Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Yer: Berlin
Yıl: 1760

Yıllardır süren savaşın içinde fakirlikten kırılan bir halk ve dünyayı kurtarmak için hazinesinin yeterince büyümesini bekleyen on dört yaşında bir korsan: Willfried Zacharias Karl Otto Stupps. Tanıdığı herkes bu isimde bir korsan olamayacağı konusunda ısrar etse de Cehennem Tazısı Will, en yakın arkadaşı olan on yaşındaki ufak Jo’yla birlikte korsan olup Vadedilmiş Topraklar’ı bulmayı kafasına koymuş.

Bu cennet ülkesi ve müthiş korsan hazinesini bulmak için Will’in, Meleğin Gülü’nün tüm parçalarını toplayıp, şişman bakan Eulenfels, Kara Baron, Kör Kara Hortlak Nefesi ve diğer korkunç düşmanları alt etmesi gerekecek.

Gaddar korsanlar, adam boyunda canavarlar, uçan gemiler ve daha önce hiç görmedikleri türlü garipliklerle karşılaşan kahramanlarınızın yolda yaşayacakları maceralar aklınızı başınızdan alacak!

***

KISIM BİR
BERLİN’DEN GELEN KORSAN

ŞEYTAN WILL

Kokuşmuş ve zifiri karanlık bir bodrumda bir mum yandığı vakit, çıyanlar, hamamböcekleri ve sıçanlar, delik ve yarıklardan geçerek cehennem ateşinin bile sızamadığı bir yere kaçışır. Bu yerin adı Berlin’dir. Berlin’de, 1760 yılının Beş Kasımında, Tanrı ve Şeytan tarafından lanetlenmiş bu savaşın dördüncü kışında, artık hava iki haftadır doğru düzgün aydınlanmak bile istemiyordu. Daracık cadde ve sokakların üzerinde koyu gri bulutlar asılıydı. Yapış yapış ve aralıksız yağan yağmur her şeyin arasından sızıyordu: pencerelerin, duvarların ve elbiselerin arasından sızarak, vücutları korku nedeniyle kaplayan terle birbirine karışıyordu. Çünkü korku, bu şehirde var olan yegâne duyguydu, şehir surlarının önündeki Ruslardan saklanan zavallıları hayatta tutan tek şey buydu.

Ne var ki ölmekten korkmak yaşamak için yeterli değildi. İnsanın bunun için daha fazlasına, bir hayale ihtiyacı vardı. Ne pahasına olursa olsun gerçekleştirmek isteyeceği bir hayale. Willfried Zacharias Karl Otto Stupps’un da işte tam böyle bir hayali vardı; bu hayalinin yaşına, namına ve yaşadığı şehre uyup uymaması bu on dört yaşındaki gencin hiç mi hiç umurunda değildi.

Evet, çevresindeki herkes sadece bir şekilde hayatta kalmaya çalışırken Will yaşamını sürdürüyordu. İşte bu yüzden de kaderini kendi ellerine almıştı: her gün her gece olduğu gibi bu Beş Kasım akşamı da tam havanın resmi olarak karardığı, ışıksız cehennem gününün ışıksız cehennem gecesine dönüştüğü saatte ava gidiyordu. Zaten Willfried Zacharias Karl Otto Stupps kendini ancak tam da böyle bir gecede evinde gibi hissederdi.

Yağmurun altında dans ederek ilerledi. Rüzgârdan eğilmiş, kamburu çıkmış çatıların üstünden sanki bunlar köpükler saçan fırtınalı bir denizmiş gibi atladı. Tıpkı bir kartalın bulutların ardına gizlenmesi gibi buz kesmiş sisin arasından kayıp geçti, ta ki sokak ve caddelerin derin vadilerinde avına rastlayana dek.

“Eulenfels.” Will sırıttı ve umursamaz bir hareketle burnundaki sümüğü sildi. “Seni gidi şişko denizanasının sefil oğlu. Günlerdir çantandan tek bir altın olsun aşırmadım.”

Küstah ifadeli, sivilceli yüzüne düşen saç tutamlarını üfleyerek uzaklaştırdı, derin bir nefes aldı, poposunun üstüne doğru düştü ve bu tip manevralar için giydiği deri önlüğün üzerinde kayarak çatıdan aşağı doğru ilerledi. Çatı penceresinden rampa olarak faydalandı ve on metre yükseğe sıçrayarak taşla döşeli sokağın üzerinden atladı ve karşıdaki evin üstüne uçtu.

Hay kasırgalar adına, diye düşündü genç çocuk ve ardından güldü. Çatının üstüne, bakanların çatı siperliğinden ancak gök mavisi gözlerini ve saman sarısı buklelerini görebileceği şekilde yüzüstü uzandı ve altın rengiyle beyaz karışımı üniformaları içindeki on iki hizmetkârın taşımakta olduğu som gümüşten tahtırevanın sokaktan geçirilip meydana götürülmesini izledi.

Tahtırevan orada aç, üşümüş ve pislik içindeki insanlardan oluşan bir denizin ortasına daldı. Bunlar yağmacı Rusların elinden kurtarılıp başkente getirilmiş insanlardı ve Prusya İmparatorunun kendilerine yiyecek yardımı yapmasını umut ediyorlardı. Ne var ki İmparator gitmişti; ordusu yenilmişti ve şimdi şehri onun adına yöneten adamın adı Eulenfels’ti; İmparatorluğun sayın bakanı.

Will tahtırevanı gözleriyle takip etti. Şehirdeki çatıların pek çoğuna gizlediği halatlardan birini pazar yerine doğru sarkıttı ve Eulenfels’in tahtırevanı etrafını bir hortum gibi saran insanların arasına karıştı. Çökmüş avurtlarıyla suspus olmuş bir şekilde pazar yerinin balçık zemininde bata çıka, aklında dünyada kalan son sıçanı boğmaktan başka bir şey olmayan koca bir piton yılanı misali Eulenfels’in tahtırevanının etrafında dönüyorlardı.

Evet, bitirin işini, diye geçti Will’in kafasından. Sayımız çok daha fazla ve de haklıyız. Biz olmasak bu yağ çuvalı bir gün bile hayatta kalamaz!

Genç çocuk kendini mucizevi bir an boyunca meydandaki tüm insanlarla tek bir vücutmuş gibi hissetti. Onlar da tıpkı kendisi gibiydi. Islak saçları sırılsıklam olmuş şapkalarından dışarı çıkmıştı. Kül grisi yün ceketleri, pamuklu kumaştan kirli ve yamalı gömleklerinin üstüne yapışmıştı. Pantolonları bir kasım gecesi kadar karaydı, çıplak ayaklarıysa deliklerle dolu ayakkabıların içindeydi; ayakkabıları bir dilim ekmekle çoktan değiş tokuş edilmişse, ayakları paçavralara sarılmıştı.

Biz ondan çok daha güçlüyüz. O halde nasıl oluyor da o bize emir veriyor? Sırf tahtırevanının döküldüğü gümüşle bile hepimizi bir yıl boyunca doyuracak kadar yiyecek alabilirdik. O halde neden onu alıvermiyoruz ki, diye düşündü Will.

Bembeyaz pudralanmış ve saçları bir metre yükseklikte kabartılıp aralarına inciler geçirilmiş iki kadın tam da bundan korkmuşa benziyordu. Kadınlar at arabası büyüklüğündeki tahtırevanın içine kurulmuş, etraflarını sarmış olan aç insanları dikkatle gözlüyorlardı.

“Cennet aşkına!” diye fısıldadılar ve ürküntüyle Eulenfels’in denizaslanına benzer gövdesine sokuldular. “Neden tek laf etmiyorlar? Kov onları Eulenfels, kov ki sonunda bize saldırıp öldürmesinler bizi. Çok iğrenç kokuyorlar,” diye mırıldandılar ve sanki kokudan kaçabilirlermiş gibi parfümlü mendilleriyle burunlarını örttüler.

Sayın bakan onlara güldü. “Amacınız beni incitmek mi?” diyerek kıkırdadı ve ipeklere sarılı otuz kiloluk göbeği hopladı. “Hanımlar, burası benim şehrim. Şu dışarıdaki de yalnızca bir iş. Yoksa sizin elbiselerinizi, incilerinizi ve tüm diğer lüks ihtiyaçlarınızı nasıl olur da karşılardım? Şimdi dikkatle izleyin!”

Kadınlardan birinin mendilini aldı ve tahtırevanın penceresinden salladı. Sonra durdular ve insanın damarlarındaki kanı donduran bir anlık sessizliğin ardından gelen silah sesleri kadınların sinirlerini harap etti.

Fakat Eulenfels güldü; o gülerken askerler uygun adım yürüyerek geldiler ve korkudan huzursuzlaşmış kalabalığı dağıtıp sırtlarında çuvallar yüklü eşeklerden oluşan bir kervanı tahtırevana doğru sürdüler.

İmparatorun bakanı, “Patates!” diye bağırdı ve korkunç ağırlığından beklenmeyecek bir çeviklikle tahtırevandan süzülerek küçük bir platformun üstüne çıkıverdi. “İmparatorun tebaası için patates. Özgürlüklerinin bedelini canlarıyla ödemeye hazır, sadık Prusyalılar için.”

“Kimsenin yalamayacağı yerlerimi yala!” diye tısladı Will, sonra sümkürdü ve ardından donup kaldı, çünkü meydanda çıkan tek ses kendisininkiydi.

Sayın bakanın küçük, taş grisi gözleri Will’in üzerine dikildi.

Acaba beni duydu mu? Will kıpkırmızı kesildi ve karakterinin küstah ve her şeye burnunu sokan yanına lanet etti.

Sonra Eulenfels başını çevirdi. “Adam başı bir çuval patates!” diye kendini beğenmiş bir edayla bağırdı bakan. “Sabahleyin Ruslara saldırmak üzere kayıt olan herkes için. Böylece sonunda şehrimizi bu beladan kurtaracağız. Aksi takdirde…” Eulenfels çaresizce kollarını kaldırdı, “patates başına bir gümüş para.”

Kalabalıktan sızlanma ve öflemeler duyuldu. Fiyat inanılmaz derecede yüksekti. Ama Eulenfels güldü. Adama ihtiyacı vardı ve bu zavallıların belki paçavralarının arasında bir yerlere gizlemiş olduğu son kuruşların peşindeydi.

“Prusyalı erkekler, neyiniz var sizin?” Sayın bakan kafasındaki simsiyah kıvırcık peruğu kaldırdı ve seyrek beyaz saçlarla çevrelenmiş kelini kaşıdı. “Ben de aşklarınız uğruna ölmeye hazır olduğunuzu düşünüyordum. Prusyalı erkekler! Eğer yarın öğleden sonraki muharebeden canlı çıkabilirseniz, size birer çuval da ben hediye edeceğim!”

Meydan öncekinden de sessiz bir hal aldı. Etrafına bakınan Will, iki metre sağında ayakta duran bir adamı fark etti. Adamın ateş kırmızısı bukleleri ve kepçe kulakları vardı. Fakat gencin dikkatini çeken şey bu değildi. Yirmi dört yaş civarında olduğunu tahmin ettiği yabancı boynunu tutuyordu. Sıkılı yumruğunun içinde, üstünde yabancı bir ülkeye ait renkli bir nakış işlenmiş ve deri bir ipin ucuna geçirilmiş bir kese vardı. Kızıl saçlı adam bir an için kesedeki parayla ne kadar patates alabileceğini hesaplarmışçasına durdu. Sonra fikrini değiştirdi. Keseyi bıraktı ve bir adım öne çıktı.

“Hayır!” diye bağırdı iki küçük kız ve onu sıkıca tuttular. “Hayır baba, olmaz!” Meydandaki pek çok diğer çocuğun da yapmakta olduğu gibi adamın dizlerine sarılıp ona yalvardılar: “Lütfen, burada kal! Başka kimsemiz yok.”

O zaman adam durdu, geri döndü ve yere çömeldi.

“Annemiz öldü, eğer sen de…”

“Şşşt,” diye gülümsedi adam ve kızıl saçları, kepçe kulaklarıyla tıpkı babalarına benzeyen ikiz kızların dudaklarına işaretparmaklarını koydu. “Ama ben ölmeyeceğim ki, söz veriyorum size. Ben buradan uzaktayken de buna siz göz kulak olacaksınız.”

Deri sicime takılı renkli keseyi boynundan çıkarıp kızların ellerine bıraktı. “Bu, Güney Denizi’nde uzaklardaki bir adadan geldi. Orada hâlâ periler ve büyücüler var ve her şey tersine.”

“Tersine mi?” diye sordu ikizler.

“Evet, orada insanlar baş aşağı, ayakları gökyüzüne bakacak şekilde durur ve hiçbir şeyi olmayanlar ile güçsüzler, orada asıl güçlü olanlardır.” Baba, çocuklarının keseyi tutan ellerini sıktı, yutkundu ve kendini toparladı: “Hadi şimdi de patatesleri alalım. Gelin.”

Birdenbire korkusuzlaşan kızlar, “Güçsüzler orada güçlü, öyle mi?” diye fısıldadı ve babalarını izleyerek, Eulenfels’e doğru ilerleyen insan sürüsünün içinde kaybolup Will’in görüş açısından çıktılar.

Eulenfels eğlenerek, fakirin de fakiri babaların kendilerine sarılan çocuklarından ayrılmalarını ve kocaları olmayan kadınların eteklerini yırtarak oraya dikerek gizledikleri son birikimlerini çıkarmalarını seyretti. Ne var ki kimilerinin de patatesleri çalmaktan başka çaresi yoktu. Will, şanslı kişileri üç, dört, yok beş, diye saydı. Sonra sayın bakan, kabzası fildişi süslemeli tabancasını çekip havaya ateş etti. Adam, altıncı kişi olan on iki yaşındaki bir çocuğu hırsızlık yaparken yakalamıştı. Yüzü bembeyaz kesilmiş çocuk askerler tarafından zincirlenerek götürülürken Eulenfels seslendi:

“Bu Prusyalı çocuklara ne oldu böyle? Hiç saygıları yok mu? Birbirimize etle tırnak gibi bağlı olmamız gerek. Biz bir halkız, büyük bir aile. Ailesinden çalanınsa, artık yaşamaya hakkı yoktur. Böyle bir kişi günbatımında darağacından sallanmayı hak eder.”

Will gözlerini kapadı. Yumruklarını sıktı ve üzerine çöken çaresizliği hissetti. Bu çaresizlik hem kendisinin hem de çevresindeki tüm insanların üzerine çökmüştü. Askerler bile şaşkına dönmüştü. Meydandaki sessizlik, tüm sesleri yutuyordu. Fakat sonra açlık galip geldi ve Eulenfels’in halinden memnun gülümsemesi eşliğinde satış tüm hızıyla sürdü. Yaşları on altı ile yetmiş arasında değişen dört yüz seksen yedi erkek, hayatlarını birer avuç patates karşılığında sattılar. Son patatesler de sahibini bulduğu vakit, diğerlerinin ödeme yaptığı gümüş paralar, mücevherler ve saatler, üç çuvalı doldurmuştu. Patates alan son kişi yaşlı bir kadındı. Kadın sırada Will’in önünde duruyordu. Sıra Will’e geldiğindeyse askerler silahlarını genç çocuğun göğsüne doğrulttular.

“Bu kadardı!” diye küfredercesine bağırdılar. “Uzaklaş bakalım! Hepiniz kaybolun!” diye emrettiler, fakat etrafındaki ürkekçe kaçışan insanların aksine Will olduğu yerde kaldı.

“Üç kız kardeşim, iki de hasta anam var. Ölmek üzereler. Beş babam da öyle. Yalvarırım! Merhamet edin. Hepsi kol ve bacaklarını Prusya uğruna kaybettiler.”

“Nasıl?” Askerler önce şaşırdı ardından öfkelendiler. “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun?”

“Hiç olur mu!” diye telaşla onları sakinleştirmeye çalıştı Will. “Zaten iki düzine diğer babamın on bir tanesi de cesur askerler olarak şehit düştü. Tıpkı yarın Rusların topları sizi paramparça ettiğinde sizin de düşeceğiniz gibi.” Yüzünde mahzun bir ifadeyle gülümsedi, ama ondaki mizah duygusu askerlerde yoktu.

“Defol yoksa biz de seni parçalarız!”

Silahlarının horozlarını kaldırıp namlularını Will’e doğrulttular.

“Ama bir sikkem var,” diye kekeledi ürkmüş genç. “Hayır, iki tane var, üstelik bunlar gümüş sikke.”

Gizlice Eulenfels’ten yana baktı. Adam tam gümüş tahtırevanına tırmanmak üzereydi.

“Bekleyin!” diye bağırdı Will. “Kutsal efendimiz. İki sikkem var ve piliçleriniz karşılığında onları size veririm.”

Parmağıyla tahtırevanın içini gösterdi ve oraya doğru koştu. İçeride, bakanın eşlikçisi iki kadın canları sıkılmış bir şekilde iki dolgun tavuk budunu dişlemekle meşguldü.

“Dur! Olduğun yerde kal!” Askerler onu yakaladı ve içlerinden biri silahını gencin alnına dayadı. “Bir adım daha atarsan…”

“Pekâlâ, neler oluyor orada?” Eulenfels askerin sözüne karıştı.

“Bir sahtekâr,” diye açıkladı asker. “Üç annesi olduğunu söylüyor, ayrıca en azından…”

“… iki de gümüş sikke,” dedi Eulenfels kuru bir sesle.

“Hayır, üç tane var.” Will, silahlı askerin burnunun dibinden üçüncü bir metal para daha çıkarıverdi. “Ve iki tavuk budu karşılığında size üçünü birden veririm.”

“Pek de cömertmişsin,” diyerek gülümsedi şişko bakan ve genci yanına bırakmaları için askerlere bir işaret yaptı.

“Tahtırevana gel,” diyerek Will’i davet etti. Genç çocuk yüzünde zafer dolu bir gülümsemeyle itaatkâr bir biçimde askerlere doğru giderken Eulenfels hizmetkârlarına kendisini kaleye götürmelerini emretti.

“Hoşuna mı gitti?” diye sordu, kadınların arasında kıpkırmızı burnuyla kir içinde oturan Will’e. Berikiler tiksintiyle burunlarını yine mendillerine gömmüşlerdi.

“Peki sana bu sikkeleri nereden bulduğunu sorsam bu da hoşuna gider miydi acaba?” Eulenfels kıymetli taşlarla bezeli bir hançeri gömleğinin cebinden çekip genç çocuğun gırtlağına dayadı. “Zira pek de varlıklı görünmüyorsun.”

“Biliyorum,” diye yanıtladı Will, elinden geldiğince dürüst bir şekilde. “Bana güvenmemenizi de anlayabiliyorum. Ama size gösterebilirim.”

Will, Eulenfels’in bıçağını dikkatle tutarak çok yavaşça boynundan uzaklaştırdı.

“Onları buluyorum. Anlayacağınız, bana geliyorlar.”

Will ürkmüş kadınlara doğru döndü.

“İzninizle,” dedi nazikçe ve ilk olarak bir sikkeyi şaşkınlık içindeki kadınların birinin peruğundan çıkardı, kadınlar kıkırdamaya başlayınca, bu kez kadının dantelle çevirili yakasının içinden bir tanesini daha çıkarıverdi.

“Görüyorsunuz ya,” diyerek sırıttı, “işte böyle. Ne yapayım, onları buluveriyorum. Şimdi bana inandınız mı? Tavuğu alabilecek miyim? Yoksa fiyatı daha mı fazla?”

Şimşek hızıyla Eulenfels’in kıvırcık peruğunu tutup kafasından çekip aldı ve içinden bir madeni para daha çıkarıverdi.

“Tavuk bu altı sikkeden daha mı pahalı?”

“Hayır,” diyerek güldü bakan ve koca göbeği sarsıldı. “Hayır, tavuğu al ve git.” Butları aldı ve gence verdi.

Will şükran sunmak için adamın yüzüklü parmaklarını öptü. Kadınların yüzüklü parmaklarını da öptü ve tahtırevandan sokağa doğru sıçrayarak uzaklaşmakta olan Eulenfels’e göz kırptı.

“Sizinle iş yapmak benim için bir zevkti.”

“Bu benim için de geçerli,” diye bağırdı bakan neşeyle ona göz kırparken. “Bir daha görüşürsek yanımda iki tavuk getireceğim.”

“Ben de sizin peruğunuzu!” Will keyifle güldü ve peruğunun başında olmadığını fark eden Eulenfels’in kelini gizlemek için pencereden içeri kaçmasını izledi, ardından yerlere dek eğilerek kıvırcık saçlı peruğu kendi başına taktı. “Ayrıca yüzüklerinizi ve hanımlarınızın yüzüklerini de öyle!” Genç çocuk sırıttı ve tavuk budunu dişledi. “Onların karşılığında iki piliçten fazlasını alacağım kesin.”

Eulenfels yüzüksüz parmaklarına ve Will’in çektiği numaranın ardından artık çıplak olan boyunlarını yoklayan kadınların yine yüzüksüz olan parmaklarına baktı. Kadınlar bayılmanın eşiğindeydi.

Kadınlardan biri, “Aman Tanrım! Eulenfels, bu bir soyguncu. Gerçek bir soyguncu,” diye sızlanırken, diğeri kara misketi gördü. Kestane büyüklüğündeki misket, Eulenfels’in kucağında duruyordu.

“Hayır,” diye mırıldandı kadın çakmak gibi çakan gözlerle. “Bu soyguncu değildi. Bu bir korsandı.”
Kadın misketi parmaklarının ucunda çevirdi ve Eulenfels’e misketin üstüne kazınmış yazıyı gösterdi. Muntazam harflerle korsan yazıyordu. Sayın bakan kıpkırmızı oldu.

“Bu, ondan aldığım ikinci misket oldu,” diye fısıldadı kadın ve arkadaşı da iyi kızlara yakışır biçimde gözlerini çevirerek göğe doğru baktı.

“Bende de üç tane var. Tanrı aşkına, nasıl bir adam bu böyle?”

“Ben size söyleyeyim!” diye güldü Will sokaktan. “Ben Cehennem Tazısı Will! Berlin Korsanı! Belki de beni tanıyorsunuzdur?” Döndü ve karşı evin duvarında asılı duran aranıyor ilanına bakıp şaşırmış gibi yaptı. İlanda misket resmi vardı.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSefil Korsanlar - Vadedilmiş Topraklar
  • Sayfa Sayısı232
  • YazarJoachim Masannek
  • ÇevirmenErim Bikkul
  • ISBN9789944825764
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur