Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

askin-muzigi-kylie-scott-yabanci-yayinlariAŞK, SEKS
ve
ROCK’N’ROLL

Vegas’ta geçireceği gecenin sabahını hiç de böyle planlamamıştı…

Evelyn Thomas’ın yirmi birinci doğum gününü Las Vegas’ta kutlamak gibi büyük planlan vardı. Ama kesinlikle akşamdan kalma bir halde banyo zemininde uyanmak, otel odasında son derece yakışıklı ve dövmeli yan çıplak bir adamın varlığı ve parmağında King Kong’u korkutabilecek boyutta bir yüzük bu planlar arasında değildi.
Bir de tüm bunların nasıl olduğunu bir hatırlayabilseydi.

***

Birinci Bölüm

Uyandığımda yerdeydim. Banyoda. Her yerim ağrıyordu. Ağzımın içi leş gibiydi. Çöpten beter kokuyordum. Bir önceki gece ne bok yemiştim acaba? En son, gece yansından önce geriye doğru saydığımızı hatırlıyordum. En sonunda, yirmi bir olmuştum. Reşittim yani. Heyecanlıydım. Lauren’la dans ediyor, bir çocukla konuşuyordum. Sonra; BUM!

Tekila.

Limonlu-tuzlu, bir sıra tekila shot bardağı hatırlıyorum.

Vegas’la ilgili duyduğum her şey doğruymuş. Vegas’ta kötü şeyler olurmuş! Çok kötü şeyler. Oracıkta kıvrılıp ölmek istiyordum. Aman Tanrım! Ne demeye o kadar içmiştim ki? İnliyordum. İnlemek bile başımı zonklatıyordu. Bu kadar ağrı çekeceğimi hiç düşünmemiştim.

Sonra bir ses duydum. “İyi misin?” Tok, hoş bir erkek sesi. Çok hoş bir erkek sesi. Ağrıma rağmen içim titremişti. Zavallı vücudumun içi.

“Yine kusacak mısın?” diye sordu.

Yooo, yooo.

Gözlerimi açtım. Kaykılarak oturdum, yağlı, san saçlarımı yana attım. Buğulu gördüğüm yüzü, yüzüme yaklaşıyordu. Hemen elimle ağzımı kapadım. Nefesim iğrenç kokuyordu.

“Merhaba,” dedim, geveleyerek.

Gözlerimdeki buğu, yavaş yavaş kalkıyordu. Dikkatle baktım. Yapılı, yakışıklı ve tuhaf bir şekilde tanıdıktı. Ama yok, imkânsızdı. Daha önce onun gibisini hiç görmemiştim.

Yirmili yaşlarının ortasını geçmiş olmalıydı. Çocuk değil, adamdı. Omuzlarına dökülen, uzun, koyu renk saçları ve yüzünün yanında favorileri vardı. Lacivert gözleri, gerçek olamayacak kadar güzeldi. Açık konuşacağım; gözlerine bayılmıştım. Gerçi gözlerine gerek kalmadan da bayılmıştım ya, neyse. Yorgunluktan hafif kanlanmış olsalar da gerçekten çok güzel gözleri vardı. Bir kolunun tamamı ve göğsünün bir bölümü dövmeyle kaplıydı. Boynunun yanına çizili siyah kuşun kanatlan, kulaklarının arkasına kadar gidiyordu. Üzerimde hâlâ dün gece Lauren’in giymem için tutturduğu seksi, beyaz elbise vardı. Göğüs bölgemdeki taşkınlığı zar zor toparlayabildiği göz önüne alınırsa benim için oldukça cüretkar bir seçimdi. Ama bu güzel adam, bana beş basardı. Üzerinde sadece kot pantolonu ve çok giyildiği belli olan botları vardı. Bir de birkaç gümüş küpeyle, kolundaki bollaşmış bandajı.

O kot var ya… üstüne cuk oturuyordu. Kalçalarında davetkârca düşük ve bol olmasına rağmen çok doğru yerleri sarıyordu. O korkunç akşamdan kalma halim bile manzaranın tadını çıkarmama engel olamadı.

“Aspirin ister misin?” diye sordu.

Adamı tam süzüyordum. Bakışlarımı yüzüne doğrultunca bana o tanıdık, muzır haliyle gülümsedi. Harika.
“Evet, lütfen.”

Yerden, eski püskü, deri ceketim aldı. Sanırım ceketi yastık olarak kullanmıştım. Şükürler olsun ki üstüne kusmamışım. Görünen oydu ki, bu yan çıplak, muhteşem adam beni en şahane halimle, böğürüp dururken görmüştü. Utançtan ölebilirdim.

Ceketinin ceplerini, teker teker beyaz fayansa boşaltıyordu. Bir kredi kartı, bir telefon ve bir dizi prezervatif. Prezervatifleri görünce duraksamıştım ama daha sonra cebinden çıkanları görünce dikkatim dağıldı. Yere bir sürü kıvrılmış kâğıt dökülüyordu. Hepsinin üzerinde isimler ve telefon numaralan vardı. Kıvrılıp cebine sıkıştırılmıştı. Belli ki Bay Popülerdi! Gerçi sebebini kesinlikle görebiliyordum. Ama Tanrı aşkına, benimle burada ne işi vardı?

En sonunda, cebinden küçük bir şişe ağrı kesici çıktı. Bir anda rahatlamıştım. Kim olursa olsun, ne gördüyse görsün, onu seviyordum.

“Su içmen gerek,” dedi ve arkasını dönüp lavabodan su doldurdu.

Banyo, küçücüktü. İkimiz zar zor sığıyorduk. Lauren’la para durumumuz düşünülürse, paramızın yettiği en iyi otelde kalıyorduk. Doğum günümü şaşalı kutlamayı kafaya koymuştu. Benim hedefim biraz farklıydı. Yeni, seksi arkadaşım yanımda olmasına rağmen, amacıma ulaşamadığıma oldukça emindim. Vücudumun en hassas yerinde hiç ağrı sızı yoktu. İlk birkaç kez acıdığını duymuştum. İlkinden sonra deli gibi acıdığı, kesindi. Ama o an, vücudumda ağrımayan tek yerim vajinamdı.

Yine de çaktırmadan elbisemin önüne hızla baktım. Sutyenimin içine sıkıştırdığım folyo paketin kenarı hâlâ görünüyordu. Çünkü orada, vücuduma yapışık durursa hazırlıksız yakalanmam mümkün değildi. Prezervatif olduğu gibi duruyordu. Açılmamıştı. Ne büyük hayal kırıklığı. Belki de değil. Ne kadar korkunç olabileceğini unutmuş, tabiri caizse, ata tekrar binmek için cesaretimi daha yeni toplamıştım.

Adam, bardağı uzatıp avucumun içme iki hap bıraktıktan sonra kıçının üzerine oturup beni izlemeye koyuldu. Baş edemeyeceğim kadar çekiciydi.

“Teşekkürler,” dedim ve aspirini yuttum. Karnımdan gurultular duyuluyordu. Çok hoş. Tam bir hanımefendi gibi.

“İyi olduğundan emin misin?” diye sordu. O muhteşem dudakları, aramızda sanki başkalarının bilmediği özel bir şaka varmış gibi büzülmüştü.

Ama şaka olan bendim.

Tek yapabildiğim, öylece bakakalmaktı. O andaki durumum düşünüldüğünde, adam bana çok ama çok fazlaydı. Saçları, vücudu, dövmeleri, her şeyiyle. Birinin onu tarif etmesi için eşsiz bir sözcük bulması gerekiyordu.

Uzun bir süre sonra sorusuna cevap beklediğini fark ettim. Hâlâ sabah nefesimi salacak halim olmadığı için ona bakıp sırıttım. Elimden en fazla bu geliyordu.

“Tamam. Bu iyi,” dedi.

Kesinlikle çok özenliydi. Bu kadar nezaketi hak edecek ne yapmıştım, bilmiyordum. Zavallı adamı seks vaadiyle kandırıp bütün gece başımı tuvaletin içinden çıkaramadıysam biraz huysuz olmaya hakkı vardı. Belki de sabah teklif etmemi umuyordu. Yanımda kalmasının tek anlamlı açıklaması bu gibiydi.

Normal şartlar altında, pek ulaşamayacağım kategorideydi ve neyse ki, gururumu ayaklar altına almam gerekmeyecekti, çünkü tipim değildi. Ben teiniz çocukları severim. Temiz çocuklar, iyidir. Kötü çocuklar fazla abartılıyor. Tanrı biliyor, yıllar içinde kendim ağabeyimin kollarına atan pek çok kız gördüm. Kızların sunduklarında hoşuna giden bir şey varsa aldıktan sonra yoluna devam ederdi. Kötü çocuklarla ciddi ilişkilere giremezdiniz. Bir önceki gece peşine düştüğüm için söylemiyorum ama onlarla sadece hoş vakit geçirilir, seks deneyimi elde edilirdi. Tommy Bymes’ın, annesiyle babasının arabasının arka koltuğuna kan damlattığım için bana kızmasına benzemezdi. Aman Tanrım, ne berbat bir anı. Adi herif, ertesi gün beni, atletizm takımındaki yarım kadar bir kız için terk etmişti. Sonra bir de canımı yaktığı yetmiyormuş gibi etrafa benimle ilgili dedikodular yaydı. Olanlara sinirlenmemiş, ona hiç kızmamıştım.

Dün gece ne olmuştu? Aklım karma karışıktı. Gözümün önüne bazı şeyler geliyordu ama detaylarda kayboluyordum.

“Sana bir şeyler yedirmemiz gerek,” dedi. “Tost filan ısmarlamamı ister misin?”

“Hayır.” Yemeğin düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Kahve bile çekici gelmiyordu ki kahve her zaman çekicidir. O an kendime az da olsa çeki düzen vermek istedim. Ne olur ne olmazdı. Gözlerime giren saçlarımı yüzümden çekmek için elimi başıma götürdüm ki, “Yooo. Olamaz! Ah!” Saçlarım, bir şeye takılmıştı. Canım acıyordu. “Kahretsin.”

“Dur bir dakika.” Uzanıp saçlarımı dikkatle açtı. “Al bakalım.”

“Teşekkür ederim.” Tam o sırada sol elimdeki ışıltıyı fark ettim. Parmağımda bir yüzük vardı. Ama öyle sıradan bir yüzük değil, muhteşem, olağanüstü bir yüzük.

“Aman Tanrım,” diye fısıldadım.

Gerçek olamazdı. O kadar büyüktü ki. Müthiş abartılıydı.

Servet değerinde olmalıydı. Şaşkınlıkla gözlerimi dikip elimi döndürerek ışıkta parlamasını sağladım. Yüzüğün halkası kalın ve sağlamdı ve taş gerçek gibi parlıyordu.

Şey gibi…

Koyu kaşlarım alçaltıp, “Ona gelince,” dedi. Parmağımdaki buz parçasına benzer taşın, onu hafif utandırdığını hissetmiştim. “Hâlâ daha küçük bir şeyle değiştirmek istiyorsan benim için fark etmez. Ne demek istediğini anlıyorum.”

Onu bir yerlerden tanıdığım hissini üzerimden atamıyordum. Bir gece önceden ya da o sabahtan değil. O duygumun, inanılmaz güzel o yüzükle de ilgisi olduğunu sanmıyordum.

“Bunu bana sen mi aldın?” diye sordum.

Evet, anlamında başını salladı. “Dün gece. Cartier’den.”

“Cartier’den mi?” Ağzım açık kalmıştı. Fısıldayarak “Hııı…” diyebildim.

Uzun bir süre sadece yüzüme baktı. “Hatırlamıyor musun?”

Sorusunu cevaplamayı gerçekten hiç istemiyordum. “Nasıl yani? İki üç karat filan mı bu?”

“Beş.”

“Beş mi? Vay canına.”

“Ne hatırlıyorsun?” diye sordu. Bu kez sesi biraz daha sert çıkmıştı.

“Şey… Yani puslu.”

“Hayır ” Kaşlarını öyle bir çatmıştı ki bütün güzel yüzü çatık kaş halini aldı. “Benimle dalga geçiyorsun herhalde, değil mi? Cidden, ne olduğunu bilmiyor musun?”

Ne diyebilirdim ki? Ne diyeceğimi bilemiyordum. Ağzımı açmıştım ama pek işe yaramıyordu. Bilmediğim çok şey vardı. Gerçi bildiğim kadarıyla Cartier bijuteri üretmiyordu… Allak bullaktım. Kötü duygular midemi harekete geçirmişti. Mide asidimin boğazımı yaktığını hissediyordum. Bu kez daha kötü midem bulanıyordu.

Ama bu yakışıklının önünde kusmayacaktım.

Bir daha asla.

Burun deliklerimi oynatarak derin bir nefes aldı. “Bu kadar içtiğini fark etmemişim. Yani ne biliyim, biraz içtin tabii ama… Kahretsin. Gerçekten mi? Venedik’te gondola bindiğimizi de mi hatırlamıyorsun?”

“Gondola mı bindik?”

“Lanet olsun. Peki bana hamburger aldığım? Onu hatırlıyor musun bari?”

“Üzgünüm.”

“Bir dakika, bir dakika,” dedi, gözlerini kısıp bana bakarak. “Benimle dalga geçiyorsun, değil mi? Şaka bu.”

“Çok özür dilerim.”

İrkilerek geri çekildi. “Yani… Yani şu işi bir netliğe kavuşturalım. Dün gece ne yaptığımızı hatırlamıyorsun, öyle mi?”

“Hayır,” dedim, yutkunarak. “Dün gece ne yaptık?”

“Evlendik! Kahretsin. Evlendik!” diye kükredi.

Bu kez tuvalete gitmeyi bekleyemedim.

* * *

Dişlerimi fırçalarken boşanmayı düşünüyordum. Saçımı yıkarken bunu ona nasıl söyleyeceğimin provasını yaptım. Ama böyle şeyler aceleye getirilmemeli. Yani görünen o ki bir gece önce evlilik konusunu baya aceleye getirmişiz. Tekrar hızlı davranmak doğru olmayabilirdi. Aptalca olurdu belki de. O kadar tırsmıştım ki hayatımın en uzun duşunu aldım. Ama olanlar ortadaydı.

Aman Tanrım! Sıçtım. Aklımı toplayıp düşünemiyordum bile. Evlenmek mi? Ben mi? Akciğerlerim işe yaramıyordu. Panik yaklaşmıştı.

Bu felaketten kurtulmak istememi şaşkınlıkla karşılamıştı. Oysa evlendiğimi öğrenince kusmamdan bir şeyler anlaması gerekirdi, değil mi ama? Tiksinç bakışlarını hayatımın sonuna kadar unutamayacağım.

Annemle babam duyarsa beni öldürürlerdi. Benim planlarım, önceliklerim vardı. Okuyup babam gibi mimar olacaktım. Bu sırada biriyle evlenmenin, bu planların arasında yeri yoktu. Hatta belki önümüzdeki on, on beş sene. Yirmi bir yaşında evlenmek de neyin nesi? Yok artık. Yıllardır kimseyle ikinci kere buluşmamıştım ve o an parmağımda bir yüzük vardı. Hiç mantıklı değildi. Kalakalmıştım. Bu evlilik deliliği gizleyebileceğim bir şey değildi.

Yoksa gizleyebilir miydim?

Annemle babam öğrenmemeli. Asla. Yıllar içinde yaptığım kötü, gereksiz ve saçma sapan şeylere onları dahil etmemeyi alışkanlık haline getirmiştim. Ama bu evlilik olayı bu üç kategorinin de dışında, başka bir şeydi.

Aslında, belki de kimsenin bilmesi gerekmiyordu. Anlatmazsam nereden bileceklerdi? Bilemezlerdi. Bunu düşününce kendime gelmiştim.

Evet! diye fısıldayıp yumruğumu havaya kaldırmamla duş başlığını yerinden oynatıp her yeri ıslatmam bir oldu. Gözüme o kadar su girmişti ki kör oldum sandım. Neyse. Ne yapacağımı bulmuştum ya.

Reddedecektim. Ve bu sırrımı mezara götürecektim. bu acayip sarhoşluk geri zekâlılığımı kimse bilmeyecekti.

Rahatlayınca gülümsedim. Panik atağım yavaş yavaş yok oluyordu. Nefes almaya başlamıştım. Oh, şükürler olsun. Her şey yoluna girecekti. Eski planıma dönmemi sağlayacak yeni bir planım vardı. Harika. Cesaretimi toplayacak, onunla yüzleşecek, işleri yoluna koyacaktım. Büyük gelecek planları olan, yirmi bir yaşındaki biri Vegas’ta hiç tanımadığı biriyle evlenmez. Ne kadar yakışıklı olursa olsun. Her şey yoluna girecekti. Anlayacaktı beni. Zaten muhtemelen, o da şu an oturmuş, beni sepetleyip kaçmanın en etkili yolunu bulmaya çalışıyordu.

Pırlanta hâlâ elimde ışıldıyordu. Kendimi hâlâ güzelliğinden alamamıştım. Parmağımda Noel’i taşıyordum sanki. Kocaman, parlak ve ışıltılı. Gerçi ilk bakışta geçici kocam pek zengin görünmüyordu. Ceketi ve kotu yırtık pırtıktı. Adam gizemli bir tipti.

Bir dakika. Ya kanun dışı bir şeyler yapıyorduysa? Belki de bir suçluyla, bir kaçakla evlenmiştim. Panik, öcünü almak için geri geldi. Midem yine alt üst olmuştu. Başım zonkluyordu. Yan odadaki adam hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Onu banyodan, adını bile sormadan çıkarmıştım.

Kapı, aniden çalınınca irkilerek omuzlarımı kaldırdım.

“Evelyn?” diye sesleniyordu ki bu, en azından onun benim ismimi bildiğinin kanıtıydı.

“Bir saniye.”

Suyu kapatıp dışarı çıktım ve havluya sarındım. Havlu, vücudumu ancak örtüyordu ama elbisem kusmuk içindeydi. Onu tekrar giymem söz konusu bile olamazdı.

Banyo kapısını bir karış kadar açıp, “Selam,” dedim. Benden yarım kafa kadar uzundu ki, ben kesinlikle ve kesinlikle kısa sayılmazdım. Üzerimde sadece havlu olduğu için onu biraz göz korkutucu bulmuştum. Ve bir gece

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıAşkın Müziği
  • Sayfa Sayısı320
  • YazarKylie Scott
  • ÇevirmenMüge Hestbaek
  • ISBN9786055016180
  • Boyutlar, Kapak13,5 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviYabancı Yayınevi / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur