Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Romalılar Britanya’yı terk edeli çok olmuş. Viraneye dönmekte koca ülke. Neyse ki ortalığı kasıp kavuran savaş bitmiş.

Britonlar’dan Axl ile Beatrice yıllardır görmedikleri oğullarına kavuşmak için tehlikeli topraklarda zorlu bir yolculuğu göze alıyorlar. Başlarına türlü belanın geleceğini de biliyorlar, fakat üstü örtülmüş sırlarını aydınlatacak ateşten haberleri yok henüz. Bir de yollarının kesişeceği kişiler var: Sakson savaşçı, öksüz oğlan ve tıpkı Axl’la Beatrice gibi geçmişinde kaybolmuş, hatıralarının vaat ettiklerine ve alıp götürdüklerine yenik bir şövalye. Hep birlikte sürüklendikleri macera bir kurtuluş mu olacak, yoksa yeni bir felaketin habercisi mi?

Kazuo Ishiguro’dan unutuş ve anıların gücü üzerine zamanı aşan bir öykü; özenle korunmuş bir aşka, intikama ve savaşa dair bir mesel. ‘Gömülü Dev’, hüzünlü, gizemli, her satırı iz bırakacak bir roman.

“Dünyanın yaşayan en büyük yazarı Kazuo Ishiguro’dan yeni bir roman. Bir başyapıt.”
– David Walliams-

“Kazuo Ishiguro öyle tuhaf ve harika bir roman yazmış ki!.. Benzersiz, okuru esir alan bir roman”
-David Sexton, Evening Standard-

***

Birinci Bölüm

Sonraki dönemlerde İngiltere deyince akla gelen kıvrımlı toprak yollara, sakin çayırlara o zamanlar rastlamanız zordu. Issız, işlenmemiş topraklar kilometreler boyunca uzanır, yer yer sarp tepeleri ya da çıplak bozkırları aşan engebeli patikalara rastlanırdı. Romalılardan kalma yolların çoğu artık parçalanmış, kimini ot bürümüştü, kırlardan ayırt edilmez olmuşlardı. Irmaklarla bataklıkların üzeri, bu topraklarda hâlâ varlığını sürdüren yamyam devlerin ekmeğine yağ süren dondurucu sislerle kaplıydı. Yakında yaşayan insanlar –hangi çaresizlik sonucu böylesine kasvetli bölgelere yerleşmişlerdi kim bilir– çarpık bedenleri sislerin arasında belirmeden çok önce kesik kesik nefesleri işitilen bu yaratıklardan korksalar yeriydi. Ama bu tür canavarlar şaşkınlığa yol açmazdı. O zamanın insanları için gündelik tehlikelerdendiler; bu insanların dertlenecekleri o kadar çok şey vardı ki. Sert topraktan besin çıkarmak, yakacak odun bulmak, bir günde on domuzu öldürebilen, çocukların yanaklarında yeşil döküntülere sebep olan hastalıkla baş etmek.

Zaten yamyam devler kışkırtılmadıkları sürece pek de feci sayılmazlardı. Durumu kabullenmek gerekiyordu: Ara sıra, belki aralarında çıkan anlaşılmaz bir kavganın ardından, devlerden biri öfkeden köpürerek, yalpalaya yalpalaya köyün birine girer, haykırışlara, savrulan silahlara rağmen, yolundan vaktinde çekilmeyen herkesi ezip geçerdi. Yine ara sıra, yamyam devlerden biri bir çocuğu kapıp sislere karışırdı. O zamanın insanları bu tür zulümleri sineye çekmek zorundaydılar.

Bu bölgelerden birinde, sivri tepelerin gölgesindeki çok geniş bir bataklığın kıyısında Axl’la Beatrice adında yaşlı bir karı koca yaşıyordu. Belki isimleri biraz farklıydı veya başka isimleri de vardı, ama biz kolaylık olsun diye onları böyle adlandıracağız. Münzevi hayatı yaşadıklarını söyleyebilirdim, ama o zamanlar bizim anladığımız manada “inziva”da yaşayan pek az kişi vardı. Köylüler ısınma ve korunma amacıyla çoğu yamaçların derinliklerine oyulmuş, birbirine yeraltı dehlizleri ve kapalı geçitlerle bağlanan barınaklarda yaşarlardı. Bizim yaşlı karı koca da aşağı yukarı altmış köylüyle birlikte bu düzensiz kovanlardan birinde yaşıyordu –“bina” kelimesi yaşadıkları yere kıyasla aşırı görkemli kalır. Kovandan çıkıp dağın eteği boyunca yirmi dakika yürüdüğünüzde, bir sonraki yerleşime varırdınız; sizin gözünüze bu da birincisinin tıpatıp aynısı gibi görünürdü. Ama sakinlerinin gözünde gurur duyacakları ya da utanacakları birçok farklı ayrıntısı olurdu.

O günlerin Britanyasının bundan ibaret olduğu, dünyanın başka yerlerinde muhteşem uygarlıklar gelişirken bizim burada Demir Çağı’nda kalmış olduğumuz izlenimini uyandırmak istemem. Kırlarda keyfinizce dolaşabilseniz, müziğin, leziz yiyeceklerin, bedensel gücün kuvvetin eksik olmadığı şatolar, sakinleri kendilerini tahsile adamış manastırlar keşfedebilirdiniz pekâlâ. Ama şurası da bir gerçek ki, güzel havada, sağlam bir atın üzerinde bile, günler boyu yeşilliklerin arasında yükselen tek bir şato ya da manastır görmeden yol alabilirdiniz. Genellikle tasvir ettiğim türden topluluklara rastlardınız; yanınızda armağan edebileceğiniz yiyecekler ya da giysiler yoksa, göz korkutacak şekilde silahlanmış da değilseniz buralarda pek hoş karşılanmayabilirdiniz. Memleketimizin o zamanlardaki durumuyla ilgili böyle bir tablo çizmekten hoşnut değilim, ama yapacak bir şey yok.

Axl’la Beatrice’e dönecek olursak, dediğim gibi yaşlı karı koca kovanın dış kenarına yakın oturuyordu, barınakları hava şartlarına karşı diğerleri kadar korunaklı değildi, geceleri herkesin toplandığı Büyük Oda’da yanan ateşten ise hiç yararlanamıyorlardı. Belki ateşe daha yakın yaşadıkları bir zaman, çocuklarıyla birlikte yaşadıkları bir zaman olmuştu. Şafaktan önceki amaçsız saatlerde, derin uykudaki karısının yanında, yatağında yatarken Axl’ın zihnine düşen de bu olurdu; o zaman adını koyamadığı bir kaybetmişlik duygusu içini kemirir, tekrar uyumasını engellerdi.

Belki bu nedenle, Axl o sabah yataktan temelli çıktı, sessizce dışarı süzülüp kovanın girişindeki bel vermiş eski banka oturdu ve güneşin ilk ışıklarını bekledi. Bahar gelmişti, ama dışarı çıkarken Beatrice’in harmanisine sarınmış olduğu halde soğuk içine işliyordu. Buna rağmen düşüncelerine öyle dalmıştı ki, ne kadar üşüdüğünü fark ettiğinde yıldızların hepsi sönüp gitmişti, ufka bir ışıltı yayılmakta, alacakaranlığın içinden ilk kuş ötüşleri duyulmaktaydı.

Axl dışarıda bu kadar uzun kaldığına hayıflanarak ağır ağır ayağa kalktı. Sağlığı yerindeydi, ama son ateşli hastalığı atlatması epey uzun sürmüştü, nüksetmesini istemiyordu. Bacaklarında rutubeti hissediyordu, yine de içeriye dönerken memnundu; çünkü o sabah nicedir hatırlayamadığı birçok şeyi hatırlamayı başarmıştı. Ayrıca önemli bir kararın –fazlasıyla uzun süredir ertelenmiş bir kararın– arifesinde olduğunu da seziyor ve içindeki heyecanı karısıyla paylaşmak için sabırsızlanıyordu.

İçeride kovanın dehlizleri hâlâ zifiri karanlıktı, kendi odasının kapısına kadar olan kısa mesafeyi el yordamıyla ilerleyerek katetti mecburen. Kovanın içindeki “kapı”ların çoğu, odaların eşiğini oluşturan basit kemerlerden ibaretti. Köylüler bu açık düzeni özel hayatı kısıtlamaktan ziyade yanan büyük ateşle kovanda izin verilen daha küçük ateşlerin sıcaklığının geçitlerden odalara bir miktar da olsa ulaşmasını sağlayan bir şey olarak görüyorlardı muhtemelen. Ancak ateşlerin hepsinden fazlasıyla uzak olan Axl’la Beatrice’in odası, bizim kapı olarak tanımlayabileceğimiz bir düzeneğe sahipti; iri bir ahşap çerçeveye çapraz yerleştirilmiş küçük dallar, sarmaşıklar ve devedikenlerinden oluşan kapı odaya girip çıkarken her defasında kaldırılıp yana çekilmesi gerekse de, ayazı kesiyordu. Axl’a kalsa bu kapıdan seve seve vazgeçerdi, ama kapı zaman içinde Beatrice için hatırı sayılır bir gurur kaynağı olmuştu. Axl çoğu gün eve döndüğünde karısını düzeneğin çürümüş parçalarını çıkarıp yerine yeni topladığı dalları yerleştirirken buluyordu.

O sabah Axl mümkün olduğunca az ses çıkarmaya özen göstererek, sadece geçmesine izin verecek kadar kenara çekti kapıyı. Şafağın ilk ışıkları dış duvardaki küçük çentiklerden odaya sızıyordu. Axl öne uzattığı elini ve ot şiltenin üzerinde, kalın battaniyelerle örtünmüş, hâlâ derin uykudaki Beatrice’in karaltısını belli belirsiz seçebiliyordu.

Karısını uyandırmak geçti içinden. Çünkü şu anda karısı uyanık olsa, onunla konuşsa, kesin kararını vermesine mâni olan son engellerin de yıkılacağından emindi. Ama topluluğun uyanıp gündelik işlerine başlamasına daha vakit vardı; o da karısının harmanisine sıkı sıkı sarınmış halde odanın köşesindeki alçak tabureye oturdu.

Merak ediyordu, acaba sis o sabah ne kadar kalın olacaktı; karanlık dağıldıkça sisin çatlaklardan odalarının içine kadar sızıp sızmadığını görebilecek miydi? Ama sonra zihni bu konulardan uzaklaşıp biraz önce meşgul olduğu meseleye döndü. Beatrice’le öteden beri hep böyle bir başlarına, topluluğun kıyısında mı yaşamışlardı? Yoksa bir zamanlar her şey çok mu farklıydı? Biraz önce, dışarıdayken, bölük pörçük bir anı canlanmıştı zihninde: Kovanın ortasındaki uzun geçitte, kolu öz çocuklarından birini sarmış, şimdiki gibi yaşlılıktan ötürü değil de, loş ışıkta kafasını kirişlere çarpmamak için hafifçe kamburunu çıkararak yürüdüğü, sıradan bir an. Herhalde çocuk onunla konuşuyor, komik bir şey söylüyordu ki, ikisi de gülüyorlardı. Ama tıpkı daha önce dışarıda olduğu gibi şimdi de zihninde hiçbir şey tam yerine oturmuyordu; yoğunlaşmaya çalıştıkça anının parçaları silikleşiyordu sanki. Belki de bunlar ahmak bir ihtiyarın hayallerinden ibaretti. Belki de Tanrı onlara hiç çocuk bahşetmemişti.

Axl’ın niçin geçmişi hatırlamak için öteki köylülerden yardım istemediğini merak ediyor olabilirsiniz; ama bu zannettiğiniz kadar kolay değildi. Çünkü bu toplulukta geçmiş nadiren konuşulurdu. Tabu olduğundan değil. Burada geçmiş, bataklıkların üzerinde asılı duran kadar koyu bir sise gömülmüştü bir sebeple. Bu köylülerin aklından geçmişi, yakın geçmişi bile düşünmek geçmezdi.

Mesela bir süredir Axl’ın kafasını kurcalayan bir şey vardı: Bir süre öncesine kadar, aralarında uzun kızıl saçlı bir kadın olduğundan emindi, köy için vazgeçilmez sayılan bir kadın. Ne zaman biri yaralanacak ya da hastalanacak olsa, derhal şifa yeteneği olan bu kızıl saçlı kadın çağrılırdı. Oysa şimdi söz konusu kadın kayıplara karışmıştı, ne olduğunu kimse merak etmiyor, hatta yokluğuna hayıflanmıyordu. Bir sabah Axl tarlayı kaplayan buzları üç komşusuyla birlikte kırarken konuyu onlara açmıştı; neden söz ettiğini gerçekten anlamadıkları tepkilerinden belliydi. Hatta biri işine ara verip hatırlamaya çalışmış, sonra başını iki yana sallamıştı. “Çok uzun zaman önceydi herhalde,” demişti.

Konuyu bir gece Beatrice’e açtığında o da, “Ben de öyle bir kadın hatırlamıyorum,” demişti. “Belki de sen kendi ihtiyaçlarından dolayı rüyanda gördün onu Axl, oysa yanında sırtı seninkinden daha dik bir karın var.”

Bu konuşma önceki sonbaharda geçmişti, ikisi zifiri karanlıkta yatağın üzerine yan yana uzanmış, barınağın duvarlarına çarpan yağmurun sesini dinliyorlardı.

“Doğru, yıllar geçtiği halde, neredeyse hiç yaşlanmadın prensesim,” demişti Axl. “Ama o kadın rüya falan değildi, sen de bir an durup düşünsen hatırlarsın. Daha bir ay önce kapımıza gelip bir şeye ihtiyacımız var mı diye sormuştu, yardımsever bir kadın. Hatırlarsın mutlaka.”

“Peki ama ihtiyacımızı karşılamayı neden istiyordu ki? Akrabamız mıydı?”

“Akrabamız olduğunu sanmıyorum prensesim. İyi yürekliliğinden soruyordu. Hatırlarsın mutlaka. Sık sık kapımıza gelir, üşüyor muyuz, aç mıyız diye sorardı.”

“Benim merak ettiğim şu, Axl, yardım etmek için bizi seçmek üstüne vazife miydi?”

“O sırada ben de merak etmiştim prensesim. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Bu kadının işi hastalara bakmak, oysa ikimiz de köydeki en sağlıklı insanlar arasında sayılırız. Acaba veba salgınından söz ediliyor da yoklamaya mı geldi? Ama sonra ortalıkta veba olmadığı, kadının sadece yardım etmek istediği anlaşıldı. Bak şimdi, konuşunca bir şey daha hatırladım. Kapıda durmuş, çocuklar alay ettiğinde aldırmayın demişti. O kadar. Bir daha da yüzünü görmedik.”

“Axl, bu kızıl saçlı kadın hem senin kafanın ürettiği bir rüya, hem de birkaç çocuğu, onların oyunlarını dert ettiğine göre ahmağın teki.”

“Ben de o sırada aynen böyle düşünmüştüm prensesim. Çocukların bize ne zararı dokunabilir, dışarıda hava kötüyken böyle oyalanıyorlar işte. Hiç aldırmadığımızı söylemiştim ona, ama kadının niyeti iyiydi. Sonra hatırlıyorum, gecelerimizi mumsuz geçirmemize üzüldüğünü söylemişti.”

“Bu şahıs mumsuz oluşumuza üzüldüyse,” demişti Beatrice, “en azından bir konuda haklıymış. Böyle gecelerde bize bir mumu yasaklamaları hakaret sayılır, ellerimiz hiç titremiyor ki. Oysa kimilerinin odalarında mumu var, ama her gece elma şarabıyla kendilerinden geçiyorlar ya da çocukları ortalıkta deliler gibi koşturuyor. Fakat onlarınkini değil, bizim mumumuzu aldılar; yanı başımda olduğun halde seni zor görüyorum, Axl.”

“Niyet hakaret değil prensesim. Bu işler öteden beri böyle gitmiş, hepsi bu.”

“Aslında mumu elimizden almalarının tuhaf olduğunu düşünen bir tek rüyandaki kadın değil. Dün müydü, evvelsi gün mü, ırmaktaydım, kadınların yanından geçerken kulağımla duydum; onlar duyduğumu fark etmediler, bizim gibi namuslu bir karı kocanın her gece karanlıkta oturmak zorunda olması ne yazık diyorlardı. Yani öyle düşünen bir tek senin rüyandaki kadın değil.”

“Prensesim, sana söyledim, rüya filan değil bu kadın. Burada herkes bir ay önce onu tanır, methederdi. Sen de dahil herkese kadının varlığını bile unutturan ne olabilir?”

Aralarında geçen bu konuşmayı Axl o bahar sabahı hatırladığında, kızıl saçlı kadın konusunda yanılmış olabileceğini düşündü. Ne de olsa yaşlanıyordu, ara sıra kafası karışabilirdi. Ne var ki kızıl saçlı kadın örneği, peş peşe yaşanan çok sayıda benzer olaydan sadece biriydi. Zihnini ne kadar zorlarsa zorlasın, şu anda pek fazla örnek gelmiyordu aklına, ama çok sayıda örnek olduğu kesindi. Marta olayı vardı mesela.

Marta öteden beri korkusuzluğuyla tanınan, dokuz on yaşlarında bir kızdı. Başıboş gezen çocukların başına gelebileceklere dair onca tüyler ürpertici hikâye Marta’nın macera hevesini kaçırmıyordu anlaşılan. Bir akşam, karanlığın çökmesine bir saatten az zaman kalmışken, sis basar, tepenin yamacında kurtların uluması işitilirken Marta’nın kayıp olduğu haberi yayılınca herkes korkuya kapılıp işini gücünü bıraktı. Kısa bir süre boyunca insanlar kovanın dört bir yanında ismini haykırdı, geçitlerde koşuşturanların ayak sesleri yankılandı, köylüler tek tek her yatak odasını, depo kovuklarını, çatı kirişlerinin altındaki boşlukları, bir çocuğun oyun oynarken saklanabileceği her yeri aradılar.

Sonra, bu paniğin ortasında, tepelerdeki vardiyalarından dönen iki çoban Büyük Oda’ya gelerek ısınmak üzere ateşin başına geçti. Isınırlarken biri, önceki gün bir çalı kartalının tepelerinde bir, iki, üç kez döndüğünü söyledi. Kesinlikle emin olduğunu söyledi, gördükleri bir çalı kartalıydı. Haber kovanda hızla yayıldı ve az sonra, çobanların anlatacaklarını dinlemek isteyen kalabalık bir grup ateşin çevresine toplandı. Hatta Axl bile koşa koşa gidip onlara katıldı, çünkü onların memleketinde bir çalı kartalı görmek gerçekten önemli bir haberdi. Çalı kartallarına atfedilen çeşitli marifetlerden biri de kurtları korkutup kaçırmalarıydı; ülkenin bazı yerlerinde bu kuşlar sayesinde kurtların tamamen yok olduğu söyleniyordu.

Başta çobanlar heyecan içinde sorguya çekildi, hikâye tekrar tekrar anlattırıldı. Sonra dinleyenler giderek şüpheye kapıldılar. Biri, bu iddiayı daha önce de pek çok kez duyduklarını söyledi, her defasında da boş çıkmıştı. Bir başkası, yine bu iki çobanın daha geçen bahar aynı hikâyeyi anlattıklarını, ama kuşların bir daha görülmediklerini belirtti. Çobanlar kızarak daha önce böyle bir şey anlattıklarını inkâr ettiler; kalabalık kısa sürede ikiye bölündü, kimileri çobanların tarafını tutuyor, kimileri de geçen yılki olayı iyi kötü hatırladıklarını ileri sürüyordu.

Kavga kızıştıkça, ortada bir tuhaflık olduğu hissi bir kez daha Axl’ın içini kemirmeye başladı; bağırış çağırıştan, itiş kakıştan uzaklaşıp dışarı çıktı ve kararmakta olan gökyüzüne, toprağın üzerinde yuvarlanır gibi ilerleyen sise baktı. Bir süre sonra zihninde beliren parçalar birleşmeye başladı: Marta’nın kayboluşu, içinde bulunduğu tehlike, daha birkaç dakika önce herkesin onu arayışı. Ama hatırladıkları daha şimdiden bulanmaktaydı, tıpkı rüyaların uyanır uyanmaz saniyeler içinde bulanıklaşması gibi; insanlar içeride çalı kartalını tartışmaya devam ederken Axl küçük Marta’nın zihninden silinip gitmemesi için, ona yoğunlaşabilmek için müthiş bir çaba harcadı. Sonra, orada öylece dururken kendi kendine şarkı söyleyen küçük bir kızın sesini duydu ve sislerin arasından çıkıp gelen Marta’yı gördü.

“Sen ne tuhaf çocuksun,” dedi Axl, sekerek yanına gelen Marta’ya. “Karanlıktan korkmuyor musun? Kutlardan, yamyam devlerden korkmuyor musun?”

“Aa, korkmaz mıyım hiç beyim,” dedi Marta gülümseyerek. “Ama onlardan saklanmayı biliyorum. Annemle babam beni aramıyordur umarım. Geçen hafta öyle bir dayak yedim ki.”

“Aramaz olurlar mı hiç? Arıyorlar tabii. Bütün köy seni aramıyor da kimi arıyor? Şu içeriden gelen uğultuyu duyuyor musun? Hepsi senin yüzünden evladım.”

Marta güldü. “Yapmayın beyim, ne olur!” dedi. “Merak etmediklerini biliyorum. O bağırış çağırış da benimle ilgili değil, duyuyorum.”

Kız bunu söyleyince, Axl olayı hatırladı; içeridekiler Marta’yı değil, bambaşka bir konuyu tartışıyordu. Daha iyi duyabilmek için kapının eşiğine doğru uzandı, yükselmiş seslerin arasından duyduğu tek tük laflar sayesinde çobanlarla çalı kartalını hatırladı. Acaba bu konuda Marta’ya bir açıklama yapsa mı diye düşünürken çocuk ansızın sekerek yanından ayrılıp içeri girdi.

Axl çocuğun ortaya çıkışının yaratacağı rahatlamaya ve sevince şahit olmayı umarak onun peşinden içeri girdi. İşin doğrusu, kızla birlikte içeri girerse sağ salim dönüşünden kendisine pay çıkarılacağı da geçmişti aklından. Ama Büyük Oda’ya girdiklerinde köylüler hâlâ çoban kavgasıyla meşgul olduğundan ancak birkaçı dönüp onlara baktı. Gerçi annesi kalabalıktan uzaklaşıp Marta’nın yanına geldi, ama, “Geldin demek! Sakın ortadan kaybolma bir daha! Kaç kere söyleyeceğim!” der demez tekrar ateşin çevresindeki hararetli tartışmalara dalıp gitti. Bunun üzerine Marta, “Ben dememiş miydim?” demek ister gibi Axl’a bakıp sırıttı ve arkadaşlarını aramak üzere gölgelerin arasına daldı.

İçerisi epeyce aydınlanmıştı. Axl’la Beatrice’in odası kovanın kenarında olduğundan dışarı açılan küçük bir penceresi vardı, ama çok yüksekteydi, dışarıya bakmak için bir taburenin üstüne çıkmak gerekiyordu. Pencere şu anda bezle örtülü olduğu halde güneşin ilk ışınları bir köşeden içeri sızmış, Beatrice’in uyuduğu yeri aydınlatıyordu. Axl karısının başının hemen üzerinde, bu güneş ışınına yakalanmış, havada asılı gibi görünen, böceğe benzer bir şey fark etti. Sonra bunun görünmez ipinden sarkan bir örümcek olduğunu anladı; o bakarken örümcek sessizce alçalmaya başladı. Axl sessizce yerinden kalkarak küçük odanın karşı tarafına yürüdü ve elini uyuyan karısının üzerindeki havada gezdirerek örümceği avucuna hapsetti. Sonra bir an durup karısına baktı. Uykudaki yüzünde, artık uyanıkken nadiren gördüğü bir huzur vardı; bu görüntünün içinde yarattığı ani mutluluk dalgası Axl’ı şaşırttı. O zaman kararını vermiş olduğunu anladı ve Beatrice’i uyandırmak istedi tekrar, sırf bu haberi ona vermek için. Ama bunun ne kadar bencilce bir davranış olacağını anladı –ayrıca, vereceği tepkiden nasıl bu kadar emin olabiliyordu? Sonunda sessizce taburesine döndü; tekrar otururken örümceği hatırladı ve elini usulca açtı.

Daha önce dışarıdaki bankta oturmuş güneşin ilk ışınlarını beklerken, yolculuk fikrini Beatrice’le ilk nasıl konuştuklarını hatırlamaya çalışmıştı. O sırada, bir gece bu odada yaptıkları bir konuşma gelir gibi olmuştu aklına, ama şimdi örümceğin elinin kenarında koşup sonra toprak zemine inişini izlerken, konunun ilk kez ne zaman açıldığını kesin olarak hatırladı: Kara paçavralar içindeki yabancının köye uğradığı gündü.

Bulutlu bir sabahtı –geçen Kasım ayı falandı, o kadar olmuş muydu?– Axl ırmak kenarında, söğüt ağaçlarının arasındaki bir patikada hızlı hızlı yürüyordu. Acelesi vardı, tarlalardan kovana dönüyordu, belki bir alet, belki de ustabaşından talimat almak için. Her neyse, sağındaki çalılıkların ötesinden ansızın yükselen sesleri duyunca durdu. Aklına ilk gelen yamyam devler oldu, hemen bir taş ya da sopa bulmak için etrafına bakındı. Sonra, öfkeli ve heyecanlı olmakla birlikte, seslerde (hepsi kadın sesiydi) yamyam dev saldırılarındaki gibi bir panik olmadığını fark etti. Buna rağmen kararlı adımlarla ardıçların oluşturduğu çiti yarıp geçti ve tökezleyerek bir açıklığa çıktı; karşısında birbirlerine sokulmuş duran beş kadın vardı –hayatlarının baharında olmamakla birlikte henüz çocuk doğurabilecek yaştaydılar. Sırtları Axl’a dönük, uzaktaki bir şeye bağırıp duruyorlardı. Yanlarına varmak üzereyken kadınlardan Axl’ı fark edip irkildi, ama sonra ötekiler dönüp adeta aşağılayarak ona baktılar.

“Bak sen şu işe,” dedi biri. “Tesadüf mü, başka şey mi bilmem. Ama kocası burada, belki o aklını başına getirir.”

Axl’ı ilk gören kadın, “Karına gitme dedik ama dinlemedi,” dedi. “Yabancıya yemek götüreceğim diye tutturdu, halbuki kadın büyük ihtimal kılık değiştirmiş bir iblis ya da cin.”

“Karım tehlikede mi? Hanımlar, lütfen anlatın, ne oldu?”

“Sabahtan beri etrafımızda tuhaf bir kadın dolaşıyor,” dedi bir başkası. “Saçı açık, belinde, üstünde kara paçavralardan bir harmani. Sakson olduğunu söyledi, ama kıyafeti daha önce gördüğümüz Saksonlarınkilere benzemiyor. Irmak kıyısında çamaşır yıkarken arkamızdan sokulmaya kalktı, zamanında fark edip kovduk. Ama ne kadar kovsak tekrar geliyordu, büyük bir üzüntüsü varmış gibi; bir de durup durup yemek dileniyordu. Bu arada büyüsünü doğru karına yöneltiyordu bizce beyim; çünkü bundan önce iki kere Beatrice’i kollarından tutup engelledik, ille iblise gitmek istiyordu. Bu sefer boğuşarak bizden kurtuldu, koca diken çalısının oraya çıktı, iblis orada oturmuş onu bekliyor. Elimizden geldiğince tutmaya çalıştık beyim, ama iblisin gücü içine geçmiş bile herhalde; karın kadar ince kemikli, yaşlı bir kadında olmayacak bir kuvveti var çünkü.”

“Koca diken çalısı…”

“Yola çıkalı bir iki dakika oldu daha beyim. Ama o kadının iblis olduğu kesin, peşinden gidersen dikkat et, tökezleme, zehirli devedikenlerine takılma, asla iyileşmez çünkü.”

Axl kadınlara kızgınlığını göstermemeye çalışarak kibarca, “Eksik olmayın hanımlar,” dedi. “Ben gidip karımı yoklayayım. İzninizle.”

Bizim köylüler hem kovandan kısa bir yürüyüşle varılan burundaki tepenin yamacında kayadan fışkırmış gibi görünen akdiken çalısının kendisine, hem de yörenin manzara noktalarından birine “koca diken çalısı” derlerdi. Güneşli günlerde, rüzgâr çok sert esmedikçe hoşça vakit geçirilecek bir yerdi. Tepeden bakınca suya inen bayır, ırmağın kıvrımı ve ötesindeki bataklıklar görünürdü. Pazar günleri çocuklar genellikle yamru yumru köklerin etrafında oyun oynar, bazen burnun ucundan atlamak için kışkırtırlardı birbirlerini; aslında burnun yumuşak bir eğimi vardı, çocuklar çimenlik yamaçtan incinmeden fıçı misali aşağı yuvarlanabilirdi. Ama hem yetişkinlerin hem de çocukların çeşitli işlerle meşgul olduğu böyle bir sabah vakti burunda kimse olmazdı; dolayısıyla sisin içinde yamacı tırmanan Axl iki kadının yalnız olduğunu görünce şaşırmadı; karaltıları beyaz gökyüzüne çizilmiş gibi görünüyordu. Sırtını kayaya dayamış oturan yabancı kadın gerçekten de tuhaf giyimliydi. Harmanisi, en azından uzakları bakınca birleştirilmiş küçücük kumaş parçalarından ibaret gibi görünüyor, rüzgârda savruluyor, kadını havalanmak üzere olan koca bir kuş gibi gösteriyordu. Onun yanında –hâlâ ayakta, ama başını kadına eğmiş olan– Beatrice pek cılız ve çelimsiz görünüyordu. İkisi hararetli bir konuşmaya dalmışlardı, ama aşağıda Axl’ı görünce susup gözlerini ona diktiler. Sonra Beatrice burnun ucuna yürüyüp aşağıya seslendi:

“Olduğun yerde kal kocam, daha fazla ilerleme! Ben gelirim yanına. Buraya tırmanıp şu zavallı kadının huzurunu bozma; nihayet ayaklarını uzatıp dinlenecek azıcık, dünkü ekmekten yiyecek biraz.”

Axl karısının dediğini yapıp bekledi ve çok geçmeden Beatrice’in tarlanın ortasından geçen patikadan aşağı, onun olduğu yere doğru yürüdüğünü gördü. Beatrice doğrudan yanına gelip, herhalde rüzgâr sesini yabancıya taşır korkusuyla alçak sesle konuştu:

“O salak kadınlar seni peşime mi gönderdi kocam? Ben onların yaşındayken, yanlış hatırlamıyorsam, her şeyden korkanlar, saçma sapan şeylere inanıp her taşın lanetli, her sahipsiz kedinin kötü ruh olduğuna inananlar yaşlılardı. Ama şimdi yaşlandım, bakıyorum ki bu defa gençler boğulmuş bu inanışlara; Tanrı’nın her zaman yanımızda yürümeye söz vermiş olduğunu hiç duymamışlar sanki. Şu zavallı yabancıya bak, kendi gözünle gör, bitkin, tek başına, dört gündür ormanların, tarlaların arasında yürümüş, gittiği her köyden kovulmuş. Üstelik yürüdüğü yerler Hıristiyan ülkesi, ama iblis ya da cüzamlı yerine konulmuş, oysa teninde öyle bir işaret yok. Kocam, umarım şu zavallı kadına bulabildiğim bir lokma ekmeği vermeme, onu azıcık teselli etmeme engel olmaya gelmemişsindir buraya.”

“Asla öyle bir şey söylemem prensesim, söylediklerinin doğru olduğunu gözümle görüyorum. Zaten henüz buraya varmadan da artık bir yabancıya yardım eli uzatamayışımıza hayıflanıyordum.”

“Öyleyse işinin başına dön kocam, eminim yine çok yavaş çalışıyorsun diye şikâyet edecekler, çocuklar bizimle alay etmeye başlayacaklar tekrar.”

“Bugüne kadar kimse benim yavaş çalıştığımı söylemedi ki prensesim. Kimden duydun bunu? Öyle bir şikâyet hiç kulağıma gelmedi, benden yirmi yaş genç olanlarla aynı yükü taşıyabiliyorum.”

“Şaka ediyorum kocam. Doğrusun, kimse işinden şikâyetçi değil.”

“Çocuklar bizimle alay ediyorsa ben hızlı ya da yavaş çalıştığım için değil, anne babaları aptallıktan, daha doğrusu sarhoşluktan onlara terbiye, saygı öğretmediği içindir.”

“Sakin ol kocam. Şaka ediyorum dedim ya, bir daha da söylemem. Yabancı bana çok ilgimi çeken bir şey anlatıyordu, zamanı gelince senin de ilgini çekebilir. Ama önce sonuna kadar anlatması lazım; bu yüzden tekrar rica ediyorum, oyalanmayıp işinin başına dön, bırak ben de kadını dinleyeyim, elimden geldiğince teselli edeyim.”

“Az önce sert konuştuysam özür dilerim prensesim.”

Ama Beatrice sırtım dönmüş patikadan yukarı, akdiken çalısına ve harmanisi savrulan kadına doğru ilerlemeye başlamıştı bile.

Az sonra Axl alacaklarını almış tarlalara dönerken, karısının sabrını taşırma pahasına da olsa yolunu değiştirip tekrar koca diken çalısının oraya gitti. Çünkü aslında kadınların şüpheci güdülerini tıpkı karısı gibi küçümsemekle birlikte, yabancının tehlikeli olduğu fikrini zihninden tam olarak silememişti ve Beatrice’i onunla bıraktığından beri huzursuzdu. Bu yüzden karısını burunda tek başına, kayanın önünde gökyüzüne bakarken görünce rahatladı. Beatrice düşüncelere dalmış gibiydi; Axl sesleninceye kadar onu fark etmedi. Axl onun patikadan aşağı bir önceki seferden daha yavaş adımlarla inişini izlerken son zamanlarda yürüyüşünde bir değişiklik olduğunu düşündü bir kez daha. Tam topallıyor da denemezdi, ama sanki bir yerlerinde bir ağrısı vardı da, belli etmemeye çalışıyordu. Yaklaştığında tuhaf arkadaşının nerede olduğunu sorunca, Beatrice, “Yoluna gitti,” dedi sadece.

“Gösterdiğin yakınlığa minnet duymuştur herhalde prensesim. Uzun uzun konuştunuz mu?”

“Konuştuk, onun da anlatacakları çoktu.”

“Seni huzursuz eden bir şeyler anlattığı belli prensesim. Kadınlar haklıydı belki, ona hiç bulaşmamak daha iyi olabilirdi.”

“Beni huzursuz etmedi, Axl. Ama düşündürdü.”

“Halin bir tuhaf. Uçup gitmeden önce sana büyü yapmadığından emin misin?”

“Diken çalısının oraya çık kocam, patikada göreceksin onu, ayrılalı fazla olmadı. Tepenin ardındakilerin daha merhametli olacağını umuyor.”

“Neyse, sağ salim olduğunu gördüm, artık gitsem iyi olacak prensesim. Her zamanki gibi ihtiyacı olana yardım eli uzatman Tanrı’nın hoşuna gidecektir mutlaka.”

Ama bu sefer karısı onun gitmesini istemiyor gibiydi. Bir an dengesini kaybetmiş de ondan destek almak istermiş gibi kolunu kavradı, sonra başını göğsüne yasladı. Axl’ın eli sanki içgüdüyle karısının rüzgârda dağılmış saçlarını okşadı; başını eğip baktığında gözlerinin iri iri açılmış olduğunu görünce şaşırdı.

“Senin halin gerçekten tuhaf,” dedi. “O yabancı ne dedi sana?”

Beatrice başını birkaç saniye daha kocasının göğsüne bastırdı. Sonra doğrulup geri çekildi. “Düşünüyorum da Axl, senin şu söyleyip durduğun şey doğru olabilir. Herkesin daha dünkü, evvelsi günkü olayları, insanları unutması çok garip. Sanki bir hastalığa yakalanmış gibiyiz hepimiz.”

“İşte ben de bunu diyordum prensesim. Mesela o kızıl saçlı kadın…”

“Kızıl saçlı kadını bırak şimdi, Axl. Hatırlayamadığımız diğer şeyler mühim asıl.” Beatrice bunları söylerken gözü Axl’da değil, tabakalar halinde uzanan sisteydi, ama sonra keder ve özlemle kocasının gözünün içine baktı. İşte o zaman –emindi Axl– dedi ki: “Axl, ne zamandır karşı çıkıyorsun, biliyorum. Ama şimdi yeniden düşünmenin zamanı geldi. Bizim bir yolculuğa çıkmamız gerekiyor, artık erteleyemeyiz.”

“Yolculuk mu prensesim? Nasıl bir yolculuk?”

“Oğlumuzun köyüne. Uzak değil kocam, bunu biliyoruz. Bizim yavaş yürüyüşümüzle bile, olsa olsa birkaç günlük yol. Büyük Ova’nın az ötesinde, doğu tarafında. Yakında bahar gelecek.”

“Elbette, böyle bir yolculuğa çıkabiliriz prensesim. Az önce şu yabancının söylediği bir şey mi düşündürdü bunu sana?”

“Uzun zamandır düşündüğüm bir şey, Axl; o zavallı kadının az önce söyledikleri yüzünden de artık ertelememem gerektiğini hissettim. Oğlumuz köyünde bizi bekliyor. Onu daha ne kadar bekleteceğiz?”

“Bahar geldiğinde bu yolculuğu düşünürüz elbette prensesim. Ama neden ben istemediğim için gitmediğimizi söylüyorsun?”

“Bu konuda aramızda geçenlerin hepsini şimdi hatırlamıyorum, Axl. Yalnız ben çok istediğim zaman bile senin hep karşı çıktığını biliyorum.”

“Neyse prensesim, bizi bekleyen işleri bitirip, yavaş çalıştığımızı söyleyecek komşulardan kurtulduğumuzda konuşalım bunu. Şimdi ben yoluma gideyim. Yakında uzun uzun konuşuruz.”

Ama sonraki günlerde yolculuk fikrine değindilerse de, doğru dürüst konuşmadılar. Çünkü konu ne zaman açılsa tuhaf bir rahatsızlık duyuyorlardı; çok geçmeden, yıllardır evli olan karı kocalara özgü biçimde sessiz bir mutabakat oluştu aralarında, konudan mümkün mertebe kaçındılar. “Mümkün mertebe,” diyorum, çünkü zaman zaman ya biri ya öteki, konuyu konuşmak için karşı koyamadığı bir ihtiyaç duyuyordu sanki –bir saplantı da denebilir. Ama böyle zamanlarda giriştikleri tartışmalarda ikisinden biri muhakkak yan çiziyor ya da huysuzluk ediyordu. Bir keresinde Axl karısına o tuhaf kadının o gün koca diken çalısının orada kendisine ne dediğini açık açık sordu; Beatrice’in yüzü karardı, bir an ağlayacakmış gibi oldu. Axl bu olaydan sonra yabancının sözünü etmekten kaçındı.

Bir süre sonra Axl bu yolculuk lafının nereden çıktığını, onlar için ne ifade ettiğini hatırlamaz oldu. Ama o sabah, şafaktan önceki serinlikte dışarıda otururken zihni bir parça olsun açılınca, birçok şeyi hatırladı: Kızıl saçlı kadını, Marta’yı, kara paçavralar içindeki yabancıyı, burada ele almamız gerekmeyen başka anıları. Daha birkaç hafta önce bir Pazar günü, Beatrice’in mumu elinden alındığında olanları da bütün netliğiyle hatırladı.

Bu köylüler için Pazar günleri dinlenme günüydü; en azından o gün tarlalarda çalışmıyorlardı. Yine de en azından hayvanlara bakılması gerekiyordu; papaz, yapılacak onca iş varken her türlü uğraşı yasaklamanın fiilen mümkün olmadığını kabullenmişti. İşte o Pazar günü de, sabah saatlerini çizme tamir ederek geçirdikten sonra bahar güneşine çıkan Axl’ın karşılaştığı manzara, kovanın önündeki alana yayılmış komşularıydı; kimi yamalı gibi görünen çimenlere, kimi küçük taburelere ya da kütüklere oturmuş konuşup gülüşüyor, bir yandan da çalışıyorlardı. Etrafa dağılmış çocuklar oyun oynuyordu; çimenlerin üstünde bir araba tekerleği yapmakta olan iki adamın etrafında bir grup toplanmıştı. Havanın bu tür faaliyetlere izin verdiği ilk Pazar günüydü, bayram havası esiyordu etrafta. Buna rağmen, Axl kovanın girişinde durup köylülerin ötesine, toprağın bataklıklara doğru indiği yere baktığında sisin tekrar yükselmekte olduğunu gördü ve öğleden sonra yine kurşuni bir çisentiye gömüleceklerini tahmin etti.

Bir süre orada durduktan sonra, aşağıda, otlakları çeviren çitin orada bir itiş kakış olduğunu fark etti. Başlangıçta fazla ilgilenmedi, ama sonra rüzgârın kulağına getirdiği bir sesle olduğu yerde doğruldu. Yıllar geçtikçe görüşü canını sıkacak kadar bulanmıştı, ama kulakları hâlâ sağlamdı; çitin oradaki kalabalığın bağırış çağırışı arasında Beatrice’in çaresizlik içinde yükselen sesini ayırt edebilmişti.

Başkaları da ellerindeki işi bırakarak dönüp bakmaya başlamıştı. Axl onların arasından aceleyle geçti, birkaç kez ortalıkta dolaşan çocuklara, çimenlerin üstünde bırakılmış eşyalara takılacak gibi oldu. Ne var ki itişip kakışan küçük topluluk o yanlarına yaramadan ansızın dağıldı; kalabalığın ortasından, elindeki şeyi göğsüne sıkı sıkı bastırmış olan Beatrice çıktı. Etrafındaki çehrelerin çoğu gülüyordu, ama hemen karısının dibinde biten kadının –önceki yıl hummadan ölen nalbantın dul karısıydı– yüz hatları öfkeden çarpılmıştı. Beatrice kendisine eziyet eden kadını iterek kendisinden uzaklaştırırken yüzü haşin, neredeyse ifadesiz bir maskeye benziyordu, ama ona yaklaşan Axl’ı görünce bir anda duyguya boğuldu.

Axl şimdi bunu düşünürken, karısının o sıradaki yüz ifadesi her şeyden çok müthiş bir rahatlamayı yansıtıyormuş gibi geldi ona. Beatrice o gelince her şeyin düzeleceğini zannediyor değildi, ama onun varlığı karısı için bu kadar önemliydi. Axl’a sırf rahatlamayla değil, adeta yalvararak bakmış ve kıskançlıkla koruduğu nesneyi ona uzatmıştı.

“Bu bizim Axl! Artık karanlıkta oturmayacağız. Çabuk al bunu kocam, bizim bu!”

Axl’a uzattığı şey güdük, biraz şekilsiz bir mumdu. Nalbantın dul karısı tekrar mumu kapmaya kalkıştı, ama Beatrice arsız eli sertçe itti.

“Al şunu kocam! Şu çocuk, Nora’cık kendi elleriyle yapmış bunu, sabah getirdi, gecelerimizi bu şekilde geçirmekten bıktığımızı düşünmüş.”

Bunun üzerine tekrar bağrışmalar başladı, gülenler oldu. Ama Beatrice güvenli ve yakaran bir ifadeyle Axl’a bakmaya devam ediyordu; o sabah kovanın dışındaki bankta oturmuş şafağın sökmesini beklerken ilk hatırladığı, karısının o andaki yüzünün hatları olmuştu. Bu olayın üzerinden olsa olsa üç hafta geçtiği halde nasıl olmuştu da unutabilmişti? Nasıl olmuştu da o güne kadar hiç düşünmemişti?

Axl elini uzatmış ama mumu yakalayamamıştı –araya giren kalabalık yüzünden erişememişti–; bunun üzerine yüksek sesle, oldukça güvenli bir tonda, “Sen hiç merak etme prensesim,” demişti. “Sen merak etme.” Daha sözler ağzından çıkarken boş laflar olduğunun bilincindeydi, bu yüzden kalabalığın sesinin kesilmesine ve nalbantın dul karısı bile bir adım geri çekilmesine şaşırdı. Sonra bu tepkiyi onun sözlerine değil, onlara yaklaşan papaza verdiklerini anladı.

“Tanrı’nın gününde bu ne hal böyle?” dedi papaz, hızla Axl’ın yanından geçip şimdi sessiz olan topluluğa bakarak. “Ne oluyor?”

“Beatrice Hanım yüzünden efendim,” dedi nalbantın dul karısı. “Mum bulmuş.”

Beatrice’in yüzü yine sımsıkı kapalı bir maskeye dönüşmüştü, ama papazın bakışları ona yönelince gözünü kaçırmadı.

“Söylenenin doğru olduğunu gözümle görüyorum Beatrice Hanım,” dedi papaz. “Sizin ve kocanızın odanızda mum yakmaya izniniz olmadığı yolundaki heyet kararını unutmamışsınızdır herhalde.”

“İkimiz de hayatımızda tek mum devirmedik beyim. Geceler boyu karanlıkta oturmayı reddediyoruz.”

“Karar verildi, heyet yeni bir karar verene kadar buna uymak zorundasınız.”

Axl, Beatrice’in gözlerinde çakan öfkeyi gördü. “Merhametsizlik bu. Başka bir şey değil.” Beatrice bunları alçak sesle, neredeyse fısıltıyla, ama papazın gözünün içine bakarak söyledi.

“Alın mumu elinden,” dedi papaz. “Dediğimi yapın. Mumu elinden alın.”

Aynı anda birçok el kendisine uzanırken, Beatrice papazın söylediklerini tam anlayamamış gibi geldi Axl’a. Yüzünde şaşkın bir ifadeyle itiş kakışın ortasında durmuş, adeta unutulmuş bir içgüdüyle mumu sımsıkı tutmaya devam ediyordu. Sonra paniğe kapıldı ve dengesini kaybettiği anda mumu tekrar Axl’a uzattı. Kalabalık dört yanından sıkıştırdığı için yere düşmedi, toparlandı ve mumu bir kez daha uzattı. Axl yakalamaya çalıştı ama başka bir el mumu kaptı ve o anda papazın sesi gürledi:

“Kâfi! Beatrice Hanım’ı rahat bırakın, çirkin sözler söylemeyin. Yaşlı bir kadın o, yaptığının farkında değil. Kâfi dedim! Tanrı’nın gününe yakışmıyor bu hal ve tavır.”

Sonunda Beatrice’e ulaşabilen Axl onu kollarıyla sardı ve kalabalık geri çekildi. Şimdi o anı hatırlarken, uzun süre öylece durmuşlar gibi geliyordu Axl’a: Birbirlerine sokulmuş, Beatrice’in başı göğsüne yaslanmış, tıpkı tuhaf kadının geldiği gün yaptığı gibi, yorgunmuş ve soluklanmak istiyormuş gibi. Papaz tekrar insanlara dağılmalarını söylerken, Axl onu kollarıyla sarmış halde öylece duruyordu. Sonunda birbirlerinden ayrılıp etraflarına baktıklarında, ahşap kapısı sürgülü otlağın yanında tek başlarına olduklarını gördüler.

“Ne önemi var prensesim?” dedi Axl. “Bizim muma ihtiyacımız mı var? Odamızda mumsuz da her şeyi yapmaya alıştık. Mumlu ya da mumsuz, sohbetimizle kendimizi eğlendirmiyor muyuz?”

Dikkatle baktı karısına. Beatrice hülyalı görünüyordu, pek sıkıntılı da değildi.

“Kusura bakma Axl,” dedi. “Mumu kaptırdık. İkimizin arasında sır olarak tutmalıydım. Ama kız mumu getirdiğinde o kadar sevindim ki, hem de kendi elleriyle, bizim için yapmış. Ama kaptırdım. Neyse, önemli değil.”

“Hiç önemli değil prensesim.”

“Bizi ahmak bir karı koca olarak görüyorlar, Axl.”

Öne doğru bir adım atıp yeniden Axl’ın göğsüne yaslandı. İşte o anda, sesi boğuk çıktığından Axl’ın önce yanlış duyduğunu sandığı sözleri söyledi:

“Oğlumuz, Axl. Oğlumuzu hatırlıyor musun? Az önce beni itip kakarlarken oğlumuzu hatırladım. Güçlü kuvvetli, namuslu bir adam. Burada kalmaya mecbur muyuz? Oğlumuzun köyüne gidelim. O bizi korur, kimsenin bize kötü muamele etmesine izin vermez. Kararını bir daha düşünemez misin, Axl? Üstünden onca yıl geçti, hâlâ onun yanına gidemeyiz mi diyorsun?”

Beatrice göğsüne yapışmış halde, usulca bunları söylerken, Axl’ın zihnine parça parça birçok anı üşüştü; birdenbire bayılır gibi oldu hatta. Sendeleyip Beatrice’e de dengesini kaybettirir korkusuyla kollarını gevşeterek geriye doğru bir adım attı.

“Sen ne diyorsun prensesim? Oğlumuzun köyüne gitmemize ben hiç mâni oldum mu?”

“Elbette oldun, Axl. Elbette oldun.”

“Ben bu yolculuğa ne zaman karşı çıktım prensesim?”

“Ben hep karşı çıktığını sanıyordum kocam. Ama Axl, şimdi sen sorunca tam da hatırlayamadım. Hem biz niye buraya çıktık, gerçi hava güzel ama…”

Beatrice’in kafası yine karışmış gibiydi. Axl’ın yüzüne baktı, sonra çevresine bakındı, güneşin hoşluğuna, yeniden faaliyetlerine dalmış komşularına.

“Odamıza gidip oturalım,” dedi Beatrice sonra. “Bir süre baş başa kalalım. Evet, hava güzel, ama ben pek yorgunum. İçeri girelim.”

“Doğru diyorsun prensesim. Otur dinlen biraz, güneşte kalma. Birazdan daha iyi hissedersin kendini.”

Bu arada kovanda başkaları da uyanmıştı. Çobanlar bir süre önce gitmiş olmalılardı, ama Axl düşüncelerine öyle dalmıştı ki, duymamıştı bile seslerini. Odanın karşı tarafında Beatrice şarkı söyleyecekmiş gibi mırıldandı, sonra yatağın içinde öbür yanına döndü. Axl bu işaretleri tanıyıp sessizce yatağa gitti, usulca kenarına oturdu ve bekledi.

Beatrice sırtüstü döndü, gözlerini kısmen açtı ve Axl’a baktı.

“Günaydın kocam,” dedi sonunda. “Ben uyurken ruhların seni alıp götürmediğine sevindim.”

“Prensesim, seninle konuşmak istediğim bir şey var.”

Beatrice aralık gözleriyle ona bakmayı sürdürdü. Sonra doğrulup oturdu, yüzü bir süre önce örümceği aydınlatmış olan güneş ışınına denk geldi. Kaskatı omuzlarının altına kadar uzanan kır saçları çözülmüş, karışmış haldeydi, ama Axl onun sabah ışığındaki bu görüntüsünün kendisini hâlâ mutlu ettiğini hissediyordu.

“Nedir diyeceğin Axl, gözümden uykuyu silmeye fırsat bulamamışken daha?”

“Prensesim, hani bir yolculuk ihtimalinden bahsetmiştik. Eh, bahar geldi, yola çıksak iyi olmaz mı?”

“Yola mı çıksak Axl? Ne zaman çıkacağız?”

“En kısa zamanda. Birkaç gün bize yeter. Köydekiler yokluğumuzu hissetmezler bile. Papazla konuşuruz.”

“Peki oğlumuzu görmeye gidecek miyiz, Axl?”

“Oraya gideceğiz zaten. Oğlumuzu görmeye.”

Dışarıda kuşlar koro halinde ölmeye başlamıştı. Beatrice’in bakışları pencereye, önüne asılı bezden sızan güneşe çevrildi.

“Bazı günler epey net hatırlıyorum onu,” dedi. “Sonra ertesi gün, hatırası adeta bir peçeyle örtülüyor. Ama oğlumuz doğru dürüst, iyi bir adam, onu kesinlikle biliyorum.”

“Niçin şimdi yanımızda değil prensesim?”

“Bilmiyorum, Axl. Pirlerle kavga edip ayrılmak zorunda kalmış olabilir. Sordum soruşturdum, burada onu hatırlayan yok. Ama yüz kızartıcı bir şey yapmış olamaz, bundan eminim. Sen hiçbir şey hatırlamıyor musun, Axl?”

“Az önce dışarıdaki sükûnetten istifade her şeyi hatırlamak için çabalarken birçok anı canlandı zihnimde. Ama oğlumuzu hatırlayamıyorum, ne yüzünü, ne sesini; gerçi ara sıra küçüklüğündeki halini görür gibi oluyorum; elinden tutmuşum, ırmak kıyısında yürüyoruz ya da ağlıyor, ben eğilmiş onu teselli etmeye çalışıyorum. Ama bugün nasıldır, nerede yaşar, çocuk sahibi midir, hiç hatırlamıyorum. Senin daha fazla şey hatırlayacağını ummuştum prensesim.”

“O bizim oğlumuz,” dedi Beatrice. “Bu yüzden net hatırlamasam da onunla ilgili bazı şeyleri hissedebiliyorum. Buradan ayrılıp onun yanında, kanatları altında yaşamamızı istediğini de biliyorum.”

“O bizim öz oğlumuz, yanına gitmemizi niye istemesin?”

“Yine de burayı özleyeceğim, Axl. Bu küçük odamızı, bu köyü. Ömür boyu yaşadığın yerden ayrılmak kolay değil.”

“Önce bir düşünüp taşınalım zaten prensesim. Az önce güneşin doğmasını beklerken düşündüm de, önce oğlumuzun köyüne gidip onunla konuşmamız lazım. Annesiyle babası olsak bile, günün birinde karşısına dikilip köyüne yerleşmeyi rica etmemiz yakışık almaz.”

“Haklısın kocam.”

“Kafama takılan bir şey daha var prensesim. Bu köy dediğin gibi birkaç günlük mesafede olabilir. Ama nasıl bulacağız orayı?”

Beatrice susup boşluğa baktı, nefes alıp verirken omuzları hafifçe sallanıyordu. “Ben yolumuzu bulacağımıza inanıyorum, Axl,” dedi sonunda. “Tam hangi köyde olduğunu bilmesek de, öteki kadınlarla birlikte balımızı, tenekemizi takas etmeye gittiğimizde yakınındaki köylerden birçok kez geçmiş olmalıyım. Büyük Ova’yı gözüm kapalı bulurum, onun ilerisinde, sık sık durup dinlendiğimiz Sakson köyünü de. Oğlumuzun köyü onun az uzağında olsa gerek, fazla zorlanmadan buluruz. Axl, gerçekten yakında yola çıkacak mıyız?”

“Evet prensesim. Hazırlıklara bugün başlarız.”

  • Kitap AdıGömülü Dev
  • Sayfa Sayısı280
  • YazarKazuo Ishiguro
  • ÇevirmenRoza Hakmen
  • ISBN9789750831751
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviYapı Kredi Yayınları / 2015

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur