Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Kutsal İsyan 2; Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi

Hasan İzzettin Dinamo

Kutsal İsyan 2; Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi

Mustafa Kemal, Bekirağa bölüğündeki ziyareti bitirmiş, Rauf Beyle yanyana kurulmuş, Cevat Abbas’ı karşılarına almış bir Lando ile Şişli’ye dönüyordu. Araba, Sultanahmet tramvay durağına varmıştı ki Mustafa Kemal’in gözleri, orda, elinde bir demet leylakla bekleyen genç bir kadının gözleriyle karşılaştı. Bu, Fikriye idi. Harbiye – Aksaray tramvayını beklediği anlaşılıyordu. Mustafa Kemal arabacıya:
– Biraz durur musun ahbap, dedi. Araba, tam Fikriye’nin önünde durdu. Mustafa Kemal eliyle işaret ederek:
– Durmayın binin, eğer bizim eve gidiyorsanız! dedi.

II

GURURUN GÖZYAŞLARI

Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gideceği haberi haremi karıştırdı. En başta Vahidettin bozum olmuştu. Kızının yüzünü ona göstermeye razı olduktan sonra da «Arslan yeleli paşa», evlenmeye yanaştığını bildirir bir haber, bir işaret göndermemişti. Demek ki bu evlenme önerisi, sarayın şerefiyle oynanmasına meydan vermişti. Bunu düzeltmek ve sarayın şerefini kurtarmak gerekiyordu.

Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçmek için harıl harıl hazırlanırken İstanbul sosyetesinin kulağı delikleri, birbirlerine şöyle fısıldıyorlardı:

— Biliyor musunuz, Mustafa Kemal, padişahın küçük kızı Sabiha Sultan’la evlenmek istemiş, fakat, saray razı olmamış. Paşa çok işret ediyor, onun için bir sarhoşa saraydan kız veremeyiz diyerek paşanın isteğini geri çevirmişler!

Bu dedikodu, son günlerde döndü dolaştı Mustafa Kemal’in kulağına dek geldi, o da gülerek:

— Elbette, dedi, tilki erişemediği üzüme koruk diyecek.

***

Mustafa Kemal, şu salonda bir ay önce geçen olayı şimşek hızıyla bir kez daha düşünmüş, yaşayışın bu denli çabuk tarih oluşuna, geçmişe doğru uzaklaşıp tarih karakteri alışına bir kez daha şaşmaktan kendini alamadı. Şu sırada kalbini ve kafasını sarsan öyle gürbüz heyecanların boyunduruğu altındaydı ki bir zavallı Sabiha Sultan’ın bu kocaman senfoni içinde ne değeri olabilirdi? Devlerle güreşmeye, ejderhalarla boğuşmaya giden bir masal kahramanının bütün gerçek duyguları onu boyunduruğu altına almıştı.

Son olarak Prenses Şivekâr’ın elini tuttu:

— Allahaısmarladık hanımefendi, dedi, şimdiye kadar size çok zahmetler verdik. Bakalım bir ölüm-dirim savaşına gidiyoruz. İnşaallah sağ kalır da dönersek yine şu rahat salonda çene çalmak imkânını buluruz.

Prenses Şivekâr’ın gözleri sulanmıştı:

— Size, Çanakkale’dekinden, Anafartalar’dan daha büyük zaferler dilerim. İnşaallah, bu zavallı memleketi kurtarmak size mukadder olacaktır, yolunuz açık olsun! dedi.

Mustafa Kemal, prensesin elini öperek merdivenlerden hızlı hızlı indi.

***

Mustafa Kemal, Beyoğlu’nun göbeğinde demir gibi güçlü apartmanların omuz omuza verdiği Bursa sokağında bir apartmanın önünde arabadan indi; geniş merdivenlerden çıktı. Bir dairenin zilini çaldı. Burası, Mustafa Kemal’in Balkan Savaşı’nda şehit düşen çok içten subay arkadaşı Ömer Lütfi’nin dul karısı Madame Corinne’in eviydi.

Kapıyı, doğrudan doğruya Madame Corinne açtı. Bu yirmi beş-otuz yaş arasında görünen mat esmer tenli güzel bir kadındı. Yüzünde büyük bir üzüntü okunuyordu. İlk sözü:

— Ou êtes Vous, Kemal? (Nerdesiniz. Kemal?) oldu.

Evet, her Allah’ın günü buraya Şişli’den sonra, bu ikinci savaş karargâhına uğrayan Mustafa Kemal, dünden beri nerdeydi?

— Şimdi, Prenses Şivekâr’dan geliyorum. Biliyorsun, yumurta kapıya geldi. Eşle dostla vedalaşıyorum. Evde kimse var mı?

— Yok.

Madame Corinne, bunu der demez, Mustafa Kemal’in göğsüne düştü. Hızlı hızlı soluyordu. Mustafa Kemal, başını geriye doğru itti, onun güzel iri gözlerine baktı; kadın ağlıyordu.

Fransızca konuşmaya başladı:

— Demek, o gün, o gitmeni istediğim, fakat hiçbir vakit gelmesini istemediğim gün geldi. Yine gideceksin. Sofya’ya gittin, bekledim, Çanakkale’ye gittin bekledim. Doğuya gittin bekledim. Suriye’ye gittin bekledim. Şimdi de Anadolu’ya gidiyorsun, bekleyeceğim. Demek, ömrüm hep böyle beklemekle geçecek. Seni ne çok sevdiğimi bilirsin, Kemal. Dünden beri heyecanla, sabırsızlıkla seni bekliyorum. Bir yandan bu İtilâf devletlerinin sana son günde bir oyun etmeleri aklıma geldikçe kalbim duracak gibi oluyor. Hayatımızda seveceğimiz insan o denli az ki. Onları da felek ancak birkaç gün, bir kış güneşi gibi gösterip sonra kalın bulutların arkasında yitiriyor. Gidiş yarın mı?

— Evet, yarın vapura binmiş olacağız.

Hâlâ kapının önündeydiler. Kadıncağızın kolları hâlâ Mustafa Kemal’in boynundaydı. Mustafa Kemal:

— Kapının önünde durmayalım, ansızın birisi gelir, dedi.

İçeri, boş bir salona girdiler. Karşı duvarda Mustafa Kemal’in bir resmi vardı. Bu, yeni diktirdiği paşa giyneğiyle çektirip Rauf beye de «kardeşim Rauf beye» diye yazarak verdiği resmin bir eşiydi. Madame Corinne’ce agrandisman yaptırılmıştı.

Salonda bir kanepeye yan yana oturdular. Mustafa Kemal, bu eve öyle alışmıştı ki birdenbire buradan nasıl ayrılıp gideceğini düşünmeye başladı. Adsız bir acının, içini ateşten bir kurt gibi gizliden gizliye kemirdiğini duydu. Şişli’deki eve taşındığından beri dinlenmek, gözden ırak olmak için hep buraya geliyor, akşamlara, gece yarılarına dek burda oturup gizli bir karargâhta çalışır gibi çalışıyordu. Kendisini delice sevdiğini bildiği güzel bir kadının huzur verici bakışları karşısında oturmak, gevşemek ve düşünmek ne güzel şeydi. Gelgelelim, yarın artık onu da yitiriyordu.

Mustafa Kemal, kadının uzun parmaklı sanatçı ellerini avuçlarına almış, okşuyordu.

Corinne, gözlerinde birikip kirpiklerini ağırlaştıran yaşları silebilmek için ikide bir elinin birini kurtarıyor, parmaklarının tersiyle yaşları siliyor, gözleri Mustafa Kemal’in gözlerinde, başını onun omuzuna yaslayarak yavaşça hıçkırıyordu:

— Savaş, savaş, savaş! Bıkmadı mı insanoğlu artık bu kanlı oyunlardan? Kocamın başını Balkan Savaşı yedi. O günden beridir dünya yeni yeni savaşlar içinde çalkandı durdu. İnsanoğlu, ana kuzuları şöyle bir salonda, bir ağaç altında, bir akarsu başında rahat ve kaygısız oturarak sevişemedi. İşte, tam seni yanı başımda duyduğum sırada kanlı yolculuklar yine almış götürüyor seni. Ama, biliyorum ki bu kez haklı bir dava için, yurt ve millet kozları için gidiyorsun. Fakat, biz zavallı kadınlar, arkada ne yapacağız? Hangi cılız mutluluklarla avunacağız? Öyle anlıyorum ki bu son görüşmemizdir. Felek bize bu birkaç günü de çok gördü.

— Gitmeliyim, aziz Corinne, gitmeliyim. Vatanın bu korkunç ve ümitsiz hali, senin tatlı güzelliğini bile çoğu zaman bana unutturuyor. Senden uzakta bulunduğum günler hep seninle kaçamak da olsa yaşadığımız güzel saatları düşüneceğim ve bunları birer mutluluk demeti olarak kalbimin en gizli köşelerinde kıskançlıkla saklayacağım. Sen, şimdiye kadar hayatıma girmiş olan en gerçek, en kültürlü ve ince kadınsın. Nasıl unuturum seni ben sevgili Corinne?

Bu sırada zil çaldı. Madame Corinne, çabucak saçını başını toparlayarak fırladı. Gelen, küçücük oğlu Reşat’tı. Mustafa Kemal, hemen onu dizine oturtarak cebinden çıkardığı kocaman bir çukulatayı eline sıkıştırdı. Bu sırada Madame Corinne, piyanonun başına geçti ve tuşlardan acı çığlıklar çıkarmaya başladı. Paris konservatuarında çok ustalaşmış olan bu on parmak, şimdi acıklı ve isyan dolu notalara değil, feleğin başına birer darbe gibi iniyordu sanki. Mustafa Kemal, onu bir süre arkadan seyrettikten sonra kalkıp yanına gitti. Genç kadının müziğe kattığı ruhunun ateşli dalgalarını kendi ruhunun boşluğunda da duydu. Bu bir veda müziğiydi ve ancak sevilen ve yitirilmek üzere olan insanlar için çalınırdı.

Biraz sonra Madame Corinne’nin babası Luigi Paşa, annesi ve kız kardeşi Edith de geldi. Hepsi de kendileri gelmeden önce geçmiş olduğunu anladıkları acıklı sahneyi sezdiler ve sessizce birer yana oturdular. Metapsişik ve teozofi meraklısı olan Edith, -sonradan Müslüman olup Edibe adını alacaktır- Mustafa Kemal’in yanına giderek elini sıktı:

— Yolculuk yarın mı?

— Yarın.

— Tanrı hayırlı etsin! Sizi hiç mi hiç unutmayacağız.

— Ben, sizleri unutur muyum sanıyorsunuz?

Daha çok kalmadı. Epeyce görüşeceği kimse vardı.

Hepsiyle vedalaşarak kapıya yöneldiğinde Madame Corinne onu kapıya dek götürdü. Mustafa Kemal, gözlerinde bir sıra yaş parlayan kadına büyük bir özlemle bir daha baktı ve iki eliyle tuttuğu her iki elini de öperek koşar gibi merdivenleri indi. Merdivenlerin dibine vardığında kulaklarına kadın hıçkırığına benzer bir ses ilişti. Sonra bir araba bulmak üzere caddeye doğru yürüdü. Bu uzun süren lirik hikâye de burada bitmişti.

Intellicens Servis, Mustafa Kemal’in, Madame Corinne’in Bursa Sokağı’ndaki evinde kimi işler çevirdiğini elbette biliyordu. Ancak, Mustafa Kemal, Samsun’a ayak basıp da bütün düşman dünyaya karşı ayaklanınca Madame Corinne’in evinin bir Kuvayı Milliyeci yuvası olduğunu sanan İngilizler, burasını basacaklar, Mustafa Kemal’in duvarda asılı büyük resmini indirmesi için Madame Corinne’i sıkıştıracaklar, yalnız bunu başaramayacaklardır. İngiliz subayları, Mustafa Kemal’le herhangi bir bağlantı kurarsa durumunun çok fena olacağını söyleyerek genç kadını tehdit edecekler, yinelenen bu tehdit ve tedirginliklere dayanamayan Madame Corinne, İtalya’ya kaçmak zorunda kalacak, Mustafa Kemal’in ölümünden sonra 1941’de yeniden Türkiye’ye gelecek ve 1946 da İstanbul’da ölecektir.

***

Mustafa Kemal, Bekirağa Bölüğü’ndeki ziyareti bitirmiş Rauf beyle yan yana kurulmuş, Cevat Abbas’ı karşılarına almış, bir lando ile Şişli’ye dönüyordu. Araba, Divanyolu’ndan inmiş, Sultanahmet tramvay durağına varmıştı ki Mustafa Kemal’in gözleri, orda, elinde bir demet leylâkla bekleyen genç bir kadının gözleriyle karşılaştı. Bu, Fikriye idi. Harbiye-Aksaray tramvayını beklediği anlaşılıyordu. Mustafa Kemal, arabacıya:

— Biraz durur musun, ahbap! dedi.

Araba, tam Fikriye’nin önünde durdu. Mustafa Kemal, eliyle arabayı işaret ederek:

— Durmayın, binin, eğer bizim eve gidiyorsanız! dedi.

Fikriye, bu bulunmaz denk gelişe şaşırmıştı:

— Evet, size gidiyordum.

— Haydi, bin, öyleyse.

Fikriye, Cevat Abbas beyin yanındaki boş yere oturmak isteyince Rauf beyle Mustafa Kemal de yerlerinden doğruldular ve baş köşeyi ona vermek istediler. Mustafa Kemal, kendi yerini vermek istediği halde Rauf bey, Cevat Abbas beyin yanına oturmakta direndi, böylece Fikriye de Mustafa Kemal’in yanına düştü. Araba Köprü’ye vardığında Rauf beyle Cevat Abbas bey indi. Mustafa Kemal, onun elini sıkarken:

— Rauf’cuğum, dedi, yarın sabah, eve uğra da rıhtıma birlikte otomobille iner, ayaküstü olsun son defa birkaç lâf ederiz.

— Hayhay, paşam!

— Cevat bey, sen tabiî akşama evdesin!

— Evet, paşam!

— Haydi, şimdi ikinize de uğurlar olsun. Çek arabacı, Şişli’ye!

Lando, atların ayaklarından çıkan ritmik gürültüyle Bankalar Caddesi’nden geçerek Şişhane’ye doğru ilerliyordu. Mustafa Kemal de, Fikriye de susuyordu. Yalnız, Fikriye’nin yüzünde tatlı bir mutluluğun tonları, derinden gelen üzgünlüğün ateşten çizgiler bırakan izleriyle birbirine karışıyordu.

Sözü ilk önce Mustafa Kemal aldı:

— Eee, Fikriye hanım, kim bilir bir daha ne zaman görüşeceğiz? Askerlik bu işte. Bakarsın, bir gideriz, gidiş o gidiştir.

— Allah etmesin, paşa ağabey! Öyle demeyin!

— Fakat, inan ki benim içimin dediğine göre işler yine de benim istediğim gibi olacak ve biz bir daha, birçok defa daha…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıKutsal İsyan 2; Milli Kurtuluş Savaşının Gerçek Hikayesi
  • Sayfa Sayısı608
  • YazarHasan İzzettin Dinamo
  • ISBN9789754780567
  • Boyutlar, Kapak14x21 cm, Ciltsiz
  • YayıneviTekin Yayınevi / 1990

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur