Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

zehir-s-j-bolton-pegasus-yayinlari“Tüyler ürpertici, esrarengiz ve çarpıcı. Bu, uyumadan önce okunacak bir roman değil.”
News of the World 

Kâbus görmeyeceksiniz…
Çünkü Uyuyamayacaksınız

Her şey nasıl mı başladı?
Sakin ve düzenli bir hayatım vardı, ta ki cuma sabahı saat altıya birkaç dakika kala
her şey altüst olana kadar…

“Şeytani bir zekâ… Dehşet verici bir son… Klas, hızla akan, sürükleyici bir gerilim. Kaçırmak istemezsiniz…”
Lancashire Evening Post

“Elinizden bırakamayacağınız bir gerilim romanı.”
Booklist (Yılın En İyi 10 Suç Romanı)

“Soluk kesici bir gerilim.”
Daily Mail 

“S.J. Bolton’ın ilk romanı Kurban’ın ardından yazdığı Zehir tam gerilim arayanlara göre. Heyecanlı bir gerilim romanı daha…
Bolton çok iyi yazıyor.”
The Bookseller

***

Çok sevilmesinin dışında Clara’nın annesine hiç benzemeyen annem; kızlarına hayallerini ve onların peşinden gitme cesaretini veren babam ve dayanağımız Vincent için.

“Atladığın yere iyi bak, çünkü güzel çiçeklerin arasında yılanlar gezer.”
Atasözü

Önsöz

Hayatımın en karanlık saati, geçen perşembe, güneş doğma­dan hemen önce başladı. Evden çıkarken “Güzel bir sabah olacak,” diye düşündüğümü hatırlıyorum; yumuşak bir hava ve sa­kin, umut vadeden, ancak yazın ilk günlerinde olabilecek bir gün doğumu. Hava hâlâ serindi ama ufukta kaynaşan renkler kavurucu bir sıcağın habercisiydi. Kuşlar, sanki son notalarını söylüyormuş gibi şakıyordu, böcekler bile erkenden uyanmıştı. Sabahın en büyük armağanıysa çevremde uçuşan kırlangıçlardı, o kadar yakındılar ki gözlerimi kırpıştırmak zorunda kalıyordum.

Matt’in evine giden yola yaklaşırken kenardan yabani papatya kokulan yükseldi. Onun en sevdiği koku. Bir an durup defne çalıla­rının orada gözden kaybolan çakıllı patikaya baktım, kokuyu dağıt­mak için havaya tekmeler atarken papatyanın olgun elma ve sonba­har rüzgârlarının getirdiği odun dumanı gibi koktuğunu düşündüm. Yoldan eve yürüyüp gizlice içeri girmenin ve adamı yastığına pa­patyalar sürerek uyandırmanın nasıl bir şey olacağını merak ettim.

Yürümeye devam ettim.

Carters Lane’in tepesine ulaştığımda Violet’in evinin kapısının aralık olduğunu gördüm; kapının bu saatte açık olması normal değildi. Yaklaşıp eşikte durdum; soyulmuş boyalara, önümdeki koridorun karanlığına baktım. Muhtemelen erkenden kalkmıştı, yaşlılar genelde erken kalkar ama açık kapının görüntüsü beni rahatsız etmişti işte.

Eşik nemliydi. Islak ayakkabılı biri dakikalar önce burada durmuştu. Bu illa bir şey demek değildi; tesadüf olabilirdi ama aklıma gelen olasılıkların hiçbiri içimde giderek büyüyen endişeyi gider­meye yetmiyordu. Kapıyı ittim. On beş santimetre kadar açılıp bir şeye çarptı.

“Violet?” diye seslendim. Yanıt yoktu. Sessiz ev, bundan sonra ne yapacağımı merak ediyor gibiydi. Kapıyı biraz daha ittirdim. Bir­kaç santimetre daha açılınca ortaya ıslak bir iz ortaya çıktı. İzin ke­narından geçip içeri girdim.

Kapının arkasında ağzı iple sımsıkı bağlanmış bir çuval vardı. Çevre Ajansı’nın sellere karşı dağıttığı kum torbalarına benziyordu. Ama bu çuvalın içinde kum olduğunu düşünmüyordum. Bir kere, o kadar ağır değildi. Ayrıca kum torbasının, özellikle de ıslak bir kum torbasının o bilindik düzgün şekli yoktu bunda ve ıslak değildi, sırılsıklamdı.

“Violet?” diye seslendim bir kez daha. Violet beni duyabiliyorsa da bunu belli etmiyordu.

Koridorun sonundaki kapı açıktı ve ilerideki odanın boş olduğunu görebiliyordum. Violet’in köpeği Bennie’den bir iz yoktu.

İşte bu noktada endişem korkuya dönüştü. Çünkü bir köpek, yaşlı ve hasta olsa bile herhangi bir tepki vermeden kimseyi evine sokmaz. Violet hâlâ uyuyor olabilirdi; belki seslendiğimi duymamıştı. Bennie kesin duyardı.

Dünyada yapmak istediğim en son şey olsa da dönüp çuvalın yanma çömeldim. Islaktı, katıydı ama içindeki kum değildi; kesin­likle kum değildi. Cebimdeki küçük çakıyı çıkardım, ipi kesip çuvalı açtım. Sonra, çuvalı iki ucundan tutup silkeleyerek içindeki ıslak, et parçalarını Violet’in yıpranmış muşamba döşemesine boşalttım.

Hayattayken olduğundan daha da küçük görünen Bennie, önümde yatıyordu. Ölü olduğunu anlamam için ona dokunmanı gerekmesede eğilip kaba tüylerine dokundum. Yüzünde ve boynunda, atıldığı gölün ya da nehrin derinliklerine gömülürken çırpındığı anlarda oluşmuş yüzeysel birkaç yara vardı. Ama çuval hâlâ boşalmamıştı. Parmaklarımla yoklayınca bir şey daha çıktı. Çok kötü yaralanmış, fena hâlde hırpalanmış ve birkaç yerinden kopmak üzere olan yılan, hareketsiz kalmadan önce son bir kez sarsıldı.

Bir an kusacak gibi oldum. Soğuk zemine oturdum, Violet’ı bulmam gerektiğini biliyordum, ama cesaretimi toplayamıyordum. Aklıma çok tuhaf bir şey geldi.

Çünkü bir şey eksik gibiydi. Okuldaki tarih derslerini hatırladım, Eski Roma’yı öğrenirken öğretmenimizin bizi eğlendirmek için an­lattığı Roma hukuku, işkence ve infaz hikâyelerini tek bir sözcüğünü büe kaçırmadan dikkatle dinlerdik. Ölüm cezalanndan biri ilgimizi çekmişti: Mahkûm -şimdi en korkunç suçu işlemiş olması gerek­tiğini düşünüyorum- bir köpek, bir yılan ve bir şeyle daha birlikte bir çuvala konuyordu; maymun muydu, yoksa bir çiftlik hayvanı mıydı? Sonra da Tiber Nehri’ne atılıyordu. Sınıftaki öğrencilerin çoğu gülmüştü. Sonuç olarak bu çok uzun zaman önceydi ve çuvala konan hayvanların seçiminde komik olan bir şey vardı. Ben de böyle düşünmüştüm çocukken. Ama daha önce bir hayvanla -hangi hayvan olursa olsun- birlikte bir çuvala konup suya atılmanın nasıl bir şey olabileceğini gerçekten düşünmemiştim. İnsan bütün o dişler ve pençelerle deliler gibi, çılgınlar gibi mücadele ederken akciğerlerine su dolardı. Ve öyle bir acı duyardı ki…

Violet’ı bulmak zorundaydım.

Koridordan geçip oturma odasına girdim. Odanın öbür ucunda merdiven vardı. Elektrik düğmesini bulup bastım. Çok uzun bir mer­diven değildi, ama tepesine ulaşmak sanki sonsuza kadar sürmüş gibi geldi bana.

Yukarıda iki açık kapı vardı. Solda, küçük bir oda: çift kişilik bir yatak, şifonyer, şömine ve ormana bakan bir pencere. Derin bir soluk alıp sağdaki odaya yöneldim.

Birinci Bölüm

1

Altı gün önce

Her şey nasıl başlamıştı? Sanırım yeni doğmuş bir bebeği ze­hirli bir yılandan kurtardığım, annemin ölüm haberini aldı­ğım ve ilk hayaletimle karşılaştığım gündü. Düşününce, zamanını tam olarak söyleyebiliyorum. Bir cuma sabahı altıya birkaç dakika kala, sakin ve düzenli hayatım altüst oldu.

Altıya yedi vardı. Çok hızlı koşmuştum. Soluk soluğa, kan ter içinde anahtarımı buldum ve arka kapıyı açtım. O an yavrular ci­yaklamaya başladı.

Havluyla ensemi kurulayıp mutfağa girdim, kuluçka makinesi­nin kapağını açıp içine baktım. Avucumun içine sığabilen bu aç ve huysuz tüy yumaklan üç taneydi. Peçeli baykuş yavrulan: İki haf­talıktılar ve yumurtadan çıktıktan hemen sonra, annelerine büyük bir kamyon çarpınca öksüz kalmışlardı. Bir kuş gözlemcisi ölü bay­kuşu görmüştü ve yuvayı nerede bulacağını biliyordu. Yavrulan ve­teriner olarak çalıştığım vahşi hayvan hastanesine getirmişti. Ölmek üzereydiler, üşümüşlerdi ve açlardı.

O günden beri de doymak bilmediler. Buzdolabından bir tepsi çıkardım, cımbızı buldum ve kuluçka makinesine küçük, ölü bir fare sarkıttım. Hemen yiyip bitirdiler. Yavrular büyüyordu, ama bana faz­lasıyla alışmış olmalan endişe vericiydi. Yabani kuşları elle besleyip büyütmek hassas bir işti. İnsan müdahalesi olmazsa öksüz yav­rular ölürdü; aynı zamanda insanlara bağımlı hale gelmemeleri ge­rekiyordu. Bir iki hafta sonra, onları üvey bir kuş ailesine katabil­meyi umuyordum. Böylece avlanmak ve kendilerini doyurabilmek için gereken becerileri öğrenebileceklerdi. Onları kapalı bir folluğa alıp peçeli baykuş şeklindeki bir eldiven kuklayla besleme zamanı gelmişti artık.

Altıya üç var. Duş almak için yukarı çıkarken telefon çalınca kendimi A35 yolunda yapılmış bir trafik kazası sonucu çiğnenmiş bir geyik haberi duymaya hazırladım.

“Bayan Benning? Veteriner Bayan Benningle mi görüşüyorum?” dedi bir kadın sesi. Çok sıkıntılı bir kadın sesi.

“Evet, buyurun,” diye yanıtlarken duş alıp alamayacağımı me­rak ediyordum.

“Ben Lynsey Huston. Yolun hemen üzerinde oturuyorum. 2 nu­marada. Bebeğimin yatağında bir yılan var. Ne yapacağımı bilmi­yorum. Kahretsin, ne yapacağımı bilmiyorum.” Söylediği her söz­cükle birlikte sesi de yükseliyordu; sinir krizinin eşiğinde gibiydi.

“Emin misiniz?” Aptalca bir soru, biliyorum, ama açıkçası beşikte bir yılan her gün görülen bir şey değildi.

“Elbette eminim. Şu anda ona bakıyorum. Kahretsin, ne ya­pacağım?”

Sesi çok yükselmişti.

“Sakin olun ve ani hareketler yapmayın.” Arabanın anahtarla­rını kapıp hızla kendimi evden dışarı attım, bagajı açtım. “Sizce kı­zınızı sokmuş mudur?” diye sordum. Bebeğin kız olduğunu anım­samama şaştım. Birkaç hafta önce evin önündeki pembe balonları görmüştüm.

“Bilmiyorum. Uyuyor gibi. Ah, Tanrım, ya aslında uyumuyorsa?”

“Rengi normal mi? Soluk alıp verdiğini görebiliyor musunuz?” Arabanın arkasından birkaç şey alıp yokuş yukarı yürümeye başladım. Hustonların evini görebiliyordum; yolun yukarısında bulunan beyaz badanalı güzel bir evdi. Aile bu köyde yeniydi, geleli daha birkaç hafta olmuştu, ama kadını gözümün önünde canlandırabiliyordum: Benim yaşlarımdaydı, uzun boyluydu, omuzlanna inen san saçları vardı. Daha önce hiç konuşmamıştık.

“Evet, sanırım öyle; evet, rengi pembe. Gelebüir misiniz? Lütfen, geleceğinizi söyleyin.”

“Neredeyse geldim. En önemlisi yılanı korkutmamak. Onu ür­kütecek bir şey yapmayın.” Bahçe kapısını açıp eve doğru koştum. Ön kapı kilitliydi. Arka tarafa koştum. Baz istasyonuna çok uzak­tım ve telefonum biplemeye başlamıştı. Telefonu kapattım ve arka kapıyı ittim.

Canlı renklere boyanmış, modern bir mutfaktaydım. Yeni doğ­muş bir bebeğin bulunduğu bir ev için şaşırtıcı derecede düzenli ve temizdi. Telefonu masaya koydum ve yukarıdan gelen anlamsız ses­lere doğru yürüdüm. Merdivene yaklaşırken tertemiz yer karolarının üzerinde ıslak lekeler ve çamur izleri gördüm. Tanıdık bir ses dikka­timi çekti. Sağdaki küçük sandık odasında yumurtadan yeni çıkmış civcivlerle dolu bir kuluçka makinesi gördüm. Aile tavuk besliyordu.

“Geldim,” dedim alçak bir sesle. Merdivenleri çıkınca, korido­run sonundaki odanın kapısının arkasından korku içinde bana ba­kan, bembeyaz bir surat gördüm. Kadın elini salladı, ben de ona doğru yürüdüm. Beni odaya aldı.

Çatı katma yapılmış, pembe ve krem rengi küçük bir odaday­dım. Kirişler duvarların beyaz rengine zıt koyu renkleriyle göze çar­pıyordu. Küçük, derin pencere periler ve mantarlarla süslü bir ku­maşla çevrelenmişti. Baktığım her yer, çoğu pembe oyuncak hay­vanlarla doluydu. En büyük duvarın önünde yatak duruyordu, masallardan fırlamış bir bebek prenses beşiği: krem rengi danteller ve pembe fırfırlar. Telefonda konuşurken içimde yeşeren umutla beşiğe yaklaştım; yılan oyuncaktı, bir çocuk anneye eşek şakası yapmıştı.

Ufacık bebek kusursuzdu ve pembe tavşan işlemeli beyaz tu­lumunun içinde hafifçe soluk alıp veriyordu. Üst dudağının üzerin­deki mükemmel burun deliklerini, koyu renk kirpiklerini ve yanak­larındaki hafif isilikleri görebiliyordum. Ellerini yumruk yapmıştı, kollan başının iki yanındaydı, yeni doğmuş bebekler böyle uyurdu. Kesinlikle iyi görünüyordu.

Yatağını, hareket ettiği anda saldırıya geçecek zehirli bir yılanla paylaştığı gerçeği dışında hiçbir sorun yoktu.

2

İlginçti, ama annenin bağırıp çağırmalarına karşın yılan da uyu­yor gibiydi. Bebeğin yatağında, yan kıvrılmış bir hâlde yatıyor; çocuğun vücudunun sıcaklığının keyfini çıkarıyor, kendi vücut ısısını yavaş yavaş onunkine uydurarak yükseltiyordu. Otuz beş santimetre kadardı ve tahminimce en kaim bölümünün çapı dokuz santimet­reydi. Genç bir yılan değildi.

Ben gelince anne sakinleşmişti, ama hâlâ her an kendini kay­bedebilecek gibiydi.

“Çayır yılanı olduğunu düşünüyorum,” dedi kadın abartılı bir fısıltıyla, “ama emin olamadım. Koyu gri olurlar, değil mi?”

Sertleştirilmiş deriden yapılmış ve dirseklerimden yukarıya ka­dar çıkan eldivenlerimi giydim; iri memelilere, porsuk, tilki ve ben­zeri hayvanlara karşı kollarımı koruyan bu eldivenlerle daha önce hiç yılan tutmamıştım.

“Çayır yılanı değil. Olduğunuz yerde kalmanızı ve sakin olma­nızı istiyorum. Ani hareketler yapmayın ve ses çıkarmayın.”

“Kahretsin, engerek mi yoksa? O adam, geçen hafta, hani şu ana caddedeki, onu sokan engerekti. Çok hasta olduğunu söylüyorlar.”

Biraz daha yaklaştım. Birini yılan soktuğunu duymamıştım, ama bu haber beni özellikle kaygılandırmadı. “İyileşecektir,” diye başladım. “Engerek ısırığı…” Sustum. Engerek ısırığının sağlıklı bir yetişkini öldürmeyeceğini söyleyecektim, ama bu koşullar altında densizlik olurdu. İngiltere’de engerek sokmasından ölen en son kişi beş yaşında bir çocuktu. Yetişkin bir engerek tarafından sokulan yeni doğmuş bir bebek hastaneye kadar dayanamazdı.

“Şimdi sakin olun, lütfen.”

“Ne yapayım? Ambulans çağırayım mı?”

Sakin olamıyordu. Onu odadan çıkarmalıydım.

“Evet, ama bunu aşağıda yapın, sakince yapın. Onlara durumu anlatın ve bebeğin acil yardıma ihtiyacı olabileceğini söyleyin. Küçük bir bebeği hayata döndürmek için hazırlık yapmaları gerekebilir.”

Kadın isteksizce odadan çıkarken ben de beşiğe yaklaştım. Ba­caklarım yapmalarını istediğim şeyi yapmakta zorlanıyordu ve kalın eldivenlerin içindeki ellerim titriyordu. Bir hayvandan korkmayalı çok uzun zaman olmuştu. Kaplan kafeslerine girmiş, fillerin tırnakla­rım törpülemiştim. Acıdan çılgına dönmüş porsuklara sakinleştirici vermiş, bir bufalonun doğum yapmasına yardım etmiştim. Pek çok kez heyecanlanmış, sabırsızlanmışım. Birkaç kez paniklemiştim, ama çok az korkmuştum.

Ama süt ve kucak rüyaları gören bu masum yavru için çok kor­kuyordum. Çünkü, göğsünde yatan ve bir asalak gibi sıcaklığını emen yırtıcı hayvanın olağanüstü bir öldürücü gücü vardı. Yılan zehri ha­reketsiz bırakmayı, öldürmeyi ve sonra da avın sindirilmesine kat­kıda bulunmayı hedefleyen karmaşık bir maddedir. Bu küçük be­bek ısırılırsa, engerek zehrindeki pıhtılaşma önleyici maddeler ne­deniyle yaradaki kanama durmayacaktı. Çok büyük bir acı duyacaktı; sadece bu acının şoku bile onu öldürebilirdi. Bir süre sonra proteinleri parçalayan enzimler vücut dokularını parçalamaya başlayacak, bu da iç kanamaya yol açacaktı. Sonunda etleri şişecek, maviye, mora hatta siyaha dönüşecekti…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıZehir
  • Sayfa Sayısı496
  • YazarS. J. Bolton
  • Çevirmenİrem Sağlamer
  • ISBN9786055289645
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur