Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Türk Tarihinde Ordu Faktörü
Türk Tarihinde Ordu Faktörü

Türk Tarihinde Ordu Faktörü

Yılmaz Öztuna

Türk Milleti için “Ordu Millet” denir. Hindistan’ da bilhassa Pakistan ve Müslümanların bulunduğu bölgede konuşulan ve hâlâ çok büyük miktarda Türkçe kelimeler ihtiva eden…

Türk Milleti için “Ordu Millet” denir. Hindistan’ da bilhassa Pakistan ve Müslümanların bulunduğu bölgede konuşulan ve hâlâ çok büyük miktarda Türkçe kelimeler ihtiva eden “Urduca” da, Hindistan’ a İslâm’ ı götüren Türk ordusunun yadigarıdır. Böyle bir medeni faaliyet bilmeyiz başka bir orduya nasip olmuş mudur? Ne var ki tarih boy7unca ordu millet münasebeti, fetih günlerinde başka, inkiraz günlerinde b aşka renk almıştır. Büyük tarihçi Yılmaz Öztuna işte bu seyri kıvrak kalemiyle bu eserde irdelemektedir.

Türk Tarihinde “Ordu” Faktörü
Tarihte ordusu olmayan hiç bir devlet yoktur. Zira devletler ordu ile kurulur ve ordu ile savunulur. Bu savunma yetersiz kalınca devlet çöker. Tarihin kanunu budur. Devlet ise, toplumların Osmanlı tabiriyle “dirlik ve düzenlik” içinde yasayabilmesi için vazgeçilmez bir müessesedir. Bütün müesseselerin en büyüğüdür. Devlet sahibi toplumların kavim hâlinden çıkarak millet hâline gelmek şansları vardır. Devlet olmayınca bu şans yok gibidir. Kudretli milliyetlerin kudretli devletlerin çatısı alanda oluşması bu sebepledir.
Bu umumî kaideleri 2.500 yıllık tarihi boyunca şiddetle hisseden milletlerden biri Türkler’dir. Türk tarihi, ordusu anlatılmaksızın, bahis konusu edilmeksizin hiç bir safhasında nakledilemez bile… Türkler, tarihlerinin fecrinde ki 2.500 yıldan fazladır silâhlı bir kavim olarak Kuzey Asya’da zuhur ederler. Aral Gölü ile Baykal Gölü arasındaki soğuk iklimde… Kadınlarına kadar silâhlı, çocukları 5 yaşında atan üzerine konup 7 yaşında eline silâh verilen bir kavim… Kuzey Asya’nın amansız coğrafyası, nüfusça pek de kalabalık olmayan bu sansınkumral, açık renk gözlü, duru beyaz tenli, uzunca boylu kavmi, bu şekilde bir hayat tarzına itmiştir.
Erken zamanda hayvan evcilleştirmeyi ve sürü yönetmeyi, maden işletip işlemeyi, silâh yapmayı, deri imal etmeyi öğrenmeleri, bu coğrafya faktörü ile ilgilidir. Ava ve bozkır kavmi olan Türkler, ormanda, bataklıkta, dağda yasamazlar. Uçsuz bucaksız ovaları ve bozkırları severler. Dünya’nın en büyük düzlüğü olan Kuzey Asya: da gidip gelebilmek için at’a hâkim olmak, rahat ve sıkı giyinmek gerekir. Tarihin ilk madenî silâhlarını, ilk at donatımını yapmışlar, ceket ve pantolonu icad etmişlerdir. Denizden hoşlanmazlar, addı, başı bozukluktan nefret eden, görev taksimatına bağlı, disiplinli ve hiyerarşik anlayışlı bir kavim olarak tarih sahnesine çıkarlar.
Hiç bir Türk, kendi toplumu içinde köle olamaz. Herkes hürdür. Ama baba otoritesinden hakan otoritesine kadar uzanan kademeli bir disiplin toplum düzeninin esasıdır. Daha M.ö. III. asırda silâhlı kuvvetlerini 10’lu bölünmeye ayırırlar. 10.000 kişilik tümenler yaparlar (tümen = 10.000 demektir). Bu tümenler ordularını oluşturur. Atlı bir ordudur bu. Piyadesi yok gibidir. Piyade ile Kuzey Asya’da yol almak imkânsızdır.
Hakan olarak Aşina (Bozkurt) Sülâlesinden bir prensi seçerler. Bu sülâlenin Bozkurt’tan türediğine inanırlar. M.Ö. III. asırda “Mete Hanedanı” denen bu sülâle dışında hiç kimse hakanlık tahtına oturup Türkler’e hükümran olamaz. Zira Kök Tengri (Gök Tanrı), ancak bu sülâleye “kut” vermiştir. Başka hiç bir aileye “kut” vermez. Hunlar’dan Osmanogulları’na kadar bütün ana koldan Türk hanedanları, Mete’den iner. Hakan, başkumandandır.
Böyle bir kavim güney doğusunda Çin ve güneybatısında İran gibi iki kudretli, kendisine nisbetle çok üstün nüfuslu, yerleşik imparatorlukla karşı karşıya gelir. Ancak çok disiplinli, hâkan’a kayıtsız şartsız itaat eden, hareket kabiliyeti üstün bir ordu ile bu imparatorluklarla mücadele imkânı vardır. Bin yıllık bir mücadeledir bu. Iran ile olanı Şehnâme’de binlerce beyitle anlatılmıştır. Çin ile olanı, Çinli vak’anüvislerin binlerce ciltlik ansiklopedik tarihlerini doldurur.
Türkler, islâm dini ile müşerref olup İslâm âlemine el koymaya hazırlandıkları X. asırda ve bu işi Selçuklular eliyle gerçekleştirdikleri XI. asırda, dünyanın en tecrübeli muharipleridir. Asya ile Avrupa bozkırlarının pek az ülkesi şu veya bu devirde Türk hâkimiyetinden sıyrılabilmiştir. Böylesine dopdolu bir geçmişle yeni bir âleme, Müslüman dünyasına ayak basarlar.
Çin’den Boğaziçi’ne, Orta Asya ve Kafkasya’dan Hind Okyanusu’na uzanan. Doğu islâm âlemine hâkim olan, halîfeyi himayelerine alan Selçuklular, çağın en kudretli Hıristiyan devleti olan Bizans (Doğu Roma) imparatorluğundan bir hamlede Anadolu’yu fetheder, 1074’te taht şehri iznik olmak üzere Büyük Selçuklu hakanlarına bağlı Anadolu Selçuklu sultanlığım kurarlar.
Çeyrek asır geçmeden, Ege adalarını bile ele geçiren, Bizans’ın düşmesini an meselesi hâline getiren Türkler’e karşı bütün Avrupa birleşir. Hıristiyan Avrupa’nın boğazı sıkılmıştır. Tepki büyük olur. Haçlı Seferleri başlar.
Her milletten yüz binlerce Haçlı askeri, Anadolu’yu istilâ eder. İznik’ten sonra bir ara Konya’yı bile Türkler’den alırlar. Anadolu Fâtihi ve Türkiye devletinin kurucusu Birinci Sultan SüleymanŞâh’ın eseri mahvolmanın eşiğindedir. Bir kaç milyon Türk ancak Anadolu’ya gelmiş, daha çok şehirlere yerleşmiştir. Türkiye devleti çok gençtir. SüleymanŞâh’ın oğlu genç Birinci Kılıç Arslan, onun oğlu Birinci Sultan Mes’ud, onun oğlu İkinci Sultan Kılıç Arslan, Birinci, ikinci ve Üçüncü Haçlı Seferleri’nin yel götürmez ordularına karşı Türkiye devletini savunmayı başarırlar.
Böyle bir gelişmede ordu, bütün milletin, genç devletin tek teminatı hâline gelir. Haklı olarak bütün milletin minnetini kazanır. Emsalsiz bir itibar görür. Pek çok imtiyaz elde eder. Üç Haçlı seferinde de birleşik Avrupa’ya karşı, pek genç Türkiye devletini ayakta tutmayı başarmış bir ordunun haklan üzerinde münakaşa etmek, akıldan bile geçmez.
Osmanlı ordusunun ve devletinin geniş ölçüde Selçuklu düzenini devam ettirdiğini, sadece daha modern hâle getirdiğini, resmen Selçuklular’ın meşru mirasçısı olduğunu ilân ettiğini hatırlamak gerekir.
Böyle bir milletordu geleneği içinde, Osmanlı Devleti doğdu ve Osmanoğulları, Türkiye’nin ikinci hanedanı olarak, cihan imparatorluğunu gerçekleştirdiler.
Osmanlı Devletinde Ordu
Cihan Devleti kuran bir ordunun itibarı söz götürmez. Emsalsiz bir disiplin ordu ve donanmanın başarısında en büyük âmillerden biri idi Osmanlı askerî disiplininin emsalsiz Türk fetihlerini sağladığı hususuna bir çok Avrupalı tarihçi dikkat etmiştir. Avrupa ordularında disiplinin zayıf olduğu bir dönemdi XVI. asırda Osmanlı Türk ordu ve donanmasının gücü, Dünya’nın geri kalan diğer devletlerinin toplam gücüne denk hâle geldi
Ancak bu disiplinli ordu, şuursuz bir vurucu güç. değildi. Haklarını biliyordu. Cihan devletinin sayesinde gerçekleştiğinin de idrâki içinde idi. Evet planlan askeri ve politik bakımdan padişahlar, vezirler yapıyordu ama, onların basan ve zaferi, ordu ve donanmanın fiilî çabası ile mümkün oluyordu. Osmanlı askeri, kumandanına, üstüne gözü kapalı itaat eder, muharebe meydanında canını esirgemez, şartlar ne olursa olsun katlanırdı. Ancak haklarının verilmesinde çok titizdi. Osmanlı askerinin “haklan”, Osmanlı fetihlerini kısıtlayan en büyük âmillerden biridir. Tekrar ediyorum, ordunun haklan üzerindeki ti ti/ligi birçok ülkenin fethini imkânsız kılmıştır. Bu hususa benden Önce, 1938’de eserini yayınlayan Fransız tarihçisi Fernard Grenard dikkat etmiş, Osmanlı fetihlerini kısıtlayan sebepler arasında, Osmanlı askerinin haklan üzerindeki titizliğini göstermiştir.
Bu askere maaşı, ücreti, ikramiyesi, yiyeceği giyeceği izni, ganimet payı, emeklilik hakları, tam olarak verilmeliydi Savaş sırasında devlet, ordusuna karşı bu vecibelerini yerine getirmeyebilirdi Ancak muharebe bittiği anda, geciktirilen haklar ve “terakki” denen maaş ve rütbe artışlarını yerine getirmek gerekiyordu.
Asker, bu hakkını devletten ve devleti temsil ettiği kabul edilen hakandan, sert şekilde isterdi. Kim olursa olsun, bu kaide değişmezdi. Kendilerini zaferden zafere koşturan, ganimetlere boğan, dünyanın en bakımlı askeri hâline getiren büyük hakanlar, istisna teşkil etmemiştir. Asker, haklarına riayete davet için Fâtih Sultan Mehmed, Yavuz Sultan Selim, Kanûnî Sultan Süleyman gibi hakanlara baş kaldırmıştır. Çoğunda istediğini almıştır. Bu yüzden pek çok kale düşürülmeden muhasara kaldırılmış, bir çok ülkenin fethinden vaz geçilmiştir.
Haklarını devamlı savunan sınıf, daha çok “Kapıkulu Ocakları” denen yeniçeriler ve diğer Kapıkulu askeri idi. Bunların esas birlikleri ve karargâhları İstanbul’da, devlet merkezinde idi. Onun için gerçek bir güç gösterisi İktidarları dahilinde idi. Gerçi XVI. asırda ordunun az bir kısmını oluşturuyorlardı. Fakat merkezde olmak bakımından çok ses çıkarıyorlardı.
XVII. asırda, önceki asırların disiplini biraz zayıfladı. Fakat hâlâ dünyanın disiplinli ordusu idi. Ancak bu asırda Fransa ve İsveç, sonraki asırda Prusya, avru disiplinde ilk Avrupa ordularını kurdular. XVII. asrın diğer bir hususiyeti, daha önce politikaya karışmayan, istekleri sadece kendi hakları üzerinde olan ordunun, gittikçe artan oranda devletin politikasına ve iktidar oyunlarına karışmasıdır. Diğer bir hususiyet, bu asırda Kapıkulu askerinin sayısının, devleti ve cihan imparatorluğunu kuran sınıfları, yani tımarlı sipahisi ile akmaları geçmesidir.
Bu suretle İstanbul’da Kapıkulu Ocakları’nda, “ağa” denen generallerin veya “vezir” denen mareşallerin kışkırtmasıyla siyasi durumlarda ve iktidar değişmelerinde tavır koyan, dediği olmayınca “kazan kaldıran” yani basbayağı isyan eden bir ordu ortaya çıktı. Ve cuntalara ayrıldı.
1683’te bu ordu, mağlûp olmaya başladı ve cihan devleti durumundan çıktı. Bunda ordudan fazla, en yüksek kumanda mevkiinde bulunanların sorumluluğu olduğunu dikkatle belirtmemiz gerekir. XVI. asrın parlak kumandanlar, askerî dehâ ile doğmuş padişahlar, fâtih vezirler nesli tükenmişti. İmparatorluk, bütünüyle olmasa bile, bazı ülkeleri bakımından dünyanın en müreffeh toplumu haline gelmişti. Keyif, zevk, safa istekleri artmıştı.
En kötüsü asker, devlete müdahaleye, vezir kellesi düşürmeye, hattâ padişah tahttan indirmeye, hattâ iki padişahı öldürmeye (İkinci “Genç” Osman ve kardeşi Sultan İbrahim), alışmıştı. Bu darbeler, belirli cuntalara çok büyük maddî menfaat sağlamıştı.
Dördüncü Murad (salt. 1623 1640), “zorbalar güruhu” dediği cunta subayları yok etti. önce bütün üniformalıları korkuttu. Osmanlı tarihinde emsalsiz bir devlet terörü oldu. Ağabeyi ikinci Sultan Genç Osman’ın öcünü aldı. Sonra iki sefer i hümâyuna bizzat başkumandanlık etti. Ordunun Kanûnî zamanından beri görülmemiş derecede saygı ve sevgisini kazandı.
1640’ta Dördüncü Murad’ın ölümünden sonra yavaş yavaş ordu disiplini gene bozuldu. Dördüncü Murad’ın ağabeyinden sonra, 26 yıl sonra, kardeşi Sultan İbrahim’i de öldürdüler. Cihan Devletine İstanbul’daki bir cunta hâkim oldu. “Ağalar Saltanatı” denen 164851 dönemi başladı. Padişah çocuk, babaannesi Kösem Mâhpeyker Vâlide Sultân, saltanat nâibesi idi. Cunta, nâibei saltanat namına hareket ediyor ve milleti soyuyordu. “Ağalar” denen yeniçeri generalleri, milyarlar çaldılar. 1651’de hepsi kellesini kaybetti. Hamileri Büyük Valide Sultân Hazretleri ile beraber…
Yeni nâibei saltanat Hadice Tarhân VâlideSultân’ın akıllı ve vatansever tutumu, Köprülüler Devri’ni hazırladı. Cihan Devleti, bir daha Kanûni devrini yaşadı Ancak 3. Köprülü olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa’nın Kırım Hanı ile bir vezir’in ihanetine uğrayıp Alamandağı (Kahlenberg) hezimeti ile bozgun ve felâket yıllan da başladı
1683’ten 1771’e kadar Türkiye, arak bir cihan devleti değildi, fakat hâlâ Dünya’nın 1. devleti durumunda idi Hayatlarına dokunulmaksızın üç padişah tahttan indirildi Dördüncü Mehmed (1687) ve oğullan İkinci Mustafa (1703) ve Üçüncü Ahmed (1730). Padişahların ordudan, daha doğrusu İstanbul’daki Kapıkulu Ocakları’ndan, bilhassa bunların sayıca en kalabalık ve güçlüsü olan yeniçerilerden gözü korktu.
Orduya disiplin, reform, yenilik getirmek için bir çok padişah, sadrâzam, vezir, hattâ “ağalar” (generaller) büyük ihtiyatla çalıştılar. Zira Ordu, ıslahat kabul etmiyordu. Sıkı disiplin, talîm, manevra istemiyordu. Türkiye devleti için uzun sayılabilecek bir sulh döneminden sonra 1769’da savaş başlayınca savaş da iste…

Eklendi: Yayım tarihi

“Türk Tarihinde Ordu Faktörü” için bir yanıt

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur