Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

İsyana Sürükleyen Büyük Aşkın Hikayesi

Gösterişin zirvede olduğu bir dönem; Lale Devri…
Patrona Halil ismiyle nam salmış bir tellal…
Sultan’ın hareminden bir güzel; Gülfidan…
…ve Patrona’yı isyana sürükleyen büyük aşk!

“Halil bu kızı pek sevmişti. Şimdiye kadar hep yalnız yaşamış, kimseden bir şefkat, muhabbet görmemişti. Kimseyi de sevmemişti. Şimdi Gülfidan uzun kirpikleri arasından kendisine baktıkça kalbinin attığını duymaya başlamıştı. O zamana kadar kalbinin atıp atmadığının farkında bile değildi. Gülfidan’a baktıkça bakası geliyordu. Hele bu güzel kızın artık kendisinin olduğunu düşündükçe heyecanı daha da fazla artıyordu.”

***

I.

İstanbul ufuklarında güneş yavaş yavaş batmaktadır. Dükkânlar kapanmakta, halk evlerine gitmektedir. Sokaklar oldukça kalabalık. Elinde zembili ile akşam nevalesini evlerine götüren tüccarlar, akşamüstü kışlaya dönen yeniçeriler, daireden çıkarak evlerine koşan memurlar sokakları doldurmaktadır. Herkes akşam ezanından önce evine yetişmek arzusunda. Karanlık basınca fenersiz gezenin ne büyük cezalara çarpılacağını bilmeyen yoktu.

İstanbul sokakları dar ve pek kıvrıntılı idi. Evlerin önüne asma dikmek âdet olduğundan bu asmalar büyüyüp pencerelere kadar çıkınca oradan karşı tarafa doğru uzatılır, bu suretle bazı sokakların bir tarafının üstü asma ile kaplı olurdu. Karanlıkta sokağa çıkmak yasaktı. Mutlaka sokağa çıkmak icap ederse o zaman bir fenerle çıkmalı idi. Fenersiz sokağa çıkanlar ya kollukçu neferleri tarafından yakalanır, doğruca Kapıya yani Yeniçeri Ağası’nın makamına götürülür, ağanın vereceği cezaya çarptırılırdı yahut da yeniçeriler tarafından yakalanır, üzerinde nesi varsa hepsi alınarak bir de dayak yerdi. Hele geceleyin yanılarak Et Meydanı’na, Yeniçeri kışlalarının bulunduğu yere yolu düşen birisi buradan canını dahi zor kurtarırdı.

Şimdi akşam ezanı okunmuş, ortalığa alaca karanlık basmış olduğundan sokaktan geçen[ler] de adımlarını sıklaştırmışlardı. Artık sokaklar tenhalaşmış, Divan Yolu’nda dahi tek tük adam kalmıştı.

Dükkânını kapamış, akşam nevalesini tedarik etmiş olan genç bir satıcı da dalgın dalgın yoluna devam ediyordu. Etrafa bile bakmadan giderken birden kendisine söylenen şu sözleri duydu:

Affedersiniz!… Et Meydanı ne tarafta acaba?

Satıcı başını kaldırdı. Karşısında Hıristiyan kıyafetinde birisini gördü. Korkak nazarlarla kendisine bakıyordu. Cevap verdi:

Doğru yoluna devam et. Bir meydana gelince sola saparsın., Bu sözlerden sonra yürümek isterken yabancı şunlan söyledi:

Aman ben asıl oraya gitmek istemiyorum. Demek ki yolum oraya çıkıyormuş. Korktuğum başıma gelecekmiş… Ben buranın yabancısıyım. Bir hana gitmeğe de korkuyorum. Akşamüstü sokaklarda kaldım. Ne olur beni bir gecelik misafir edebilir misiniz? Sana yük olmam. Beş on param da var…

Türk tüccarı elindeki zembile baktı. Aldığı balık, soğan ve ekmek iki kişiye de yeterdi. Böyle garip bir yabancıyı da sokak ortasında bırakmak Müslümanlığa yakışmazdı. Hemen karar vererek:

Pek alâ… Gel bakalım, gidelim, dedi.

Yabancı pek memnun oldu. Türk’ün eline sarılıp öpmek ve kendisine teşekkür etmek istedi. Tüccar elini çekerek dedi ki:

Dur canım!… Pek o kadar teşekkür etme. Bizim evde öyle beklediğin misafirperverliği bulamayacaksın. Evim bir odalı küçük bir kulübedir. Ben fakir bir adamım.

Yabancı cevap verdi:

Ben de fakir bir adamım. Benim adım Yanaki’dir. Yassıviran’da kasabım. Adamlarımı sürülerimle beraber yeniçeriler tutup götürdü. İstanbul’a derdimi anlatmak için geldim. Mallarımı geri vermezlerse dilenmekten başka çarem yok…

Tanrı yardımcın olsun. Artık lâfı bırakalım da biraz acele edelim. Çünkü karanlık basmak üzere…

Birlikte yürümeğe başladılar. Bir müddet sesiz yollarına devam ettiler. Tam daracık, kuytu bir sokağa sapmışlardı ki, uzaktan bir türkü sesi duyuldu. Bu türkünün sarhoş bir adam tarafından söylendiği anlaşılıyordu. Kaba ve kalın olan bu sesin yayvan bir ağızdan çıktığını anlamak pek güç değildi. Yanaki sesi duyunca korktu:

Her hâlde bir yeniçeri olacak, dedi.

Evet, öyle galiba!…

Yolumuzu değiştirsek olmaz mı?

– Başka bir yolda belki de iki yeniçeri ile karşılaşırız. Şunu iyi bil ki yolunu değiştirmek insana uğursuzluk getirir.

Böyle konuşurken yollarına devam etmişler ve sarhoş yeniçeriye de yaklaşmışlardı. Adam, kolları çıplak ve koluna bir balık resmi dağlanmış, iri yarı bir yeniçeri idi. Yeniçerinin elindeki yatağan akşamın alaca karanlığında parıl parıl parlıyordu. Yanaki bu hâl karşısında daha çok korktu. Yanındaki tüccara fısıldadı:

Aman aziz dostum!… Şu dimideki bastonu sana vereyim. Yeniçeri elimde görürse bunu bahane ederek belki de bana saldırır.

Tüccar bastonu aldı.

Ne de güzel baston, dedi. İnsan böyle bir bastona sahip olduktan sonra hiçbir şeyden çekinmez doğrusu.

Ben bastonu kimse ile kavga etmek için almadım.

Burada kavga etmek yok. Kendini korumak var. Her ne ise sen korkuyorsan arkamdan gel.

Yeniçeriye yaklaşıyorlardı. Tam yanından geçerken yeniçeri Yanaki’nin yakasına yapıştı:

Dur ulan herif. Şu yatağanı bugün aldım. Bakalım keskin mi, bir deneyeyim, diye bağirdı. Bu sözleri duyan Yanaki korkudan bayılmak üzere iken tüccar söze kanştı:

Defol oradan kerata. Sen benim misafirime ne hakla el kaldırıyorsun? Yeniçeri Yanaki’nin yakasını bırakarak tüccarın karşısına dikildi.

Bana baksana sen. Karşında Hacı Bektaş mensubu, Padişah kulu bir Yeniçeri olduğunu görmüyor musun? Hadi çek arabanı. Yoksa şimdi seni de ikiye biçerim ha!…

Tüccar bu sözlere aldırış etmeden cevap verdi:

Misafirimi bırak, yoksa iş fenaya varır…

Sana ne be. Sana dokunan var mı? Şu yatağanı bu herifin boynunda deneyeceğim. Sen ne karışıyorsun?

Tüccar yeniçerinin elini tuttu, hiddetle bağırdı:

Misafirimin yakasını bırak, anladın mı? İşi zorla fenaya götürme.

Bana bak… Sen kimin elini tuttuğunu biliyor musun? Benim adım Halil…

Benim adım da Halil…

Benim adım Halil Pehlivan.

Benim adım da Patrona Halil…

Ulan sen Halil Pehlivan’ın kim olduğunu bilmiyorsun galiba. Elimi bırak. Yoksa burnunu, kulağını keser sokağın ortasına fırlatır atarım.

Sen de benim misafirime dokunmağa kalkarsan şu bastonu kafana yer, sokağın ortasına uzanır kalırsın.

Vay ağam vay! Sen mi bana vuracaksın? Ben Halil Pehlivan’a bir satıcı parçası vuracak ha! Hadi vur, vur bakayım! işte başım… Vursana ulan! Daha bana vuracak adam bu dünyaya gelmedi be…

Bu sözleri henüz bitirmişti ki, Patrona Halil elindeki bastonun topuzlu ucu ile Yeniçeri Halil Pehlivan’ın kafasına müthiş bir vuruş vurdu. Sonra elinden yatağanı alarak birkaç defa daha vurdu. Yeniçeri Halil Pehlivan bu beklenmedik vuruşlardan sersemlemiş, yere devrilmişti, içtiği şarabın ve yediği dayağın tesiriyle sokak ortasına boylu boyunca uzanmış olan Halil Pehlivan’ın artık kımıldayacak hâli kalmamıştı.

II.

Patrona Halil Yanaki ile yoluna devam etti. Birkaç sokak daha saptıktan sonra Halil’in evine geldiler. Halil’in evi de diğerleri gibi ahşap idi. Bir tek odadan ibaretti. Ortada bir hasır, yanda bir kerevet ile birkaç minderden başka da mobilya namına bir şey görünmüyordu.

Halil misafirini kerevete oturttu. Hemen dolabı açtı. Kap kaçak çıkardı. Zembildeki balıklan kaba koydu. Kapının önüne çıkarak balıkları ayıkladı, yıkadı. Bu sırada da mangala koymuş olduğu kömürler yanmış, nar gibi olmuştu. Balıklar yıkanınca mangaldaki ızgaranın üzerine dizildi. Onlar kızarırken soğanları soyan ve temizleyen Halil yemeği güzelce tepsiye dizmiş, misafirinin önüne getirmişti. Her ikisi de iştiha ile yemeğini yedi. Yemekten sonra Halil sofrayı kaldırmış, tabakları yıkamış, yükten çıkardığı yatağı sermişti. Bir tek yatağı olduğu için kendisi de iki küçük halı aldı. Birini altına, öbürünü üstüne çekerek uyumağa başladı. Bu hâli gören Yanaki dayanamadı:

Muhterem Halil Patrona! Sen her şeyini bana verdin. Böyle bir tek halı üzerinde uyunur mu? Benim gönlüm buna razı değil.

Patrona Halil cevap verdi:

Sen bana aldırma. Yatak bir tane olduğu için sana verdim. Misafiri halı üzerinde yatıramam ya. Sen keyfine bak çorbacı.

Yanaki biraz da çekindiği Halil’e bir şey söyleyemedi. Yorganı başına çekti ve Halil’in ne yaptığını kollamağa başladı. Biraz sonra Halil kalktı. Kapının önüne çıktı. Oradan su sesleri duyulduğuna göre Halil’in yıkandığını, elini, yüzünü yıkadığını zannetti. Sonra Halil’in içeri girip seccadeyi yaydığını, namaz kıldığını gördü. Namazdan sonra Halil de halının üzerine yatıp derin bir uykuya daldı.

Ertesi günü Yanaki Halil’e bir altın verdi. Bir gün daha evinde misafir etmesini, bu para ile öteberi almasını rica etti. Halil altını alarak birçok yiyecek şeyler getirdi. Güzel bir pilâv yaptı. Büyücek bir but alarak fırına verdi. Baklavacı Hacı Musa’dan bir okka baklava almayı da unutmadı. Paranın üstünü de Yanaki’ye geri verdi. O gece güzelce karınlarını doyurdular. Ertesi günü Yanaki mektup yazmak istediğini söyleyerek Halil’den bir divit rica etti. Halil de komşudan bir divit ile bir tabaka kâğıt alıp geldi. Yanaki mektubunu yazdıktan sonra bastonunu aldı ve Halil’den kendisini Beyoğlu’na kadar götürmesini rica etti.

Birlikte çıktılar. Eminönü’nden bir kayığa binip Galata’ya geçtiler. Biraz ilerledikten sonra Yanaki bir şey unutmuş gibi arandı, sonra elini alnına götürüp:

Ay Halil Patrona! Gördün mü benim aptallığımı? Yazdığım mektubu halının altına koymuştum. Yanında da bir kese vardı. Bunları oracıkta unutmuşum. Bu kese ile mektubu üzerinde yazılı olan adrese göndermek istiyordum. Fakat artık vaktim yok. Şimdi senden rica ederim. Eve dön. Mektubu üzerindeki adrese götür, keseyi de yine o zata ver. Haydi, Allah’a ısmarladık.

Güle güle çorbacı. Mektubun yerine gidecektir. Bundan emin ol. Haydi, sana da Allah selâmet versin, diyerek ayrıldılar.

Patrona Halil hemen eve koştu. Halının ucunu kaldırınca mektubu ve keseyi buldu. Üzerini okumağa lüzum görmeden cebine koydu. Divan Yolu’na çıktı. Çarşıya geldi. Tanıdığı bir dükkândan içeri girdi. Peykenin üzerine bağdaş kurmuş, elindeki doksanlık teşbihi çekerek mırıldanan ak saçlı dükkân sahibine mektubu uzatarak sordu:

Hacı Efendi şu mektubun üzerini bir oku… Sen eski olduğun için bu adresi her hâlde tanırsın.

İhtiyar teşbihini bileğine geçirdi. Mektubu aldı, okudu, sonra gülerek:

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıPatrona Halil - Aşk ve İsyan
  • Sayfa Sayısı130
  • YazarMor Jokai
  • ISBN6054643103
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviGranada Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur