Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Oy, Markus, Oy!
Oy, Markus, Oy!

Oy, Markus, Oy!

Cengiz Dağcı

İngiliz hikâyeleri serisinin son kitabıdır. İlk kitaplardaki kahramanların yerini torunları alır. “Tuhaf bir kişi Markus. Markus’u sevenler olur, sevmeyenler olur. Okurun Markus’un kişiliğini yorumlamasının…

İngiliz hikâyeleri serisinin son kitabıdır. İlk kitaplardaki kahramanların yerini torunları alır. “Tuhaf bir kişi Markus. Markus’u sevenler olur, sevmeyenler olur. Okurun Markus’un kişiliğini yorumlamasının dışında ve değişik bir özelliği var benim için. Hayatımın Regina’yı kaybettikten sonraki bir yıla yaklaşık en müşkül zamanı içinde yaşayabilmeme yardımcı oldu bana Markus.

ÖN SÖZ

Bu öykü Biz Beraber Geçtik Bu Yolu romanım tamamlanmak üzereyken tasarlanmıştı; İngiliz Öyküleri’nin üçüncüsü ve sonuncusu olacaktı. Bay Markus Burton’un Köpeği ve Bay John Marple’ın Son Yolculuğu eşim Regina hayattayken yazıldılar. Öyküler üzerine çalışırken başımı her kaldırdığımda yazı masamın yanına atılı koltukta görüyordum onu. Koltuğa gergefi veya kitapla otururdu her zaman. Regina’nın yanımda olması düşlerimi ve düşüncelerimi zenginleştiriyordu. Oy, Markus, Oy! Regina’sız yazıldı. Son on bir aydır onun oturmuş olduğu koltuğa hiç kimse oturmadı; kızıma, torunuma, büyük torunuma o koltuğa oturmamalarını rica ettim.

Öykü üzerine çalışırken arada elimi kaldırıp koltuğun arkalığını okşadım ve “Ben sensiz değilim, sen benim yanımdasın,” dedim içimden kendi kendime. Yazmaya başladığımda öykünün isminin Unutulan Değerler olacağını düşünmüştüm. Fakat öykü üzerine çalışmalarım ilerledikçe öyküye Oy, Markus, Oy! başlığını daha bir isabetli buldum. Tuhaf bir kişi Markus. Markus’u sevenler olur, sevmeyenler olur. Okurun Markus’un kişiliğini yorumlamasının dışında ve değişik bir özelliği var benim için. Hayatımın bir yıla yaklaşık en müşkül zamanı içinde yaşayabilmeme yardımcı oldu bana Markus.

Madame Dorothy Marple’ın ölümünden tam üç yıl sonra taşındı genç Markus Burton’un ailesi Kanada’dan Londra’ya. Önce şunu açıklamamız gerekiyor: Söz aileden açılmışsa, aileyi şimdilik yalnızca Quebec’te yaşayan Markus Burton’un aynı isimde oğlu ve rahmetli Dorothy Hanım’ın torunu Markus bir de Markus’tan üç yaş küçük eşi Mary oluşturuyordu. Göründüğü gibi Markuslar kuşağı hayli uzadı son elli yıl içinde dede Markus, baba Markus, torun Markus… Sıra büyük torun Markus’lara gelmişti artık. Şakacıydı genç Markus Burton.

Büyükanne mirası eve yerleştikleri günün akşamı iki eliyle arkadan Mary’nin belini dolayıp, “Mary! Hadi gel, benim yardımım ve kendinde bulabildiğin iradenle sen on oğlan çocuk doğur; çocukların her birine Markus adını koyalım. Onlar da büyüyünce her biri başka on oğlan çocuk sahibi olsunlar ve oğullarının her birine Markus ismini versinler.” Wandsworth belediyesinin şaşkına dönen sicil memuru, “Siz, Burtonlar, bütün İngiltere’yi Markuslarla mı doldurmak istiyorsunuz? Markus! Markus! Markus!.. Burada yalnızca ben değil cennetin kapısında sizleri bekleyen Aziz Petro’nun şaşkına döneceğinden kuşkulanmıyorum!” diyecek.

Eşi Mary, “Hepsinin cennete gideceklerini sicil memuru bilemez,” dediğinde, genç Markus, “Peki, cennete gitmeyenleri cehennemin kapısında bekleyen ifrit de şaşkına dönecek,” demişti.Az yukarıda işaret edildiği gibi evlendikleri yıldan bu yana üç yıl geçmişti. Markus Burton’un on oğlan sahibi olma istemi hayaliydi; benim yardımımla diye dursundu, üç yıldır alın teri bir çaba ve uğraşı sonunda eşi Mary (oğlan veya kız) bugüne kadar bir tek çocuk doğuramamıştı. Hamile olamamanın nedenini kendinde aradı önce Mary.

Genç yaşında ana olma kabiliyetini mi yitirmişti? Düşünmek istemiyordu. Ne ki zaman geçtikçe bu düşünceyi aklından uzaklaştıramıyor, tersine benzeri düşünceler içini de kemirmeye başlıyordu. Sonunda aile doktoruna görünmeye karar verdi. Muayeneden sonra doktorun kendisine söylemiş olduğu sözler umut vericiydi: “Bayan Mary Burton, kilise çanı gibi sağlam ve sağlıklısın. Sabırlı ol. Bekle. Her şey sırasıyla. Hamile olmanın sırası da gelir.” Ve Bayan Mary Burton içi umut dolu Putney Hill üstündeki eve döndü ve o günden sonra kocası Markus Burton’u yeni bir enerjiyle sevmeye kendi kendine söz verdi.

Dorothy Hanım’ın vefatından sonra ev ve bahçe bakımsız kaldı. Eskide her üç yılda bir açık mavi boyayla boyanan evin rengini yitirip bozlaşmış dış duvarları Dorothy Hanım’ın ardından hâlâ yas tutuyorlardı adeta. Üç yıldır bahçeye bir tek kişinin ayağı basmamıştı. Çimler olağanüstü boy atmışlardı; çimliği nehirden ayıran duvarı yabanıl bitkiler sarıp sarmalamıştı; bahçeyi komşunun bahçesinden ayıran ahşap çit çürüyüp çökmüş, Hibiscus çalıları ve Camelia’nın bazı dalları kurumuş ve (Dorothy Hanım’ın gözlerini hayata kapatmış olduğunu biliyormuşlar gibi) serçeler de uğramaz olmuşlardı yabanıl elma ağacına. Gerçeği söylemek gerekiyorsa genç Markus Burton ninesinin Putney Hill üstündeki evin yerine kendisine elli bin pound para bırakmasını tercih ediyordu.

Evle karnını doyuramazdı, Bahamalar’a tatile gidemezdi. Bahamalar’a tatile gitmek de ne! Bir çift ayakkabı bile alamazdı. Ama elli bin pound… Doğru, ev güzeldi. Londra’nın şık ve pahalı bir semtindeydi ev. Piyasaya çıkarıldığı takdirde en azından üç yüz bin sterling’e satılırdı. Ne ki bu soy bir düşünceyi, aklının en uzak bir köşesinde bile barındırabilecek durumda değildi, genç Markus Burton, Dorothy Hanım’ın vasiyetnamesinde açıkça yazılmış ve vasiyetname imzalanmıştı: evin sahibi Markus Burton ve eşi Mary Burton’dular. Hiçbir nedenle satılamazdı ev.

Evin sahipleri Markus ve eşi Burton’ların ölümlerinden sonra ev ikisinin çocuklarına geçecekti. Kalemle değil, dökme demirle yazılıp imzalanmıştı bunlar vasiyetnameye ve vesika mühürlenip Pinhorn Avukatları’nın çelik sandığında kilitlenmişti. Yine de umutsuz değildi genç Markus Burton, Londra gibi koca bir kentin içinde kolay para kazanmanın bir yolu olduğundan kuşkulanmıyordu. Yolu yordamını arayıp bulmak, başka bir kimsenin değil yalnızca onun elindeydi. Ama her şeyden önce eşi Mary’nin desteğini kazanması gerekiyordu.

Önce müzisyenlik esti aklına.
Gitar aldı.
Üç ay uğraştı.
Gitar çalmayı öğrenemedi.
Sonra gazete muhabiri olmak istedi ve altı aylık muhabirlik kursuna girdi.
Gazete muhabirliği de onun harcı bir uğraşı değildi.
Borsayı denemek geldi aklına.
Hisse alışverişlerinde yılda otuz bin, kırk bin kazanıyormuşlar onun yaşında olanlar.
Dudaklarının arasından borsa sözcüğü çıkar çıkmaz,
“Nee?” dedi eşi Mary, “Neee?” Ve alabildiğine açılı ve şaşılı gözleriyle Markus’u tepeden tırnağa süzdü.
“Borsa mı?”
“Borsa,” dedi Markus.
“Bu kılı kılığınla borsanın kapısı yüzüne kapatılır, içeriye sokmazlar seni. Başka bir iş bul!”
“Nasıl bir iş?”
“Garajların birinde araba mekaniği… Belediye memuru… Sokak süpürücüsü.”
“Ben, Markus Burton, sokak süpürücüsü mü?”
“Ben ne bileyim nasıl bir iş!”
“Ben, Markus Burton, garaj mekaniği mi?”
“Ya ne?” dedi Mary, “Öyle ben ben diye durursan, son
otobüsü de kaçırırsın.”

Ve öfkeli, biraz da hazin gözleriyle kocasının yüzüne bakarken, Mary’nin gözleri sulandı. Ama öfkesi uzun sürmedi Mary’nin. Gözlerinde biriken yaşlar arasından güldü, ellerini Markus’un omuzlarına attı ve ikisi öpülerin en sıcağıyla öpüştüler. Öpüden sonra, “Ben tembel değilim,” dedi Markus Mary’ye, “Yalnız…” Sustu. Ne diyeceğini bilemedi.Yok, biliyordu. Ne yazık ninesi Putney Hill üstündeki ev yerine elli bin sterling bırakmamıştı kendisine; bütün ömür boyu kazanıp biriktirdiği para Kanada’da oturan babasının banka hesabına yatırılmıştı. Genç Markus’a işe hiç… Hiçbir kuruş. Babadan para koparmak, domuzdan kıl koparmak gibi bir şeydi; imkânsızlığını biliyordu genç Markus. “Çalış, parayı kendin kazan. Ninenin mirası ev bir cennet evi gibi. Başka ne istiyorsun?” diyecekti babası.

Putney Hill üstündeki eve yerleştikleri günün akşamı genç Markus ve eşi Mary baş başa verip kendi gelecekleri üstüne konuştular. Hayır, tembel değildi Markus. Çalışkandı. Çalışkanlığı sistemli ve her zaman verimli olmuyordu ama çalışkandı. Bütün evi (ve bahçeyi) kendi zevki ve beğenisine göre değiştirecekti. Hem de kendi gücüyle. Mutfağı, yatmalığı, oturma odasını… İKEA’nın modern mobilyaları dururken, kanaviçe ve William Morris deseninde işlemeli bezlerle kaplı sedir ve koltuklar, pencerelerde halis ipek örtüler, hele duvarlarda Rönesans ressamlarının kopyaları!..

Bütün ev mazi kokuyordu. Ölüydü mazi. Maziyi diriltmek, ölüyü diriltmek gibi bir şeydi. Ölü dinlemeyeceği gibi, mazi de dirilemezdi. Aklından geçenleri Mary’ye açıklayamazdı. Vakit istiyordu. Evi kendi beğenisine sokmak tasarısına önce kendisinin inanması gerekiyordu. Değişimin gerekliliğine kendisi iyice kanaat getirince Mary’yi de kandıracaktı. Biraz zor olacaktı belki ama sonunda inandıracaktı Mary’yi. Aslında zor da değildi Mary’ye kanıtlamak. Bir eliyle belini dolayıp öbür eliyle Mary’nin başını göğsünün üstü ne bastırır da “Ah Mary! Ne kadar da seviyorum seni!..

Seviyorum! Seviyorum! Seviyorum!” diye üç kere tekrarlarsa Mary’yi kandırır, kandıramazsa bile Markus’un istemine karşı çıkmazdı Mary.

Markus parasızca, Mary paralıydı. Evlendikleri günün akşamı babası Mary’yi elinden tutup düğün ziyafeti salonunun kapısı gerisine çekmiş, imzalı on dört bin Barclay banka çekini gelinliğinin dekoltesi altına sokuşturmuştu. Parayla uğurluyordu kızını babası Kanada’dan Londra’ya, bunun farkındaydı Mary. Yine de “Bu ne?” diye sormuştu babasına. “Hiç!.. Bir şey değil sadece gizli aşk mektubu,” demişti Mary’nin babası. On dört bin sterling’in iki bini Markus’un ikinci elden ve önceki sahibinin dokuz yıl kullanmış olduğu eski Ford’una harcandı.

Arabayı evin önünde park ettiği gün sokak tarafındaki küçük bahçe yolunun yerden altı basamak yüksek merdiveni üstünde bekliyordu kocasını Mary. Uzaktan el etti Markus, arabadan atladı ve koşar adımla gidip Mary’nin dudaklarını öptü. “Nasıl?” dedi Markus gururla, “Araba nasıl?” “Biraz eski ama işe yarayacaksa…” “Yarayacak,” dedi Markus, “Yarayacak! Çok geçmez, yenisini alırız. Rover, Mercedes, Jaguar… Kim bilir, Daimler belki. Ya da Roll Royce!” Üç ev uzaktaki evin önünde park edilmiş B.M.W arabasının yanında duran Markus’un komşusu George Elwood, ikisinden çok daha büyük bir merakla seyrediyordu Markus’un Ford’unu.

Uzunca bir süre gözlerini Markus’un Ford’undan ayırmadı George Elwood. Neden sonra, “Ninesi mendebur bir kadındı, hiçbir kimsenin selamını öyle ucuza almazdı, torunuysa… Üç ay süresince şu Ford evin önünde park edilirse sokaktaki bütün evlerin fiyatlarında eksilme olacak korkarım,” diye düşünmüştü galiba ki başını salladı ve bakışları hâlâ Markus’un Ford’unda yavaş yavaş yürüyüp evinin içerisine girdi.

Markus görmemişti George Elwood’u. Aslında çok bir kimseyi görmüyordu Markus çoğu zaman kendi kendisiyle meşgul olan genç bir adamdı Markus. Kim bilir verandanın bahçeye açılan cam kapısından Dorothy Hanım’ın hayaleti de girip çıkmıştı belki defalarca hiçbir keresinde Dorothy Hanım’ın hayaletini görmemişti Markus. Hele çimliği kazıp bahçenin ortasında yüzme havuzu inşa etme düşüncesi aklına estiği gün Dorothy Hanım’ın hayaleti verandanın saydam kapısından geçmiş tıpış tıpış gidip Camelia’nın gölgesinde oturmuş ve kocası John Marple’ın ardından ağladığı gibi için için ağlamıştı da belki. Markus’un yalnızca hayalperest bir genç olmadığını biliyordu Dorothy Hanım Kanada ziyaretinde görmüş ve tanımıştı küçük Markus’u.

Küçük Markus’un yatmalığı uzay roketlerinin modelleri Rock’n Roll yıldızlarının makine ve posterleri ve en modern Amerikan silahlarıyla tıklım tıklımdı. Yok, James Bond değildi Markus. Daha fazla inşacıydı. Bir şeyi yapmaya karar verdi mi yapmaya başlardı. Sonuç ne olacak, nasıl olacak bilmez ve düşünmezdi.

O gün de eşi Mary’ye danışmadan (danışmak da ne! Ağız açıp iki laf söylemeden) bahçede yüzme havuzunu inşa etmeye karar verdi. Hem de kendisi, kendi gücüyle! Oy, Markus! Saydam kapının gerisinden Markus’a bakan Dorothy Hanım’ın hayaletiydi Oy, Markus! diyen.

Yirmi yedi yaşındaydı Markus. Yaşından yedi yaş çocukluk yılları çıkarılırsa elde yirmi yaş kalıyordu ki bu yirmi yıl içinde (hiç değilse Mary’yle evlendiğinden sonra) hayatta bir şeyleri görmesi, tanıması, öğrenmesi ve bilmesi gerekiyordu. Markus’u bir kenara alıp kulağına bir şeyler söylemeyi ah ne kadar da istiyordu Dorothy Hanım! Seslenemiyordu Markus’a. Dorothy Hanım yoktu. Dorothy Hanım bir yokluktu. Hayaleti kalmıştı Putney Hill üstündeki evde. Hayaleti girip çıkıyordu verandaya açılan saydam kapıdan.

“Markus!” diye seslendi bir akşamüstü koridorun ucundaki kapısı ardına kadar açık mutfaktan Mary. Markus, verandanın korkuluğu gerisinde durmuş, iki dirseği korkuluğa dayalı, kafası kollarının arasında, çimliğe bakıyor, çimliğin orta yerinde inşa edeceği yüzme havuzunu görüyordu.

“Markus!”
“Evet! Ne var?”
“Ben Dorothy’nin hayaletini gördüm bu akşam!”
“Kimin?”
“Dorothy’nin!”
“Dorothy kim?”
“Senin büyük annen!”
“Büyükannem yıllar öncesi… yüz yıl öncesi öldü. Kemikleri Bromton mezarlığında.”
“Sen dinlemiyorsun beni, Markus!”
“Dinliyorum.”
“Ne dedim? Tekrarla bakayım!”
“Ninem Dorothy’yi gördüm dedin!”
“Dorothy’yi değil, Dorothy’nin hayaletini gördüm dedim. Hayaleti verandaya açılan saydam kapıdan geçti; gidip senin arkanda durdu.”
Markus başını çevirip arkasına baktı.
“Hayalet ne?”
“Canlı kimselerin gözlerine ölü bir insan göründüğünde hayaletini gördüm derler.”
“Saçma bir laf değil mi?”
“Değil! Ben sık sık görüyorum Madame Dorothy’nin
hayaletini!”
“Ben görmüyorum.”
“Sen göremezsin. Sen hiçbir şeyi görmüyorsun!
“Seni görüyorum!”
“Söz konusu ben değilim, Dorothy!”
“İyi! Yeniden görürsen, bana göster; ben de göreyim.”
Mary aynı sözleri tekrarladı:
“Sen göremezsin. Sen hiçbir şeyi görmüyorsun.”
“Görüyorum.”
“Neyi?”
“Bahçeyi görüyorum.”

Bahçeyi değil, çimliğin ortasında inşa edeceği yüzme havuzunu görüyordu ve aklının uzak bir köşesinde muhasebeci Markus yüzme havuzunun inşası için kaç çuval kum, kaç torba çimento, ne kadar tuğla, ne kadar su borusu gerektiğinin hesabını yapıyordu. Koridorun ucundaki mutfağın ardına kadar açık kapısında duruyordu hâlâ Mary.

“Markus.” Ses çıkmadı Markus’tan. “Tanrım! Markus yine yeni planlar kuruyor galiba,” dedi Mary içinden. Yoksa rüya mı görüyordu Markus şu anda? Markus’u gördüğü rüyasından uyandırmanın en kolay ve en başarılı yolu usul usul gidip arkadan elini apansızın Markus’un iki bacağının arasına sokuşturarak, erkeklik aletinin yufka yerini tutup sıkmaktı. Yok, bir ayıbı yoktu bunun; zamanımızda seksüel özgürlükle de bir ilişkisi yoktu. Yalnızca…

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Hikaye
  • Kitap AdıOy, Markus, Oy!
  • Sayfa Sayısı148
  • YazarCengiz Dağcı
  • ISBN9786254084386
  • Boyutlar, Kapak12 cm x 19,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviÖtüken Neşriyat / 2022

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Onlar Da İnsandı ~ Cengiz DağcıOnlar Da İnsandı

    Onlar Da İnsandı

    Cengiz Dağcı

    Kırım, Kırım’daki sosyal, hayat, Sovyet idaresinin muhtelif safhalarıyla ve sürgünle ilgili gözlem, hatıra ve çilelerin romanı. BİRİNCİ BÖLÜM 1 Hadi, Macik, hadi… küh, küh!...

  2. Ölüm ve Korku Günleri ~ Cengiz DağcıÖlüm ve Korku Günleri

    Ölüm ve Korku Günleri

    Cengiz Dağcı

    Polonya, İkinci Dünya Savaşı’nda Alman işgali altındadır. Ancak Ruslar da, diğer taraftan Polonya içlerine doğru ilerleyerek Almanları buradan çıkarmak niyetindedirler. Polonyalı millî direnişçiler Varşova’da...

  3. O Topraklar Bizimdi ~ Cengiz DağcıO Topraklar Bizimdi

    O Topraklar Bizimdi

    Cengiz Dağcı

    Cengiz Dağcı, O Topraklar Bizimdi romanında bizleri yine mahzun Türk ülkesi Kırım’a götürüyor. Bu kez başkent Akmescit’in Çukurca köyüne… Onlar da İnsandı romanından tanıdığımız...

Beriahome Harf Kupa

Aynı Kategoriden

  1. Vaktinden Evvel Bir Zemherir ~ Taner AyVaktinden Evvel Bir Zemherir

    Vaktinden Evvel Bir Zemherir

    Taner Ay

    Edebiyatımızın unutulan isimlerine ve İstanbul’un edebiyatçılarına dair denemeleriyle bilinen Taner Ay, bu uzun hikâyesinde, 1902 ile 1916 arasındaki İstanbul’u, mahalleleriyle, sokaklarıyla, ahşaplarıyla, meyhâneleriyle ve...

  2. En Eski Yüz ~ Pelin BuzlukEn Eski Yüz

    En Eski Yüz

    Pelin Buzluk

    Yokuşun başında ha düştü ha düşecek bir siluet görüyorum. Yaklaşıyor mu, uzaklaşıyor mu… Birazdan odamız odun ateşiyle, kandil aleviyle, ıhlamur kokusuyla, radyonun duyulur duyulmaz...

  3. Ne Yeni Ne Başka ~ Ayşen IşıkNe Yeni Ne Başka

    Ne Yeni Ne Başka

    Ayşen Işık

    “Kendi geleceğimi görmüştüm onda. Bir daha hiçbir erkeğe güvenemeyecektim. Hiç iyileşmeyecek bir yarayla, ölünceye dek yakamı bırakmayacak bir acıyla günleri atlatmaya, her an yüzeye...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur