Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Eşsiz… Şiirsel ve sarsıcı. – The New York Times Book Review Hatırlamak, unutmak ve yeniden hatırlamak üzerine sarsıcı bir roman Geçmişinde başarılı bir cerrah olan ve iki yetişkin çocuğu olan Dr. Jennifer White, Alzehemeir hastalığına yakalanır. Bir taraftan bu hastalıkla mücadele ederken, diğer taraftan da parmakları kesilmiş bir halde ölü bulunan en yakın arkadaşının katil zanlısı olarak suçlanmaktadır. Yalnızca hatırladığı zamanlarda kendisini temize çıkarmaya çalışmaktadır. Her Gün Yeniden, unutmak, hatırlamak, aile bağları, evlilik, arkadaşlık, annelik ve insan olmaya dair okurun hem yüreğine dokunacak hem de tüylerini ürpertecek bir hikâye İlginç Ustalık gerektiriyor Eşsiz Zorlayıcı LaPlante unutmanın unutulmayacak bir portresini çizmiş. – The Washington Post Book World Etkileyici Zekice işlenmiş bir roman. – Publishers Weekly Ustaca ilerliyor Hayal gücünün hayret verici bir oyunu. – Chicago Tribune

***

Bir şey oldu. Her zaman fark edersiniz. Gelir ve bir enkaz bulursunuz: Kırık bir lamba, tanınmanın eşiğinde titreyen, harap olmuş bir insan yüzü. Bazen üniformalı biri: Bir sağlık görevlisi, bir hemşire. Avcundaki hapı uzatan bir el. Ya da nişan almış bir iğne.

Bu kez bir odada; soğuk, metal, katlanabilir bir sandalyede oturuyorum. Oda tanıdık değil, ama buna alışkınım. İpuçlarına bakıyorum. Ofis benzeri bir yer, masa ve bilgisayarlarla dolu, uzun ve kalabalık, her yerde kâğıtlar. Pencere yok.

Duvarların açık yeşilini zar zor seçiyorum, bir sürü poster, not kâğıtları ve duyurular… Üzerimizde floresan bir aydınlatma. Adamlar ve kadınlar konuşuyorlar, ama birbirleriyle, benimle değil. Bazıları bol elbiseler giymiş, bazıları kot pantolon. Ve bir sürü üniforma. Gülümsemenin uygun kaçmayacağını tahmin ediyorum. Korku uygun gibi.

***

Hâlâ okuyabiliyorum, o kadar ileri gitmedim, henüz değil. Artık kitap değil belki, ama gazetedeki makaleleri okuyorum. Dergi yazıları, onlar da yeterince kısaysa. Bir sistemim var: Çizgili bir kâğıt alıyorum. Üzerine notlar alıyorum, tıpkı tıp fakültesindeki gibi. Kafam karıştığında notlarımı okuyorum. Dönüp onlara bakıyorum. Tek bir Tribüne makalesini okumam iki saat sürebiliyor, The New York Times ise günümün yarısını alıyor. Şimdi, masaya oturuyorum ve birinin uzattığı kâğıdı alıyorum, bir de kalem. Okurken sayfanın kenarlarına yazıyorum. Bunlar geçici çözümler. Şiddetli öfke krizleri devam ediyor. Ektiklerini biçtiler ve tövbe etmeliler.

Sonrasında bu notlara bakıyorum, ama bir anlam veremiyorum, bir huzursuzluk, kontrolün bende olmadığı hissi. Maviler içinde iri bir adam üzerime eğiliyor, eli kolumun birkaç santim ötesinde. Kavramaya hazır. Beni çekmeye.

***

Size okuduğum haklarınızı anlıyor musunuz? Bunları göz önünde bulundurarak benimle konuşmak ister misiniz?

Ben eve gitmek istiyorum. Eve gitmek istiyorum. Philadelphia’da mıyım? Walnut Lane üzerinde bir ev vardı. Sokaklarda futbol oynardık.

Hayır, burası Şikago. Koğuş Kırk-üç, Polis bölgesi Yirmi. Oğlunuza ve kızınıza telefon ettik. Dilediğiniz zaman sorguyu bitirebiliriz ve haklarınızdan faydalanabilirsiniz.

Sonlandırmak istiyorum. Evet.

***

Mutfak duvarına büyük bir tahta asılmış. Üzerinde, kalın siyah tahta kalemiyle yazılmış sözler var: Adım Dr. Jennifer White. Altmış dört yaşındayım. Unutkanlık yaşıyorum. Oğlum Mark yirmi dokuz yaşında Kızım Fiona yirmi dört. Bakıcı Magdalena benimle birlikte yaşıyor.

Her şey net. Öyleyse evimdeki bu diğer insanlar kim? İnsanlar, yabancılar, her yerde. Tanımadığım sarışın bir kadın mutfağımda çay içiyor. Gözüm köşedeki bir hareketlenmeye takılıyor. Köşeyi dönüp solona giriyorum ve yabancı bir yüz daha. Sen kimsin, diyorum. Bu insanlar kim? Onu tanıyor musun? Mutfağı işaret ediyorum ve gülmeye başlıyorlar.

O benim, diyorlar. Oradaydım, şimdi buradayım. Evde senden başka bir tek ben varım. Çay isteyip istemediğimi soruyorlar. Yürüyüşe gitmek isteyip istemediğimi. Bebek miyim ben, diyorum. Sorulardan sıkıldım. Beni tanıyorsun, değil mi? Hatırlamıyor musun? Magdalena. Arkadaşın.

***

Defter, kendimle iletişim kurmanın bir yolu, başkalarıyla da Boş geçen zamanları dolduruyorum. Her şey sisin içine gömüldüğünde, biri hatırlayamadığım bir olay veya konuşmadan söz ettiğinde sayfaları karıştırıyorum. Bazen orada olduğunu bilip okumak beni rahatlatıyor. Bazense değil. Bu, benim bilincimin kutsal kitabı. Mutfak masasının üstünde yaşar. Büyük ve kare: Kabartmalı deri bir kapağı ve koyu krem rengi sayfaları var. Her yazdığımın üzerine tarih ekleniyor. Tatlı bir bayan beni defterin başına oturtuyor.

20 Ocak 2009 yazıyor. Jennifer’ın notları. Kalemi bana uzatıyor. Bugün olanları yaz, diyor. Çocukluğunu anlat. Aklına ne gelirse.

İlk bilek artrodezimi hatırlıyorum. Neşterin derinin üzerindeki baskısı, nihayet içine girdiği andaki o hafif yumuşaklık Kasların esnekliği. Kemiğe doğru uzanan ameliyat makasım. Ve sonrasında parmaklarımdan teker teker çıkardığım kanlı eldiven.

***

Siyah. Herkes siyah giymiş. Caddeden St. Vincent’e doğru ikili, üçlü gruplar halinde yürüyorlar. Paltoları, başlarını saran eşarpları var ve keskin rüzgâr karşısında yüzleri yere bakıyor.

Sıcacık evimdeyim, yüzüm buzlu pencereye dönük, Magdalena başımda. Üç buçuk metre yüksekliğindeki oymalı ahşap kapıları görebiliyorum. Sonuna kadar açıklar ve insanlar içeri giriyor. Önce bir cenaze arabası, diğer araçlar hemen arkasında, farları yanıyor.

Amanda, diyor Magdalena bana. Amanda’nın cenazesi. Amanda kim, diye soruyorum. Magdalena tereddüt ediyor, ardından cevaplıyor, en yakın arkadaşın. Kızının vaftiz annesi.

Düşünüyorum. Olmuyor. Başımı sallıyorum. Magdalena defterimi getiriyor. Sayfaları çeviriyor. Gazeteden kesilmiş bir kâğıdı işaret ediyor:

Şıkago’da Yaşlı Bir Kadın Vücudu Parçalara Ayrılmış Halde Ölü Bulundu CHİCAGO TRİBÜNE – 23 Şubat 2009 ŞİKAGO, ILLINOIS – Yetmiş beş yaşındaki kadının parçalara ayrılmış cesedi dün Sheffield Bulvarı 2100 numaralı evinde bulundu.

Soruşturmayı yöneten yetkililere göre Amanda O’Toole’un cesedi, neredeyse bir hafta boyunca gazetesini almadığını fark eden bir komşusunun haber vermesi üzerine bulundu. Sağ elindeki dört parmağı kesilmişti. Ölüm zamanı tam olarak bilinmiyor, ama ölüm sebebinin kafa travması olduğu söyleniyor.

Evinde hiçbir şeyin çalınmadığı bildirildi. Henüz kimse yakalanmadı, ama polis soruşturmayla ilgisi olan birini gözaltına aldı ve ardından serbest bıraktı.

Yine deniyorum. Ama hiçbir şey gelmiyor aklıma. Magdalena gidiyor. Bir fotoğrafla geri dönüyor.

İki kadın, biri diğerinden en az beş santim daha uzun, beyaz saçları sıkı bir topuzla toplanmış. Diğeri daha genç, keskin, narin yüzünün çevresine inen daha kısa, dalgalı, gri saçları var. Bu güzelmiş besbelli, bir zamanlar.

Bu sensin diyor Magdalena, genç kadını işaret edip. Ve bu da Amanda. Fotoğrafı inceliyorum.

Uzun boylu kadının dayatmacı bir yüzü var. Güzel demek zor. İyi de demezsiniz. Burun deliklerinin etrafında keskin çizgiler, belki de çenesine dek uzanan kibir çizgileri. İki kadın yakın duruyorlar, temas yok, ama bir yakınlık olduğu belli.

Hatırlamaya çalış, diyor Magdalena. Önemli olabilir. Elini omzuma koyuyor. Benden bir şey istiyor. Ne? Ama aniden yorgun hissediyorum. Ellerim titriyor. Göğsümün ortasından ter akıyor.

Odama gitmek istiyorum, diyorum. Magdalena’nın eline dokunuyorum. Bırak beni.

***

Amanda mı? Ölmüş mü? İnanamıyorum. Sevgili, canım arkadaşım. Çocuklarımın annesi sayılır. Mahalledeki dostum. Kardeşim.

Amanda olmasaydı yapayalnız kalırdım. Farklıydım ben. Hep uzaktım. Bir başımaydım.

Kimse bilmezdi tabii. Onlar görüntüye aldanırlardı, kandırmak öyle kolaydı ki! Amanda dışında kimse anlamadı zaaflarımı. O beni gördü, gizli tek başınalığımdan kurtardı. Peki, ya onun bana ihtiyacı olduğunda ben neredeydim? Burada. Üç ev yanda. Kendi üzüntülerimle. O acı çekerken. Bir canavar bıçağını savurup öldürmek için saplarken.

Ah bu ıstırap! Öyle acı ki! İlaçlarımı içmeyeceğim artık. Neşterimi beynime götürüp onun resmini kazıyacağım. Ve bunca aydır mücadele ettiğim şey için dua edeceğim: Mülayim kayıtsızlık.

***

Tatlı kadın defterime yazıyor. Kendi ismini yazıyor: Magdalena Bugün, 11 Mart Cuma, kötü bir gündü. Basamağa çarpıp ayak parmağını kırdın. Acil bölümünden kaçıp otoparka gittin, yaşlı biri seni geri getirdi. Ona tükürdün.

Ne ayıp!

***

Bu yarım kalmışlık. Gölgelerdeki hayat. Nörofibriler yumaklar çoğaldıkça, sinirsel plaklar sertleştikçe, sinapslar ateşlemeyi kesip beynim zırvaladıkça farkındalığımı koruyorum. Anestezi verilmemiş bir hasta.

Her hücrenin her ölümü beni en hassas olduğum yerden vuruyor. Ve tanımadığım insanlar bana acıyorlar. Beni kucaklıyorlar. Elimi tutmaya çalışıyorlar. Bana ergenlik öncesi isimler takıyorlar: Jen, Jenny. Yabancılar arasında meşhur olduğumu, hatta sevildiğimi kabul etmek zorunda kalıyorum. Ünlüyüm ben!

Kendi zihnimdeki bir efsane.

***

Son zamanlarda defterim uyarılarla doldu. Mark bugün çok kızdı. Telefonu yüzüme kapadı. Magda’ena arayan hiç kimseyle görüşmememi söylüyor. O çamaşır yıkarken veya banyodayken kapıyı açmayacakmışım.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıHer Gün Yeniden
  • Sayfa Sayısı312
  • YazarAlice Laplante
  • ISBN9786055514617
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviFeniks Yayınları / 2011

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur