Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

“Temizliğe gittiğim evlerden birkaç kuruş alıyordum, ama ev sahiplerinin beni takip etmesi canımdan bezdiriyordu. Kimisi, bir şey almayayım diye arkamdan gezerdi. Kimisi de, işimi temiz yapayım diye. Önceleri çok zoruma gidiyordu bu davranışları ama sonra alıştım. Zaten bir iki gittikten sonra onlar da takip etmekten vazgeçiyor, anahtarı da bana bırakıp gezmeye gidiyorlardı. Gittiğim evlerdeki erkeklerin çoğunun yaşlı, emekli oldukları dikkatimi çekmişti. Hepsinin de gözü kalçalarıma, bacaklarıma ilişirdi. Ben onların bakışlarından çok, evdeki eşyaların şatafatına hayret ederdim. Kocaman kocaman avizeler, oturduğun zaman içine gömüldüğün koltuklar, herkesin ayrı odası, derin derin düşünceye salardı beni.” Hayatın yokuşlarında tökezleyen kadınlarla, onlara çelme takan erkeklerin birmez savaşı… Beyoğlu’nun çılgın kalabalığına sinmiş hayatlar, her biri kendi dramının esiri olmuş yürekler ve yaşamın düşlerle buluştuğu, düşlerin kabuslara dönüştüğü zamanlar… Murat Tuncel, bizimle konuşan öykülerinde, bize, kötülediğimiz inanların iç yüzünü anlatıyor. Bizi tartaklıyor ve önyargıdan kurtarmaya çalışıyor. İnsanlık, biraz da acımak ve anlamak değil mi zaten?

***

İÇİNDEKİLER

1. ÖNSÖZ…………………………………………………. 9

2. KEDİ ÖLÜSÜ………………………………………….. 13

3. SUZAN…………………………………………………. 31

4. GECENİN KUŞU……………………………………… 55

5. TERSİNE YAŞAMAK…………………………………. 71

6. DOST…………………………………………………… 83

7. BİR BAŞKA RESİM…………………………………… 103

8. KADER…………………………………………………. 111

9. VESİKA………………………………………………… 129

10. SAHNE KOMİSİ…………………………………….. 147

11. BARMEN…………………………………………….. 155

12. SONSUZ GECE……………………………………… 165

13. ON İKİDEN SONRA……………………………….. 183

14. YAZAR HAKKINDA……………………………….. 191

KEDİ ÖLÜSÜ

Sigarasından çıkan ince dumana baktı. Gülümsedi. Dumanın en son görünen noktasında paramparça oluşunu görünce, dudak büktü. İç geçirirken, “Ben de öyle yükselmeyi, yükselmeyi daha da yükselmeyi düşledim. O duman gibi paramparça olmak, tepetaklak gitmek hiç hatırıma gelmedi. Her şeyim var ama yok olan bir yüreğin içinde hepsi de anlamsız. Yürek yok olunca sevgi de olmuyor,” diye söylendi. Beyaz formika kaplı masanın karşı tarafında oturan Mustafa’ya baktı. Onun bakışlarının da kendi bakışlarını aradığını fark edince suç işlemiş gibi pişman oldu. Deminden beri onun bakışlarını yakalamaya çalışan Mustafa, gözlerindeki hüzünlü gülümseyişi yakalayınca cesaretlendi, “en zayıf anı” diyerek hemen söze başladı.

— Benimle evlen…

Nasıl söylediğine kendi de şaşırdı. Bu iki sözcük nereden çıkmıştı. Kendi mi söylemişti yoksa bir başkası mı? Kaç gündür bu iki sözcüğü söylemeye kendini hazırlamıştı da bir türlü söyleyememişti. Utangaç bakışlarını saklamaya çalışırken, kadın bakışlarına anlam vermeye çalışarak gülümsedi. Bütün tepkisi de bu oldu. Mustafa sabırsızlıkla iki yana sallandı, kadının bakışlarının donmasına bir anlam vermeye çalıştı, tam umutsuzluğa kapılmıştı ki, kadın yerinden kalktı, masanın çevresinde dolaşmaya başladı. Parmakları arasında tuttuğu sigarasın-dan bir iki nefes çekti üst üste. Sanki o sigaradan cesaret almışçasına, diline bir acılık vererek:

— Beni tanıdığın yeri biliyorsun Mustafa. Şimdi de orada çalışıyorum. Her akşam onlarca insanla yatıyorum, bu durumda beni nasıl istersin? Bunu isteme benden. Böyle sevemez misin; dedi.

O, çevresinde gezinirken, Mustafa da onu izliyordu. Bakışlarındaki o her zamanki utangaçlık öylece duru-yordu. Utangaçlığa bir de çaresizlik eklenmişti. Azıcık da boynunu bükünce, acınası bir hâl aldı. Kadın, onu böyle görünce, “Acaba acıyor muyum?” diye geçirdi içinden. Yaklaşıp kollarını beline doladı, boynundan öptü. Adam daha da büzülüp kabuğuna çekilince bir şeyler söylemek, onu kızdırmak istedi. Yapamadı. Geçip yine Mustafa’nın karşısına oturdu. Dirseklerini masanın üzerine koyup, çenesini iki avucu arasına aldı. Bir süre Mustafa’yı seyretti. Sessizliğe dayanamadı. Odadaki eşyaları göstererek:

— Bak Mustafa, ben de sana iyi duygularla bağlıyım. Şu eşyaları, şu evi görüyor musun, her şeyi bütün bunlar için yaptım. Gittiğim her yerde, sinemada, komşularda bunları gördüm, okuduğum kitaplarda bunlar vardı. Belki de bana öyle geliyordu. Böyle bir yaşamı kendim istedim. Bak hepsi birbirine uygun. Bana çoğa mal oldu ama hepsi de benim. İstediğimi elde ettim. Hepsini beğenerek aldım. Bazılarının rengini beğenmedim, bazılarının şeklini, derken al olacak beyaz olacak, birbirine uygun olacak diyordum. Cehenneme olsun! Bunlar olmadan da sanki insanlar yaşamıyor mu? Herkes körükledi. Herkesten çok da ben istedim… dedi. Sonra suskunluğa gömüldü. Adam onun yüzüne bakmadan:

—Yo, sen istemedin, toplum seni koşullandırdı.

Kadın aniden kafasını kaldırıp Mustafa’nın mavi gözlerinin içine baktı. Kafasını iki yana salladı.

—O, işin felsefesi canım. Ben istemeseydim böyle olmazdı. Benim zaafımdan kaynaklandı hepsi.

Mustafa ne yanıt verse, konuyu ne yana çekse, kadının her söylediğini boğazına tıkayacağını anladığı için ses çıkarmadı. Sabırsızlanan kadın:

—Mustafa’m böyle yaşasak olmaz mı? O zaman ben de içimde eziklik duymam. Seninle yatağa girdiğimizde onlarca, yüzlerce insan da bizimle birlikte yatağa girmez. Yalvarıyorum sana bunu benden isteme. Sonra dayanamazsın, her adım attıkça önüne bir acı, bir kötülük çıkar, nereden ne çıkacağı belli olmaz. Eğer kanıksarsan olur. Ama kanıksamak için de güçlü olmak gerek. Güçlü olamazsan bölük pörçük yaşarsın, paramparça olursun. Unutamazsın binlerce insanla yattığımı. Kırarsın bir gün beni. Sonra başıma kakarsın.

Mustafa’nın gözleri parladı, yüzü kızardı, boğazında ileriye doğru çıkmış hançeresini zorlayarak sesini yükseltti:

—Sana söz veririm, sen unutabildikten sonra be-nim için önemli değil. Yeter ki eve bir başkasını taşıma… İşin, iş yerinde kalsın…

Kadın yerinden fırlayıp kalktı, salonda dört dönmeye başladı. Adımını her atışında, dekolte giysisinin bir tarafından ak teni görünüyor, ne yapacağını bilmez bir hâlde yumruklarını sıkıp düşüncelerini zorluyordu. Ani-den koşarak kendini yüzü mor kadifeden yapılmış üç kişilik koltuğa attı. Dekolte giysisi savruldu. Ağdalı bacakları, yuvarlak kalçaları göründü. Öfkesinin nedenini ara-dı. Mustafa’yı kaybetmek korkusundan geldiğini kısa sürede anladı. Biliyordu ki, yaşamına ait ayrıntıları, gizleri öğrenirse uzaklaşacak, bir daha geri dönmeyecekti. Evlenirse her an yanında olacak, her şeyini öğrenecek, uzaklaşmak için neden arayacaktı. En iyisi evlenme fikrinden vazgeçirmekti. Çılgınca bağırarak:

—Bak Mustafa, iyi bak. Görüyor musun beni? Sırt üstü iyice yattı koltuğun üzerine, bir bacağını koltuğun kenarına koydu. Diğer bacağını da yana açtı. Çığlık gibi çıkan sesiyle devam etti. “İşte böyle yapıyorum, böyle yatıyorum her gece onlarca insanın altına. Onlar da, sadece zevkini düşünerek her istediğini yapıyorlar. Bir anlık zevkleri bitince de kalkıp gidiyorlar. Ama ben orada kalıyorum. Sırtım hep yatağa yapışık. Biri gidiyor biri geliyor. Hiç değişmiyor bu. Bir taş katılığıyla ben de onları bekliyorum. Seninle de o evde ve öyle tanışmadık mı, neden zorluyorsun?” dedi.

Daha çok şey konuşmak istiyordu ki, bir şeyler boğazını tıkadı. Sesi çıkmadı. Adamın suratına baktı, o hâlâ yere bakıyordu. Bu da neden diğerleri gibi kızmıyor, bağırmıyordu. Keşke karşı çıksa, bağırıp evi çın çın çınlatsa, bir şeyleri atıp kırsa, sonra da kapıyı çekip gitseydi. Böyle suskun duracağına, avazı çıktığı kadar bağırsaydı. Benim de ona kırılacak bir şeyim olurdu. Bir bahane, tutunacak bir dalım olurdu, diye düşündü. Yattığı yerden fırlayıp kalktı ve bir iki gezindikten sonra gelip kollarını doladı Mustafa’nın boynuna, yanaklarından, ensesinden öptü, çenesinden tutup kendine doğru çevirdi yüzünü. Yavaş, dingin sesle:

—Nolur benden gözlerini kaçırma. Dinle. Çocukluğum hep annemi dinlemekle geçti. Her şeyi anlattı ama hiçbir şey yapmadı benim için. İyiliğimi bu kadar çok istemesinden bıkmıştım. Onun gibi olmamaya karar verdim. Onun bilmediği bir şey yoktu ama yaşamı da yoktu. Daha liseyi yeni bitirmiştim. Her şey orada bitmişti, ilerisi yoktu benim için. Bütün olanaklarını benim için kullanmışlardı. Bundan sonra artık yükümü çekemezlermiş, varmalıymışım bir kocaya, onlara da yardımım olmalıymış. Eh, o yaş-tan sonra yuva kurmak düşünülürmüş. Kurup yuvamı, gül gibi geçinmeliymişim, onlar da mürüvvetimi görmeliymişler. Her türlü zorluğu göze alarak üniversite sınavlarına girdim. Kazandım. Ama göndermemek için ellerinden geleni yaptılar. Zorladım. Artık ellerinden kayıp gideceğimi anlayınca razı oldular. Bir şey istemedim onlardan, çalışıp kazanıp okuyacağımı söyledim. Ne de olsa büyük kentte yetişmiştim. Bütün büyük kentler birbirine benzer sanırdım. İstanbul’un bu kadar büyük olabileceğini aklımın köşesinden bile geçirmemiştim. Düşüne geldiğim bir yaşam özlemiyle yanıp kavruluyordu yüreğim.

Birinci yılımı arkadaşlarla yurtta geçirdim. Bütün yoksunluklara karşın, onlardaki insan sıcağının sarıp sar-malaması yetiyordu. Tatil olunca çalışmak için iş aramaya başladım. O günlerde tanıştım Canavar Salih’le. İkinci yıl ev tuttuğumuz arkadaşların birkaçı okumaktan vazgeçip memleketlerine gittiler. Bir kısmı da bizden ayrıldı. Yalnız başıma da ev tutmam mümkün değildi. Gidecek bir yerim yok. Salih de çok efendi bir insandı. Beyoğlu’nda Tel Sokak’taydı evi. Kendi evinin benim evim olduğunu söyledi.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBeyoğlu Çığlıkları
  • Sayfa Sayısı191
  • YazarMurat Tuncel
  • ISBN9789944394161
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAltın Bilek Yayınları / 2007

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur