Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bir İdam Mahkumunun Son Günü
Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Bir İdam Mahkumunun Son Günü

Victor Hugo

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında…

Victor Hugo (1802-1885): Fransız edebiyatının en ünlü yazarlarından biri olan sanatçı, edebi ününü şiirleri ve oyunları ile kazandı. Romantik akımın en tanınmış adları arasında yer aldı. Toplumsal sorunlar ve politikayla yakından ilgilendi, 1848 ayaklanmalarının ardından Kurucu Meclis’e katıldı, daha sonra milletvekilliği yaptı, l’Evénement adlı bir gazete çıkardı. 1852’de Louis Bonaparte’ın imparatorluğunu ilan ettiği hükümet darbesine karşı çıktığı için sürgün edildi. Cezası 1859’da sona erdi, fakat imparatorluk yıkılana kadar gönüllü olarak sürgünde kaldı, 1870’de Fransa’ya döndü. 1871’de Paris Komünü’nü desteklemese de komüncüleri savundu. Victor Hugo 1829 yılında yayımladığı Bir İdam Mahkûmunun Son Günü adlı romanıyla idam cezasına taviz vermez bir tavırla karşı çıktı. Klasik edebiyatın şaheserleri arasında yer alan Notre-Dame’ın Kamburu ve Sefiller adlı romanlarıyla dünya edebiyat tarihine geçti.

ÖNSÖZ

Bu kitabın, yazar ismine yer verilmemiş ilk baskılarının başında sadece aşağıdaki satırlar mevcuttu:

“Bu kitabın kaleme alınış nedeni iki türlü anlaşılabilir. Söz konusu olan ya bir bahtsızın son düşüncelerini karaladığı irili ufaklı bir tomar sarı kâğıdın bulunup kaydedilmesi ya da bu talihsize rastlayan bir adamın, bir filozofun, bir şairin zihninde takıntı halini alan, bütün benliğine hâkim olan, daha doğrusu bütün benliğine hâkim olmasına izin verdiği idam düşüncesinden onu ancak bir kitaba dönüştürerek kurtulmasıdır.”

“Okuyucu bu iki seçenekten kendisine uygun bulduğunu tercih edecektir.”

Görüldüğü gibi yazar bu kitabın yayımlandığı dönemde bütün düşüncelerini yazıya dökme konusunda tereddüt etmiş, kitabın anlaşılıp anlaşılamayacağını beklemeyi yeğlemiştir. Kitap anlaşıldı. Yazar artık bu masum ve samimi edebi biçimle halka mal etmek istediği siyasi ve toplumsal düşüncelerini açıklayabilir. Şimdi Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nün idam cezasının kaldırılması için doğrudan ya da dolaylı bir savunmadan ibaret olduğunu beyan eder ya da daha doğrusu yüksek sesle itiraf eder. Yazarın amacı, gelecek kuşaklar konuyla biraz olsun ilgilenirlerse, bu kitabın seçilmiş herhangi bir mahkûmun, bir suçlunun her zaman kolay olan ve kalıcı olmayan özel savunmasını içermediğini; şu anki ve gelecekteki bütün suçlular için genel ve kalıcı bir savunma olduğunu; asıl temyiz mahkemesi olan halkın önünde insan haklarının savunulmasının ve dile getirilmesinin doruk noktasını temsil ettiğini; bütün ceza mahkemelerinin önünde o ilahi dava reddinin, abhorrescere a sanguine, sonsuza dek inşa edilmesini dile getirdiğini; bütün büyük davaların derinliklerinde kralın adamlarının kanlı söylevlerinin ikna gücü sayesinde titreştiği belli belirsiz fark edilen o lanetli ve kasvetli sorunu ortaya koyduğunu; mahkeme heyetinin cafcaflı karmaşasından arındırılıp aniden bütün gerçekliğiyle görülebileceği, olması gereken, hak ettiği o korkunç yere, mahkemeye değil giyotin sehpasına, hâkimin değil celladın önüne yerleştirilen ölüm kalım meselesini ele aldığını anlamalarıdır.

İşte yapmak istediği buydu. Umutlanmaya cesaret edemese de, gelecek bir gün bu yaptığından dolayı onu takdir edecek olursa daha başka bir ödül istemeyecektir.

Bu yüzden bu kitapta söylediklerini mahkeme salonlarında mahkeme heyetlerinin ve jürilerin karşısındaki suçlu ya da suçsuz bütün tutuklular adına beyan ediyor, tekrarlıyor. Bu kitap herhangi bir hâkime yazılmıştır. Ve savunmanın da yargılama kadar kapsamlı olması için kaleme alınan Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nde şahsi, rastlantısal, istisnai, göreli, değişkenlik arz edebilen bir dava, özel bir olay ya da isim tümüyle bir yana bırakılmış, herhangi bir suç nedeniyle, herhangi bir gün idam edilen, herhangi bir mahkûmun savunmasıyla sınırlamaya gitmek (buna sınırlama denilebilirse) zorunda kalınmıştır. Düşüncesinden başka bir araç kullanmaksızın yaptığı derin kazılar mahkeme heyetinin azametinin ortasında bir yüreği kanatabilirse mutlu olacaktır! Kendilerini adil sananları acınacak hale düşürürse mutlu olacaktır! Hâkimin ruhunun derinliklerine inip bazen orada bir insanla karşılaşırsa mutlu olacaktır!

Bu kitap üç yıl önce yayımlandığında bazıları yazarın düşüncesinin tartışılmaya değer olduğunu düşündü. Kimileri  bunun bir İngiliz, kimileri de bir Amerikan kitabı olduğunu iddia etti. Olayların kaynağını binlerce fersah ötede aramak ve caddenizi yıkayan suyun Nil’den geldiğini varsaymak ilginç bir saplantı! Ne yazık ki bu ne bir İngiliz’in, ne bir Amerikalının, ne de bir Çinlinin kitabıdır. Düşüncelerini o kadar uzaklarda arama alışkanlığı olmayan yazar Bir İdam Mahkûmunun Son Günü’nü yazmak için bir kitaptan değil, hepinizin ulaşabileceği ve belki de ulaştığı 

artık bu suça ortak olmadığını söyledi ve artık Grève’den toplumun bütün üyelerinin yüzüne sıçrayan kan damlasının alnına değmediğini hissetti.

Yine de bu yeterli değildi. Ellerini yıkamak iyi, kanın akmasını engellemek muhteşemdir.

Bunun üzerine çıtayı yükselterek ölüm cezasına karşı mücadele etmek için daha ulvi, daha kutsal bir görevi üstlendi. Bütün ulusların, devrimlerin kökünden sökemediği tek ağaç olan darağacını yok etmek için uğraşan yüce gönüllü insanlarının taleplerine ve çabalarına yüreğinin derinliklerinden bağlandı. Önemsiz biri olsa da, balta darbesini indirme ve yüzyıllar boyunca Hristiyan dünyasının üzerinde dikilen eski darağacında altmış altı yıl önce Beccaria’nın açtığı gediği genişletme sırasının kendisine gelmesini sevinçle karşıladı.

Darağacının devrimlerin yok edemediği tek anıt olduğunu söylemiştik. Gerçekten de toplumu budamak, dallarını koparıp, kellesini uçurmak için gelen devrimlerin insan kanına doyduklarına nadir rastlanır, ölüm cezası ellerinden kolayca bırakmadıkları bir bıçaktır.

Yine de ölüm cezasını kaldırmaya layık ve muktedir görünen tek devrimin 1830 olduğunu itiraf edeceğiz. Gerçekten XI. Louis’nin, Richelieu’nün, Robespierre’in barbar cezalarının üstünü çizecek ve yasanın başına insan hayatının dokunulmazlığını yazacak olan yakın dönemlerin en bilge halk hareketine sahip gibi görünüyordu. 1830 devrimi 93’ün satırını parçalamayı hak ediyordu.

Bunu bir an için ümit etmiştik. 1830 Ağustos’unun hoşgörülü ortamında kitlelerin zihninde uysallık ve uygarlık düşünceleri dalgalanıyordu; yürekler güzel bir geleceğin yaklaştığı umuduyla çiçeklenirken ölüm cezasının da huzurumuzu kaçıran diğer kötülükler gibi suskun bir oybirliğinin onamasıyla hemen kaldırılacağını sanıyorduk. Halk eski rejimin kanlı paçavralarını yakıyordu. Biz hepsinin, ölüm (çünkü bir idam mahkûmunun son gününü hayalinde kim canlandırmamıştır ki?) bir kaynaktan, halka açık olan Grève Meydanı’ndan esinlendi. Giyotinin kırmızı bıçağının altında duran bu lanetli düşünce aklına bir gün oradan geçerken geldi.

O zamandan beri, temyiz mahkemesinin ölüm kararlarını onayladığı her uğursuz perşembe günü pencerelerinin altında seyircileri Grève Meydanı’na çağıran boğuk çığlıkları duyan yazarın zihnini saran bu kederli düşünce beynine jandarmaları, cellatları ve kalabalıkları dolduruyor, ona can çekişen bahtsızın son ıstıraplarını saati saatine anlatıyor -şu anda günah çıkartıyor, şu anda saçları kesiliyor, şu anda elleri bağlanıyor, bu canavarca infaz gerçekleşirken işine gücüne bakan topluma bütün bunları anlatması için zavallı şairi uyarıyor, sıkıştırıyor, iteliyor, sarsıyor, bir şeyler yazmaya çalışıyorsa zihninde taslaklar halinde şekillenen misraları koparıp öldürüyor, çalışmasını engelliyor, onu başka bir şey düşünmekten alıkoyuyor, takıntı haline geliyor, bütün benliğini sarıyordu. Bu, sabah başlayıp saat dörde kadar süren ve idam edilecek bahtsızın bütün duygularını anı anına yaşadığı bir işkenceydi. Ancak saatin lanetli sesi ponens caput expiravit’i çaldığında rahat bir soluk alıyor ve zihninin biraz olsun özgürleştiğini hissediyordu. Nihayet, hatırladığı kadarıyla Ulbach’ın infazının ertesi günü bu kitabı yazmaya başladı. O zamandan beri içi rahatladı. Hukuki infaz olarak anılan bu kamu cinayetlerinden biri işlendiğinde, bilinci ona cezasının da diğerleri gibi yandığını sandık. Güven dolu bir saflıkla geçen birkaç hafta boyunca gelecekte özgürlük gibi insan hayatının da dokunulmazlığa sahip olacağını sandık.

Gerçekten de devrimden iki ay sonra Césare Bonesana’nın yüce ütopyasının yasal çerçeveye yerleşmesi için bir girişimde bulunuldu.

Ne yazık ki, bu çarpık, beceriksizce, âdeta ikiyüzlü girişim genel çıkardan farklı bir çıkar için gerçekleşiyordu.

Hatırlanacağı gibi 1830 Ekim’inde Napoléon’un kolonun altına gömülmesinin gündemden düşmesinden birkaç gün sonra bütün meclis ağlamaya, bağırıp çağırmaya başlamıştı. Ölüm cezası sorunu aşağıda bahsedeceğimiz koşullarda masaya yatırıldı; o zaman bütün yasa koyucuların benliğini âdeta ani ve muhteşem bir merhamet kapladı. Herkes konuşuyor, inliyor, ellerini göğe doğru kaldırıyordu. Ölüm cezası, ulu Tanrım! Ne korkunç! Kırmızı cübbesinin içinde saçları ağaran, hayatı boyunca iddianamelerin kanına batırdığı ekmeği yiyen eski bir başsavcı aniden merhametli bir adama dönüşüp tanrıların giyotinden nefret ettiğine tanık olduğunu açıkladı. İki gün boyunca meclis ağlaşan konuşmacılarla doldu. Bütün salona acıklı yakarışlar, doğaçlama ağıtlar, Super flumina Babylonis, Stabat mater dolorosa gibi lanetli mezamirlerden oluşan sesler hâkim oldu; meclisin başta gelen konuşmacılardan oluşan ve önemli günlerde harika konserler veren orkestranın çaldığı do majör senfoniye korolar eşlik etti. Bu koroya kimi pes, kimi tiz sesiyle katıldı. Hiçbir şey eksik değildi. Her şey çok hüzünlü ve dokunaklıydı. Özellikle gece oturumunda âdeta Lachaussée’nin beşinci perdesinde olduğu gibi şefkatli, babacan, içler acısı tavırlar sergilendi. Olan bitenlerden hiçbir şey anlamayan iyi niyetli halkın gözlerinde yaşlar vardı.

Neler oluyordu? Ölüm cezası mı kaldırılıyordu? Hem evet hem hayır.

İşte olanlar:

Salonlarda karşılaşılıp kibarca sohbet edilecek, eğitimli, üst tabakadan dört adam siyasetin üst katmanlarında Bacon’un suç, Machiavelli’nin teşebbüs olarak değerlendirecekleri cüretkâr bir darbeye kalkışmışlardı. Oysa acımasız yasa suç ya da teşebbüsü ölümle cezalandırıyordu. Bu dört bahtsız Vincennes’in sivri kemerlerinin altında üç renkli kokart takmış üç yüz kişinin gözetiminde tutukluydular. Ne yapmak ve nasıl yapmak gerekiyordu? Anlayacağınız üzere sizin ve benim gibi eğitimli, üst tabakadan dört adamı kaba sicimlerle iğrenç bir şekilde bağlayıp adı söylenmemesi gereken o memurla sırt sırta oturmuş olarak arabayla Grève’e götürmek imkânsızdı. Henüz maundan yapılmış bir giyotin de yoktu!

Hey! Yapacak tek şey ölüm cezasını kaldırmak!

Bunun üzerine meclis çalışmaya koyuldu.

Dikkat edin beyler, daha dün bu cezanın kaldırılmasını bir ütopya, bir teori, bir düş, bir çılgınlık, bir şiir olarak değerlendiriyordunuz. Dikkatinizi ilk kez o arabaya, o kalın iplere, o kıpkırmızı korkunç düzeneğe yönelttiniz ve o iğrenç aletin bir anda gözünüze ilişmesi çok tuhaf.

İşte söz konusu olan buydu! Ey halk, ölüm cezasını sizin için değil bakanlık görevine gelebilecek biz vekiller için kaldırıyoruz. Guillotin’in düzeneğinin toplumun üst katmanlarını rahatsız etmesini istemiyoruz. Onu kırıyoruz. Bu herkesin işine gelirse sorun yok, ama biz sadece kendimizi düşündük. Ucalegon yanıyor. Ateşi söndürelim. Çabuk celladı kovup yasanın üzerini çizelim.

Böylece bencilliklerin oluşturduğu bir bileşim en güzel toplumsal birliktelikleri yozlaştırıp yok eder. Beyaz mermerin içindeki siyah damar her yanı kaplar ve heykelinizi yeniden yapmak için her an yontu kaleminin altında bekler.

Kuşkusuz burada dört bakanın3 kellelerini isteyenlerden olmadığımızı açıklamaya gerek yok. Bu bahtsızların tutuklanması ile teşebbüslerine duyduğumuz büyük öfke bizde olduğu gibi herkeste derin bir merhamet duygusuna dönüştü. İçlerinden bazılarının aldıkları eğitimden dolayı önyargılı olduklarını, 1804 komplolarının fanatik ve tutkulu mimarı olarak devlet hapishanelerinin nemli gölgelerinde saçı yaşından önce ağaran şeflerinin beyninin yeterince gelişkin olmadığını, ortak yazgılarının lanetli zorunluluklarını, monarşinin 8 Ağustos 1829’da doludizgin atıldığı bu yokuşta durmanın olanaksızlığını, kralın o zamana kadar pek de hesaba katmadığımız etkisini, özellikle de bahtsızlıklarının üzerini içlerinden birinin kraliyetin gücü olarak saygınlıkla örttüğünü düşündük. Onların hayatlarını sürdürmesini bütün içtenliğiyle isteyen bizler bunun için kendimizi feda etmeye hazırdık. Mümkün olmasa da günün birinde onlar için Grève Meydanı’nda bir giyotin sehpası kurulursa, o düzeneği alaşağı etmek için bir ayaklanma çıkacağından –bu bir hayal de olsa her an gerçekleşecekmiş gibi zihnimizin bir köşesinde muhafaza etmek isterizve bu satırların yazarının da o kutsal ayaklanmaya katılacağından hiç kuşku duymuyoruz. Çünkü toplumsal kriz esnasında bütün giyotin sehpalarının en iğrenci, en lanetlisi, en uğursuzu olan ve kökünden kazınması en çok gerekenin siyasi giyotin sehpası olduğunu söylemek zorundayız. Kaldırımlarda kök salan bu türden bir giyotin sehpası kısa sürede toprağın her yanından sürgünler halinde fışkırır.

Devrim dönemlerinde düşen ilk başa dikkat edin. Halkın iştahını açar.

Bu yüzden şahsi olarak dört bakanın idamına karşı çıkanlarla ve duygusal olduğu kadar politik nedenlerle ölüm cezasının reddeden her girişimle hemfikirdik. Sadece meclisin ölüm cezasını başka bir vesileyle kaldırmasını tercih ederdik.

Ölüm cezasının kaldırılması hakkındaki bu önemli teklif Tuileries’den Vincennes’a düşen dört bakan için değil, ama anayolların önünüze çıkan ilk hırsızı için, sokakta yanınızdan geçerken bakmaya tenezzül bile etmediğiniz, isimlerini ağzınıza bile almadığınız, tozlu dirseklerinin ceketlerinize değmesinden kaçındığınız, çocukluğunda çamurlu kavşaklarda çıplak ayaklarıyla koşan, kışın rıhtımlarda titreşen, akşam yemeği yediğiniz M. Véfour’un mutfağının havalandırma deliklerinde ısınan, çöplükten çıkardığı bir ekmek kabuğunu yemeden önce kurutan, bir metelik bulmak için bütün gün bir çiviyle çamur birikintilerini karıştıran, kralın şenliklerini ve onun gibi ücretsiz olan Grève’deki infazları izlemekten başka bir eğlencesi olmayan, açlıkla hırsızlığa, hırsızlıkla ölüm cezasına sürüklenen, üvey analık eden bir toplumun öksüz çocuğu olarak on iki yaşında cezaevine giren, on sekiz yaşında küreğe, kırkında giyotine mahkûm edilen, iyi yürekli, ahlaklı, yararlı olmaları için bir okulun ve bir atölyenin yeteceği, ama sizin tıpkı gereksiz bir yükmüş gibi kâh Toulon’un kırmızı karınca yuvasına, kâh Clamart’ın issız zindanına gönderdiğiniz, özgürlüklerinden sonra hayatlarını da ellerinden aldığınız o sefillerden biri için getirilseydi, o zaman bu oturumunuz yüce, kutsal, soylu, saygıdeğer olarak anılacaktı. Trento’nun saygın rahiplerinin sapkınları dine dönmeleri için, quoniam sancta synodus sperat haereticorum conversionem, Tanrı’nın kanatları altına, per viscera Dei, konsile davet etmelerinden beri hiçbir insan topluluğu dünyaya bundan daha yüce, daha seçkin, daha merhametli bir gösteri sunamayacaktı. Gerçekten güçlü ve yüce olanların gerçekten zayıf ve küçük olanlar için endişelendiğinin daima göstergesi olacaktı. Brahman rahipler kurulunun bir paryanın davasını sahiplenmeleri güzel olacaktı. Oradaki paryanın davası buradaki halkın davasıdır. Ölüm cezasını bu felaketin kendi başınıza gelmesini beklemeksizin halk için kaldırsaydınız, siyasi bir başyapıttan da öte toplumsal bir başyapıt ortaya koyacaktınız.

Oysa ölüm cezasını darbe girişiminde bulunurken suçüstü yakalanmış dört bahtsız bakanı kurtarmak için kaldırarak siyasi bir başyapıtı bile beceremediniz!

Sonra ne oldu? İçten davranmadığınız için kimse size güvenmedi. Halk kandırılmak istendiğini anlayınca sorunun ele alınış tarzına öfkelenip bütün ağırlığını üzerinde hissettiği ölüm cezasına garip bir şekilde destek oldu! Halkı bu konuma sizin beceriksizliğiniz sürükledi. İçtenliksiz ve dolaylı bir şekilde yaklaştığınız bu sorunu uzun bir süre için riske attınız. Komedi oynarken ıslıklandınız.

Yine de bazıları bu kaba güldürüyü ciddiye alma iyiliğini gösterdiler. O ünlü oturumun hemen ardından dürüst bir adam olan adalet bakanı başsavcılara bütün ölüm cezalarının belirsiz bir süre için ertelenmesi talimatını verdi. Bu görünüşte önemli bir adımdı. Ölüm cezası karşıtları rahat bir soluk aldı. Ama yanılgıları uzun sürmedi.

Bakanların davası bilemediğim bir kararla sona erdiğinde dört hayat kurtuldu. Ham kalesinin zindanı ölümle özgürlük arasındaki mekân olarak seçildi. Bu farklı düzenlemeler bir kez hayata geçirildiğinde yönetici devlet adamlarının içindeki bütün korku kayboldu ve korkuyla birlikte insanlık da yok olup gitti. Artık ölüm cezasının kaldırılması gündeme gelmedi ve ona ihtiyaç kalmayınca ütopya yeniden ütopya, teori yeniden teori, şiir yeniden şiir haline dönüştü.

Yine de beş altı aydan beri cezaları ertelendiği için yaşayacaklarından emin olan, rahatça soluk alarak cezaevi avlularında gezinen birkaç bahtsız adli mahkûm vardı. Ama biraz bekleyin.

Doğrusu bu ya, cellat çok korkmuştu. Yasa koyucularımızın insanlıktan, insan sevgisinden, ilerlemeden söz ettiklerini duyduğu gün işinin bittiğini sanmıştı. Sefil, temmuz güneşinde tıpkı gün ışığına maruz kalan gecekuşu gibi giyotininin altına kıvrılıp saklanmış, kendini unutturmaya çalışmış, kulaklarını tıkayıp soluk almaya bile cesaret edememişti. Altı aydan beri ortada yoktu ve hiçbir hayat belirtisi göstermiyordu. Yine de karanlıklarda yavaş yavaş içi rahatlamıştı. Meclisten gelen haberleri dinlemiş, isminin telaffuz edildiğini duymamıştı. Artık onca korktuğu tumturaklı sözler edilmiyor, Suçlar ve Cezalar Hakkında kitabıyla ilgili gösterişli yorumlar yapılmıyordu. Başka şeylerle, ciddi bir toplumsal sorunla, bir taşra yoluyla, bir opera-komik için uygulanacak devlet desteğiyle, bir buçuk milyarlık devasa bütçede yüz bin franklık açıkla uğraşılıyordu. Kimse onu, kelle uçurucuyu düşünmüyordu. Bunu fark ettiğinde sakinleşti, başını deliğinden çıkarıp her yana baktı. La Fontaine’in faresi gibi önce bir, ardından bir adım daha attı, sonra bütün bedenini altından çıkarmayı göze alıp giyotinin üzerine sıçradı, onu onardı, sildi, okşadı, bıçağını indirip kaldırdı, parlattı, işsizlikten paslanan yaşlı düzeneğini yağladı; birden geri dönüp önüne çıkan ilk cezaevinden hayatının güvence altında olduğunu sanan o bahtsızlardan birini saçlarından yakaladı, kendine doğru çekti, gömleğini çıkarıp ellerini bağladı ve böylece infazlar yeniden başladı.

Bütün bunlar ürkütücü de olsa tarihsel bir gerçekliği yansıtıyor.

Evet, bu bahtsız mahkûmları altı aylık bir ertelemeyle hayata yeniden döndürmüş, ardından günün birinde nedensiz yere, hiç gereği yokken, niçin olduğu da iyi bilinmeden, keyfi olarak, bir sabah bu kararı yok sayıp bütün bu insanları düzenli bir şekilde giyotinin soğuk pençesine yollamışlardı. Ulu Tanrım! Size bütün bu adamların yaşamasının bize ne zararının dokunacağını soruyorum. Fransa’da herkesin solumasına yetecek kadar hava yok mu?

Bir gün Adalet Bakanlığı’nın hiçbir şeyi umursamayan sefil bir memurunun iskemlesinden kalkıp, -Tamam! Artık kimse ölüm cezasının kaldırıldığını sanmasın! Artık giyotinin zamanı geldi! demesi için bu adamın yüreğinde korkunç bir değişimin yaşanmış olması gerek.

Zaten temmuz ertelemesi iptal edildiğinden beri infazlara hiçbir zaman görülmemiş acımasız koşulların eşlik ettiğini, Grève’in ölüm cezasının korkunçluğunu hiçbir zaman bundan daha iğrenç bir şekilde sergilemediğini belirtelim. Korkunun katlanarak artışı kan yasasını yeniden yürürlüğe koyan adamların cezasıdır. Kendi eserleriyle cezalandırılmalarını dileyelim. Yerinde olur.

Burada bazı infazların ne kadar acımasız, ne kadar alçakça olduğunu izah edebilmek için birkaç örnek verelim. Kralın savcılarının karılarının sinirlerini bozmalı. Bir kadın bazen vicdan demektir.

Güney’de, geçen eylül ayının sonlarına doğru, zamanı, yeri, mahkûmun ismini tam olarak hatırlayamasak da, karşı çıkan olursa ispatlayabileceğimiz bir infaz yaşandı, sanırım yerin adı Pamiers’ydi. Evet, eylül ayının sonunda, cezaevinde sakin sakin kâğıt oynayan bir adama iki saat sonra ölmesi gerektiği bildirildi. Altı aydan beri ölümü hiç düşünmeyip unuttuğu için bütün bedeni titredi; tıraş edildi, elleri, ayakları bağlandı, günah çıkartıldı; sonra dört jandarmanın eşliğinde kalabalığın arasından arabayla giyotin sehpasına götürüldü. Buraya kadar her şey normal. Bu işler böyle yürür. Cellat rahipten teslim aldığı mahkûmu sehpaya yatırıp, argo deyişle fırına sürüp bıçağı aşağı bırakmış. Güçlükle harekete geçen ağır demir üçgen yivlerden sarsılarak aşağı düşüp adamı öldürmeden boynunu yardığında dehşet anları başlamış. Adam korkunç bir çığlık atmış. Canı sıkılan cellat bıçağı yukarı çekip yeniden bırakmış. Mahkûmun boynunu ikinci kez ısıran bıçak yine koparamamış. Mahkûmla birlikte kalabalık da haykırmaya başlamış. Üçüncü darbenin bu işi bitireceğini uman cellat bıçağı yeniden yukarı kaldırıp aşağı bırakmış. Sonuç yine aynı. Mahkûmun ensesinden üçüncü bir kan deresi akmasına rağmen üçüncü darbe de başı koparamamış. Kısa keselim. Beş kez inip kalkan bıçak inleyen ve canlı başını sallayarak merhamet dileyen mahkûmu öldürememiş! Öfkelenen halk yerden aldığı taşları sefil cellada fırlatmış. Giyotinin yanından kaçan cellat jandarmaların atlarının arkasına sığınmış. Ama daha sonuna gelmedik. Giyotin sehpasında tek başına kaldığını fark eden mahkûm boynundan kanlar fışkırırken omzundan sarkan yarı kesik başını tutarak ürkütücü bir şekilde doğrulup boğuk çığlıklarla kafasının koparılmasını istemiş. Merhamet duygularıyla coşan halk jandarmaları zorlayıp ölüm cezasını beş kere çeken bahtsızın yardımına koşmak üzereyken, celladın yirmi yaşında bir genç olan uşağı giyotin sehpasına çıkıp mahkûma ellerini çözeceği için sırtını dönmesini söylemiş ve hiçbir endişe duymadan söyleneni yapan can çekişen adamın sırtına sıçrayıp elindeki kasap bıçağıyla boynunun hâlâ kopmayan kısmını acımasızca kesmiş. Evet, bütün bunlar yaşanmış gerçeklerdir.

Yasaya göre bu infaza bir hâkimin eşlik etmesi gerekiyordu. Bir el işaretiyle her şeyi durdurabilirdi. Peki bir insan katledilirken bu adam arabasının içinde ne yapıyordu? Katillerin bu cezalandırıcısı, gündüz vakti gözlerinin önünde, atlarının soluklarının eşliğinde, arabasının penceresinin arkasında bir adamın katledilişini izlerken ne yapıyordu?

Ve bu hâkim yargılanmadı! Ve bu cellat yargılanmadı! Ve yasaların Tanrı’nın bir kulunun kutsal şahsiyetini böyle canavarca yok etmesi hakkında hiçbir mahkeme soruşturma başlatmadı!

XVII. yüzyılda, Richelieu ve Christophe Fouquet zamanında, o barbar ceza yasasının uygulandığı dönemde M. de Chalais, Nantes’taki Bouffay Meydanı’nda kılıç yerine fıçıcı keseri kullanan beceriksiz bir askerin indirdiği otuz dört darbeyle öldürüldü, ancak Paris parlamentosu tarafından yasalara aykırı bulunan bu infaz hakkında dava açıldı ve Richelieu ile Christophe Fouquet yerine asker cezalandırıldı. Kuşkusuz derinliklerinde adaletin yattığı bir adaletsizlikti.

Şimdiki olay o kadar önemli değil. Temmuzdan, meclisin ağlayıp sızladığı o ünlü oturumdan bir yıl sonra o uysal geleneklerin ve ilerlemenin yaşandığı dönemde gerçekleşen bir olayın üstü tamamen kapatıldı. Paris gazeteleri haberi kısa bir başlık halinde verdi. Kimse endişelenmedi. Sadece giyotinin o yüce görevi yerine getiren kişiye zarar vermek isteyen biri tarafından özellikle parçalandığı öğrenildi. Uşağı kendini kovan cellattan intikam almak için bunu yapmıştı.

Bu küçük bir yaramazlıktan başka bir şey değildi. Devam edelim.

Üç ay önce Dijon’da giyotin sehpasına bir kadın getirildi. (Bir kadın!) Doktor Guillotin’in bıçağı bu kez de işini iyi göremedi. Kafa tamamen kesilmedi. Bunun üzerine celladın uşakları kadının ayaklarına sarılıp çekiştirerek bahtsızın çığlıkları arasında bedeni kafadan ayırmayı başardılar.

Paris’te gizli infazların gerçekleştiği döneme dönelim. Temmuzdan sonra Grève’de kelle uçurmaya cesaret edemeyen korkak ve alçaklar bakın ne yaptılar. Son olarak Bicêtre’de, sanırım adı Désandrieux olan bir idam mahkûmunu her tarafı sürgülenmiş, kilitlenmiş, iki tekerlekli bir valize kapatıp hiç gürültü çıkarmadan, halka fark ettirmeden jandarmaların eşliğinde ıssız Saint-Jacques kapısına götürdüler. Sabah sekizde, gün aydınlanmak üzereyken oraya geldiklerinde yeni kurulmuş bir giyotin sehpası hazır bekliyordu ve seyirci olarak bu beklenmedik düzeneğin kenarındaki taş yığınlarının üzerine oturmuş yirmi beş otuz kadar çocuk vardı. Hemen valizden çıkardıkları adamın başını bir soluk alacak zaman bırakmadan gizlice, sinsice, utanmazca kestiler. Buna yüksek adaletin kamusal ve resmî bir görevi deniyor. Alçakça bir gülünçlük!

Acaba kralın adamları uygarlık sözcüğünden ne anlıyorlar? Uygarlığın neresindeyiz? Adalet üçkâğıtçılık ve düzenbazlık yapacak kadar, yasa yedek çözümler bulacak kadar alçaldı! Korkunç!

Toplum ona bu denli acımasızca, adaletsizce davrandığına göre idam mahkûmu olmak demek ki çok dehşet verici bir şey!

Yine de adil davranalım, infaz tamamen gizlenmedi. Sabah Paris kavşaklarında ölüm kararı bağırılarak ilan edildi ve broşürler satıldı. Görünen o ki bu satışlarla geçinen insanlar var. Anlıyor musunuz? Bir bahtsızın suçundan, cezasından, çektiği işkenceden, yirmi santime satılan kâğıtlarla bir kazanç sağlanıyor. Kanla kirlenmiş bu paradan daha iğrenç bir şey düşünebiliyor musunuz? Bu paraları kim topluyor? İşte yeterince olay. Dahası fazla. Bütün bunlar korkunç değil mi?

Ölüm cezasını savunmak için söyleyecek neyiniz var?

Bu soruyu ciddi bir yanıt verilmesi için geveze aydınlara değil, ceza hukuku uzmanlarına soruyoruz. Ölüm cezasını diğer konular gibi aykırı bir düşünce olarak mükemmel bulanların olduğunu biliyoruz. Bazıları da ona saldıranlardan nefret ettikleri için ölüm cezasını benimserler. Onlar için ölüm cezası neredeyse edebi, şahsi, özel isimlerle ilgili bir konudur. Bu kıskanç kişiler arasında iyi niyetli hukukçular olduğu gibi büyük sanatçılar da yer alır. Joseph Grippa, Filangieri’den; Torregiani, Michelangelo’dan; Scudéry, Corneille’den geri kalmaz.

Biz onlara değil, tam olarak kanun adamlarına, mantıkçılara, tartışmacılara, ölüm cezasını ölüm cezası olduğu için, güzelliğinden, iyiliğinden, zarafetinden dolayı sevenlere hitap ediyoruz.

Gerekçelerine bir bakalım.

Yargılayanlar ve mahkûm edenler ölüm cezasının toplumdan kendisine zarar veren ve daha sonra da zarar verebilecek olan birini uzaklaştırmanın önemi nedeniyle gerekli olduğunu söylüyorlar. Sadece bu söz konusu olsaydı, müebbet hapis cezası yetecekti. Öldürmek neye yarar? Hapishaneden kaçılabileceğini söyleyerek itiraz edeceksiniz, öyle değil mi? Nöbetçileriniz görevlerini iyi yapsınlar. Demir parmaklıkların sağlamlığına güvenmiyorsanız, hayvanat bahçelerini açmaya nasıl cesaret ediyorsunuz?

Zindancının yeterli olduğu yerde cellada gerek yoktur.

Ama devam ediliyor. Toplumun intikamını alması, cezalandırması gerekiyor. Ne biri ne diğeri. İntikam almak bireyseldir, cezalandırmak Tanrı’nın işidir.

Toplum ikisinin arasında, cezanın altında intikamın üzerinde yer alır. Böylesine büyük ve böylesine alçak iki şey ona uygun düşmez. “İntikam almak için cezalandırmak” yerine iyiliğe yöneltmek için düzeltmelidir. Ceza hukuku uzmanlarının yöntemini bu şekilde dönüştürürseniz, bunu anlar ve katılırız.

Üçüncü ve sonuncu gerekçe örnek teşkil etmesi düşüncesi. Örnek göstermek gerek! Suçluları bekleyen kaderi izleterek onları taklit etmeye kalkışacakları korkutmak gerek! İşte Fransa’daki beş yüz mahkemenin o sürekli tekrarladıkları cümle neredeyse harfi harfine böyle. Ama biz öncelikle örnek istemiyoruz. İnfazların gösteri haline dönüşmesinin beklenen etkiyi yaratmadığını, halkı eğitmediğini, moralini bozduğunu, içindeki bütün duyarlılığı ve erdemi yok ettiğini ileri sürüyoruz. Kanıtlar saymaya kalksak beynimizi tamamen dolduracak kadar bol. Yine de çok yakın bir tarihte, bu satırları yazmamızdan on gün önce, 5 Mart’ta, karnavalın son gününde yaşanan bir olayı anlatacağız. Saint-Pol’de Louis Camus adlı bir kundakçının idamının hemen ardından maskelilerden oluşan bir grup üzerindeki kan hâlâ tüten giyotin sehpasının etrafında dans ettiler. Örnekler göstermeye devam edin! Karnavalın son günü size nanik yapıyor.

 

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Notre Dame´ın Kamburu ~ Victor HugoNotre Dame´ın Kamburu

    Notre Dame´ın Kamburu

    Victor Hugo

    Notre Dame Kilisesi’nin kambur zangocu Quasimodo, güzel çingene kızı Esmeralda’ya âşık olmuştur. Ne var ki velinimeti rahip Claude Frollo da bu kıza karşı ilgisiz...

  2. Deniz İşçileri ~ Victor HugoDeniz İşçileri

    Deniz İşçileri

    Victor Hugo

    Yazar, ilk kez 1866’da yayımlanan Deniz İşçileri romanını, sürgün gittiği ve sürgün kararı iptal edildikten sonra da ayrılmayıp 15 yılını geçirdiği Guernsey Adası’na ve...

  3. Notre-Dame’ın Kamburu ~ Victor HugoNotre-Dame’ın Kamburu

    Notre-Dame’ın Kamburu

    Victor Hugo

    Notre-Dame’ın Kamburu, dansçı Esmeralda, katedral çanlarının koruyucusu Quasimodo ve Prens Phoebus arasındaki karmaşık ilişkileri merkezine alıyor. Notre-Dame Katedrali, bu karakterlerin hayatlarını ve Paris’in sokaklarını...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

  1. Casus ~ Joseph ConradCasus

    Casus

    Joseph Conrad

    Casus ünlü İngiliz eleştirmen F. R. Leavis’den “kesinlikle bir klasik ve başyapıt” övgüsünü almış bir romandır. Conrad, bir dedektif öyküsü havası taşıyan bu romanda,...

  2. Kiralık Canavar ~ Andreas SteinhöfelKiralık Canavar

    Kiralık Canavar

    Andreas Steinhöfel

    Edebiyatseverlerin zihninde “derin” bir iz bırakan “Rico ve Oskar” serisinin ödüllü yazarı Andreas Steinhöfel’den, sevginin karşı konulmaz gücü üzerine kaleme alınmış olağanüstü bir kitap!...

  3. Endgame: Çağrı ~ James Frey,Nils Johnson SheltonEndgame: Çağrı

    Endgame: Çağrı

    James Frey,Nils Johnson Shelton

    DÜNYA. ŞİMDİ. BUGÜN. YARIN. ENDGAME GERÇEK. VE ENDGAME BAŞLADI. GELECEK BELİRSİZ. HER ŞEY OLACAĞINA VARACAK. On iki Oyuncu. Bedenen gençler ama kadim bir geçmişten...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur