Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Çağımızın ünlü sinema ustası, unutulmaz komedyen, kült filmlerin akıllara kazınmış başrol oyuncusu ve kitapları dünyanın her yerinde büyük ilgi gören yazar Woody Allen, 20 yıl aradan sonra yazdığı ilk kitapla Türkiyede yeniden okurlarıyla buluşuyor. 1970li yıllarda yayınladığı ve tüm dünyada baskı üzerine baskı yapmış kitapların ardından uzun soluklu bir sessizliğe gömülen Woody Allen, 2007 yılının son günlerinde çıkan ve neredeyse bir yıldır çoksatanlar listelerinden inmeyen SIRF ANARŞİyle daha olgun, daha komik ve daha ilginç malzemelerle yeniden okurların karşısında.

Seksten fiziğe, siyasetten felsefeye ve gündelik hayatın kahkahalarla güleceğiniz absürt detaylarına uzanan bir yelpazede, zamanımızın bu önemli figürü Woody Allen, eğlenceli ve entelektüel bir başyapıtla, SIRF ANARŞİyle Türkçede. Şeylerin parçacıklardan mı, dalgalardan mı oluştuğu tartışmasında Lola kesinlikle dalgalardan oluşmuştu bir kere. Attığı her adımda kadının dalgalardan ibaret olduğu anlaşılıyordu. Parçacıkları da fena değildi ama ona Tiffanyden mücevherler kazandıran, dalgalarıydı. Karımda da parçacıktan çok dalga var ama onun dalgaları durulmaya başladı. Belki bizim hanımda çok fazla kuark vardır. Aslına bakarsanız, bizimki bir kara deliğin etki sınırına çok yakın geçmiş de, bir bölümü ama kesinlikle tamamı değil- kara deliğin içine çekilmiş gibi duruyor bir süredir. Ölümsüzlüğe, eserlerimle değil, ölmeyerek kavuşma dileğindeyim.

– Woody Allen Sırf Anarşi, Woody Allenın yirmi yıllık bir aradan sonra yayınladığı en yeni ve en son kitap. Hangisi önce geliyorsa. Bu Woody Allen var ya, o kesin kafadan kontak , size yemin ediyorum -Serdar Turgut

Tanrı Uçar, İnsan Şaşar

Birkaç ay önce kendimi, her sabah kuşluk vakti kapıdaki pos­ta deliğinden yağmur gibi yağan zarfların yarattığı kağıt selinin altında buldum. Soluk alamıyordum ve mosmor kesil­miştim. Hayatım gözlerimin önünden bant karikatür gibi geç­meye başladı. Adeta Wagner operalarından fırlamışa benzeyen temizlikçim Grendel, bin bir türlü resim sergisi davetiyesi, hayır işi adı altında para sızdırma çağrısı ve saçma sapan çekilişlerin reklam broşürleri arasından yükselen çatlak ve kısık sesimi duy­du da, elektrik süpürgesinin yardımıyla kurtardı beni. Yeni gelen zarfları büyük bir dikkatle alfabetik sıraya koyup kağıt öğütücü­süne yollama işine giriştim ben de. O sırada, otomatik kuş yem­leme makinesinden aylık zerzevat ve hububat teslimatına varan ve en olmayacak işkollarını tanıtan kataloglar arasında, üye ol­madığım halde adıma gönderilmiş bir dergiye rastladım. Büyü­lü Harman’dı derginin adı. New Age zirzopluğuna hizmet ettiği belli olan dergide, kristallerin gücünden şifalı otlara ve beyin dalgalarına, pozitif enerjinin nasıl çağrılacağına dair ipuçların­dan, strese sevgiyle karşı koymaya ve reenkarnasyon için hangi makama başvurulup hangi formların doldurulacağına dair pek çok bilgi vardı. Dolandırıcılık masasının yöneltebileceği akıldı­şı suçlamalara maruz kalmamak için büyük bir dikkatle kaleme alındığı belli olan reklamlarda, Şifalı Su Filtreleri, Suya Enerji Verme Sistemleri ve bayanların kavunlarını hacim bakımından geliştirecek Bitkisel Büyütücüler türü şeyler göze çarpıyordu. Medyum ve falcı sıkıntısı da yoktu tabii. Mesela içlerinden biri, “pis yedili” adını verdiği yedi melekten oluşan bir kurula danı­şıyordu kehanetlerini. İleride beğenmezse değiştirir mantığıyla kendisine Saleena adı verilmiş bir yavrucak, okurlara “enerji dengeleme, DNA uyandırma ve hayata bolluk davet etme” vaatle­rinde bulunuyordu. Ruhun merkezine yapılacak bu ziyaretlerin ardından, gurunun posta masrafları ve başka bir hayatta yapmış olabileceği küçük harcamaları için cüzi bir miktarda nakit öde­me de isteniyordu elbette. Aralarındaki en çarpıcı figür, “Dün­yada Hathor Yükselişi Hareketinin kurucusu ve ilahi önderi”ydi şüphesiz. Müritleri tarafından Gabrielle Hathor adıyla tanınan bu hikmeti kendinden menkul tanrıça, metin yazarına göre, “hayat kaynağının sonsuzlukta harmanlanıp insanda vücuda gelmiş hali” olarak bizlere Batı kıyısından şöyle sesleniyordu: “Karma geribildiriminde hızlanma başladı… Dünyamız ruhani kış mevsimine girdi ve bu kış 426.000 dünya yılı sürecek.” Uzun kışların ne kadar yıpratıcı olduğunu bilen Bayan Hathor, insan­lara “yüksek frekans boyutuna” yükselmeyi öğretecek bir hare­kete öncülük ediyordu. Herhalde bu sayede hayat güzelleşecekti, ki bu da daha sık dışarı çıkıp golf oynamanın mümkün olacağı anlamına geliyordu.

Konuya Fransız kalan saf okuyucuya “Havada asılı kalma, anında yer değiş tokuşu, her an her yerde olma, varken yok olma ve yokken var olma, kişinin olağan becerilerinden biri haline geliyor,” diye bol keseden sallayan reklam, şöyle bir iddiada da bulunuyordu: “Bu yüksek frekanslı boyuta erişen birey düşük frekansları algılayabilirken, düşük frekansta bulunanlar yüksek frekanstakini algılayamaz.”

Beyin cerrahımın ya da bindiğim uçağın pilotunun adı ol­duğunu öğrensem yüreğime indirecek tuhaflıktaki Pleiades MoonStar ismiyle kendini tanıtan bir adam, programı okurlara tüm kalbiyle tavsiye ediyordu. Bayan Hathor’un müritleri, egolarının çözülmesi ve frekanslarının zıplatılması için düzenli olarak bir “aşağılanma prosedürüne” maruz bırakılıyordu. Nakit ödeme hoş karşılanmasa da, programa kayıtsız şartsız sadakat ve bol­ca köle emeği karşılığında, bu bilinçlenme veya bilincini yitirme sürecinde katılımcılara bir döşek ve bir tabak organik fasulye vaadi de veriliyordu.

Bunca şeyi anlatıyorum çünkü bir rastlantı eseri o gün ba­şıma bir iş geldi. Tam Hammacher Schlemmer’dan çıkıyordum. ‘Elektronik füme ördek presi mi alsam yoksa dünyanın en kali- teli taşınabilir giyotinini mi?’ diye takıntılı bir halde kara kara düşünüyordum. Adeta buzdağına bindiren Titanic gibi, üniversi­teden tanıdığım Max Endorphine’e çarpmayayım mı? Orta yaşlı, tıknaz, ölü balık gözlü ve kafasında iki kazak çıkaracak kadar bol yünden yapılmış bir peruk olduğu halde Max elimi kuvvetle sık­tı ve yakın zamanda ne büyük başarılar elde ettiğini anlatmaya başladı.

“Nasıl anlatsam oğlum, hedefi tam on ikiden vurdum. İçim­deki ruhani benliğe dokundum, ondan sonra da yürü ya ku­lum…”

“Biraz açabilir misin?” dedim. Üzerindeki şık, terzi elinden çıkma takımı ve yüzükparmağındaki ileri derecede tümör bo­yutlarındaki yüzüğü yeni fark etmiştim.

“Aslına bakarsan düşük frekanstakilerle çene çalmamam gerekiyor ama seninle çok eski dost olduğumuzdan…”

“Frekans mı?”

“Boyut diyorum, boyut. Bizim gibi yüksek oktavdakilere, sağlık dolu iyonlarımızı sizin gibi mağara adamlarına harcama­mamız öğretilir. Alınmadın ya? Alt yaşam türlerini incelemiyor değiliz, mikrobiyolojinin babası Leeuwenhoek sağ olsun… Bil­mem anlatabildim mi?” Endorphine bir anda av kokusu almış bir şahin hızıyla döndü ve taksi çevirmeye çalışan, kısacık etekli, uzun bacaklı sarışına gözünü dikti.

“Sancak baş omuzlukta bal dudaklı çıtır manita!” diye ko­mut verirken, tükürük bezleri fazla mesaiye başlamıştı bile.

“Orta sayfa güzeli herhalde,” diye geveledim aniden bastı­ran ter karşısında, “içini gösteren bluzdan belli.”

“Bak şimdi,” dedi Endorphine ve derin bir nefes alarak yerden yükselmeye başladı. Temmuz Güzeli ve benim hayret dolu bakışlarımız altında, Elli Yedinci Sokak’ta Hammacher Schlemmer’in önünde yerden iki karış havalanmıştı. Bu numarayı yapmasını sağlayan çelik teller arayan güzel ve tatlı kadın, yanımıza yaklaştı.

“Nasıl yapıyorsunuz bunu?” diye mırıldandı.

“Bu kartı al. Bana gel,” dedi Endorphine. “Akşam sekizden sonra. Ayaklarını yerden keseceğim.”

Kadın, “Şarabı ben alırım,” diye cıvıldadıktan sonra rande­vusunun lojistik bilgisini memelerinin arasındaki uçuruma yer­leştirdi ve uzaklaştı. Endorphine de o sırada yere indi.

“Ne iş oğlum? Büyücü mü oldun?” dedim.

“Aman,” diye samimiyetle sızlandı. “Madem bir tekhücreliyle laflıyorum, bari tüm olan biteni anlatayım. Az ilerdeki lokan­taya çekilelim de hem senin zihnini açayım hem de midelerimiz bayram etsin.” Bunu dedikten sonra dikkat çekici bir pat sesi çıkararak gözden kayboldu. Hayretle soluğumu tuttum ve elimi ağzıma götürdüm. Birkaç saniye sonra yüzünde pişman bir ifa­deyle yeniden karşımda belirdi.

“Siz lağım kefallerinin yok olup yer değiştiremediğini unut­muşum, pardon. Kabahat bende. Yürüyelim bari.” Endorphine öyküsüne başlarken ben hâlâ kendimi çimdiklemekle meşgul­düm.

“Evet,” dedi, “altı ay geri saralım. Bayan Endorphine’in küçük oğlu Max, saç dökülmesini de sayarsak Hazreti Eyüp’ün bile dertlerini aşacak türden bir çile yumağında debelenip du­ruyordu. Önce, anatomi hidroliği konusunda ders verdiğini Tayvanlı fıstık beni terk edip bir fırıncı çırağına kaçtı, ardın­dan Jaguarımla geri manevra yaparken Hıristiyan Bilimler Kütüphanesinin duvarını yıktım diye eşek yüküyle tazminat istemiyle mahkemeye verildim. Bunun üzerine, hatırlamak istemediğim bir doğal afetten olma oğlum, gayet iyi iş yapan hukuk bürosunu kapatıp vantrilok olmaya karar verdi. Düşün artık halimi, şirazem kaymış, şehirde bir hayalet gibi dolaşıp kendime avuntu arıyorum… Varlık sebebimi, ruhumun özünü bulmaya çalışıyordum ki, Resimli Enerji dergisinin son sayı­sında bir reklama rastladım. Spa benzeri bir yer, kötü karmayı vidanjör gibi çekiyor, seni yüksek frekanslara çıkarıp hayata nihayet Faust gibi hükmetmeni sağlıyor. Ben normalde böyle para tuzaklarına kulak asmam ama bir de baktım ki bu yerin yöneticisi, insan suretinde bir tanrıça! Kendi kendime ‘Kay­bedecek neyim var?’ dedim. Denemesi bedava. Para kabul et­miyorlar. Sistem bir tür kölelik üzerine kurulu ama emeklerin karşılığında güç verici bazı kristaller ve kucak dolusu sarı kan­taron veriyorlar. Unutmadan, adamı epey de aşağılıyorlar ama bu da tedavinin bir parçası. Müritler yatağımı zemine gömüp pantolonumun arkasına benden habersiz eşek kuyruğu tuttur­muşlar… Bir ara şamar oğlanına döndüm ama böylece egom törpülendi. Ansızın, önceki yaşamlarımı anımsadım. Önce ba­sit bir çiftlik kahyası, ardından Büyük Lucas Cranach olarak… Belki de Küçük Cranaclitı, neyse. Derken, bir gün baktım, dö­şek niyetine bir tahta kerevette uyanmışım ve frekansım gök­lerin tepesine çıkmış. Kafam bulutlarda geziniyor ve her an her yerde olabiliyorum. Daha o hafta Belmont’ta külliyatlı bir parsa toplar toplamaz, Las Vegas’taki Bellagio kumarhanesine gittim ve insanlar çevreme üşüştü. Kapalı karttan emin olamadığım­da veya kart isteyeyim mi, açayım mı bilemediğimde, bir grup meleğe başvuruyordum. Ne yani, adamın gövdesi ektoplazma- dan, sırtında da kanadı var diye, kumarda hile yapmayacak de­ğil ya? Bak şuna.”

Endorphine, ceketinin ceplerinden tomar tomar bin dolar­lıklar çıkardı.

“Aman, pardon,” diyerek banknot yığınlarıyla birlikte ce­binden dökülen yakutları toplamaya koyuldu.

O akşam, benim kaşık düşmanının bitmek bilmeyen sız­lanmalarına, ayrıca evlilik sözleşmemizin ani bunama olgusunu kapsayıp kapsamadığını öğrenmek için hukuk bürosu Shmeikel ve Mahdumları’na telefon etmesine aldırmadan kendimi yollara vurdum ve Ulu Yükselme Merkezi’ne attım kendimi. Mekanın tanrıça suretli yöneticisi Galaxie Sunstroke ile de böylece kar­şılaşmış oldum. Metruk bir çiftliğe benzeyen mekanına tepeden bakan tapmağa girmemi emretti ve tırnak törpüsünü bir kenara bırakıp divanda bağdaş kurdu.

İlkokul öğretmeniminkini değil de komşunun fingirdek kı­zını çağrıştıran bir sesle, “Otur, keyfine bak canım,” dedi. “De­mek ruhani benliğinle temasa geçmek istiyorsun.”

“Evet. Frekansımı yükseltmek, havalanma becerisi edin­mek, anında yer değiştirebilmek ve dilediğim zaman yok olabil­mek istiyorum. New York Eyalet Lotosu’nda kazanacak sayılan bilecek derecede her şeye vakıf olsam da hiç fena olmaz.”

“Ne iş yapıyorsun?” diye sordu ki, bu derece yüksek bir insan için şaşırtıcı derecede “her şeye vakıf olmayan” bir durumdu bu.

“Balmumu heykel müzesinde gece bekçisiyim,” diye cevap­ladım, “ama sanıldığı kadar tatmin edici bir iş sayılmaz.”

Hurma yapraklarından yelpazeler sallayan Araplara döne­rek, “Ne dersiniz çocuklar,” dedi, “bina bakım işlerinden sorum­lu olabilirmiş gibi görünüyor. Belki foseptikle ilgilenir.”

“Teşekkür ederim,” diyerek eğildim ve sınırsız bir alçalmay­la secdeye vardım.

“Tamam,” deyip el çırptığında, onu çevreleyen boncuklu perdelerin ardından bir grup sadık mürit fırlayıverdi. “Bir kase pirinç verin ona ve kafasını tıraş edin. Bir yatak açılana kadar kümeste yatsın.”

“Emriniz başım üstüne,” diye mırıldandım ve gözlerimi ka­çırarak Bayan Sunstroke’u yeni başladığı çapraz bulmacasından daha fazla alıkoymamış oldum. O sırada müritleri kollarıma gi­rerek beni götürmeye başlamıştı bile. Üzerime damga vururlar mı diye telaşlanmadım da değil.

Sonraki günlerde görebildiğim kadarıyla çiftlik türlü za­vallıyla dolup taşıyordu. Tabansızlar ve işe yaramazlar, attıkları her adımı burçlara danışan film yıldızları, bir çeşit hayvan dol­durma skandalına bulaşmış bir adam ve durumunu inkar eden bir cüce, gördüğüm insanlardan bazılarıydı. Herkes dur durak bilmeden ve daha ulu bir düzleme yükselme umuduyla tanrıça­sı için beyinsizce ve köle gibi çalışıyordu. Kadın ise çevrede ya Isadora Duncan gibi dans ederken, ya da kocaman bir çubuk­tan tütüne benzer bir şeyler çekip Değerli gibi kıs kıs gülerken görülüyordu. Müritler, bir yerlerden benim de gözümün ısırdığı eski bir bar fedaisi olan baş şamanın lütfüne ara sıra mazhar olma ve birkaç büyü öğrenme karşılığında günde on iki ila on altı saat çalışıyordu. Bir yandan personelin yiyeceği sebze ve meyve yetiştirilirken, bir yandan da merkeze gelir sağlamak için çıp­lak kadın resimli iskambil kartı, araba aynalarına asılan köpük zar ve garsonların kullandığı masa faraşları gibi tırt şeyler üre­tiliyordu. Foseptik bakımı görevime ek olarak, yerlerdeki sigara jelatinlerini ve şekerleme kağıtlarını da bina sorumlusu sıfatıyla tek tek topluyordum. Yemek niyetine verilen yonca tohumu, darı ve iyonize sudan oluşan bulamaca alışmak da kolay değildi hani. Neyse ki kardeşi yakınlarda bir lokanta işleten kaypak bir müri­de bayıldığım onluk sayesinde ara sıra tonbalıklı sandviç yiyebi- liyordum. Disiplin gevşekti ve insanların kendiliğinden sorumlu davranmaları bekleniyordu, öte yandan, beslenme kurallarını çiğnemek, kırbaçlanmak ya da bir arazi telefonuna bağlanmak­la sonuçlanabilecek bir suçtu. Egodan arınma ritüelinin parçası olarak aşağılanma üzerine aşağılanmaya maruz kalıyorduk. Ni hayet irikıyım futbolcuları andıran bıyıklı bir karma rahibesiyle sevişmem gerektiği söylendiğinde, sıvışma zamanının geldiğini anladım. Dikenli tellerin altından sürünerek geçtikten sonra gecenin köründe kamptan savuştum ve Yukarı Doğu Yakası’na giden ilk 747’yi çevirdim.

Erken bunamış insanlarla sohbet esnasında takınılan tür­den iyicil bir hoşgörüyle konuşan karım, “Ee,” dedi, “yok olup buraya mı ışınlandın, yoksa yakandan sarkan o şey gerçekten Continental Havayollarının peçetesi mi?”

“Işınlanma kısmını bekleyemedim,” dedim, “ama şu numa­rayı öğrenecek kadar uğraştım.” Hemen ardından yerden bir karış yükselip havada asılı kaldım. Çenesi, Jaws gibi açıldı karımın.

“Siz düşük frekanslı ukalalar bunları anlamıyorsunuz,” dedim, sıradanlığını sınır tanımaz bir neşeyle ama şefkatli bir biçimde kafasına kakarken. Karım ise, hava saldırısı alarmına benzeyen bir çığlık atıp çocuklarımıza kaçmalarını ve bu kara büyüden derhal uzaklaşmalarını emretti. İşte o noktada yere inemediğimi, ne kadar çabalasam da ayaklarımı yere bir türlü koyamadığımı fark ettim. Operada Bir Gece’nin kamara sahnesini andıran bir tantana koptu o sırada. Çocuklar dehşetle titreyip böğürmeye başlamıştı. Komşular kan gövdeyi götürüyor korkusuyla kapıyı kırıp yardımımıza koştu. Ben bu arada yere inebilmek için yırtınıyor, pantomimci gibi kıvranıyor ve yüzü­mü ekşitiyordum. Nihayet benim hatun, konvansiyonel fizikteki bu tuhaf sapmayı ortadan kaldırmayı kendisine vazife belledi ve bir komşumuzdan aldığı kayağı kafama var gücüyle indirdi. Yere yapıştım.

Son duyduğumda, Max Endorphine yok olmuş ve bir daha belirememişti. Galaxie Sunstroke ve Ulu Yükseliş Merkezi ise, Hazine’nin memurları tarafından dağıtıldı ve reenkarne edildi. Enterne mi edilmişlerdi yoksa? Bense bir daha asla yerden yükselemedim ve at yarışlarında altılıyı hiç tutturamadım.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSırf Anarşi
  • Sayfa Sayısı176
  • YazarWoody Allen
  • ÇevirmenSıla Okur
  • ISBN9786055903060
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviSiren Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur