Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Bul Beni
Bul Beni

Bul Beni

André Aciman

Gurur, korkuya taktığımız bir lakap sadece.” Bazı anlara, insanlara ve aşklara saplanıp kalmak mümkün mü? Neden bazı hatıralar ölümsüzleşirken bazıları kolayca unutulur? Arzu ve…

Gurur, korkuya taktığımız bir lakap sadece.”

Bazı anlara, insanlara ve aşklara saplanıp kalmak mümkün mü? Neden bazı hatıralar ölümsüzleşirken bazıları kolayca unutulur? Arzu ve özlem zamanı, mekânı ve önyargıları aşabilir mi?

Neden suratın asık? Floransa’da, istasyonda trene binişini izledim. Cam kapıyı açtı, vagona girdikten sonra etrafına bakınıp sırt çantasını hızlıca yanımdaki boş koltuğa bıraktı. Deri ceketini çıkardı, okuduğu İngilizce kitabı üstüne koydu, baş üstü rafına beyaz, kare bir kutu yerleştirdi ve sinirliymiş gibi huzursuzca oflayarak kendini çaprazımdaki koltuğa attı. Trene binmeden saniyeler önce biriyle hararetli bir tartışmaya girmiş de kendisinin ya da tartıştığı kişinin telefonu kapatmadan önce söylediği iğneleyici kelimeleri hâlâ zihninde evirip çeviriyormuş gibi bir hali vardı.

Tasmasının kırmızı kayışını eline dolayıp ayak bileklerinin arasına sıkıştırdığı köpeği de onun kadar gergin görünüyordu. “Buona, aferin kızıma,” dedi sonunda, hayvanı sakinleştirmeye çalışarak, “buona,” diye tekrarladı, köpek kıpırdamaya devam edip sıkıştığı yerden kaçmaya çalışırken. Karşımda bir köpek olmasından hiç hoşlanmamıştım, içgüdüsel bir inatla üst üste attığım bacaklarımı indirmeyi ya da köpeğe yer açmak için biraz kaymayı reddettim. Ama anlaşılan kız benim de beden dilimin de farkında değildi. Bana bakmak yerine hemen sırt çantasını karıştırmaya başladı, ince bir plastik poşet çıkardı, içinden kemik şeklinde iki tane küçük ödül maması aldı, sonra mamaları avucuna koyup köpeğin onları yalamasını seyretti. “Brava.” Köpeği en azından bir süreliğine yatıştırdığı için hafifçe doğrulup gömleğini düzeltti, koltuğa iyice yerleşti, sonra üzüntüden uyuşmuş gibi bir edayla Santa Maria Novella İstasyonu’ndan ayrılmaya başlayan trenin camından kayıtsızca Floransa’yı seyre koyuldu. Öfkesi devam ediyordu, belki de gayriihtiyari bir hareketle başını sağa sola salladı, sonra tekrar; belli ki trene binmeden önce kiminle kavga ettiyse hâlâ ona küfrediyordu. Bir an öyle acınası bir hale büründü ki önümdeki kitaba bakarken ona söyleyecek bir şeyler bulmaya çalıştığımı fark ettim, hiç değilse vagonun sonundaki küçük köşemizde kopacağa benzeyen fırtınayı yatıştırmak adına. Sonra tereddüt ettim. En iyisi onu rahat bırakıp kitabıma dönmekti.

Ama bana baktığını görünce kendimi tutamadım, “Neden suratın asık?” diye sordum. Sorumun tanımadığım biri tarafından nasıl yakışıksız algılanacağını ancak laf ağzımdan çıktıktan sonra idrak edebildim, hele ki en ufak bir kışkırtmada patlamaya hazır duran trendeki bir yabancı tarafından. Bana gözlerinde şaşkın, düşmanca bir ışıltıyla dik dik baktı, az sonra ölümcül bir vuruş yapıp haddimi bildirecek sözlere delalet eden bir bakıştı bu: Kendi işine baksana moruk. Ya da: Sana ne be! Ya da yüzünü ekşitip aşağılayıcı yanıtını yapıştıracaktı: Pislik! “Yo, suratım asık değil, sadece düşünüyorum,” dedi. Siktirip gitmemi söylemiş olsaydı beni sesinin bu nazik, neredeyse hüzünlü tınısı kadar hazırlıksız yakalamazdı. “Belki de düşünürken suratım asılıyordur.” “Yani neşeli şeyler mi düşünüyorsun?” “Hayır, neşeli şeyler de değiller,” diye yanıt verdi.

Gülümsedim ama bir şey demedim, ona böyle yüzeysel ve üstten bir tavırla takıldığım için şimdiden pişmandım. “Ama belki de gerçekten suratım asıktır,” diye ekledi, hafifçe gülüp bana hak vererek. Patavatsızlık ettiğim için özür diledim. “Önemli değil,” dedi, bakışlarını şimdiden cama çevirip yeni yeni girdiğimiz kırları süzmeye başlayarak. Amerikalı mısın, diye sordum. Öyleydi. “Ben de,” dedim. “Aksanından anladım,” diye ekledi birtebessümle. Neredeyse otuz yıldır İtalya’da yaşadığımı ama ne yaparsam yapayım aksanımdan kurtulamadığımı açıkladım. Sorduğumda, İtalya’ya on iki yaşındayken ailesiyle yerleştiğini söyledi. İkimiz de Roma yolcusuyduk. “İş için mi?” diye sordum. “Hayır, iş için değil. Babamı görmeye gidiyorum. İyi değil.” Sonra bakışlarını kaldırıp bana bakarak: “Suratımın asıklığının sebebi bu olabilir sanırım.”

“Durumu ağır mı?”
“Öyle sanırım.”
“Geçmiş olsun,” dedim.
Omuz silkti. “Kader!”
Sonra ses tonunu değiştirerek: “Peki ya sen? Turizm mi ticaret mi?”

Basmakalıp ifadeyi taklit ederek sorduğu soruya gülümsedim ve üniversite öğrencilerine bir okuma yapmaya davet edildiğimi açıkladım. Ama aynı zamanda Roma’da yaşayan oğlumla buluşacaktım, beni istasyondan alacaktı. “Eminim çok tatlı bir çocuktur.” Alaycı davrandığını görebiliyordum. Ama neşeli ve sıcak tavrı, bir an somurtkanken hemen sonra şen şakrak olabilmesi, dahası benim de böyle yapabileceğimi varsayması hoşuma gitmişti. Ses tonu, rahatlığıyla öne çıkan giyimiyle uyumluydu: yıpranmış yürüyüş botları, kot pantolon, siyah bir tişört ve üstünde yarısı iliklenmiş, solgun, kırmızımsı oduncu gömleği; makyaj yok. Ama yine de, salaş görünümüne rağmen yeşil gözleri ve koyu renk kaşları dikkat çekiyordu.

Biliyor, diye düşündüm, biliyor. Suratının asık oluşuyla ilgili o budalaca yorumu neden yaptığımı biliyor. Yabancıların onunla konuşmaya başlamak için hep bir bahane bulduklarına emindim. Bu da neden gittiği her yerde siniri bozuk bir halde denemeye bile kalkma ifadesi takındığını açıklıyor. Oğlumla ilgili alaycı yorumundan sonra sohbetin sönümlenmesine şaşırmadım. Herkesin kitabına dönme vakti gelmişti.

Ama sonra bana bakıp birdenbire sordu: “Oğlunu göreceğin için heyecanlı mısın?” Yine takılıyor sandım ama ses tonu ciddiydi. Trendeki iki yabancının arasındaki mesafeleri birden aşıp böyle kişisel konulara girmesinin hem büyüleyici hem rahatlatıcı bir yanı vardı. Hoşuma gitmişti. Belki de yaşı onunkinin neredeyse iki katı olan bir adam oğluyla buluşmadan önce neler hisseder, merak ediyordu. Ya da belki sadece kitap okuyası yoktu. Yanıt bekliyordu. “Ee, mutlu musun… acaba? Gergin misin… acaba?” “Tam gerginim diyemem ama belki biraz,” dedim. “İnsan çocuğuna yük olmaktan, hele canını sıkmaktan hep korkar.”

“Sıkıcı biri olduğunu mu düşünüyorsun?”
Sözlerimle onu şaşırtmış olmak beni çok mutlu etmişti.
“Belki öyleyimdir. Ama dürüst olalım, kim sıkıcı değil ki?”
“Ben babamın sıkıcı olduğunu düşünmüyorum.”
Acaba onu rencide mi etmiştim? “O zaman sözümü geri alıyorum,” dedim.
Bana bakıp gülümsedi. “Öyle çabuk değil.”

İnsanı önce şöyle bir yokluyor, sonra doğrudan deşmeye başlıyordu. Bu yanıyla bana oğlumu hatırlatmıştı – oğlumdan biraz daha büyüktü ama o da bütün gaflarımı, kendimce yaptığım kurnaz oyunları yüzüme vurabiliyordu, ayrıca tartışıp barıştıktan sonra bana kendimi bozguna uğramış hissettirme konusunda da oğlum kadar becerikliydi. Seni yakından tanımak nasıl bir şey acaba? diye sormak istedim. Komik, neşeli, şakacı mısın yoksa damarlarında akan kan seni karamsarlaştırıp, hırçınlaştırıp yüzüne gölge mi düşürüyor, o tebessümün ve yeşil gözlerin vaat ettiği kahkahaları mı susturuyor? Bilmek istiyordum – çünkü anlayamıyordum. Onu insan sarrafı olduğu için tebrik etmek üzereydim ki telefonu çaldı.

Erkek arkadaşı tabii! Başka kim olacak. Cep telefonlarının her şeyi sürekli bölmesine çok alışmıştım, öyle ki artık araya telefon girmeden öğrencilerimle kahve içmek ya da meslektaşlarımla, oğlumla konuşmak imkânsızlaşmıştı. Telefon ziliyle kurtulmak, telefon ziliyle susturulmak, telefon ziliyle ötelenmek.“Merhaba baba,” dedi telefon çalar çalmaz. Telefonu, yüksek zil sesi diğer yolcuları rahatsız etmesin diye hemen yanıtladı sanmıştım. Ama bağırarak konuştuğunu görünce şaşırdım. “Lanet olası tren! Durdu, ne kadarlığına hiçbir fikrim yok ama iki saate varırım herhalde. Birazdan görüşürüz.” Babası ona bir şey soruyordu. “Herhalde yaptım şapşal, nasıl unuturum.” Bir şey daha sordu.

“Onu da.” Sessizlik. “Ben de. Hem de çok.” Telefonu kapatıp sırt çantasının içine geri fırlattı, adeta, Bir daha rahatsız edilmeyeceğiz, diyordu. Tereddütle gülümsedi. “Babalar,” dedi sonunda, Hepsi de aynı, değil mi? manasında. Ama sonra açıkladı. “Her hafta sonu görüşüyoruz, ondan hafta sonu ben sorumluyum; hafta içi de kardeşlerim ve bakıcısı ilgileniyor.” Başka bir şey dememe fırsat vermeden sordu: “Ee, bu akşamki etkinlik için mi takıp takıştırdın?” Üstümdekileri tarif etmenin ne acayip bir yoluydu bu! “Takıp takıştırmış gibi mi görünüyorum?” diye yanıt verdim, ifadeyi alayla tekrar etmiştim ki iltifat peşinde olduğumu düşünmesin. “Eh, cep mendili, kolalanmış gömlek, kravat yok ama kol düğmesi var öyle mi? Bence giyimine özen göstermişsin. Biraz eski usul ama jilet gibi.” Karşılıklı gülümsedik. “Aslında kravatım yanımda,” dedim, ceketimin cebinden renkli bir kravatı gösterecek kadar çıkarıp sonra geri koyarak. Kendimle dalga geçebilecek kadar esprili olduğumu görsün istiyordum.

“Tam tahmin ettiğim gibi,” dedi. “Takıp takıştırılmış! Bayramlıklarını giymiş emekli bir profesör kadar değil ama yakın. Ee, oğlunla Roma’da neler yapıyorsunuz?” Hiç pes etmeyecek miydi? Baştaki sorumla senlibenli olabileceğimizi düşünmesine mi yol açmıştım? “Beş altı haftada bir buluşuyoruz. Bir süredir Roma’da ama yakında Paris’e taşınacak. Onu şimdiden özlüyorum. Onunla vakit geçirmek hoşumaidiyor, özel bir şey yapmıyoruz aslında, bol bol yürüyoruz, genelde de aynı rotayı izliyoruz: konservatuvar üzerinden onun Roma’sı, genç bir öğretmenken yaşadığım yerler üzerinden benim Roma’m.

Sonunda mutlaka Armando’da öğle yemeği yiyoruz. Ya benimle vakit geçirmekten keyif alıyor ya da sadece dişini sıkıyor, hangisi olduğunu hâlâ kestiremiyorum, belki ikisi de; ama bu ziyaretleri bir ayine dönüştürdük: Via Vittoria, Via Belsiana, Via del Babuino. Bazen ta Protestan Mezarlığı’na kadar dolanıyoruz. Hayatımızın mihenk taşları gibi bu yerler. Onlara mabetlerimiz diyoruz, inançlı insanların farklı madonnelle’lerde yani sokak mabetlerinde sokağın Meryem’ine biat etmek için durmalarından esinlenerek. İkimiz de unutmuyoruz: öğle yemeği, yürüyüş, mabetler. Şanslıyım. Onunla Roma’da dolaşmak bile başlı başına bir ibadet gibi. Her köşede bir anı var – seninki, bir başkasınınki, şehrinki. Ben Roma’yı alacakaranlıkta seviyorum, o ise öğleden sonrayı tercih ediyor, bazen öylesine bir yerde beş çayı içip oyalanarak akşam olmasını bekliyor, sonra da içkiye geçiyoruz.”

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Adınla Çağır Beni ~ André AcimanAdınla Çağır Beni

    Adınla Çağır Beni

    André Aciman

    Aşk birden çıkar insanın karşısına, yakalamak ya da ıskalamak size kalmış. Bazen “aşk” olduğunu anlamazsınız, bazen de anlasanız bile onu tutmak, kendinize saklamak zordur....

  2. Enigma Varyasyonları ~ André AcimanEnigma Varyasyonları

    Enigma Varyasyonları

    André Aciman

    Bir adam İtalyan yazının soluk kesen sıcağında, terebentin ve talaş kokuları arasında ilk kez içine düştüğü aşkın ve hüsranın buruk, metalik tadını anımsayıverir. New...

Bebhome Kahve

Aynı Kategoriden

  1. Marvellous Ways’in Bir Yılı ~ Sarah WinmanMarvellous Ways’in Bir Yılı

    Marvellous Ways’in Bir Yılı

    Sarah Winman

    Günleri tükenmeden önce kalbinde hâlâ yeşerecek yeni sevgiler vardı. Seksen dokuz yaşındaki Marvellous Ways, neredeyse bütün hayatını ücra bir koyda tek başına geçirmişti. Son...

  2. İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece ~ Salman Rushdieİki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece

    İki Yıl Sekiz Ay Yirmi Sekiz Gece

    Salman Rushdie

    İki yıl, sekiz ay ve yirmi sekiz gece. Parmak hesabı yaptığımızda bin bir gece. Çağımızın en usta anlatıcılarından Salman Rushdie, Şehrazad’ın masallarından aldığı motiflerle...

  3. Aldatma ~ Charlotte LinkAldatma

    Aldatma

    Charlotte Link

    Her kadın hayatında bir kez olsun aldatılır mı ya da aslında her erkek aldatır mı? Peki aldatılan kadın kocasını intikam için aldatır mı? Başarılı...

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur