Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Ben Aşk ateşi isterim, kalbinde ateşi uyandırmaya çalış. Ruhunda Aşk ateşini parıldat, fikir ve sözlerini onunla yak.

Âşığın kıblesi, Hak’tır. Felsefi aklın kıblesi, hayal. Dünya düşkünlerinin kıblesi, para; şekle tapanların, taş yontulardır. Gönül sahiplerinin kıblesi iyilik ve lütuf, görünüşe tapanlarınki dilberlerin yüzüdür.

Halk içinde ayna gibiyim, herkes bakar, güzel çirkin ne görürse kendini görür.

Kendi evine geldin ey Aşk! Gir içeriye, hoş geldin, sefalar getirdin; gönlün kapısından gir de canın tapısına dek yürü!”

***

MEVLANA’YI ANMAK DEĞİL
MEVLANA’CA ANLAMAK LAZIM…

“Kim beni olduğum gibi anlayabilir ki?”

Tüm dünyanın Mevlana’nın öğretilerine en çok ihtiyaç duyduğu bir dönemde yaşıyor olmamız hasebiyle de onu anlamak ve anlatmak noktasında üzerimize -insanlık adına- önemli bir görev düşmektedir. Ama daha öncelikli görev, onu ilkönce bizim anlamamızdır. Anlam ile lafız arasında münasebet olsa da anlam sadece lafızla sınırlandırılamaz. O kadar tez hazırlanmış olmasına rağmen, o kadar çok program yapılmış olmasına rağmen, her yanı Mesnevi’den sözlerle süslemiş olmamıza rağmen, hatta her yılın aralık ayında “Şebi Arus” törenleri yapılmış olmasına rağmen Hazreti Mevlana’yı ciddi manada anlayabilmiş değiliz.

Anlamanın yolu ne o zaman? Veya başka bir ifadeyle, “Nasıl anlamak?”

Semazenleri izlemekten ya da Mesnevi okumaktan zevk alıyor olmamız Hazreti Mevlana’yı anlamamıza yetmiyor. Hatta aldığımız zevk oranında idrak edişimizin hatalarla dolu olduğunu söylesek abartmış olmayız. Hepimizin malumu olan, hoşgörünün adeta timsali haline gelen “Gel, gel ne olursan ol yine gel!” sözünü ele alalım. Ne anlıyoruz biz bu sözden? Ya da biz bu sözü nasıl anlattık dünyaya! Ya da aydınlarımız bize nasıl anlattı bu sözü? Her insanı olduğu gibi kabullenmemiz gerekir… Biz de toplum olarak öyle yaptık. Kim ne olursa olsun kucak açtık; ama ne gelenlerin hayatında, ne de bizim hayatımızda bir şey değişti.

Peki, bu sözü söyleyerek devrini yeni baştan inşa eden Mevlana bu sözüyle sadece kabullenmeyi mi anlattı? Hayır! Biz birilerine, “Gel ne olursan ol gel!” derken, “Geldiğin gibi gitme!” demeyi unuttuk… Gelen de geldiği gibi gitmeyi düşünerek geldi ve hoşgörü diye sığındığımız mısra hayatımız için bir problem haline gelmeye başladı.

Gönül bir dergâh olacaksa, Mevlana’yı yeniden yorumlamak, daha doğrusu Mevlana’yı olduğu gibi anlamak, idrak etmek gerekiyor. Mevlana’yı anlamak için Mevlana’nın yaşamını tüm boyutlarıyla bilmek gerekiyor. Onun gibi yeniden yollara düşmek gerekiyor. Yeni adımlar atmak gerekiyor. Gösterişten uzak, tamamen idrak etmeye, idrak ettirmeye yönelik adımlar olmalı atılacak adımlar. Loş ışıklar arasında dönen semazenlerle süslenmiş programlar göze hoş geliyor, belki manevi haz da veriyor ama Mevlana’yı anlamaya yetiyor mu?

Mevlana’yı anlamak için belki de Mesnevi yeniden ele alınmalı. Satır satır okunmalı, satır satır okutulmalı. Bu yönde yeni çalışmalar, yeni açılımlar yapılmalı. Mevlana’ya İranlılar da sahip çıkıyor. Ve biz ısrarla onu anlamak yerine onun bizden biri olduğunu kanıtlamaya çalışıyoruz. Oysa ona sahip çıkmak onu anlamak ve anlatmak değil midir?

“İnsanların savaşı, çocukların kavgasına benzer. Hepsi de anlamsız ve saçmadır. Sopa, mademki savaş ve kavga aletidir; ey kör, o sopayı kır, paramparça et! Ben iyiyle, kötüyle kavga edemem; kavgayla işim yok! Savaşmak şöyle dursun, gönlüm barışlardan bile ürkmekte.”

“Ol kişi eserleriyle tanınır anlaşılır…” düsturunca Hazreti Mevlana’yı bizlere bıraktığı ve içinin iç sesi olan eserleriyle tanımak zorundayız. Kuru kuruya, “Ben Mevlana’yı seviyorum…” sözüne sığınmadan buyurunuz eserlerindeki mana esintilerini tadabilmek için anlayış yolculuğuna hep birlikte çıkalım.

FİH-İ MAFİH

Mevlana’nın üç mensur eserinden biri olan Fih-i Mafih “İçindeki içindedir” ya da “Ne varsa içindedir” anlamına gelmektedir. Bu eser, Mevlana’nın çeşitli meclislerde yaptığı dini ve ahlaki sohbetlerinin sonradan yazıya geçirilmesi ve büyük bir ihtimalle oğlu Sultan Veled tarafından derlenmesiyle kitaplaşmıştır.

Fih-i Mafih’te genel olarak cennet ve cehennem, dünya ve ahiret, mürşit ve mürit, aşk ve sema gibi konular işlenmiştir. Fih-i Mafih, çeşitli bölümlerden meydana gelmiş orta hacimli bir eserdir. Bölümlerin sayısı çeşitli nüshalarda değişiklik göstermekte olup matbu nüshalarda 70’ten fazla bölüm vardır. Kitabın bazı yerlerinde devrin Selçuklu veziri Muineddin Pervane’ye hitap edilmekte, Şems’ten, Seyyid Burhaneddin ve Selahaddin Zerkubi’den bahisler geçmektedir.

Yaşadığı dönemin siyasi ve sosyal olaylarına değinilmiş olması, esere tarihi açıdan da büyük bir değer kazandırmaktadır. Eser Mevlana’nın dini ve tasavvufi görüşlerini, muhtelif konulardaki fikirlerini Mesnevi’den daha açık ve yalın bir tarzda göstermesi bakımından da önemlidir. Sade bir Farsçayla yazılmış olan Fih-i Mafih, aynı zamanda devrinin çeşitli özelliklerini yansıtan önemli bir kaynaktır.

Bölümler, ya bir soruya verilen cevap şeklindedir yahut bir hadisenin beyanıyla, bir ayet veya hadisin izahıyla başlamaktadır. Bunun yanı sıra tasavvufi menkıbeler, klasik Şark hikâyeleri, efsaneler, masallar malzeme olarak kullanılmış, Moğolların zulmü dile getirilmiş ve mağlup olacaklarına işaret edilmiştir.

BİSMİLLAH

Peygamber demiştir ki: “Allah’ın adıyla başlanmayan her hayırlı işin sonu gelmez.” Yani Peygamber, korkulan, hayırlı ve iyi olan, faydalı bulunan herhangi bir işe, Allah adıyla başlanmazsa, ne kadar çalışılırsa çalışılsın, o işin sonu gelmez, tamamlanmaz; sonunda o iş, pişmanlıkla biter buyurur.

İnanmıyorsan Firavun’a, Şeddad’a, Nemrut’a bak. Bu kadar bin araçla, adamla, orduyla, güçle kuvvetle çalıştılar, düşündüler, dünya hazinelerini harcadılar; o saltanattan faydalanmak istediler, uzun yıllar, iyilikle, ululukla anılmayı dilediler; buna gönül verdiler; fakat işlerinde, Allah’ın adına sığınmadılar; bütün işleri tersine döndü; bütün umutları baş aşağı geldi. Dostluk istediler, âleme düşman tanındılar; âlemde adları kötüye çıktı; gönüllerde ulu olmayı, saygı kazanmayı dilediler; sinekten, sivrisinekten daha hor, daha rezil bir hale geldiler.

Bu sözün daha da aydınlanmasını istiyorsan, peygamberlerin hallerine bak. Onlar, ne işi başarmak isteseler, bu adla başlarlardı o işe ve bu ada sığınırlardı; bu ada, canlarının, gönüllerinin içinde yer vermişlerdi; mallarını mülklerini bu ada feda etmişlerdi. Halk bizi beğensin kaygısına düşmemişlerdi. Halk onlara iyi demiş, kötü demiş, umurlarında bile değildi. Onlar, halkı bu ada saygı göstermeye, bu ada sığınmaya, çekmeye uğraşıyorlardı. Halk içinde, halk arasında iyi bir ada sana sahip olalım, adımız sanımız kalsın kaygısına düşmüyorlar; bu Allah adının yüce ve ulu olmasına, bu adın ululanmasının kalmasına uğraşıyorlardı. Hatta kendi adlarının kalmasını isteseler bile bu ad için istiyorlar; bu adın halk tarafından işitilmesini, bu büyük adın, kendi adlarını da nasıl büyülttüğünün, nasıl üstün ettiğinin bilinmesini diliyorlardı.

İstiyorlardı ki, halkın gözleri açılsın; yolunuzu sapıtmayın; adınızın kalmasını istiyorsanız, kendi adınızdan ve sanınızdan geçin, kendi adınızı sanınızı unutun; bu ada yapışın; saygı görmek istiyorsanız, bu adı koruyun; kendi adınızı unutun, bu adı anın; kim kendi adını sanını arar ve gözetirse kaybeder adını sanını; amma kim, bu adda kendi adını sanını yitirirse iyi bir ad san elde eder, ebedi olarak unutulmaz diyorlardı

Muhammed Mustafa, peygamberler arasında, bu ada hizmet etmekte daha çevikti; başkalarından daha ileri gitmişti. Bu ada el vurdukları, bu ada sarıldıkları için de zayıf ebabil kuşları, kendinden geçmiş develerin akıllarını aldı; “Fil ashabına Rabb’in neler yaptı, neler etti görmedin mi?” (Kuran, 105/1) ayetini oku; oku bu adı inkâr edenlerin inadına. Bu ada sığındı İbrahim de. Bir sivrisinek padişahlar padişahı Nemrut’un beynine girdi, tozunu havaya savurdu; kökünü kesti; bütün ordusunu kırdı geçirdi. Bu adın ululuğunu sınadılar. Bu adın hürmetine on dört gecelik ay ikiye bölündü. Nuh, bu adı sığınak edindi; doğudan batıya dek tufan dalgaları coştu köpürdü; yüz binlerce orduyu, yüz binlerce soyu sopu birbirine vurdu.

HER ŞEY ALLAH’TAN

Mevlana buyurdu ki: “Ben bunu, Emir Pervane’ye onun için söyledim; sen önce Müslümanlığın başı oldun ve ‘Kendimi yok edeyim, İslam’ın bekası Müslümanların çoğalması uğrunda fikrimi, tedbirimi feda edeyim…’ dedin. Kendi düşüncene güvenerek Allah’ı görmediğin ve her şeyi Allah’tan bilmediğin için, Allah, bizzat bu sebepleri ve çalışmaları, İslam’ın zayıflamasına sebep kıldı. Sen, Tatar’la birleştin. Halbuki bu şekilde Şamlıları ve Mısırlıları yok etmek, İslam vilayetlerini kırıp yıkmak için yardım etmiş oluyorsun.

Neticede, İslam’ın bekasına sebep olan şey, bu vaziyette, onun zayıflamasına sebep olmuştur. O halde bu durumda, yüzünü aziz ve celil olan Allah’a çevir. Senin için korkulacak bir haldir; bu kötü durumdan seni kurtarması için, sadakalar ver. O’ndan ümidini kesme. O seni öyle bir taatten böyle bir masiyete düşürmüştür. Fakat sen, o taati kendinden zannettin ve bu yüzden masiyete düştün. Şimdi, şu günahkâr olduğun durumda bile, ümidini kesme, yalvar. O, taatinden masiyet yarattığı gibi, bu masiyetten de taat yaratmaya muktedirdir. Sana bundan dolayı pişmanlık hissettirir; tekrar Müslümanların çoğalması için çalışmanı temin

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıMevlana Güldestesi
  • Sayfa Sayısı176
  • YazarSinan Yağmur
  • ISBN6054607297
  • Boyutlar, Kapak13,5x19,5, Karton Kapak
  • YayıneviDESTEK YAYINLARI / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur