Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Birilerini sevmek, onları tanımak istemektir. Birbirimizi öğrenip tanıdığımız ölçüde, bugüne değin bizleri ayırmak için kullanılmış binlerce ayrımı algılayabilir, giderek kendi düşsel yaşamımızla kaynaştırabiliriz. Böylelikle dört bucaktaki kadınların deneyimi, hepimizin ortak malı olur, hepimize aktarılan miras olur ve bu erkekler dünyasında kadın olmanın ne demek olduğunu iyice anlarız.

-Kate Millett-

Sunuş

SOKAK Kadınlarıyaşamımın en hareketli dönemi olan 1970 yazında yazıldı. Temmuz’da Cinsel Politika yayımlanmış. Ağustos ve Eylül’de “en çok satılan” kitap olmuş ve o güne değin kendi halinde süren göz­den uzak yaşantımı Amerikanvari “başarı” roketiyle darmadağın etmişti. İşin en yabancılaştırıcı yanı, kitap vitrinlerde sergilenmeye başladığı anda, artık onun yazarı olmaktan çıkışımdı. Daha doğrusu, başka bir anlatımla farklı konuları işleyen değişik bir yazar olma yolundaydım.

Sokak Kadınları. yazarlığımın başlangıcındaki ko­puk, çetrefil, tepeden bakan akademik tavırdan kur­tulmamda önemli rol oynadı. Cinsel Politika Şubat’ta baskıya girdi. Ondan sonraki aylarda sürekli olarak Kadın özgürlüğü eyleminde çalıştım. 1970 ilkba­harında Kamboçya savaşı başlayınca, ulusal öğrenci boykotu yapıldı ve benim bulunduğum Colombia Üniversitesi Deneysel Araştırmalar Fakültesi de, öğ­rencilerinin barış gösterilerine katılmalarını sağlamak için dağıldı. Bundan yararlanarak Kuzeydoğu, Güney ve Ortabatı’daki çeşitli üniversiteleri dolaştım, kız öğ­rencileri kendilerini eyleme adamış birer feminist ola­rak boykota katılmaya teşvik ettim.

Columbia’daki Kadın özgürlüğü eylemine katılan arkadaşlarımla birlikte, savaşın bir toplumsal olgu olarak feminist açıdan incelenmesini, militarist dü­şünce yapısının cins ayrımı temeline dayanan eğitimin sonucu olduğu çözümlemesini yapıyordum, ileri sür­düğümüz görüşleri, kuramları sınamaya sokmanın za­manı gelmişti. Kadınlar askere alınmadığı için bu ko­nuda söz hakları olamaz görüşünün egemen olduğu ortamda, bizim çok sınırlı eylemimiz, erkeklerden oluşan “Sol”un yeni militarizmi ve şiddet eylemlerine karşı tutkusuyla nasıl baş edecekti? Ne var ki, o ilk­bahar çok şeyin olanaklı görüldüğü yüce günler ya­şıyorduk. Smith Koleji toplantı salonunda dörtbin ka­dının “Boykot” diye haykırışını, sözlerin duvardan duvara çarparak yankılanışını, bir kasırganın ortasında vurulan davul sesleri gibi yinelenişini dinlerken, ör­gütçülüğün doyumunu tadıyordum.

Etkim ne denli önemsiz, dolaylı ya da kuruntu ol­muş olursa olsun, yine de bütün bunları yaşıyordum. Artık politikada yer almak, benim için kişisel bir olay olmuştu. İş artık kuramdan çıkmış pratiğe dökülmüş; New York’taki apartmanda toplanan, kendilerini bu düşünceye adamış beş on aydının tartışması olmaktan çıkmış, rektörün evi önünde yağmur altında yapılan gösterilere, öğrencilerin işgal ettiği bir fakültedeki oturumlara, Columbia Üniversitesi bahçesindeki polis saldırısının terörüne dönüşmüştü. Ve bu olayları, he­men hemen rastlantısal olarak yazdığım zaman (bir seferinde yol masraflarımı ödedikleri için Change Magazine’e, bir seferinde de yazıişleri müdürü arka­daşımın ricasıyla Red Clay Reader’z yazmıştım), olayların içinde yaşayan biri olarak yazıyordum, öğ­renimimden gelen çetrefillikten pek kurtulamamışsam da, doktora adaylarından beklenilen sözüm ona nes­nelliği bırakmıştım artık. Ağır, uzun cümleler, doğal uzunluklarına, giderek biz Amerikalıların özgül dü­şünme ve konuşma tarzımız olan kopuk cümlelere, cümle kırıntılarına iniyordu. Dilim, gördüklerimi, ya­şadıklarımı yansıtmalı, halk ağzıyla, heyecanlı, içten ve tasarlanmamış olmalıydı. Kuzeydoğu üniversite­lerindeki boykot çalışmalarının uğultusuyla mı,, yoksa onbir yıl önce son derece mutsuz günler geçirdiğim bir güney kolejine yeniden gitmenin doğurduğu sıla özleminin etkisiyle mi, bilmem yazılarımda kişisel duyarlılığım ağır basmaya başladı. Konuştuğum ve duyduğum biçimde yazmaya koyuldum. Kısacası, gerçekten yazmaya başladım.

Sokak Kadınları bu süreçte bir geçiş noktası oldu. Bir başka sesin, daha derin bir duyarlılığın var­lığını öğrendim. Olaylara katılan biri gözüyle yaz­dığım daha önceki yazılarda, akademik anlatım ağır­lığını atmış, kişisel röportaj havasına girmiştim. Bu, (*Bunu söylerken; kadınların açıksöziü konuşmalarını hoşgösterme çabası içinde yazılmış gibi görünen önsözden değil, dört kadının konuşmasındaki anlatımdan söz etmek istiyorum.) kolay ve rahatlatıcı, başarılı bir geçiş olmuştu. Sokak Kadınlarî’nı yazarken durum değişti. Başlangıçta umut kırıcı, tüketici bir durumdu bu, çünkü başka ka­dınların deneyimlerini olduğunca algılayabilmek için dinlemeye başladım. Ve dinlediklerimin içine batıp boğuluyormuşum duygusuna kapıldığım anlar oldu.

Sokak Kadınları’nın kendi ağzımdan anlattığım bir bölümünde, kadınlarla yaptığım konuşmaları daktilo ettikten sonra bir süre bir kenara bıraktığım yazılıdır. Kadınların anlattıkları beni öylesine derinden etkiledi, sarstı, tedirgin etti ki, bunları yaşamın kendisi olarak değil de, yaşamdan alınmış malzemeler olarak işleyip yazabilmek için bir süre beklemem gerekti. Sokak Kadınlarını yazarken başka kadınların yaşantılarına kendimi kaptırmam. Üç Yaşam adlı belgesel filmi ha­zırlamama yolaçtı. Kitabın yazılışı ile basılışı arasında çektiğim bu film üç kadının özgeçmişini konu edi­niyor. Yaşamlarının ağırlığından, etkisinden kendimi yeterince koparabilmem için, çektiğim filmlerin de uzun süre bir kenarda beklemesi gerekti.

Konuşmaların da, filmin de beni derinden etkileyişinin birtakım nedenleri olduğunu sanıyorum. Her şeyden önce, elimdeki malzemenin özgünlüğünün et­kisinde kaldım. Çünkü kadınların gerçek yaşamı, son zamanlara değin öteki kadınlardan gizli tutulmuş ataerkil kültürümüzün tarzına ve gerekliliklerine aykırı görülerek dile getirilmemiş, ağza alınmamıştı. Bu gerçeğin açığa vurulması sonunda meydana gelen patlama, bilinçlendirme gruplarının çok sık rastladıklan bir olaydır. Bu tür olayları inceleyen iki insanbilimcinin belirttiğine göre, gerek kişinin dünyadan el etek çekip kendini dine adama sürecinde çektiği acı­lar, gerekse toplumsal ideolojilerin başına buyruk ki­şileri zorunlu kıldığı belirli davranışlara ayak uydur­makta çekilen zorluklar birbirleriyle büyük benzerlik içindedir ve her iki sürecin sonunda da, o güne dek yaşamlarındaki kargaşayı tanımlayamamış olan ki­şilerde belirgin bir değişim meydana gelir. Bilinç­lendirme sürecinde, bir kadın, o güne değin salt ken­dine özgü sandığı korkuların, öfkelerin, kavramların, isteklerin ve yılgınlıkların başkaları tarafından da du­yulup dile getirildiğini öğrenir. Bunun sonucu olarak da, kendi deneyiminin, sandığı gibi, sadece kendi ba­şına gelen ve anlamsız bir olay olmayıp, pek çok ki­şinin paylaştığı ve geçerli bir deneyim olduğunu anlar. Ne var ki, bu denli etkilenmemin öteki nedenleri, hem çok daha kişisel, hem de çok daha genel. Çünkü bu nedenler, bir yandan kendimi başkalarıyla özdeşleştirme çabamdan, öte yandan başkalarının yaşamlarını ele alırken ister istemez gözönünde tutulan ahlâki gö­rüşlerden doğuyor. Başka kadınların acılarına ka­tılırken, kendimi onlara, bir bilimci ya da eleştirici olarak değil, bir yazar ya da filmci olarak tanıtırken, kendimi sadece bir sanatçı olarak değil, bir kadın ola­rak, bütün kadınların yazgısıyla her gün biraz daha yakından ilgilenen bir kadın olarak ortaya koyuyor­dum. Kafamda kendimi onların yerine koymadan ve on­ların acılarım aynen yaşamadan, Mallory ya da Robin’ in filmde aktardıkları karabasan duygusunun, ya da Sokak Kadınlarındaki J’nin umutsuzluğunu algılamak olanaksızdır. Bunu yaşamak ise tüketiciydi. Üstelik bir başkasmın yaşantısı eğer derin ve özgün ise insana büyük yükümlülük doğurduğu için alabildiğine sorumluluk getiriyordu.

İnsan böylesi sorumluluğu nasıl atar omuzların­dan. Duyduklarımı yazmak, ilk adım olarak göründü. Hiç değilse bir başlangıç olurdu. Fahişelerin yaşam gerçekleri salt toplumbilimsel istatistiklerin kokuş­muş havasını, Playboy‘un gözboyayıcılığını, pornog­rafik süprüntülerin aldatmacasını bozmak için bile olsa açığa çıkarılabilirse, o zaman kamuoyunun il­gisizliği, duygusuzluğu ve yalan yanlış bildikleri biraz olsun aydınlanabilir. Bunları yazmak bir tartışmayı kıvılcımlandırabilir, ilgi uyandırabilir, bu konuya dik­kati çekebilirdi. Üstelik, tek başıma yapabileceğim ancak yazmaktı. Bu önemli değildi. Kendi kendine hiçbir şeyi değiştirmezdi. Oysa benim gerçekleşme­sini istediğim, fahişenin yaşamında gerçekten köklü bir değişim olması, durumunun değişmesi, özellikle onu kuşatan istismar çemberinin, belalısı ile patro­nunun sürüklediği yozlaşmanın, yasaların katı yar­gısının ve kamuoyunun öfkesinin kırılmasıdır. Bu, bütün kabadayılık taslamalara karşın, sonunda kişinin kendisine dönen bir öfkedir. Toplumdışı sayılanların çok iyi bildikleri bir dinamik kanalıyla, parya du­rumundaki kişilere dışardan yöneltilen yıkıcı hor bakış, bu bakışın kurbanları bizim ele aldığımız olayda fahişe tarafından içe döndürülür ve kendi kendini hor görmeye dönüşür.

Değişim olması için, elbet belirli yasal reformlar yapılması, fahişeliğin suç sayılmaması, polisin tu­tumuna başka bir yön verilmesi gerekecektir; ama aynı zamanda kamuoyunda da temel tutum değişikliği yapılması zorunludur. Halkı yeniden eğitmek gibi yaygın ve özen isteyen bir işlem gereklidir. Daha önce kürtaj ve zina davaları konularında olduğu gibi, yasal değişimlerden önce, kamuoyunun görüşlerini belirli bir düzeye getirmek şarttır. Kamuoyunda böyle bir değişim olmasının temel koşulu da, fahişelerden say­gınlıklarıyla tarihsel olarak ayrılan “namuslu” kadın­ların görüş açısını değiştirmektir. Kadınlar arasında yeni bir anlayış, güven, kendine saygı havası, bir ortak cemaat duygusu yaratılmalıdır. Her şeyden daha elle tutulur, gerçekleşme umudu hepsinden daha zor, en anlamlı ve önemli değişiklik sokaktaki değişim ola­caktır. Sokak kadınının kendine bakışaçısını, belalısı, patronu ve polisle olan ilişkilerini etkileyecek biçimde değiştirmek gereklidir. Çünkü işin düğüm noktası fahişenin kendisidir o katılmadığı takdirde, değişim için yapılacak bütün tartışmalar, skolastisizm olmak­tan öteye gidemeyecektir.

Fahişelerle ilgili yazı yazmak, bu yolda bir başlan­gıç olur diye düşündüm; ama başkaları katılmadıkça, kadın eylemini sürdürenler ya da öteki tutarlı grup ve örgütler fahişeliği, üzerine eğilinmesi gereken bir sorun olarak almadıkça, akademik bir okur kitlesine seslenen aşırı pahalı bir kitapla, sokak dünyasının gerçekliği hiçbir şekilde etkilenemez. Bunu biliyor­dum, ve ne denli az olasılık bulunduğunu gördükçe umutsuzluğa düşüyordum. Bu umutsuzluk, 1971 Ara­lık ayında yapılan fahişelik konusundaki ilk feminist konferansa değin sürdü. Bu konferansın yapılmasını anlamsız bir iyimserlik içinde bekliyor, hiç değilse bir hareket başlıyor diyordum. Başka kadınlar da bu ko­nuyla ilgileniyorlardı demek. Çok sayıda kadın ka­tılırsa, onların ortak gücüyle bu hareket sürdürülebi­lirdi. Ne yazık ki, sonuç benim ütopik saflığımı boşa çıkardı. Toplantı, benim için hem bir aydınlanma, hem de bozgun oldu. Birinci gün genel bilgilerin ve­rilmesiyle uyuşukluk içinde geçti: Kuramsal yazılar, tanımlamalar, istatistikler, tarihçe, yasal değişim ve gelişimler, yasanın keyfi uygulanması (“başı boş azınlık” ya da “masaj salonu” tanımlamalarında olduğu gibi) ve reform önerilen ile ilk gün başladı, öğleden sonra konu açıkoturuma ayrılmıştı ve bu, fahişelerle eylemciler arasında kıyametin kopmasına yolaçtı.

Çünkü, bütün tahminlerin tersine, fahişeler toplan­tıya katıldılar. Kalabalık değildiler. Belki durumlarını en iyi simgeleyecek olanlar gelmemişti. Yine de, o yaşantının içinden gelmiş bir avuç kadın vardı. Bun­lar, geçmişteki yaşam zorlukları ve baskılarıyla bir kez para karşılığında yatmış ya da yatmanın eşiğine gelmiş eylemci kadınların tersine, halen o yaşantıyı sürdüren kadınlardı. Ve bir ordu bozan grubu gibi ka­tıldılar toplantıya. Sözde bizi değil de salt onları ilgi­lendiren durumlarım tartışmak, o konuda karar vermek yetkisini kendilerinde gören namuslu kadınlara söyleyecek çok sözleri, çok anlatacaktan vardı. Bize anlatacakları, haklı bir öfkeden gelen ilk mesajları, bizim yargılayıcı, işleri karıştırıcı ve bilgisiz olduğumuzu yüzümüze vurmaktı.

Böylesi bir çatışmayı bekliyordum. Çünkü bir yıl önce Sokak Kadınları’nı yazarken, bana yaşantılarını anlatan kadınlarla ilk konuşmalarımda çok daha ılımlı da olsa aynı çatışmayı ben de yaşamıştım. Üstelik toplumdışı sayılanların örgütleşmediklerini biliyordum. Misyoner rolü yüklenmeye kalkışmanın ne denli büyük ve ne denli boşuna bir çaba olduğunu da biliyordum. Ve fahişelik hakkında yapılacak, söy­lenecek, kararlaştırılacak bir şey varsa böyle bir ha­reketi başlatmakta eylemcilerin ya da benim gibi ey­lemci yazarların önemsiz bir rolü olsa bile bunu asıl gerçekleştirecek olanların fahişeler olduğunu biliyor­dum.

Bu yüzden, fahişelerin saldırısındaki çapraşık düş­manlığı, ve Kadın özgürlüğü eylemcilerinin bunun karşısında kapıldıkları tedirgin edici suçluluk duygusu ile yanıtlarındaki kırık döküklüğü önceden kestirmiş­tim. Saatlerce süren hareketli ve karman çorman tar­tışmalar sonunda araya sınır çizgisi çekildi, siperler alındı ve karşılıklı tehditler, suçlamalar savruldu da­ha doğrusu kendilerini hakaret edebilecekleri, giderek hakaret etmeye teşvik edildikleri bir grup kadının ortasında dikkat merkezi halinde bulan fahişeler, ey­lemi ve zaman zaman savunmayı bırakıp, fahişelerin kendilerini onaylamasını bekleyerek dinleyen ya da birbiriyle tartışan eylemcileri suçladılar. Bir cinsellik ve para tartışması aldı yürüdü. Asıl sorun olan cinsel özgürlük havası odada canlandı. Cinsellik konusunda…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSokak Kadınları
  • Sayfa Sayısı128
  • YazarKate Millett
  • ÇevirmenSeçkin Selvi
  • ISBN9789753880862
  • Boyutlar, Kapak11 x 18 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPayel Yayınevi /

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur