Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Cevizli Bahçe / Öyküler 1

Kemal Bilbaşar

Cevizli Bahçe / Öyküler 1

cevizli-bahce-oykuler-1-kemal-bilbasar“Tekrar sıkıntıyla yağlığını alnında gezdirdi, öfkeli öfkeli yere tükürdü. Ah Satıoğlu… Bu çektikleri hep onun yüzündendi. Karun gibi zengin adam, Dal Murat gibi donsuzdan üç buçuk kuruşunu alamadıysa ne olmuştu? Para kazanmış da mı vermemişti? Her zaman yağmur duasına çıkarak Allah’tan kuruyan tarlalarına bir damla rahmet isterlerken, geçen yıl tarlaları su basmışsa, mahsul alamamışlarsa bunun vebali kimindi? Amma bunu herife nasıl anlatmalıydı?”

Kemal Bilbaşar, romanlarında olduğu gibi öykülerinde de Anadolu’nun her bölgesinden çarpıcı kesitler sunuyor okuyucularına. Cumhuriyet döneminin kent ve taşra dokusunu yansıtan bu öykülerde ağalık, köy hayatı; toplumun, devlet memurları ve din adamlarıyla kurduğu çarpık ilişkilerin yanı sıra kadının toplumdaki yeri de nüktedan bir gerçekçilikle ortaya konuyor. Bilbaşar, yoksulluk, otorite, eşitsizlik ve ahlaka ilişkin kadim soruları bir kez daha hatırlatıyor.

İçindekiler

ANADOLU’DAN HİKÂYELER
Budakoğlu ………………………………………………………… 13
Hacı Emmi’nin Damadı………………………………………. 27
Kaza ………………………………………………………………… 45
Tuğla Ocağı ………………………………………………………. 53
Amasralı Gemiciler…………………………………………….. 67
Kantarcı Güdük Şakir Efendi……………………………… 109
Emekli Beygirler………………………………………………. 119
Halka……………………………………………………………… 125
Sarhoş…………………………………………………………….. 139
CEVİZLİ BAHÇE
Tandır…………………………………………………………….. 157
Kadırga …………………………………………………………… 165
Yangın…………………………………………………………….. 195
Bir Zaaf Yüzünden……………………………………………. 207
Şehrin Taşı Toprağı……………………………………………. 231
Umudun Ötesinde……………………………………………. 237
Hafız Yunus…………………………………………………….. 241
Müsakkafat Kâtibi Sırrı……………………………………… 265
Kutsal Sırmalı Uçkur ………………………………………… 285
Gelin Arabası…………………………………………………… 291
Yeşil Taşlı Broş ………………………………………………… 297
Süleyman Efendi’nin Yeniden İşe Girme Kararı ……. 303
Süleyman Efendi’nin Hayal Kırıklığı ve Eğri Yol …… 313
Teşekkür Telgrafı………………………………………………. 323
Çancı’nın Karısı ………………………………………………. 331
Cevizli Bahçe…………………………………………………… 349
PAZARLIK
Pazarlık…………………………………………………………… 369
Akrabalar Arasında …………………………………………… 381
Çoluk Çocuk Sahibi …………………………………………. 417

ANADOLU’DAN HİKÂYELER

BUDAKOĞLU

Budakoğlu yatsıdan sonra, ocak toplantısına gitmek üzere evden çıktı. Basık, gölge vermeyen tek katlı evlerle çevrili sokakta, mahallenin çocukları, ay ışığından faydalanarak oyun oynuyorlardı. Çocuklarını gözetmek için değil, gazdan tasarruf etmek maksadıyla kadınlar, kapıların tek basamaklı taş merdiveni üzerinde oturmuş çorap örüyor, sebze ayıklıyor ve yosma Asiye için birbirini bo- ğazlayan iki kardeşin dedikodusunu yapıyorlardı. Saklambaçtan usanan, koşmaktan yorulan, annelerini taklit eden kızlar, kasabada son günlerde yakılan ve ağızlarından sakız gibi eksik olmayan Asiye’nin türküsünü söylü- yorlardı:

Yağmur yağar bahçelerde sel olur
Asiye de hanıma gönül veren kül olur.
Baba evlat yedi katlı el olur…

Mahallenin biricik iki katlı ve ışıklı evinden Budakoğ­ lu’nun dışarı çıktığını gören kadınlar, karanlığa rağmen, alışılmış bir tesettür ihtiyacıyla yazmalarını ağızlarına iliştirdiler, birbirlerine sokularak seslerini kestiler. Kızlar türküyü yarım bıraktılar, çocuklar oyuna bir an için ara verdiler.

Budakoğlu, kendisine gösterilen bu saygıyı gerekli görmeye alışmış bir insan olmakla beraber, içine dolan gururdan göğsü gerildi, dolu dolu öksürdü, ağır ağır yokuştan aşağıya doğru inmeye başladı. Budakoğlu’nun sallanarak yürüyen kalıplı hayali kaybolunca çocuklar yeniden türküye, oyuna daldılar. Kadınlardan biri Budakoğlu’nun pencerelerine bir göz atıp orada dinleyen biri bulunmadığına emin olduktan sonra Budakoğlu ile Asiye orospusunun bütün kasabaca bilinen ilişkisinin en yeni havadisini verdi. Bunun üzerine kadınlar, onun geçmiş ahlaksızlıkları hakkında bildiklerini hep ortaya döktüler. Budakoğlu’na, Asiye orospusuna sövdüler. Karısına karşı hıncı olanlar da bunu, alınmış bir çeşit öç sayarak, “Oh olsun kahpeye!” dediler. Fakat içlerinden bir dul kadın, kırkından sonra azanı teneşirin paklayacağını, Allah’ın, kocalarını şeytan şerrinden korumasını söylemesi üzerine sustular, her zamanki kara düşüncelerine daldılar.
Budakoğlu yokuştan aşağı inerken, peşi sıra gelen türkünün dizelerini içinden tekrarlıyordu:

Bahçesinde çekirdeksiz dudu var
Asiye de hanımın kardan beyaz budu var.

Asiye’nin beyaz budu işte ilk kez işine yaramamıştı. “Bankacı keratası” Asiye ile yola gelir cinsinden değildi. Eğer öyle olsaydı şimdi ambarlarda yığılmış buğdaylar, sarı altın oluverirlerdi. Bu kadar ayak direyecek de ne vardı? Hükümet “panga”ya, buğdayı önce köylüden satın al demişse ne olmuştu? Onun buğdayları da kasabanın sokaklarında yetişmemişti ya! Hem köylü demek Budakoğlu demek değil miydi? Hangi köylü, buğdayını ondan izinsiz satabilirdi? Hangi köylü ayakkabıyı, mintanı Budakoğlu vermezse çıplak kalmaya mahkûm değildi? Banka mı gelinlik kızların çeyizini veriyordu? Köylü, buğdayını bankadan önce Budakoğlu’na götürmüşse bundan kime neydi? Aksuata dediğin alan satana ait bir işti. Ama nasıl anlatmalı? Herif, emir, diyor da başka bir söz demiyordu. Ambarda buğdaylar gün günden kızışıyor, aktarmayla önünü almak kolay olmuyordu. Budakoğlu bulsa, bankacının dazlak kafasını yumruklayacaktı. Ne kalın kafası vardı herifin! Nereden göndermişlerdi bu keli buraya. Allah selamet versin, giden bankacı ile pek sevişirlerdi. Gündüz gece beraberlerdi. İnsan gibi eğlenmesini de, para yemesini de bilirdi; eğlence yaratırdı köpoğlu… Irmak üzerindeki sandal âlemlerini, bağlarda kadın oynattıkları günleri yeniden hatırladı. Eski bankacı havadan para kazandırır, kendi de kazanırdı. Bankacı dediğin böyle olmalıydı. Bir ay daha sabretseler de onu burada alıkoysalardı başına bu felaket gelir miydi hiç?

Bankaya, “buğdayı önce köylüden alma” emri geldi- ği gün, eski bankacı, “Hazırlat sandalı Budakoğlu… Gene vurdun turnayı gözünden,” diye ağzı bir karış açık, ma- ğazaya uğramıştı. Budakoğlu onun kârlı müjdesine alı- şıktı. Her seferinde bu, “Hazırlat sandalı…” sözü, ona iki bin-üç bin lira vurdurmuştu. Bankacı, yapılacak şeyi anlattığı zaman aklı yatmıştı: Bu haberi bankacı on beş gün gizli tutacak, ilan vermeyecekti. Bu on beş gün içinde de Budakoğlu, köylünün buğdayını toplayacaktı. Köylü, buğdayını ona vermeyip de ne halt edecekti? Şimdiye kadar, borçları buğday ile ödeme işinde nazlanan hep kendisi değil miydi? O gece Asiye’nin bahçesindeki dut ağacı dibinde yosmalar kaşık şıkırdatırken, işin ayrıntıları üzerinde de anlaşmışlardı. Bankacı, okka başında on paraya razıydı.

İşler, bu on beş gün içinde gayet yolunda gitmişti. Buğdayla borçlarını ödeyeceklerini işiten köylüler, sevinç ve minnettarlıkla arabalarına, eşeklerine buğdayı yüklemişler, Budakoğlu’na koşmuşlar, ellerini öperek saygılarını göstermişlerdi. Budakoğlu onlardan buğdayı üç kuruşa toplarken köylüler bu iyiliğini unutmayacaklarını söylemişlerdi, “Allah, ömrünü de malın gibi ziyade etsin,” demişlerdi. Fakat buğdayı “banka”nın köylüden altı kuruşa satın alacağı duyulduğu zaman bütün köylerde bir kin dalgası dolaşmıştı. Budakoğlu buğdayı topladığı sırada köy kahvesinde onu iyi tanıyan ihtiyarların, “Bunda bir iş var,” sözü doğru çıkmıştı. Gençler Budakoğlu’nu öldürtmek istemişler, orta yaşlılar avradına, sinsilesine sövmüşler, ihtiyarlar sükûnet tavsiye etmişlerdi: “Panga”nın kelepiri bugün var yarın yoktu. Ne zaman olsa Budakoğlu’na işleri düşecekti. Fukara, zengini darıltmamalıydı. Ziyanı gene fakire olurdu… Fakat “…” köyünde bir çift öküze, iki kolu sağlam bir karıya ihtiyacı olan Çolak Himmet, böyle bir fırsatı kaçırmış olmayı bir türlü hazmedememisti. “Donguzu da malsız gomalı!” diye bar bar bağırmıştı.

Olayın dedikodusu kasaba içinde de saman gibi için için yanmıştı. Yerli memurlar kaymakamdan ziyade Budakoğlu’ndan çekinirlerdi. Yabancı memurlarsa veresiye ile yakayı çoktan ona kaptırmışlardı. Böyle olmasa da kaymakam, bağlarda Budakoğlu’yla birlik karı oynatırken nasıl ağızlarını açıp da söz söyleyebilirlerdi. Bunun için onların ırmak boyundaki salaşlarda iki başlı dedikoduları laf kıtlığında söylenen sözlerden ileri gitmiyordu. Tenhada iki kişi konuşmak imkânını bulursa, kafa kafaya verip kaymakamdan Budakoğlu’na varıncaya kadar tüm kasaba ileri gelenlerini yere vururlar, “bu işlerin böyle yürümeyeceğini” söylerlerdi. Fakat konuşmaya bir üçüncü insan karıştı mı, derhal lafın rengini kaymakamın ve Budakoğlu’nun lehine değiştirirlerdi.

Tüm söylentiler kendisine yetiştirildiği halde Budakoğlu, en küçük bir korkuya kapılmamıştı. Ama, şu bir ay içinde işler nasıl da berbat oluvermişti. Ne olduysa o sarı tüylü Alman gâvuruna benzer müfettişin apansızın kasabaya çıkıp gelmesinden sonra olmuştu. Salı günü, henüz sabahın onunda, bağda akşamın keyfi sürüp giderken bankanın açıkgöz hademesi kül gibi benziyle soluk soluğa bahçeye girmiş, müfettişin geldiğini haber vermişti. Müfettiş sözü orada bulunan tüm sarhoşları ayıltmıştı. Kaymakam, maarif memuru, mal müdürü hep sararmışlardı. Kendi hademesini gören bankacı, “Ne müfettişi ülen, söylesene…” diye çıkışmıştı. Hademe kekeleyerek banka müfettişi olduğunu söylediği zaman, bankacının yağlı, kızıl ensesi sararmıştı. Buna karşılık öteki memurlar, “Geçmiş olsun,” der gibi biribirlerine bakmışlardı. Sonra her birisi babayiğitliği elden bırakmayarak birer iş bahanesiyle, tadı kaçan meclisten ayrılmışlar, birbirlerine görünmeden görevleri başına gitmişlerdi. Budakoğlu, Asiye’ye, “Bu korku onlarda en fazla beş-on gün sürer. Sonra birer ikişer gene buraya gelirler,” demişti.

Müfettişin gelişi umduğundan kötü çıkmıştı. Müfettiş, bankacının birçok yolsuzluklarını bulmuş, ona iş- ten el çektirmişti. Ertesi gün de bankacının tutuklandığı işitilmişti. Budakoğlu nasıl davranacağını kestirememiş- ti. Bankacıya kefil olup onu bıraktırabilirdi. Ama böyle yapmadı. Belki işin böyle olmasında bir hayır vardı. Gelecek bankacı ile pazarlık belki daha kazançlı bir sonuca bağlanabilirdi. Sonra kasabadaki dedikoduları düşünerek bankacı ile girdisi çıktısı olduğunu açıkça göstermekten çekinmiş, işi oluruna bırakmıştı.

Oysa işler inadına ters gitmişti. Bir hafta sonra gelen bu “kabak kafalı” bankacı umutlarını tüm suya düşürmüştü. Daha ilk gün ırmak kenarındaki kahvede onu gördüğü zaman o mavi gözlerin dik bakışını, o kuru suratın donukluğunu beğenmemişti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıCevizli Bahçe / Öyküler 1
  • Sayfa Sayısı432
  • YazarKemal Bilbaşar
  • ISBN9789750725982
  • Boyutlar, Kapak13x19, Ciltsiz
  • YayıneviCan Yayınları / 2015

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur