Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Büyü tehlikelidir ama aşk kadar değil!

On altı yaşındaki Tessa Gray, ağabeyini bulmak için okyanusu aşıp Kraliçe Viktorya’nın hükmü altındaki İngiltere’ye geldiğinde, onu korkunç bir sır bekliyordu. Londra’nın Aşağıdünya’sının ıssız sokaklarını vampirler, büyücüler ve diğer doğaüstü yaratıklar ele geçirmişti. Kaosun yerine düzen getirmekse yalnızca Gölgeavcıları’na, kendilerini dünyayı iblislerden kurtarmaya adamış savaşçılara düşüyordu.

Pandemonium Kulübü’nde çalışan Kara Kardeşler tarafından kaçırılan Tessa, sonunda kendisinin de bir Aşağıdünyalı olduğunu öğrenecekti.

Üstelik ender bulunan bir yeteneğe sahipti.
İstediği zaman bir başkasına dönüşebiliyordu.

Kulübün kendini sır gibi saklayan yöneticisi Magister’ın niyeti ise, Tessa’yı ve gücünü ele geçirmekti.

***

Giriş

Londra, Nisan, 1878.

İblis patlar patlamaz, et parçaları ve cerahat etrafa saçıldı.

William Herondale, elindeki hançeri geri çektiyse de artık çok geçti. İblisin kanını oluşturan yapış yapış asit, parıltılı bıçağı eritmeye başlamıştı. Will küfredip elindeki silahı bir tarafa fırlattı. Hançer, çamur yığınının ortasına düşünce, üzerinden yeni söndürülmüş bir kibrit misali dumanlar yükseldi. İblisin kendisi elbette ortadan kaybolmuştu. Hangi cehennemimsi dünyadan geldiyse oraya dönmüş ve arkasında iğrenç bir pislik yığını bırakmıştı.

“Jem!” diye seslenen Will arkasına döndü. “Neredesin? Şunu gördün mü? Tek hamlede işini bitirdim! Fena değil ha?” Ama Will’in bağırışlarına yanıt veren olmadı. Bir saniye önce tam arkasında duran av ortağı artık yerinde yoktu. Oysa Will, arkadaşının daha bir saniye önce, nemli sokakta pusuya yatıp arkasını kolladığına emindi. Etrafa bakındı. Artık gölgelerin içinde yalnızdı. Canı sıkılan oğlan kaşlarını çattı, ortalıkta hava atacağı bir Jem olmadığı zaman hava atmanın eğlcncesi yoktu. Arka tarafa, sokağın daralıp Thames Nehri’ne açılan bir geçide dönüştüğü yere baktı. İki duvar arasındaki boşluktan bakınca rıhtıma yanaşan gemilerin hatlarını seçebiliyordu. Manzaranın yapraksız dallarla dolu bir ormanı andırdığı söylenebilirdi. Jem orada da yoktu; belki de ışık bulmak umuduyla Dar Sokak’a geri dönmüştü. Will omuz silkip geldiği yöne doğru yola koyuldu.

Nehir kenarındaki ambarlarla Whitechapel’ın batısındaki gecekondu bölgesi arasında uzanan Dar Sokak, Limehouse Mahallesi’ni ikiye bölüyordu. Adından da anlaşılacağı üzere dar bir sokaktı ve iki tarafı depolar ve ahşap binalarla doluydu. O an için etraf bomboştu, sokağın diğer tarafındaki Üzümlük’ten dışarı dökülen sarhoşlar bile geceyi gcçirccek başka yerler bulmuştu. Will, Limehouse’tan hoşlanırdı. Dünyanın sınırında olma hissini seviyordu. Dört bir yandan gelen gemiler her gün getirdikleri malları rıhtıma boşaltırdı. Bölge, denizcilerle dolu olduğundan doğal olarak kumar cehennemleri, afyon inleri ve genelevler açısından zengindi. İnsanın kendini böyle bir yerde kaybetmesi kolaydı. Will, havanın duman, halat ve katran yüklü kokusuna aldırmıyordu. Aksine, Thames’in kirli sularından yükselen kokuyla birleşen yabancı baharat kokusu, hoşuna bile gidiyordu.

Boş sokağı kontrol eden Will, paltosunun yakasını, yüzünü örtecek şekilde dikleştirip tenini yakan cerahati temizlemeye çalıştı. Giysilerinin üzerinde yeşil ve siyah lekeler oluşmuştu. Elinin arkası fena kesilmişti. İyi bir şifacıya ihtiyacı vardı. Tercihen Charlotte’unkilerden biri. Kadın, iratze‘leri çizmekte çok başarılıydı.

Gölgelerin arasından çıkan bir siluet, Will’e doğru ilerledi. Will de ona doğru gidecek gibi oldu ama sonra duraksadı. Karşısındaki Jem değil, çan şeklindeki miğferi, kalın paltosu ve şaşkın surat ifadesiyle sıradan bir polis memuruydu. Adam Will’e baktı, daha doğrusu Will’in bulunduğu yöne baktı. Will, görünmezlik büyüsüne ne kadar alışmış olsa da, birilerinin kendisi orada değilmiş gibi davranmalarına hala pek alışamamıştı. Bir an için polisin, copunu kaldırıp şaşkın şaşkın etrafa bakınıp neler olduğunu çözmeye çalışmasını izlemek için dayanılmaz bir arzu duydu. Ama buna benzer bir şeyi son yaptığında Jem onu fena azarlamıştı ve Jem’in itirazlarının nedenini anlamasa da onu üzmeye değmezdi.

Omuz silkip gözlerini kırpıştıran polis, başını sallayıp Will’in yanından geçti. Bir yandan da artık cin içmeyi bırakacağına dair bir şeyler mırıldanıyordu. Will kenara çekilip adamın geçmesine izin verdikten sonra bütün gücüyle bağırdı. “James Carstairs! Jem! Neredesin seni hain piç?”

Bu sefer zayıf bir ses ona karşılık verdi. “Bu taraftayım. Cadı ışığını izle.”

Will, Jem’in sesine doğru ilerledi. Ses, iki depo arasındaki karanlık alandan geliyordu. Biraz daha yaklaşınca, gölgelerin arasında zayıf bir ışık gördü. “Az önceki bağırışımı duydun mu? O Shaks iblisi kanlı pençeleriyle beni haklayabileceğini sandı ama onu köşeye sıkıştırdım-”

“Evet, seni duydum.” Sokağın girişindeki genç adam, lambanın ışığında oldukça solgun görünüyordu. Zaten soluk tenli biri olduğundan, o anki görünüşü daha da rahatsız ediciydi. Başına hiçbir şey takmadığı için, insanın gözü hemen saçına kayıyordu. Garipti ve parlak gümüş rengindeydi, lekesiz bir madeni parayı andırıyordu. Gözleri de aynı renkteydi, kemik yapısı düzgün yüzü, köşeli hatlara sahipti. Soyunu belli eden tek ipucu, gözlerindeki hafif çekiklikti.

Beyaz gömleğinin önünde koyu renk lekeler vardı ve elleri kanla kaplıydı.

Will, tedirgin oldu. “Yaralandın mı? Neler oldu?

Jem, elini sallayarak Will’in endişelerini dağıttı. “Benim kanım değil.” Başıyla arkadaki sokağı işaret etti. “Onun kanı.”

Will’in bakışları, arkadaşının arkasındaki sokağı kaplayan gölgelerin arasına kaydı. Uzak köşede iki büklüm bir siluet dikkat çekiyordu. İlk bakışta karanlığın içindeki gölgelerden biriydi. Ama Will daha dikkatli bakınca, beyaz bir el ve bir tutam açık renk saçı seçmeyi başardı.

“Bir kadın cesedi mi?” diye sordu Will. “Sıradanlardan biri mi?”

“Küçük bir kız. On dört yaşından büyük olamaz.”

Bu söz üzerine Will ağza alınmayacak küfürler savurdu. Jem onun sakinleşmesini bekledi.

“Biraz daha erken gelmiş olsaydık,” dedi Will sonunda, “o kahrolası iblis, kıza ulaşamamış olurdu.”

“Bu işte bir gariplik var. Bunu iblisin yaptığını sanmıyorum.” Jem kaşlarını çattı. “Shaks iblisleri kan parazitleridir. Eğer o olsaydı kurbanı inine çekip kız hayattayken derisinin altına yumurtalarını bırakırdı. Ama bu kız üst üste bıçaklanmış. Üstelik cinayetin burada işlendiğini de sanmıyorum. Öyle olsa sokakta daha fazla kan olurdu. Bence başka bir yerde saldırıya uğramış ve ölmek için kendini buraya kadar sürüklemiş.”

“Ama Shaks iblisi-”

“Söylemeye çalıştığım şeyi anlamıyor musun, bence bunu yapan Shaks değildi. Sanırım Shaks kızın peşindeydi ama amacı başka bir şeye veya başka birine ulaşmaktı.”

“Shaks’ların koku duyusu güçlüdür,” dedi Will. “İblis efendilerinin, kayıp kişilerin izlerini bulmak için onlardan yararlandığını duymuştum. Ve haklısın, bu iblisin hareketleri bir tuhaftı.” Jem’in arkasına, sokağa yığılmış acınası kütleye baktı. “Ortalıkta bir silah var mıydı?”

“Burada.” Jem ceketinin cebinden beyaz kumaşa sarılmış bir bıçak çıkardı. “Bir tür av bıçağı. Kesici kısmının ne kadar ince olduğuna dikkat et.”

Will bıçağı aldı. Keskin kısım gerçekten inceydi, kabza cilalanmış kemiktendi. Hem bıçak hem kabza, kurumuş kanla kaplıydı. Kaşlarını çatıp bıçağı gömleğinin koluna sildi ve üzerine kazınmış sembol ortaya çıkana kadar ovaladı. Mükemmel bir çember oluşturan, birbirinin kuyruğunu ısırmış iki yılan.

“Ouroboros,” dedi Jem bıçağa bakmak için yaklaşırken. “İkili bir sembol. Sence ne anlama geliyor?”

“Dünyanın sonu,” dedi bıçağa bakmayı sürdüren Will. Dudaklarında hafif bir gülümseme vardı, “ve yeni bir başlangıç.”

Jem kaşlarını çattı. “Sembolü anlıyorum William. Sence bıçakta bu sembolün olması ne anlama geliyor demek istemiştim.”

Nehirden esen rüzgar Will’in saçlarını uçuşturdu. Sabırsız bir hareketle saçları gözünden çekip bıçağı incelemeye döndü. “İblis efendilerinin veya Aşağıdünyalılar’ın sembollerinden değil, simyacılara ait. Genellikle insanların işin içinde olduğunu gösterir. Para ve ün kazanmanın yolunun, büyülü nesnelerin alım satımından geçtiğine inanacak kadar budala birtakım sıradanlar işe karışmış olmalı.”

“Çoğu zaman pentagramın ortasındaki kemik yığınına dönüşen zavallı yaratıklar.” Jem’in sesi hüzünlüydü.

“Sevgili şehrimizin, Aşağıdünya taraflarında dolanmayı seven insanlar.” Bıçağı yeniden mendile saran Will, paketi ceketinin cebine koydu. “Sence Charlotte bu araştırmayı yürütmeme izin verir mi?”

“Sence Aşağıdünya’da sana güvenilebilir mi? Kumar cehennemleri, sihirli zaaflara ve günahlara hitap eden inler, ahlaksız kadınlar…”

Will cennetten düşmeden önce, tıpkı Lusifer gibi gülümsedi. “Sence yarın katili aramaya başlamak için fazla mı erken olur?” Jem iç çekti. “Nasıl istiyorsan öyle yap William. Zaten hep bildiğini okuyorsun.”

Southampton, Mayıs

Tessa, mekanik meleği sevmediği herhangi bir zamanı hatırlamıyordu. Bir zamanlar annesine ait olan melek, öldüğü zaman da kadının boynunda duruyordu. Annesinin ölümünden sonra, kızın ağabeyi Nathaniel, düzgün çalışıp çalışmadığını kontrol etmek için meleği çıkarana kadar, uzun süre annesinin mücevher kutusunda kalmıştı.

Melek, Tessa’nın serçeparmağından büyük değildi. Pirinçten yapılma ufak bir heykelcikti, ağustosböceklerininkini andıran bronz kanatlan vardı. Zarif, metal yüzü ve hilal şeklindeki kapalı gözkapakları dikkat çekiciydi. Ellerini, önünde tuttuğu kılıcın üzerinde birleştirmişti. Kanatların altından geçen ince bir zincir, meleğin madalyon gibi boyna takılabilmesini sağlıyordu.

Tessa meleğin mekanik olduğunu biliyordu çünkü kaldırıp kulağına yaklaştırdığında, onu oluşturan mekanizmanın sesini duyabiliyordu. Bir bakıma saatin aksamı gibiydi. Nate bunca yıl sonra meleğin hala çalıştığını görünce şaşırmıştı. Meleğin içini görmesini sağlayacak bir kapak ya da vida olup olmadığına bakmış ama hiçbir şey bulamamıştı. Omuz silkip meleği Tessa’ya vermişti. O günden sonra Tessa meleği hiç çıkarmadı; geceleri uyurken bile melek kızın göğsünde duruyor, tiktakları ikinci bir kalbin atışları gibi gecenin sessizliğini bölerek kızı rahatlatıyordu.

Main, diğer gemilerin arasında ilerleyerek Southampton rıhtımında kendine yer ararken, Tessa meleği parmaklarının arasında tuttu. Nate, kızın, çoğu transatlantiğin yanaştığı Liverpool yerine Southampton’a gelmesinde ısrar etmişti. Mektuplarında Southampton’ın çok daha hoş bir yer olduğunu yazdığı için, Tessa karşısındaki manzaraya bakarken hayalkırıklığına uğramaktan kendini alamadı. İngiltere’ye dair gördüğü ilk şeyler iç karartacak kadar griydi. Yağmur damlaları uzaktaki kilisenin kulelerini ıslatıyor, gemilerin bacalarından siyah dumanlar yükseliyor ve bütün bunlar, zaten donuk renklere sahip gökyüzünün daha da karanlık bir havaya bürünmesine yol açıyordu. Rıhtımda koyu renk giysiler içinde, şemsiyeli bir kalabalık vardı. Tessa, ağabeyinin de aralarında olup olmadığını görmeye çalıştı ama sis ve gemiden yayılan duman, herhangi bir şeyin net olarak görülmesini engelleyecek kadar yoğundu.

Tessa titredi. Denizden esen rüzgar soğuktu. Nate, bütün mektuplarında Londra’nın çok güzel bir yer olduğunu, güneşin her gün parladığını yazmıştı. Umarım, diye düşündü Tessa, oranın havası buradan iyidir. Bir zamanlar Harriet Teyzeye ait olan yün bir şal ve bir çift eldiven dışında onu sıcak tutacak hiçbir giyeceği yoktu. Teyzesinin cenazesinin ücretini ödemek için giysilerinin çoğunu satması gerekmişti. Birlikte yaşayacakları Londra’ya ulaştığında, ağabeyinin ona yeni giysiler alacağına emindi.

Bir gürültü duyuldu. Cilalı, siyah gövdesi yağmurdan sırılsıklam olan Main, demir atmıştı. Römorkörler yolcuları ve eşyaları gemiden kıyıya taşımak üzere harekete geçti. Yolcular gemiden inip bir an evvel karaya adım atmak arzusuyla yan tarafa koşturdu. Ayaklarının altında toprağı hissetmek istedikleri belliydi. Her şey New York’tan yola çıktıkları zamankinden çok daha farklıydı. O zaman gökyüzü maviydi ve orkestra hoş bir melodi çalıyordu. Ama kıza iyi yolculuklar dileyecek kimse olmadığından, onun da Tessa için mutlu bir an olduğu söylenemezdi.

Omuzlarını dikleştiren Tessa, gemiden inen kalabalığa karıştı. Yağmur damlaları korumasız başına dökülüyor ve buzdan iğneler gibi boynundan içeri süzülüyordu. İncecik eldivenlerin içindeki elleri üşümüş ve yağmurdan ıslanmıştı. Rıhtıma ulaştığında hevesle etrafa bakınıp her yerde Nate’i aradı. Main’le yolculuk yaptığı süre boyunca yalnız kalmayı tercih ettiği için, en son birileriyle konuşmasının üzerinden iki hafta geçmişti. Ağabeyini bulup onunla sohbet edebilmek harika olacaktı.

Ağabeyi orada değildi. Rıhtım, bagajlar, kutular ve kargo yığınlarıyla doluydu; ortalıkta yağmur altında çürüyen sebzeler ve meyveler vardı. Buharlı teknelerden biri, yakınlardaki Le Havre limanına gitmeye hazırlanıyordu. Fransızca bir şeyler bağıran denizciler, Tessa’nın etrafına doluştu. Kız kenara çekilmeye çalışırken az kalsın aceleyle gemiden inip tren istasyonuna ulaşmaya çalışan yolcuların altında kalacaktı.

Nate hala görünürde yoktu.

“Siz Bayan Gray misiniz?” dedi gırtlaktan gelen, ağır aksanlı bir ses. Derken, uzun boylu bir adam öne çıkıp Tessa’nın tam karşısında durdu. Yere kadar uzanan siyah bir pelerin giymiş, silindir şapka takmıştı. Şapkanın kenarları, yağmur sularını topluyordu. Gözleri, kurbağa gözü gibi patlak patlaktı ve yaralarla kaplı teni, kaba görünüşlü bir kösele parçasını andırıyordu. Tessa adamdan kaçmamak için bütün iradesini kullandı. Ne de olsa adam onun adını biliyordu. Nate’i tanıyan biri dışında, kendi adını kim bilebilirdi ki?

“Evet?”

“Beni ağabeyiniz yolladı. Lütfen benimle gelin.”

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıMekanik Melek
  • Sayfa Sayısı536
  • YazarCassandra Clare
  • ÇevirmenZeynep Heyzen Ateş
  • ISBN6054377770
  • Boyutlar, Kapak13,5x20, Ciltli
  • YayıneviArtemis Yayınları / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

PaintCV.net



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur