Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Öyle hatalar vardır ki ömür boyu pişmanlık duyarız. Christian için, Elizabeth’e ihanet ettiği gündü.

Christian Davison’ın hayatıyla ilgili planı bellidir. Avukat olup babasının hukuk şirketinin başına geçecektir. Hiçbir şey yoluna çıkamaz; ne Elizabeth Ayers ne de doğmamış çocukları.

Elizabeth, Christian’ın onu hayatından çıkarmasıyla son beş yılını kızına bakabilmek için mücadele edip ona güvenli, rahat bir hayat verebilmek için her şeyini feda ederek geçirir.

Christian ise beş yıl boyunca ailesini terk ettiği için pişmanlık duyar ve onları geri kazanmak için her şeyi yapmaya hazırdır – tıpkı Christian’ın onları üzeceğine inanan Elizabeth’in, kızını korumak için her şeyi yapmaya hazır olması gibi.

Christian tekrar hayatlarına girmek için çabalarken Elizabeth, birini bağışlanamaz bir hata yaptığında affetmenin ve yıllarca nefrete dönüşen bir aşkı yeniden canlandırmanın mümkün olup olmadığını sorgulamaya başlar. Yoksa bazı yaralar o kadar derindir ki asla iyileşemezler mi?

Herkes ikinci bir şansı hak eder derler.

***

Ailem Chad, Devyn, Eli, Braydon’a ve tatlı ilham kaynağım Parker Elizabeth’e.

Eylül 2004

“Christian, bırak.” Elizabeth beline dolanmış kollardan ken­dini kurtarmak için mücadele etti. Christian onu daha sıkı tutmaya başladı. Elizabeth kıkırdayıp onu göğsüne bastı­rarak itti.

Sözleri, dudaklannm yumuşak tenine dokunduğu yere, boynunun kıvrımına doğru sessizce ulaştı. “Hayır, kal.”

“Keşke kalabilsem ama derse gitmem lazım.” Kızıl kah­verengi gözleriyle onun derin mavi gözlerine gülerek ken­dini geriye çekti.

Christian dudak bükermiş gibi yapsa da kollarım gev­şeterek ondan uzaklaşmasına izin verdi. Dönüp karın üstü yatarak, yatak odasının penceresindeki gölgelerden sızan akşam ışığında giyinen Elizabeth’i seyrederken dudağına hafif bir gülümseme yerleşti. Elizabeth pantolonunu uzun, biçimli bacaklarına çekmek için aşağı eğildi. Koyu sarı saç perçemleri dağınık dalgalar hâlinde, ufak ve kalp biçimli yüzünü kapayarak omuzlarından aşağı sarkıyordu ki her bir çizgisi, gamzesi ve kıvrımı çoktan Christian’ın aklına kazınmıştı. Onunla ilgili her şey aklına balı, gözlerinin bal tonunu, teninin güneşimsi öpücüğünü ve dudaklarının tat­lılığını getiriyordu.

Onunla tanıştığı andan itibaren birbirleri için kusursuz olduklarını biliyordu. Dört yıl önce, Columbia Üniversite­sindeki ilk yıllarında, bir çalışma grubunda eşleşmişlerdi. O küçük kafenin kapısından girip onu ilk görüşünde ne­fesi kesilmişti. Sonra oturup onunla konuştuğunda, yalnızca güzel değil, aynı zamanda tamştığı en zeki ve tutkulu insanlardan biri olduğunu görmüştü.

Elizabeth de, tamamen farklı sebeplerden ötürü de olsa Christian gibi avukat olmak istiyordu. Christian bir gün üvey babasıyla ortak olabilmek için gayrimenkul avukatı olmayı planlarken, Elizabeth aile kanununa yönelip çocuk haklarına odaklanacaktı. Bunu para için yapmıyordu; ken­dilerini korumaktan aciz olanlar adına avukatlık yapma­nın kendisi için en iyisi olduğunu düşünüyordu.

O ilk günde Elizabeth’in ağzından dökülen tutku Christian’ın kendini, inandıkları ve uğruna yaşadıklarını sor­gulamasına neden olmuştu. Daha o zamandan Elizabeth’in onu daha iyi bir insan yapacağından emindi. Christian’ın en çekici bulduğu şey ise ne kadar rahat biri olduğuydu. New York’a geldiğinden bu yana tanıştığı kızların çoğu ya boğucu ve sıkıcı olur ya da zengin ailelerinin onlara sun­duğu bedava gezintilerde eğlenmekten başka bir şeyle il­gilenmez olurlardı.

Ne var ki Elizabeth öyle değildi. Okulu hakkında ciddi ve geleceğine kendini adamış olsa da, yine de hayatının her anından keyif almak için kendine zaman ayırıyordu ki Christian, kendisi bu dengeyi kurmakta güçlük çekiyordu.

Babası tarafından her zaman en iyisini yapmaya, en iyisi ol­maya zorlanmış ve bu sırada, her nasıl olduysa kendi özünü yitirmişti. Küstah, kibirli ve tamamen kendi içine dönüktü. Elizabeth onun kendine dönük tavrını daha en başından de­ğiştirmişti. Christian kendisine hayır denmesine alışık ol­masa da, tipik sevimlilikleri Elizabeth’in üzerinde her ne­dense etkisiz kalıyordu.

Elizabeth hiçbir zaman uçarı şeylere ilgi duymamıştı; yakışıklı, siyah saçlı ve mavi gözlü bir çocukla flört etmek de buna dâhildi. Christian’la ilk tanıştığında onun neyin peşinde olduğu ortadaydı ve Elizabeth ilişkilerinin özen­siz olmasına asla izin vermemişti. Ancak sömestirin ilerle­mesi ve çalışmalarının ders konularından uzaklaşarak uza­maya başlamasıyla, üstünde bıraktığı sıradan erkek öğrenci izleniminden daha fazlasına sahip olduğunu keşfediyordu. Geçmişine dalıp onun egoist maskesini aştıkça, elitist ebe­veynleri tarafından sırtına yüklenmiş baskılarla duygusal olarak bastırılmış, iyi huylu bir çocuk olduğunu anlamıştı.

Sonunda, ilk buluşmalarından dört ay sonra ona tekrar çıkma teklif ettiğinde Christiaria teslim olmuştu. Kalbine hükmetmesine asla izin vermeyeceğine ant içtiği erkek ti­pini tehlikeli biçimde andıran bir oğlana çoktan inanılmaz şekilde âşık olduğunu o zaman anlamıştı.

O zamandan bu yana aynlamaz, yoğun programların­dan kalan her boş vakti beraber geçirir olmuşlardı. Chris­tian defalarca onun yanına taşınmasını istemişti. Elizabeth ise her ne kadar onun yanında uyanma fikrini son derece cazip bulsa da çocukluğundan beri kafasında çizdiği resme sadık kaldı. Bu resim, her ne kadar artık yerinden oynamış olsa da, yeni bir eşle yeni bir evin, onun baba ve kendisi­nin de anne olacağı bir evin resmiydi.

Elizabeth gitmeye hazırlanırken omzunun üzerinden Christian’a baktı ve ondan bu kadar uzun bir süredir giz­lediği şey için vücuduna bir pişmanlık dalgası yayıldı. Bir haftadan beri biliyordu bunu. Her gün ona söylemeye ni­yetleniyor fakat ağzını ne zaman açacak olsa kelimeler bir türlü dışarı çıkmıyordu. Gösterdiği ilerlemeye, Columbia’da beraber geçirdikleri ilk yıllarındaki benmerkezci ergenden şimdi tanıdığı iyi yürekli adama dönüşmesine rağmen, yine de Christian’m yaşamının rotası çizilmişti. Bu takip etmeye kararlı olduğu bir plandı ve Elizabeth, onun bu haberle nasıl başa çıkacağından emin değildi. Kaygılandığı şey ilişkileri değildi. Birbirlerine olan bağlılıklarına güvendiğini hissediyordu. Birbirlerine bağlıydılar. Endişelendiği şey, bunun, onun üzerinde yaratacağı stresti. Bu kendisinin de hukuk okulu öncesi lisansının son yılı için tam olarak beklediği şey değildi. Ancak Elizabeth, hayatın önüne çıkardıklarını kabullenmekte ondan daha iyi olduğunu düşünüyordu.

Sırt çantasını alıp omzuna attı ve Christian’m dudaklarına küçük bir öpücük kondurmak için eğildi. “Hoşça kal. Yarın görüşürüz.”

Christian, ondan biraz daha uzun bir şekilde öpücü­ğüne karşılık verdi. “Seni özleyeceğim.”

“Ben de.”

Elizabeth arkasını dönüp Christian’m üçüncü kattaki küçük dairesini terk etti. Her bir adımda ona durumu nasıl daha iyi anlatırım diye düşünürken adımlan ağırlaşıyordu. Zemin kata inen merdivenlere ayak bastığında bunu ona söy­lemesi gerektiğine kendini inandırmıştı. Dönüp hızla merdi­venlerden yukan çıktı. Anahtan olmasma rağmen nedense kapıyı çalma gereği duyarak kapışma gürültüye vurdu.

Christian esneyerek yatağının kenarına oturdu ve gü­nün büyük kısmını Elizabeth’le yatakta geçirdiği için biraz çalışmasının iyi olacağını düşündü. Ne var ki bunun bir za­man kaybı olduğunu asla aklından geçirmemişti. Kapı çalı­nınca kot pantolonunu yerden alıp kapının diğer tarafında onu neyin beklediğinden tamamen habersiz bir şekilde elini siyah ve sık saçlarının arasına daldırdı.

Kapı deliğinden bakıp Elizabeth’i gördü. Şaşırmıştı; orada olduğundan değil ancak kapının önünde durmuş, girmek için izin bekliyor oluşundan. Kapıyı hızla açıp kaşlarını çattı. “Elizabeth, ne yapıyorsun?”

“Seninle konuşmam gerek.” Sözlerindeki belirgin telaş onu korkuttu ve Elizabeth’i içeri çekerek kapıyı arkaların­dan kapadı.

“Ne oldu?” Belli ki bir şey olmuştu, yoksa öylece diki­lip, göğsünün üzerinde duran sımsıkı kollarıyla ayaklarına bakıyor olmazdı.

“Hamileyim.”

Christian, fısıltı hâlinde çıkan sözlerini duymaya ve çöz­meye çalışarak ona yaklaştı. Söylediğini düşündüğü şeyi söylemediğinden emindi.

Ne var ki sonunda bakışlarını ona çevirdiğinde gözleri­nin ıslak ve korku dolu oluşunda açıkça yanılmıyordu. Ken­disine onu gerçekten duymak için izin verirken, titremeye başlayan ellerini gergin bir biçimde saçlarında gezdirdi.

Bebek mi? Bu her şeyi mahvederdi; uğruna çalıştığı, onun uğruna çalıştığı her şeyi ve bu güne kadar yaptık­ları tüm planları. Göğsü sıkıştı ve ömründe ilk kez ken­disini panik atak geçirecekmiş gibi hissetti. Bir yanı nasıl bu kadar dikkatsiz olabileceğini öğrenmek isterken, man­tıklı yanı, her ne olduysa bunun ikisinin de hatası oldu­ğunu ona kabul ettiriyordu. Elizabeth’in sarsıldığını gören ve onu rahatlatmak her şeyin yoluna gireceğini söylemek isteyen tarafı, mantıklı tarafıydı. Ona panik yapmaması ve seçenekleri olduğunu söyleyen de aynı taraftı. O kadar da zor olmamalıydı bu.

Kollarını ona dolamak için bir adım öne atarken hafifçe, “Tamam,” dedi. Onu yatıştırmak için elini uzun saçlarında gezdirdi. Elizabeth onun dokunuşuyla birlikte duyulabilir bir iç çekişle rahatlarken, suratım Christian’m göğsüne bas­tırdı. Başının yan tarafına doğru, “Tamam,” diye fısıldadı. “Çaresine bakarız.”

Elizabeth tokat yemiş gibi irkilip yüz ifadesini süzdü.

Kulaklarına inanamayarak, “Christian, bunu yapmamı beklemiyorsun, değil mi?” diye sordu.

Christian, Elizabeth’i ne kadar severse sevsin, bazen idealist fikirleri yüzünden görüşünün bulandığını düşünü­yordu. Elbette ki önceden fikirleri hakkında konuşmuşlardı ve onun bakış açısını biliyordu ancak bu, henüz böylesi bir durumun içine düşmelerinden önceydi. İşler değişmişti. Bu­nun tek çözüm olduğunu düşünüyordu.

“Elizabeth… Yapmak zorundasın.”

Elizabeth açık bir şekilde gözyaşlarını tutmaya çalışa­rak kafasını salladı. İki adım geriye attı. “Ben bu bebeği do­ğuracağım, Christian.”

“Düşün Elizabeth.” Sözler ağzından istediğinden daha sert çıkmıştı ve Christian aniden, çoktan ondan bağımsız bir karar almış olmasına ne kadar kızdığını anladı. “Bir yan­dan hukuk okurken nasıl bebek sahibi olmayı bekliyorsun?

Bunu hiç düşündün mü?” Durumun ne kadar imkânsız olu­ğunu görmesi gerekiyordu.

Elizabeth, ne demeye çalıştığını anlayamamış gibi şa­şırdı ve “Ben..,” dedi kekeleyerek, “bilmiyorum.” “Bir… Bir yolunu buluruz.”

Ağlamaya başlarken Christian gözlerini kısıp arkasını döndü. Ona gerçekten bağırıp ne kadar aptal ve mantıksız davrandığını söylemek istese de öfkesini dizginlemeye ça­lıştı. Bu hayatlarını mahvedecekti. Christian, her nasılsa bi­linçsiz bir şekilde kendini, yenmek için çok çabaladığı fi­kirler, kendine ait fikirleri, ihtiyaçları ve istekleri üzerine düşünürken buldu. O anda önünde duran incinmiş kızı, sevdiği kızı, hayatının geri kalanını geçirmeyi düşündüğü kızı göremiyordu.

Ona bakınca, yolunda duran birini görüyordu.

Aniden dönüp gözlerini ona dikti; zalim sözcükler, o he­nüz ne anlama geldiklerini düşünmeden ağzından dökü­lürken suratı acımasızdı. “Ya ben ya bebek, Elizabeth. İki­mize birden sahip olamazsın.”

Elizabeth, Christian’m önüne serdiği ültimatomu kabul ederken sertçe yutkunup başını salladı. Sonuçta Christian ortada gerçekten de verilecek bir karar olmadığını biliyordu.

“Hoşça kal Christian.” Christian, o gün için ikinci kez Elizabeth’in dediğinin ne anlama geldiğini anlamaya çalı­şıyordu.

Elizabeth, Christian’m yanından geçerek kapı kolunu tuttu.

“Elizabeth.” Christian ismini söyleyince durdu. Chris­tian onun arkasından, sırtına çarpan kalpsiz sözlerinin karşısında düzensiz nefes alışlarının inip kalkışını görebi­liyordu. “Fikrini değiştirince geri gel.”

Elizabeth başını iki yana sallarken kapıyı hızla açarak arkasından çarptı.

Christian onun arkasından koşmakla geri dönmesini beklemek arasmda kalarak kapalı kapıya gözlerini dikti. Fa­kat şimdi onun arkasından giderse ikisinden birinin pes et­mesi gerekecekti, biliyordu ve bu kişi kendisi olmayacaktı.

îki saat sonra Christian masasında oturmuş, siyaset vi­zelerine çalışıyor, bir yandan da kapısının dışından gelecek olan, duyacağına emin olduğu ayak seslerine kulak kabar­tıyordu. Mesaj geldi mi diye telefonu her eline alışında bü­yüyen telaşını görmezden gelmeye çalışarak ilgisini önün­deki kalın deftere verdi.

Hiç mesaj gelmemişti.

Haklı olduğunu anlaması için yalnızca biraz zamana ihtiyacı olduğuna kanaat getirerek yatağa girdiğinde, saat gece yarısını çoktan geçmişti. Haklı olmalıydı. Farklı dü­şünmesine izin veremezdi, o yüzden üzerine gelen her piş­manlık dalgasını kenara itti.

Onun da, tek kişilik dairesinin bir köşesindeki küçük ya­tağında huzursuzca kıvrılmış, kendisi gibi uyanık bir şekilde yapması gerekenleri yavaş yavaş kabullendiğini hayal etti.

Ama ertesi sabah yorgun bedenini yataktan dışarı sü­rüklediği sırada telefonuna hâlâ hiç mesaj gelmemişti.

Zalimce davranmıştı, bunun farkındaydı. Tek yapabile­ceği onu çok fazla zorlamamış olduğunu ummaktı ancak, nasıl olsa sadece geleceklerini korumaya çalıştığını o ya da bu şekilde anlayacaktı.

Christian bir kâse soğuk mısır gevreği yedikten sonra yorgunluğunu giderecek bir şey bulmak için çaresiz bir şe­kilde kendisini duşun buharlan arasına attı. Hem uykusuz­luktan hem de zihninde dönüp dolaşan, Elizabeth’siz bir ha­yatı da içeren senaryolardan ötürü kafası karmakarışıktı.

Ya hiç geri dönmezse? Ondan gerçekten vazgeçebilir miydi? Sabunlu duş lifini vücuduna sürerken onsuz olma­nın nasıl olacağını düşündü. Sesinin kusursuz tonundan, gülüşünün tınlamasından yoksun bir hayat. Yumuşak te­nine dokunamadığı ya da bedenini kendi bedenine çekemediği bir hayat. Önündeki dava için zar zor çalışırken yan odadan bağıran bir çocuğun olmadığı bir hayat.

Homurdanarak kafasını salladı ve kendine bunların hiç­birinin olmayacağını söyleyerek hepsini aklından uzaklaş­tırmaya çalıştı.

Bugün sınıfta onu gördüğünde, her zamanki gibi ya­nma oturacağını ve kulağına eğilip, fısıldayarak haklı ol­duğunu söyleyeceğinden emindi.

Ama sırasının boş kaldığını görünce içindeki endişe ar­tarak içini kemirmeye başladı. Profesör dersi bitirdiğinde Christian koşarak, her Pazartesi, Çarşamba ve Cuma gün­leri Elizabeth’le ders çalıştıkları kafeye gitti. Delicesine odayı tararken, birkaç tanıdık yüze rastladı ancak görmek istediği yüzden eser yoktu.

Evinin olduğu siteye geldiğinde hem katettiği mesafe­den hem de kalbine çöken boğucu korkudan ötürü nefes nefese kalmıştı. Kapıyı güm güm çaldı ve daha cevap gel­meden “Elizabeth!” diye bağırdı.

Kapının diğer tarafından hiçbir ses işitilmiyordu; ne bir perde açma sesi ne de hafif ayak sesleri vardı. Christian hâlâ ikna olmamıştı. Anahtarlarını yoklayıp kendininkini bularak kilide taktı.

Kapı sessiz bir ortama açıldı. Ufak daire her zamanki gibi rahat bir dağınıklığa sahipti. Eksik gözüken tek şey, normalde düzgün duran yatağının yere saçılmış battani- yesiydi. Christian diğer odaya geçti. Banyo kapısı yan açık duruyordu ve bu oda da en az ilki kadar boştu.

Christian sırtına duvara yaslayıp derin bir nefes aldı. Buna hazırlıklı değildi. İşin buraya varacağını hiç düşün­memişti.

Gönülsüzce kendini evden dışarı attı ve kafasının içinde ona en iyisinin bu olduğunu söyleyen sesten duyduğu nef­retle kapıyı arkasından kapayıp kilitledi.

Elizabeth ihanetten serseme dönmüş bir hâlde üç kat merdiveni koşarak indi ve her zaman yanında duracağına inandığı adamdan uzaklaştı. Sanki onun sözlerinden ölümcül biçimde yara almıştı. Christian bunun, onun için bir seçenek olmadığını biliyordu. Böyle bir şeyi ona nasıl önerebilirdi?

Söylediklerinin acımasızlığı arasında tanıdığını sandığı ama aslında hiç de tanıyamamış olduğu adamın mavi göz­lerini taradı. Tanıdığını sandığı adam asla bu kadar zalim olamazdı. Ona veda ederken, hissettiği kalp kırıklığıyla se­sinin titreyeceğini biliyordu ama yine de kararlılığını yitirmemişti. İçinde büyümekte olan çocuktan daha önemli bir şey yoktu. Gitmeden önce Christian ona seslendiğinde fik­rini değiştirmesi için dua etmişti. Her şeyden öte, onu sevi­yordu ve onsuz yaşamak istemiyordu ancak bir yandan da korkuyordu. Kendi başına çocuk yetiştirmek istemiyordu fa­kat ağzından şefkatli değil incitici kelimelerin döküldüğünü duyduğunda yapması gerekenin bu olduğunu anlamıştı.

Christian’ın evinden kendi evine doğru yarım kilomet­relik yolu yürürken gözlerinden tükenmek bilmeyen yaş­lar aktı. Karnı düğüm gibi olmuş, attığı her adıma karşı geliyordu.

İlerlerken arkasına bakmayı reddetti. Adımları kalbinin sızısıyla ağırlaşmış, dengesini sarsıyordu.

Yan yolda karnındaki ağrı yoğunlaştı ve bir dükkânın penceresinin altındaki çalılara kustu. Bu daha çok ağlama­sına ve kramplarının fenalaşmasına sebep oldu sadece. Da­iresine çıkan merdivenlere gelene kadar bulantısı üç kez daha nüksetti. Tırabzana tutunarak yana doğru bir kez daha kustu.

Bedenini ele geçiren titremeyi kontrol edebilmeksizin ağlıyordu. Evinin kapısına kadar geldi ve titreyen ellerle, ücretini ancak karşılayabildiği tek yer olan dairesine girdi.

Giysilerini çıkarıp kaynar suyun altına girerken titriyor ve üşüyordu. Yine de aradığı sıcaklığı bulamadı ve fayans zemine kıvrılarak biraz olsun huzur aradı. Yalnızca daha fazla titremeyi başarmıştı. İçinin donduğunu ve kemiklerine işlemiş soğuğu hiçbir şeyin ısıtamayacağını hissediyordu. Üzerine bir havlu doladı ve yere çökerek klozete kustu.

Elizabeth korkuyordu.

Daha önce kendini hiç bu kadar kötü hissetmemişti. İçi sızlıyordu. En kötüsüyse acının kaynağını bulamamasıydı. Ya kendisinde ciddi bir sorun vardı ya da hayatının param­parça olmasından kaynaklanıyordu.

En çok da bebeği için endişeleniyordu. Hamilelikle il­gili pek bir şey bilmese de bunun hiçbir tarafı ona normal gelmiyordu. Midesi tekrar kalkıp bu sefer hiçbir şey gelme­diğinde yardıma ihtiyacı olduğuna emin oldu.

Tutunarak ayağa kalktı, başı dönünce bir eliyle duvara dayandı ve telefona kadar gidebilmek için dua etti.

Fena hâlde Christian’ı görmek istiyordu ve ilk içgüdüsü onu aramak olmuştu ancak kendini, tuşlamayı çaresizce ar­zuladığı o yedi rakamdan başka bir şey tuşlamaya zorladı.

Christian artık ne ona aitti ne de güvenebileceği biri­siydi. Bu şehirde güvenebildiği bir kişi daha vardı sadece.

Telefonu açtığında sesi uykudan çatlamış ve boğuklaşmıştı. “Alo?” Elizabeth’in sandığından daha çok vakit geç­mişti. Saat neredeyse gece yansına geliyordu.

“Matthevv…” diye fısıldadı zar zor duyulur bir sesle. Se­sindeki çaresizlik onu sersemliğinden kurtardı ve Matthew yattığı yerden kalktı.

“Elizabeth?” Matthew heyecanlanmıştı. “Ne oldu? İyi misin?”

En az üç saniye geçtikten sonra titrek bir sesle, “Ha­yır,” diyebildi.

Matthew pantolonunu üzerine çekti ve bir yandan te­lefonu omzuyla kulağının arasına sıkıştırırken bir yandan da düğmesini iliklemeye çalıştı. Beceriksizce de olsa sakin davranmaya gayret etti. “Elizabeth, canım, söyle, ne oldu?” Çoktan kapıdan çıkmış, o daha hasta olduğunu söyleyeme- den arabasını çalıştırıyordu.

Matthew, beş dakika geçmeden Elizabeth’in dairesinin kısa merdivenlerini çıkmış, arkadaşını orada, yatağında,..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıSon Pişmanlık
  • Sayfa Sayısı328
  • YazarA.L. Jackson
  • ÇevirmenM. Can Uzer
  • ISBN9786055175184
  • Boyutlar, Kapak13,5 X 21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAspendos Yayınevi / 2013-3

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur