Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Başkalarının Ülkesi
Başkalarının Ülkesi

Başkalarının Ülkesi

Leila Slimani

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alsacelı bir genç kız, Fransa için savaşan bir Faslı askere âşık olur. Evlenip Meknes yakınlarındaki çiftliğe yerleştiklerinde doğanın, taşranın zorlu…

İkinci Dünya Savaşı sırasında Alsacelı bir genç kız, Fransa için savaşan bir Faslı askere âşık olur. Evlenip Meknes yakınlarındaki çiftliğe yerleştiklerinde doğanın, taşranın zorlu koşulları, yabancı ya da azınlık olmanın farklı biçimleri yanında Fas’ın siyasi çalkantılarıyla da yüzleşmeleri gerekecektir. Dünya savaşı ve sömürge savaşlarının şekillendirdiği dünyada bireysel mücadeleler öne çıkar; Fas topraklarına yerleşmiş sömürgeliler, yurdundan kaçmak zorunda kalmış bir Macar Yahudisi, ne Fransız ne Faslı olabilenler, Fransa’dan bağımsız olmak için isyan eden erkekler ve erkeklerden bağımsız olmak için çırpınan kadınlar…
Goncourt ödüllü Leïla Slimani’den, melezlik, yabancılık, yerlilik üzerine, Fransa’nın sömürgeci geçmişine de dokunan, kendi ailesinin kökenlerinden ilham alan sürükleyici bir aile hikâyesi.

“Nazikçe kapıyı örttü ve koridorda itekalın meyvelerinin yenmediğini düşündü. Posası kuruydu ve tadı öyle acıydı ki insanın gözünden yaş geliyordu. İnsanların dünyasının da botanikteki gibi olduğunu düşündü. En sonunda bir tür diğerine üstün geliyordu ve bir gün portakal limona galip gelecekti ya da tam tersi olacak, ağaç sonunda yenebilir meyveler verecekti.”

“Bizim toprağımız!” diyordu. Bu sözleri milliyetçilerin ya da sömürgecilerin üslubuyla, ahlaki ilkeler ya da bir ülkü adına değil, haklılığından memnun bir mülk sahibi sıfatıyla dile getiriyordu. İhtiyar Belhac buraya gömülmek istiyordu; çocukları buraya gömülsün, onu bu toprak beslesin, son yuvasına yine bu toprak sığınak olsun istiyordu. Ama 1939’da, sipahi alayına katılmış olan oğlunun burnus’ ve şalvanı onurlu bir şekilde üzerinde taşıdığı sırada öldü. Evin en büyük oğlu ve bundan böyle ailenin reisi olan Emin cepheye gitmeden önce araziyi Cezayir asıllı bir Fransıza kira verdi.

Mathilde hiç tanımadığı bu kayınpederinin neden öldüğünü sorduğunda Emin karnına dokundu ve sessizce başını iki yana salladı. Ne olduğunu çok sonraları öğrendi Mathilde. Kadur Belhac, Verdun’dan döndüğünden beri kronik karın ağnlan çekiyordu, ne Fash ne Avrupalı hiçbir şifacı bu ağrılar dindirmeyi başaramamıştır. Mantık insanı olmakla övünen, eğitiminden, yabancı dillere yakınlığından gurur duyan bu adam bir üfürükçünün oturduğu bodrum katına ayak sürüyerek giderken mahcup ve çaresizdi. Büyücü onu büyülendiğine, birinin kin beslediğine, acısının çetin bir hasmin işi olduğuna ikna etmeye çabalamış ve ona sarı safran tozu içeren, dörde katlı bir kâğıt parçası uzatmıştı.

Aynı akşam, suda seyrettiği ilacı içmiş, birkaç saat sonra sancılar içinde kıvranarak ölmüştü. Aile bu konu hakkında konuşmayı sevmiyordu. Ba banin saflığından ve vefat ederken içine düştüğü durumdan utanç duyuyorlardı zira muhterem evin verandasında altına yapmış, beyaz cellâbesi dışkıya bulanmıştı. 1947 nisanının o günü Emin Mathilde’e gülümsedi ve kirli, çıplak ayaklarını birbirine sürten faytoncuyu acele ettirdi. Köylü katırı olabildiğince sert kırbaçladı ve Mathilde yerinden sıçradı. Çingenenin hiddeti onu dehşete düşürmüştü. Adam “Çüş!” diyerek çık çık sesler çıkarıyor ve kırbacımı hayvan kemikli sağrısına doğru vuruyordu. İlkbahardı ve Mathilde iki aylık hamileydi. Tarlalar ayrı sefalarla, ebe gümecilerle, hodanlarla kaplıydı. Serin bir rüzgâr ayçiçeklerinin saplarını sallıyordu. Yolun her bir köşesinde, buraya yirmi ya da otuz yıl önce yerleşmiş ve ekili arazileri hafif bir eğimle ufka uzanan Fransız sömürgecilerin mülkleri bulunuyordu.

Birçoğu Cezayir’den gelmişti, yetkili makamlar en iyi ve yüzölçümü en büyük toprakları onlara bahsetmişti. Emin bir kolunu uzattı, öğlen güneşinden korunmak ve önünde uzanan uçsuz bucaksız boşluğu seyre dalmak için diğer elini gözlerinin üstüne siper etti. İşaret Parmağıyla, şarap ve domuz yetiştiriciliği sayesinde servet yapmış Roger Mariani’ye ait mülkü çepeçevre saran, iki yanına selvi ağaçları dizilmiş bir yolu gösterdi karısına. Yoldan bakınca köşk de üzüm bağları da görünmüyordu. Ama Mathilde kendi akıbeti konusunda içini umutla dolduran bu köylünün zenginliğini hayal etmekte hiç zorluk çekmedi. Duru güzellikteki manzara ona Mulhouse’daki müzik öğretmeninin evindeki piyanonun üzerine asılmış bir gram vücut aklına getirmişti. Öğretmeninin söylediklerini hatırladı:

“Burası Toskana’da, matmazel. Belki bir gün siz de İtalya’ya gidersiniz.” Katır durdu ve yolun kenarında biten otlar yemeye koyuldu. Önlerinde duran, büyük beyaz taşlarla kaph yokuşu tırmanmaya niyeti yoktu. Öfkeli faytoncu doğruldu, hakaretlerle, darbelerle hayvana sövüp saydı. Mathilde gözlerinin dolduğunu hissetti. Kendine hakim olmaya çalıştı, hassasiyetini yersiz bulan kocasına doğru sokuldu. “Neyin var senin?” diye sordu Emin. “Söyle de şu zavallı katıra vurmayı kessin.” Mathilde elini Çingenenin omzuna koydu, tıpkı kızgın anne babasını kandırmaya çalışan bir çocuk gibi baktı ona. Fakat faytoncu şiddetini daha da artırdı. Yere tükürdü, kolunu kaldırdı, “Sen de mi kırbacın tadına bakmak istiyorsun?” dedi.

Ortamın havası değişti, manzara da. Yamaçları düzleşmiş bir tepenin zirvesine vardılar. Hiç çiçek, hiç selvi ağacı kalmamıştı, taşların ortasında birkaç zeytin ağacı vardı sadece. Tepenin her tarafı kıraç görünüyordu. Artık Toskana’da değiliz, uzak batıdayız diye düşündü Mathilde. Küçük at arabasından indiler ve çatısı adi bir sac parçasından ibaret, beyaz ve sevimsiz küçük bir yapıya kadar yürüdüler. Burası bir ev değildi: küçük, karanlık ve rutubetli odaların birbiri ardına sıralandığı bir yapıydı. Haşere istilasından korunmak için epey yukarıya yerleştirilen tek pencereden içeri zayıf bir ışık süzülüyordu. Mathilde duvarların üzerinde, son yağan yağmurların sebep olduğu kocaman yeşilimsi halkalar terk etti. Eski kiracı yalnız yaşıyordu. Karısı, çocuğunu kaybettikten sonra Nimes’e dönmüştü. Adam da bu binayı bir ailenin kalabileceği sıcak bir yuvaya çevirmeyi hiç düşünmemişti. Mathilde hava liman olmasına karşın buz kestiğini hissetti. Emin’in kendisine bahsettiği planlar onu endişeye boğuyordu.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Roman (Yerli)
  • Kitap AdıBaşkalarının Ülkesi
  • Sayfa Sayısı312
  • YazarLeila Slimani
  • ISBN9786052988459
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviKIRMIZI KEDİ / 2024

Yazarın Diğer Kitapları

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Şeylerin Masumiyeti ~ Orhan PamukŞeylerin Masumiyeti

    Şeylerin Masumiyeti

    Orhan Pamuk

    Özenle sleçilmiş resim ve fotoğraflarla dolu bu kitapta, Örhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde eşyalar üzerinden İstanbul’u ve kendi hayatını anlatmaya devam ediyor… Eski İstanbul taksilerinden...

  2. Süper Çocuklar – 1 Renk Delisi ~ Aytül AkalSüper Çocuklar – 1 Renk Delisi

    Süper Çocuklar – 1 Renk Delisi

    Aytül Akal

    “Uç uç böceğim, yarın düğün olacak, annem sana terlik pabuç alacak…” İnsanın kendini keşfetmesi bazen zaman alabilir. Herkesin özel bir yeteneği olduğunu düşünen Mete...

  3. Rumeli Ve Muhteşem İstanbul ~ Münevver AyaşlıRumeli Ve Muhteşem İstanbul

    Rumeli Ve Muhteşem İstanbul

    Münevver Ayaşlı

    Münevver Ayaşlı, devraldığı Osmanlı kültürü ve estetiğiyle birlikte, sadece Rumeli ve İstanbul hatıralarını değil; tarih, kültür ve felsefesini de paylaşıyor.

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur