Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

kirmizi-pazartesi-gabriel-garcia-marquez-can-yayinlariKolombiyalı büyük yazar Gabriel García Márquez’in 1981’de yayımlanan yedinci romanı Kırmızı Pazartesi, işleneceğini herkesin bildiği, engel olmak için kimsenin bir şey yapmadığı bir namus cinayetinin öyküsü. Hem Kolombiya’da, hem de yayımlandığı dünyanın dört bir yanındaki pek çok ülkede sarsıcı etkileri olmuş bir roman. Usta yazar, çocukluğunu geçirdiği kasabada yıllar önce yaşanmış bir cinayet olayını aktarıyor. Romanın kahramanı Santiago Nasar’ın öldürüleceği daha ilk satırlardan belli. Kırmızı Pazartesi, yalnızca bir cinayetin arka planını değil, bir halkın ortak davranış biçimlerinin potresini de çiziyor. Böylece, sonuna dek ilgiyle okuyacağınız bu kısa ve ölümsüz roman, bir toplumsal ruhçözümü niteliği de kazanmış oluyor.

***

Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün, pisko­posun geleceği gemiyi karşılamak için sabah saat 5.30’da kalkmıştı. Rüyasında kendini koca koca incir ağaçlarından bir ormanın içinden geçerken görmüştü, incecik bir yağmur çiseliyordu, bir an için mutluluk duymuş, ama uyandığında üstü ba­şı kuş pislikleri içindeymiş duygusuna kapılmış­tı. “Rüyasında hep ağaçlar görürdü,” demişti ba­na annesi Plâcida Linero, o uğursuz pazartesinin ayrıntılarını aradan 27 yıl geçtikten sonra anım­sarken. “Bir hafta önce de rüyasında, badem ağaçlarının arasından uçarken dalların hiçbirine çarpmadan geçip giden yaldızlı kâğıttan yapılma bir uçağın içinde tek başına oturduğunu görmüş­tü.” Başkalarının rüyalarını, yemekten önce aç karnma anlatmaları koşuluyla, doğru yorumla­makta üstüne yoktu kadının, ama ne oğlunun gördüğü o iki rüyada herhangi bir uğursuzluk be­lirtisi fark etmişti, ne de ölümünden önceki sa­bahlarda kendisine anlatmış olduğu daha başka ağaçlı rüyalarında.

Santiago Nasar, kendisi de bu rüyasını kötüye yormamıştı. Üstünü başını çıkarmadan yatıp çok az uyumuş, kötü bir gece geçirmişti; sabahleyin başında ağrı, damağında bakır pasıyla uyanmış,

bunları gece yarısından sonraya kadar sürmüş olan düğün eğlencesinin doğal sonucu diye yo­rumlamıştı. Dahası var: Saat 6.05’te evinden çıktı­ğından başlayıp bir saat sonrasında tıpkı bir do­muz gibi boğazlanana kadar geçen sürede rastla­dığı pek çok kişi, onu biraz uyku mahmurluğu içinde, ama keyifli olarak anımsıyordu; hepsine de, pek önemsemez bir tavırla, o günün güzel bir gün olduğu yorumunu yapmıştı. Bunların hiçbiri onun havadan söz edip etmediğinden pek emin değildi. Pek çok kişi, o dönemlerde güzel bir şu­bat günü beklenebileceği gibi, muz bahçelerinin içinden geçip gelen bir meltemin estiği pırıl pırıl bir sabah olduğu anısında birleşiyordu. Ama ço­ğunluk, bulanık, kapalı bir gökyüzünün altında durgun sulardan yükselen ağır bir kokunun du­yulduğu kasvetli bir hava olduğu, o felaket ânın­da, tıpkı Santiago Nasar’ın rüyasındaki o orman­da gördüğüne benzer ince bir yağmurun çiseledi­ği konusunda söz birliği ediyordu. Bense düğün eğlencesinin ertesinde Mana Alejandrina Cervantes’in o muhteşem koynunda, telaşla çalınan çan seslerinin şamatasıyla daha yeni uyanmış, kendi­me gelmeye çalışıyor, çanları piskoposun şerefine çalıyorlar sanıyordum.

Santiago Nasar, beyaz ketenden bir pantolon­la gömlek giymişti, her ikisi de kolalı değildi, bir önceki gün düğün için giydiklerinin eşiydi. Sayı­lı günlerde hep böyle giyinirdi. Piskopos gelecek olmasaydı, babasından miras kalan, pek başarılı olmasa da sağduyuyla yönettiği sığır çiftliği Kut­sal Çehre’ye her pazartesi giderken giydiği haki renkli giysisiyle binici çizmelerini giyerdi. Arazi­ ye çıktığında belinde bir de 357 Magnum taşırdı; dediğine bakılırsa bu yivli silahın kaplamalı kur­şunları bir atı bile ortadan ikiye bölebilirdi. Kek­lik mevsiminde eğitilmiş şahinleriyle birlikte öte­ki gereçlerini de yanında götürürdü. Dahası: Do­labında bir 30.06 Mannlicher-Schönauer tüfeği, bir 300 Holland Magnum’u, çift ayarlı dürbünü olan bir 22 Homet’i, bir de otomatik Winchester’i vardı. Her zaman, tıpkı babası gibi, yastık kılıfı­nın arasına sakladığı silahıyla birlikte uyurdu, ama o gün evden çıkmadan önce mermilerini içinden çıkarmış, boş silahı komodinin çekmece­sine koymuştu. “Onu hiç dolu bırakmazdı,” de­mişti annesi bana. Bunu ben de biliyordum, ayrı­ca silahlarını bir yerde tuttuğunu, mermileriyse apayrı bir yere sakladığını da biliyordum, hani hiç kimse, o silahları evin içindeyken, rastlantı olarak bile olsa, doldurma hevesine kapılmasın diye. Babası tarafından akıllıca konulmuş bir ku­raldı bu, geçmişte bir sabah hizmetçi kızlardan bi­ri kılıfını çıkarmak için yastığı silkelediğinde ta­bancanın yere çarpıp patlamasıyla kurşunun oda­daki dolabı parçalayıp salonun duvarını aşarak savaş patlamışçasına bir gümbürtü içinde komşu evin yemek odasından geçip meydanın ta öte ya­nındaki kilisenin ana mihrabında duran insan bü­yüklüğündeki alçıdan bir aziz heykelini un ufak ettiğinden beri. O zamanlar küçücük bir çocuk olan Santiago Nasar, bu talihsizlikten alman dersi hiçbir zaman unutmamıştı.

Annesinin gözünün önünde oğlundan kalan son hayal, yatak odasının içinden şöyle bir geç­mesi olmuştu. Banyodaki ecza dolabında el yordamıyla aspirin bulmaya çalışırken annesini uy­kusundan uyandırmış, kadın da ışığı açmca, elin­de bir bardak suyla, kapıda durduğunu görmüştü; sonsuza dek unutamayacağı bir görüntüydü bu. Santiago Nasar işte o sırada anlatmıştı gördüğü rüyayı, ama annesi ağaçları hiç önemsememişti.

“Kuşlarla ilgili tüm rüyalar hayırlıdır,” demiş­ti ona.

Anıların kırık aynasını ortalığa saçılmış ince­cik onca parçadan bir araya getirme çabasıyla bu unutulmuş kasabaya geri döndüğümde, yaşlılığı­nın son demlerinde onu bulduğum aynı hamakta yine aynı biçimde yatarken bakıp görmüştü o sa­bah oğlunu. Günün yalın aydınlığında bedeninin çizgileri zar zor seçilebiliyordu, oğlunun yatak odasına son uğradığında kendisine bıraktığı geç­mek bilmez baş ağrısına karşı kullandığı şifalı yapraklar vardı şakaklarında. Yan yatmış, doğrul­maya çalışırken hamağın baş kısmındaki agave elyaflarından yapılma iplere tutunmuştu, odanın alacakaranlığında cinayetin işlendiği sabah beni şaşırtmış olan aynı vaftizhane kokusu vardı.

Kapının eşiğinde görünür görünmez beni Santiago Nasar’m hayaliyle karıştırdı. “İşte tam orada duruyordu,” dedi bana. “Yalnızca duru suy­la yıkanmış beyaz keten giysisi vardı üstünde, çünkü teni öyle narindi ki, kolanın hışırtısına hiç dayanamazdı.” Oğlunun geri döndüğü sanrısı ge­çip gidene kadar uzunca bir süre hamakta öylece oturdu, çayırteresi tohumları çiğneyip durdu. Sonra da içini çekti: “O benim hayatımın erkeğiy­di,” dedi.

Anasının belleğindeki gibi gördüm ben de Santiago Nasar’ı. Ocak ayının son haftası 21 yaşı­nı bitirmişti, ince uzundu, soluk benizliydi, Araplarınki gibi gözkapaklarıyla kıvırcık saçlarını ba­basından almıştı. Kadının bir an bile mutluluk getirmemiş bir mantık evliliğinde sahip olduğu tek çocuğuydu o. Çocuk, babasının yanında mut­lu olmuştu, ta ki üç yıl önce babası ansızın ölene kadar. Öldürüldüğü o pazartesi gününe kadar da, tek başına kalan anasının yanında babasına ben­zemeyi sürdürmüştü. İçgüdüsünü anasından al­mıştı. Babasından da çok küçük yaştan başlaya­rak ateşli silahlan kullanmayı, at sevgisini, yük­sekten uçan av kuşlarını eğitmeyi öğrenmişti, ay­rıca cesaretli olma sanatını da, ihtiyatlı olmanın yollarını da babası öğretmişti ona. Baba-oğul, ara­larında Arapça konuşurlardı, ama kendini dışlan­mış hissetmesin diye Plâcida Linero’nun yanında konuşmazlardı hiç. Kasabaya silahlı olarak indik­leri hiç görülmemişti, eğitilmiş şahinlerini kasa­baya bir tek kez götürmüşlerdi, o da yardım amaçlı bir panayırda yırtıcı kuş yetiştiriciliği ko­nusunda bir gösteri yapmak içindi. Babasının ölümü üzerine, ailenin çiftlik işlerini üstlenebil­mek için liseyi bitirdiğinde okulu bırakmak zo­runda kalmıştı. Santiago Nasar kendi doğası gere­ği neşeliydi, barışçıldı, açık yürekliydi.

Onu öldürecekleri gün, annesi oğlunu beyaz­lar giymiş görünce günlerini şaşırdığını sanmıştı. “O günün pazartesi olduğunu hatırlattım ona,” dedi bana. Ama oğlu, olur ki piskoposun yüzüğü­nü öpme fırsatını bulur diye böyle şık giyindiğini söylemişti. Annesiyse en küçük bir ilgi belirtisi göstermemişti.

“Piskopos, gemiden inmeyecektir bile,” de­mişti ona. “Her zamanki gibi görev gereği hayır dua edecek, geldiği gibi dönüp gidecektir. Bu ka­sabadan nefret eder o.”

Santiago Nasar da öyle olacağını biliyordu, ama kilisenin debdebesi karşı konulmaz derece­de büyülüyordu onu. “Tıpkı sinema gibi,” demiş­ti bir defasında bana. Oysa piskoposun gelişinin annesini tek ilgilendiren yanı, oğlunun yağmur altında ıslanabilecek olmasıydı, çünkü uykusu­nun arasında aksırdığım duymuştu. Yanına şem­siyesini almaşım tembih etmiş, ama oğlu ona eliy­le bir veda işareti yaptıktan sonra odadan çıkıp gitmişti. Bu onu son görüşü olmuştu.

Aşçı kadın Victoria Guzmân, ne o gün, ne de tüm şubat ayı boyunca yağmur yağmadığından emindi. “Tam tersine,” dedi bana, ölmeden kısa bir süre önce ziyaretine gittiğimde, “güneş ağustostakinden daha erken ısıtıyordu ortalığı.” San­tiago Nasar mutfağa girdiğinde o, çevresi soluk soluğa köpeklerle sarılı olarak, öğle yemeği için üç tane tavşanı parçalamaya çalışıyordu. “Sabah­ları hep kötü bir gece geçirmiş gibi bir suratla kalkardı,” diye anımsıyordu Victoria Guzmân, içinde hiçbir sevgi duymadan. Daha yeni gelişip serpilmeye başlamış olan kızı Divina Flor, bir ön­ceki geceden kalma sersemliği üstünden atabil­sin diye, her pazartesi yaptığı gibi, içine bol mik­tarda şekerkamışı alkolü katılmış koca bir fincan kopkoyu kahve getirmişti ona. O koskoca mutfak, ateşin çıtırtıları ve tüneklerinde uyuyan tavukla­rıyla, ağır ağır soluk alır gibiydi. Santiago Nasar, bir aspirin daha çiğnemiş, ocağın üzerinde tavşanların içini temizlemekte olan iki kadından ba­kımlarını ayırmadan, derin derin düşünerek, otu­rup kahvesini yavaş yavaş yudumlamaya koyul­muştu. Victoria Guzmân yaşına rağmen hiç bo­zulmamıştı. Henüz biraz kaba saba olan kızıysa, hormonlarının coşkusundan soluk soluğa görü­nüyordu. Santiago Nasar, boş fincanı elinden al­maya geldiğinde kızı bileğinden yakalamıştı.

“Artık evcilleştirilecek yaştasın,” demişti ona.

Victoria Guzmân da elindeki kanlı bıçağı gös­termişti ona.

“Çek elini kızımdan, beyaz adam!” diye bu­yurmuştu ciddi bir tavırla. “Ben hayatta oldukça sen o pınardan içemezsin.”

Tam yeniyetmelik yaşlarındayken İbrahim Nasar baştan çıkarmıştı Victoria Guzmân’ı. Çiftli­ğin ahırlarında yıllarca gizli gizli sevişmişti kızla, sevgisi tükenince de hizmet etsin diye onu alıp evine götürmüştü. Kadının daha sonraki kocasın­dan olan kızı Divina Flor, kaderinin Santiago Na- sar’ın kaçamaklar yaptığı yatağına girmek oldu­ğunu biliyor, bu düşünce onu şimdiden kaygılan­dırıyordu. “Öyle bir adam bir daha anasının kar­nından doğmamıştır,” dedi bana, o tombul, pörsümüş haliyle, çevresi başka başka aşkların meyve­leri olan bir sürü çocukla sarılı olarak. “Hık demiş babasının burnundan düşmüştü,” diye karşılık verdi Victoria Guzmân da. “Cenabet herifin biriy­di.” Ama tavşanlardan birinin iç organlarını kö­künden söküp dumanı tüten işkembeyle bağır­sakları köpeklerin önüne attığında Santiago Nasar’ın nasıl dehşete kapıldığını hatırlayınca bir an korkuyla ürpermeden edememişti.

“Bu kadar acımasız olma,” demişti ona San­tiago Nasar. “Onu bir insan olarak düşünsene.”

Savunmasız hayvanları öldürmeye alışmış bir adamın birdenbire böyle dehşete kapılabileceğini anlaması Victoria Guzmân’ın neredeyse yirmi yı­lını almıştı. “Yüce Tanrım!” diye bağırdı korku içinde. “Demek içine doğmuş!” Yine de cinayet sabahı içinde geçmişten kalma öyle çok hınç var­dı ki, sırf Santiago Nasar’ın kahvaltısını berbat et­mek için köpekleri öteki tavşanların iç organla­rıyla beslemeyi sürdürmüştü. İşte tam o sırada piskoposu getiren geminin tüyler ürpertici düdük sesleriyle tüm kasaba uykusundan uyanmıştı.

Ev, duvarları kaba saba kalaslardan yapılmış, iki katlı eski bir ambardı, çatısı iki yana da eğim­li çinkodandı, üstünde limandaki artıkları gözle­yen akbabalar bekleşirdi. Irmağın adamakıllı işe yaradığı zamanlarda yapılmıştı, o zamanlar deniz­de işleyen mavnalar, hatta bazı açık deniz gemile­ri, haliçteki bataklıkların arasından buralara ka­dar sokulmayı göze alırdı.

İbrahim Nasar, iç sa­vaşların ardından oraya son gelen Araplarla bir­likte çıkageldiğinde, ırmak yer değiştirdiğinden gemiler artık gelmez, bu ambar da kullanılmaz ol­muştu. İbrahim Nasar, hiçbir zaman açamadığı bir ithal mallar dükkânı açmak üzere burayı pek ucuza satın almış, ancak evleneceği zaman onu içinde yaşanacak bir eve dönüştürmüştü. Zemin kata her işe yarayan bir salon, dip kısmına da dört hayvan konulabilecek bir ahır, hizmetçi odaları, pencerelerinden sularının pis kokusunun her saat içeri girdiği limana bakan bir çiftlik evi mut­fağı yapmıştı. Salonda dokunmadığı tek şey, bir…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

  • Kitap AdıKırmızı Pazartesi
  • Sayfa Sayısı111
  • YazarGabriel Garcia Marquez
  • Çevirmen İnci Kut
  • ISBN9789750721571
  • Boyutlar, Kapak13 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviCan Yayınları / 2000

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur