür bir bedeni vardır. Bir medeniyetin bu yönlerini incelemek kolaydır. Üniversite öğrencisi, medeniyetlerin tarihi ve tasviri hakkında yazılmış kitapları incelemek suretiyle medeniyeti anlayabilir. Ancak bu noktada daha derin, daha ince, daha hassas ve çok karmaşık bir şey vardır ki o, bir medeniyetin ruhunu, eğilimlerini, düşüncelerini, inançlarını, içsel çelişkilerini ve gizli ukdelerini incelemek; çeşitli içyapıları ve gizli köşeleri hakkında araştırma yapmak ve özellikle değerlerini ortaya koymaktır. Her medeniyet bir insan gibidir. Onun yaşam olaylarının biyografi ve fizyolojisini, ailevi ve sosyal çevresini, ekonomik durumunu ve hayat tarzını incelemek zor değildir. Fakat acaba bu konuları incelemek suretiyle onu dosdoğru tanıdığımızdan emin olabilir miyiz? Asla! Onun inançları, bilgileri, malumatı, ruhî, ahlakî ve duygusal özellikleri; bireysel gerçekliğini ve müstakil ve mümtaz şahsiyetini meydana getiren hayalleri, duyarlılıkları, arzuları, zevk ve duyguları incelemek ayrı bir iştir. Onun hayatı, geçmişi, çevresi, mirası ve kültürü hakkındaki bilgileri etraflıca hazırladıktan sonra ruhsal tahliline, karakterlerinin özelliklerinin bilimsel izahına, ukdelerini açmaya, ruh ve düşüncesinin gizli köşelerini bulmaya yönelmek gerekir.
Yeni medeniyet hakkında gerekli bilgileri Will Durant’ın Medeniyet Tarihi’nden, George Sarten’in Bilim Tarihi’nden, Pierre Rousseaue’nun Bilim Tarihi’nden, Fisher’in Avrupa Tarihi’nden …Russel’ın Batı Felsefesi Tarihi’nden, Dr. Pazargâd’ın çevirisi Felsefî Doktrinler Tarihi’nden, Pûrhümâyun’un çeviriyle Wekens’in Ekonomik Doktrinler Tarihi’nden … vs. elde edebilirsiniz. Burada ben, çağımız insanının modern medeniyette yüzyüze kaldığı meseleleri ortaya koymaya, tahlil etmeye ve değerlendirmeye çalışacağım.
Bu meseleleri bilmek, bizi, günümüz medeniyetinin ruhuyla ve medeni insana özgü boyutlarla tanıştıracaktır. Bugün “Batıcılık” adını alan ve kendisiyle mücadele edilmesi konusunda Batılı olmayan toplumların bütün aydınlarının ittifak ettiği şey, Batı ve modern medeniyeti bilimsel olarak bilip tanımamanın bir sonucu olan bir faciadır, bir trajedidir. Bana göre onunla mantıklı mücadelenin ve kendi insanî şahsiyetine dönüşün tek yolu, ona ruhsal ve düşünsel tasallutta bulunmak ve ona karşı belirleme ve seçme gücü elde etmektir. Bu yol, sadece ona düşünsel ve ruhsal üstünlük yoluyla, yani onu tam bir bilimsellikle tanımak ve değerlendirmekle elde edilebilir. Böylece Avrupalı olmayan yarı- aydınların zihninde bir bütün, mutlak hakikat ve elde etmeye ve taklide muvaffak olunması gereken kâmil insanî değer, ölçüt ve usuller mecmuası olarak resmedilmiş olan yeni Avrupa medeniyeti, çözümlenir ve acı tatlı deneyimler, iyi, kötü ve göreli değerler, şüpheli ölçütler ve bina ve idaresinde Ahuramazda ile Ehrimen’in işbirliği yaptığı keşmekeş içindeki dünyadan ibaret bir bütün olur. Bundan dolayı ona karşı ihtiyat, dikkat, bilinç ve basiret ile yaklaşmak, intikalci değil, seçici davranmak gerekir. Batı ve çağdaş medeniyetle temas kurmuş olan Asya ve Afrika milletlerinin yazgısı, aydınlarımız için büyük tecrübeleri haizdir.
Yalnızlaşmış ve sağlam kalmak için kendi etrafına kale duvarları çekmiş olan milletler, çürümüş ve yıkım içinde kalmışlardır. Cömertçe kapı ve pencerelerini açıp tepeden tırnağa medeni ve modern olmaya çalışan milletler ise emperyalizmin sömürü eline düşmüş, kültür, şahsiyet ve ekonomisinin yapısal yıkımına rıza göstermişlerdir. Sadece tam bir bilimsel ve bilinçli tanımayla seçim yapıp tarihinin, kültürünün, manevî ve ahlakî asaletlerinin temelleri üzerinde, tarzını, modelini bizzat kendilerinin planlayıp ortaya koydukları bir toplum inşa etmiş olan milletler, sadece kendileri için sağlam bir düzen ve gelişme halinde bir hayat meydana getirmekle yetinmemiş, ayrıca insanlık için yeni bir fenomen yaratabilmiş; insanın günümüz yıkım, çöküş ve sapkınlığından kurtarmak için yarının tarihinin kılavuzluğunda insan türünün yürüyeceği üçüncü yolu gösterebilmiştir. Yalnızca en büyük beşer medeniyetini tanımamız ve içinde bulunduğumuz (içinde yaşamasak da) günümüz dünyasını anlayalım diye değil, aynı zamanda kendimizi tanıyalım ve sahip olduğumuz misyon ile kat etmemiz gereken yolu tanıyalım, anlayalım diye yeni medeniyet üzerinde her şeyden çok duruyoruz  – öyle bir yol ve misyon ki onu ne din adına gelenek, donukluk ve köhnelik bekçileri gösterir, ne de aydınlık, aydınlanma ve ilerleme adına yenilik bayraktarları ile Batı’nın çözüm yolları ve düşüncelerine meftun olanlar iddia ederler. Bu iki bozuk yolun arasından geçen üçüncü yol: Başkalarını taklit değil, bilakis bilip tanıma, yaratma ve seçme.
Ali Şeriati

 

 

 

 
MEDENİYET NEDİR?

Medeniyet (temeddün), “m-d-n” kökünden olup medine (şehir) sözcüğüne akrabadır. Medine şehir demektir. Medeniyet ise intisap, istinat ve bağlılık manasıyla, bu bapta gelmiş olan anlama işarettir; örneğin kibir büyüklük, tekebbür ise büyüklük göstermeye bağlılık anlamındadır. Dolayısıyla medeniyet, medineye, şehre bağlılık hissi ve o hissi ortaya koyma demektir.
Fransızca, İngilizce ve Latince’de de medeniyet için aynı görüş benimsenmiş ve medeniyetin karşılığı olarak sivilizasyon (civilisation) kabul görmüştür. Sivilizasyon sivilden gelir. Sivil, şehre, memlekete, ülkeye ait demektir. Sivilizasyon masdar isim olup medenî yapmak, medenileştirmek anlamında “sivilize”den gelir. Bu nedenle Latinin de Doğulunun da aynı kavramı alıp benimsediklerini söylüyoruz. Bu sebepledir ki her ikisi de medeniyet ölçütünü şehirde oturmak olarak almışlardır. İnsanın bu görüşü, hayatının iki aşamasında biçimlenmiştir. Biri mağarada yaşama aşaması, diğeri ise şehirde yaşama aşamasıdır. Tarihte şehir adında bir fenomen ortaya çıktığında medeniyet sözcüğü vücuda gelmiştir.
Şehirli, çadırda ve çölde oturana karşılık medenî demektir. Fakat sivilizasyon veya medeniyet kelimesi gerçek anlamıyla medenî olmak anlamında değildir. (Medeniyetten maksat şehirde oturmak değildir.) Tarihsel gerçekte şehir kavramı medeniyet kavramıyla eş anlamlı olmamakla beraber aynı köktendirler ve anlamları birbirine yakındır. Medeniyet, şehirde oturma, şehirlilik değildir; fakat medenî insan, şehirde oturma aşamasına ulaşmış insandır. Anlam açıklama ilminde buna şeyi kendisiyle değil, lazimesiyle adlandırma diyorlar; yazara kalem sahibi (sahib-i kalem) dememiz gibi; hâlbuki yazar ve kalem sahibi iki ayrı kavramdır.
Bazen parça, bütün vesilesiyle isimlendirilir; örneğin güveci ele alalım: İçeriği etli nohut olan güveç yenilir. Güveç aslında bir kaptır ve ona bağlıdır; burada bütünün parça ile isimlendirilmesi söz konusudur. Sınıf gibi kelimesi de böyledir. Sınıf, öğrencilerden başka bir şeydir, ama öğrenci ve sınıf, birbirinin lazım ve melzûmu, ayrılmaz parçalarıdır.
Medeniyet sözcüğü ile medeniyetin kendisi arasında ne gibi bir ilişki vardır? Eğer tazammunî, yani kapsayıcılık ilişkisi vardır dersek, bu durumda zarfı, yani kap veya kılıfı mazrufun, yani içeriğin yerine koymuş oluruz. Zira medeniyet şehirde meydana gelmiştir. İnsanın bu yüksekliği ve birikimler, şehirde meydana geldiği için ona şehrin adını koymuşuz. Hem Doğu hem de Batı, tek medeniyet kavramına sahip olmuştur. Yani zarfı mazrufun yerine koymuşlar. Sonra şehir, vahşi insanın yoksun olduğu bir olgudur. İnsan, şehri oluşturabildiği bir medeniyet aşamasına erişmiş olmalıdır; şehri oluşturunca medeniyetin bir parçasını meydana getirmiş olur. O halde şehir ve medeniyet arasında zarf ve mazruf ilişkisi değil, parka ve bütün ilişkisi vardır.
Aile evin içindedir; ama ev ailenin dışındadır; ancak parça-bütün ilişkisi yok, zarf-mazruf ilişkisi vardır; fakat şehir medeniyetin parçasıdır, yani ev ailenin bir parçasıdır.
Medeniyet, genel anlamıyla insan toplumunun maddî ve manevî ürün ve birikimlerinden ibarettir. İnsan ürünleri dediğimiz zaman tabiatta sıradan bir durumda olmayan ve insanın yaptığı bir şeyi kast ederiz. Dolayısıyla, tabiatın ürünü karşısında insan ürünü yer alıyor.
İnsan ürünü, dünyada var olan ve tabiatın ürünü olmayan bir şeydir. Birikim, topluma miras kalan tecrübeler, kısmetler, bilgiler, sözleşmeler, icatlar ve diğerlerinin toplamından ibarettir. Toplum bunları iki yolla miras alır: Tarihî geçmişinden ve başkalarından; mesela biz tasavvufu geçmişten alırız, egzistansiyalizmi ise başkalarından. Üçüncü yol ise şimdi bizim kendi yaptığımızdır (Medeniyetimiz sayılan eserlerimiz; bazı ilaçlar, şırınga ve televizyon gibi şeylerin toplamı).
Birikimler, başka bir itibarla geçmişte veya başka bir yerde bizim aldığımız ve bütün kökleri bir olan insanî icat ve ürünlerdir. O halde insanî ürün ve birikimler, maddî ve manevî insan ürünleri oluyor.
İnsan iki türlü şey üretiyor: Maddî ve manevî. Biri sandalye yapıyor, bu maddîdir; diğeri şiir söylüyor, bu da manevîdir.
İlimler topluluğu, insanın manevî ürün veya eserleridir.
İlmin konuları, tabiat ürünüdür; fakat insan olmasa, ilim de olmaz. Makine, toplum ve mimari, insanın maddî eserleridir ve mimari gibi bir itibarla maddî, bir itibarla da manevî olup birbirinden ayrılamaz ürünlerdir. Şeker, maddî ve insanî üründür; buğday gibi doğal bir tarım ürünüdür; insanın maddî ve manevî ürünü olan Eyfel Kulesi gibi bir olgudur. Tarım gibi bazı olgular insanî ve tabiî öze sahiptir; insan ilim ve teknik sayesinde dünyada pancar üretiyor; bu, insanın tarıma müdahalesidir. Tarımsal ürün, çöl dikenlerinden farklıdır.
Doğal bir şey insanın el attığı ölçüde insan medeniyetinin parçası olur.
İnek, tabiatın eseridir. Dört beş batman/12-15 litre süt verdiğinde bu, insanın ürünü ve medeniyetinin delilidir. Fakat beş litre süt verdiğinde tabiatın ürünü demektir. Artan süt, insanın maddî ve manevî ürünü, eseri ve insan medeniyetinin parçasıdır. Dolayısıyla beşerî medeniyetin bütünü, geçmişin mirası, başkasını taklit ve insanın şimdiki ürününden ibarettir; maddî ve manevî boyutu vardır. Medeniyetin manevî boyutuna kültür diyorlar.
Şiir ve din, kültürün parçasıdır; insanın manevî ürünüdür. Yazı ve edebiyat, bütün bilim dalları, insan bilimleri ve sanat, o manevî ürünler kısmına aittirler. Bundan dolayı bu kültürün parçasıdır. Medeniyetin maddî yönleri kültürden ayrılır. Şimdi hangi maddî medeniyetin manevî medeniyet boyutu olduğunu nereden ayıralım? Bazıları belli ve ayrıdır; fakat bazıları birbirinden ayrılmazlar.
Örneğin heykel, yapısında maddîliğe ilave olarak sanatkârın zihniyetinin ve sübjektivitesinin karıştığı maddî ve manevî bir üründür.
İki tür sanat vardır: Taklit ve yaratma. Bunların ikisi de manevîdir. Örneğin gülümseyen Jokond tablosunu ilk kez yapan kimsenin işi de ondan kopya çeken kişinin işi de -güzellik, ustalık ve sanatkârlıkta- sanattır.
Kitapçılık manevî bir iş, ama fırıncılık maddî bir iştir; kitapçılığın maddî boyutu, fırıncılığın da manevî boyutu vardır.
Maddîlik, içgüdüsel ve doğal insanî ihtiyacı gideren şeyden oluşur; insanın doğal, içgüdüsel ve maddî olmayan ihtiyaçlarına karşılık gelen şey ise manevîdir; başka bir ifadeyle maddî olgular, hayatî ihtiyaçları karşılayan olgulardır. Maddî ihtiyaçlar karşılanmazsa kişi ölür. Manevî olgular, insanın hayatî olmayan ihtiyaçlarını karşılayan olgulardır. Bunun için elbise giymek gibi meselelerin tamamı maddîdir. Fakat elbise modası ve rengi, manevî olguların parçasıdır. Varlık ve varlıktan yoksunluğun insan hayatına bağlılığı söz konusu olduğu için ekmek maddîdir, şiir ise manevî. Binada oturma boyutu, maddî ihtiyacın parçasıdır; fakat stil ve sanatta eğlenme kültürümüzün parçasıdır. Örneğin yüz katlı bir bina İran’da maddî ihtiyacın %70’ini karşılar, bu binanın %30’u ise kültürel değeri olan manevî ihtiyacı karşılar. Fakat birkaç bin yıl önceki dört duvar eski bir ev, şimdi hayatî ihtiyacı karşılamıyor. Zamanında %70 maddî ihtiyacı, %30 da manevî ihtiyacı gideriyordu; ama şimdi %100 manevî ihtiyacı gideriyor, yani sadece manevî değeri var. Yani tamamı o sanatsal olan %30’a dönüşmüş olup maddî değeri kaybolmamış; belki manevîye dönüşmüştür. Niçin?
1- Zamanın ona izafe ettiği tarihsel olma ve belge olma sebebiyle; yani zaman ona, yeni bir tarihsellik ve belge olma özelliği vermiştir; geçmiş zamanı tanıtma amilidir ki bizimle konuşmasını istiyoruz, fakat konuşmuyor. Bu o zamanın bir konuşanıdır. Kendi zamanında bu değere sahip değildi; ona değeri zaman ve tarih vermiştir. Zaman, bu %30’u %100’e dönüştürmüştür. Zamanın müstakil olarak bizzat kendisi değer yaratıyor veya değeri başka bir değere dönüştürüyor. Zamanın değer süreci, maddî değeri kültürdeki manevî değere dönüştürmektir. Maddî ve manevî ürün ve birikimlerimiz, tarihin maddî ve manevî ürün ve birikimleridir.
2– Bağlılık/mensubiyet: Bizzat bağlılık maddî değeri manevî değere dönüştürür; Kâbe gibi. Kâbe İbrahim’e bağlılık sebebiyle manevî değer kazanmıştır. Kültürel olgulardan birçoğu bağlılıktan doğmuştur.
Tahran’da bir kütüphane yapmak için halk yardım ediyordu. Bu yardım olayında hepsinden daha dikkat çekici olan bir şey vardı ki o da bir kadının evlilik yüzüğünü bağışlamasıydı. Bu, insanların verdikleri bütün büyük paralar arasında hepsinden daha sarsıcı ve ilginçti. Bu yüzüğün onun için bağlılık değeri vardır. Bu, şahsa mahsustur.
3- İnanç ve iman maddî değeri manevî değere dönüştürür. Namaz mührünün itikadî değeri vardır; Kerbela toprağının intisap, yani bağlılık veya mensubiyet değeri vardır.
Tespihin bizzat kendisinin itikadî değeri vardır. Arapçanın Kur’an dolayısıyla itikadî bir değeri vardır.
Medeniyet, geçmişten veya beşerî toplumun meydana getirdiği ve özlerini toplum ve bireyin yarattığı maddî ve manevî diğer şeylerden almış ürün ve birikimler toplamından ibarettir. Fakat toplum bunları meydana getirmiştir; bireyi toplum meydana getirdiği için öz, iz ve eserleri birey toplumdan almıştır. Bundan dolayı deha da toplumun ürünüdür. O halde medeniyet ve kültürü bireyler değil, toplum oluşturur. Hayyam ve İbn Sina toplumun manevî eseridir. Toplumun değeri, insanlarıyladır; manevî olana kültür, maddî olana ise medeniyet diyoruz. (Daha özel anlamda) insana has manevî ve maddî üründen maksat, doğanın normalde yoksun olduğu olgulardır. Aynı durumda bütün sosyal ve insanî olgular da geniş olarak ve yüzde yüz yokturlar; bilakis insanın meydana getirdiği her eserde maddiyat da maneviyat da vardır. Heykel ve tablo yapan kimse için manevî ve maddî unsurun galip olması hakkındaki fikrî tasarım, maddî ya da manevîdir: Maddî özü baskın olan şey maddî, manevî yönü baskın olan şey de manevî olduğu için hiçbir eser ve olgu (maddî ve manevî) yoktur ki tabiat ona karışmasın. İnsan elinin değdiği olguları ise manevî kabul ediyoruz. Dolayısıyla bu çerçevede din, şiir, felsefe vs. kültürdür; fakat yapı noktasına geldiğinde medeniyet olur. İdeoloji, yani bir grup, toplum veya sınıfın, toplumlarının maddî ve ekonomik ilerlemesi için düşünmesi, yüzde yüz maddî bir hedefe sahip olduğu halde yüzde yüz manevî bir olgudur.
Acaba toplum varken medeniyet ve kültürün var olmama imkânı var mı? Medeniyetin tesisinde acaba şu etkenlerden hangisinin payı vardır.

 

 

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMedeniyet Tarihi I
  • Sayfa Sayısı256
  • YazarAli Şeriati
  • ÇevirmenProf.Dr. Ejder Okumuş
  • ISBN9786055482114
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviFecr Yayınevi / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur