Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Siz hiç aşkınız uğruna karşı cinsin kılığına girip, karşılaşabileceğiniz her türlü zorluğu, engeli, ayıplamayı göze aldınız mı? Üstelik bunu 9. yüzyılın erkek egemen toplumunda ve halifeliğin hüküm sürdüğü bir dönemde yaptığınızı hayal edin.
Rana, “Ömrümde hiç aşırı gitmedim. İnsan hayatının baharında aşırı gitmeyecekse, baharda çiçek olmanın ne anlamı var? Arzusu olmayan ve bunu gerçekleştiremeyen genç olamaz” der ve bu karar, onun hayata olan bakış açısını sonsuza dek değiştirecektir. İstediği şeyi elde etmek için bu yolda karşılaşabileceği her türlü engeli göze alacaktır.

Bu kitapta Rana’dan öğrenebileceğiniz pek çok şey olacak ve okurken Abbasi döneminin zenginliklerini, aşklarını, bilimini, sanatını, felsefesini ve göreneklerini en ince ayrıntısına kadar göreceksiniz.

***

Bağdat’ın en yumuşak yatağı onun rahatı için yapılmıştı ama görmüş olduğu rüyalar bir yılan gibi boynuna dolanmıştı. Gece boyunca gördüğü kâbusların etkisiyle yatağında dönüp durdukça boynuna ve kıvrımlı bedenine dolanan, aslında uzun dalgalı saçlarıydı.
Geceleri bile bir türlü dinmek bilmeyen yaz güneşinin sıcaklığı, geceden sabaha karşı hafiflemiş olsa da bu aralar Bağdat’ın gecesi de gündüzü de yanıp kavruluyordu. Temmuzun tam ortasında, sabahın parlak ışıkları yüzüne vururken gözlerini açmakta zorlanıyor, mırıldanıyor, geriliyor…

Zaten nerdeyse bütün gece sıcaktan uyuyamamış; sabaha karşı uykuya daldığında ise rüyaları birbirine karışmıştı.

Beyaz, uzun, kolsuz geceliğinin eteği, o yatakta dönüp durdukça bacaklarına dolanmıştı. Dolanmış eteğinden kurtulmaya çalışırken, susuzluğu artmış bir şekilde yatağından doğruldu. Kurumuş boğazını ince uzun elleriyle tuttu. Zarif ellerini, gümüş bir ayna gibi parlayan sinesine götürdü. Elleri sinesinde nefes almaya çalıştı. Saçlarını arkasına attı. Bir müddet öyle durdu. Yutkunmak istedi.

Yutkunamadı… Boğazından tek bir su damlası bile geçecek halde değildi. Kendi kendine söylendi. “Gece ruhumu ve dimağımı kurutmuş! Bu yalnız sıcağın değil, gördüğüm kâbusun da etkisinden olsa gerek!” dedi.
Odasındaki her eşya; biblo ve mobilyalar Bağdat’ın en meşhur ustalarının ellerinden çıkmıştı. Tıpkı başucundaki oymalı ahşap sehpanın üzerinde duran, gümüş sürahi gibi…

Sürahiye öyle bir uzandı ki sanki çölde günlerce susuz kalmış bir bedevi gibiydi. Hiç nefes almadan, duraksamadan, tereddütsüz başına dikip içti. “Oh!” dedi ve mırıldandı.

“Oh! Uykum, ömrüme bedel olmuş!”

Etrafını yarı uyanık bir şekilde süzerken başında ve sırtında yakıcı bir çöl sıcağını hissetti. Gümüş sürahiyi başına kaldırıp, suyu döktü. Islanmış saçlarını okşadı. Saçlarını sırtından toparlayıp havaya savurdu. “Çok şükür rüyaymış!” dedi.
Yasemen beyazı ince tül sinekliği aralayıp yatağından kalktı. Uzun ince parmaklarının üzerinde salınarak balkona çıktı.

Bahçeye bakan, dar, iki yandan kafesli, iki mermer sütunun üzerinde yükselen, çıkma balkondan önce gökyüzüne, sonra nehre kadar uzanan hurma ağaçlarına bakarken; balkonun oymalarla bezenmiş, süslü ahşap korkuluklarına yaslandı. Kollarını kaldırıp başının üstüne koydu. Gözlerini kapattı. Bahçeyi ve Dicle nehrini içine çekti.

Öbek öbek, ham hurmalarla dolmuş palmiye ağaçlarından gelen serinlik onu rahatlatıyor, odasına henüz girmemiş taze sabah rüzgârı yüzünü okşadıkça geceden daralmış nefesini açıyordu. Rüzgâr dalgalı saçlarına dokunuyor, kulaklarına fısıldıyordu. Gözlerini açtığında bahçelerindeki rengârenk; kırmızı, beyaz, pembe ve ebruli güller gözlerinde ışıl ışıl neşelendi. Yasemen ağaçlarından gelen nefis koku ile zihni uyanınca, defalarca, “Çok şükür, çok şükür kâbusmuş!” dedi.
Kâbusunda, babası onu istemediği bir adamla evlendiriyordu. Oysa onun kalbi, bir haftadır Bağdat’ın kalbi olan Beytül Hikme’de idi.

Rüyasında hiç istemediği bir adamla evlenmiş, evliliğinin ilk gecesi ondan kaçmıştı. Kaçma sebebi olarak da adamın dört aylık hamile bir erkek olmasını göstermişti. Elinde olmadan odasını aşan kahkahalarla rüyasına güldü.

“Bu kadar gülünç bir kâbus olamaz herhalde!” dedi kendi kendine.

Balkonun altında duran dolgun iki siyahi cariye temizlik yapıyorlardı. Rana’nın uyandığını fark edince, sabahı bir an önce o derin sessizliğinden kurtarmaya hevesli bir şekilde şarkılar söylemeye başladılar.
Hurma gözlü kızlar, kalbimi bağlar, ciğerimi dağlar.

Bu bahar dağlar bana yar.

Kendisi de onların şarkısını mırıldanarak içeri girdi. Duraksadı. Aklına babası geldi. Asla onu, istemediği bir adamla evlendirmezdi… Babasının tek çocuğu, öpüp koklamaya doymadığı tek gülüydü. Kollarını uzatarak, genişleyerek esnedi. Hâlâ uykusu vardı. Tekrar yatağına uzandı. Gözlerini kapattı. Onu ilk gördüğü anı hayalinde canlandırdı.

“Allah’ım nasıl da güzel yaratmışsın, benim güzelliğim onun güneşinde söner, sanki bir ışık parçası gibiydi,” dedi.

Bu şehirde asil bir kadın olarak bir erkeğe yaklaşmak ona imkânsız geldi.

Cahız’ın kitaplarını da okumuştu. Abbasi erkeklerinin, cariyelerin neden hür kadınlara tercih edilmesi gerektiği hakkındaki düşüncelerini Cahız’da okuduğundan beri, hür kadın olmanın yalnızlığını, daraltılmışlığını onulmaz yenik duygularla yaşıyordu.
Abbasi topraklarında cariyelerin hür kadınlara tercih edilip hür kadınların evlere kapatılışını gördükçe de mensubu olduğu asil soydan kaçar hale gelmişti.

Üç gündür aşk ateşinde yanıp tutuşuyordu.

Dicle ile Fırat’ın hiçbir yerde olmadığı kadar birbirine yaklaştığı bu şehirde, ona yaklaşmanın imkânsız olduğunu düşündü. O an yüreği, kızgın bir demirle dağlanır gibi dağlandı.

“Ah keşke kız olmasaydım!” dedi.

Hâlbuki beyaz teni, gül pembesi yanakları, siyah saçları, kıvrımlı bedeni, endamı ve boyu ile Rusafeli kadınlar arasında sık bahsedilen Bağdat’ın en gözde kızıydı.
Hüzünlendi. Oflayıp pufladı. “Bir kızın, bir erkeğe âşık olması, bir erkeğin, bir kıza âşık olmasından daha hayırlıdır,” deyip kendisini hüzünlere boğdu.
Birden aklına hiç olmadık bir fikir geldi. Odasının tüm alanlarında en huzursuz haliyle ileri geri dolaştı.

“Evet evet, başka türlü olamaz, bunu yapmalıyım. Ömrümde hiç aşırı gitmedim. Zaten ömrüm ne kadar ki? On sekiz… İnsan hayatının baharında aşırı gitmeyecekse, baharda çiçek olmanın ne anlamı var? Bu aşırı bir istekse, bunu ruhum ve bedenim istiyor. Arzusu olmayan ve bunu gerçekleştiremeyen genç olamaz. Cesaretim, ya cehennemim ya cennetim olacak! Bu çok tehlikeli düşüncelerim ya beni galip edecek, ya da yenik düşürecek! Ama ben sevdiğime baş koydum. Ne yenilgi ne de zaferi düşünürüm! Sonumu düşünmem! Yenilirsem aşk yolunda yenileceğim. Zafere ulaşırsam eğer, bu dünyada da mesut olacağım! Bu dünyada mesut olan kişi pek azdır. Sonra pişmanlıklar da olur. Hem aşk ile evlenmeyen onursuz evlenir! Türlü eziyetler, kınanma ve bedeller ödeyerek aşk ile evlenen kadın aşk ile evlenmeyen bir kadından daha üstündür. Aşk ile evlenmeyen bir kadın, erkeğin hizmetçisinden farklı değildir.”

Yoğun düşünceler içinde tüm gücünü kaybetmiş bir şekilde yatağına gömüldü. Kuş tüyü yastığa başını gömerken histerik duygularıyla bir türlü baş edemiyor; aklından geçen bin bir çeşit işkenceyle vesvese tohumları ekip o saf ruhunu deşiyordu.
Ya gece gündüz, yanıp tutuştuğu aşkına kavuşamasa… Ya elleri böğründe bomboş kalırsa… Nasıl katlanacaktı bu acıya?

Yumuşak yatağından tekrar kalkıp, birkaç adım sonra odanın tam ortasında durdu. Kollarıyla bedenine sarıldı. Boynu sağ yanına dönmüş ve hafif eğilmiş bir şekilde, vazodaki solmak üzere olan çiçeklere baktı. Düşünceli ve parlak gözlerle öylece ayakta kaldı. Odasının kapısında bir hışırtı duyunca irkildi. Kollarını salıp kapıya

döndü. Gelen dadısı Zülmiyek idi. Buğday tenli, zayıf İranlı kadın, kapının arkasında durup, “Ceylan gözlü güneşim, uyandın mı? Baban yemeğe çağırıyor,” dedi.

Rana, dalgın ve düşünceli olsa da her sabah aşina olduğu bu sese “Tamam dadıcığım, üzerimi değiştirip geliyorum,” diyerek, dünyaya henüz açılmamış benliğiyle ezberinden ses verdi.
***
Evleri hizmetçilerle doluydu. Abbasi toprakları genişledikçe her zengin Abbasi konağı, günden güne artan bir şekilde cariyeler ve gulmenlerle dolup taşıyor; onların konakları da bu zenginlikten nasibini daima alıyordu. Babası, Bağdat’ın en büyük hurma bahçelerinin sahiplerinden biriydi.
Bahçeleri ve evleri Dicle nehrinin hemen yanındaydı. Dicle nehrinin diğer kıyısında Harun Reşid’in yaptırdığı terk edilmiş saray Kasru’l Huld vardı.

Kasru’l Huld’un ve Dicle nehrinin etrafı devlet adamları, komutanlar ve valilere ait görkemli köşklerle donanmıştı. Nehrin kenarındaki bu köşkler ve saraylar her geçen gün, göz alıcı güzellikte bahçelerle süsleniyordu. Ve bu bahçeler her kazanılan toprakla birlikte kazanılan iri gözlü cariyelerle aşka davet ediliyordu. Artık Abbasi topraklarındaki her görkemli köşkün görüntüsü cennet gibiydi.

Rana’nın babası Mansur da Abbasi soyundan geliyordu. Israrlar üzerine kısa bir dönem kadılık yapmış ve bırakmıştı. Kadılık yapmaya bir türlü alışamamıştı. Kadılık, onun için özgürlüğünün kısıtlanmasıydı. Hatırı fazlasıyla sayılan biriydi. Halifenin zengin topraklarında, iştahları kabaranlar sık sık ona ziyarete gelir; makam, mevki ve hazineden maaş bağlansın diye yapmadıkları şey kalmazdı. Bazılarını savuşturur, bazılarıyla baş edemezdi.
Mansur b. Abdullah her gün sabah namazıyla birlikte kalkar, namazını kılıp dua eder, aşçının hazırladığı ılık ballı sütü içer, hurma bahçelerinin serinliğinde dolaşarak ağaçlarının toprağını gevşetirdi.

Yanında daima bahçe hizmetinde çalışan hizmetçilerin başı olurdu. Bu sabah da her zamanki adetlerini yerine getirdi.

Eve geldiğinde yarım saat kadar kaylule uykusuna dalıp kalkmış, cariyelerin hazırlamış olduğu sofranın başına kurulmuştu. Yarım dünya olmuş göbeğini bağdaşının üzerine oturtmuş, gümüş bir kadehten hurma bahçelerindeki su kuyularında soğutulmuş hurma şırasından içiyordu. Sofrasında dilim dilim kesilmiş kavunlar, taze hurmalar, bal, süt, buğday özünden yapılmış ekmek ve bol kekikli koyun kavurması vardı.

Gençliğinden beri Mansur’un hayat zevkleri arasında yemek, şiir ve rakkas geceleriyle birlikte içki de vardı. Harun Reşid kadar kendisini dindar ve faziletli görüyor, bununla birlikte dünya zevklerinden de muradını alıyordu. Ama ne yediklerinden, ne de içtiklerinden eskisi kadar zevk alır hale gelmişti. Çünkü nicedir, ölüm düşüncesi daha doğrusu ölüm korkusu ruhunu sarmaya başlamıştı.

Zaman zaman rüyalarında kendisini ölmüş görüyor, mezarda üzerine toprak atılırken uyanıyordu. Dahası, Rana daha on yaşındayken ateşli bir hastalıkla kaybetmiş olduğu hanımı Mahbube, kendisini sık sık yanına çağırıyordu. O da yetmiyor zaman zaman Mahbube kadar olmasa da ikinci kez evlendiği eşi de onu rüyalarında yanına, yani ahirete çağırıyordu. Mansur, Dicle köşklerinde yapılan İşret gecelerine tüm bu korkularla birlikte daha az katılır olmuş, oruç ve namaz da dâhil tüm esaslı ve nafile ibadetlere başlamıştı.
İşret gecelerinde meşklerle birlikte mersiyeler okur, hurma içkisi nebizle hafif sarhoş olur, içindeki tüm yoklukları, sızıları unutmaya çalışırdı. Rana doğduktan neredeyse beş ay sonra, Halife Memun’un ardında Abbasi soyuyla birlikte at koştururken, atının karşısına çıkan yılan, atını korkutmuş ve onu yere düşürmüştü. O günden beri, ne eşinden, ne de eşinden sonra çok sevdiği ve evlendiği cariyesinden bir çocuğu olmuştu. Hayatta tek evladı Rana idi. Ve hiçbir zaman kendi köşkünde bir işret gecesi düzenlememişti. Köşkünde meşk düzenlememesinin en büyük sebebi Rana’ya olan o büyük sevgisi ve onu koruma hissiydi. Ve evinde asla sarhoş edici bir içki bulundurmazdı.

Rana, odasındaki ahşap paravanın arkasına geçerek, geceliğini çıkarıp astı. Beyaz iç korsesini belinden geçirdi. İnce beli daha da inceldi. Açık mavi, pahalı taşlarla süslenmiş, uzun ipek elbisesini başından geçirip giydi. Kollarını arkasına uzatıp elbisesinin içinde kalan uzun saçlarını çıkarttı. Mücevher kutusunu açıp altın takılar taktı.

Sabahları kendisini görmeden evden asla çıkmayan babasını daha fazla bekletmemek için odasından hızlıca çıktı. Çıplak ayaklarıyla, serin mermer merdivenlerden sessiz sessiz inerken sanki uçuyordu.
Cariyeler erkenden işe başlamıştı. Mutfakta pişirilmeye başlanmış etli yemek kokuları da etrafı sarmaya… Zülmiyek, her zaman olduğu gibi erkenden kalkmış, hizmetçilere yapacakları işleri emrediyordu.
Etrafta hizmetçi kızlar, evin işlerine yönelmişler fakat işleri ağırdan aldıkları için Zülmiyek tarafından azar da işitiyorlardı.

“Yine tüm işleri ağırdan alıyorsunuz. Elleriniz ne kadar da ağır! Sanki Mısır Firavununun taşlarını taşıyorsunuz! Bu ne ağırlık! Vazolardaki çiçekleri hâlâ değiştirmediniz mi? Peşinizde iş yapın diye koşturmaktansa sizin yapacaklarınızı ben yaparım daha kolay!” diyordu. Hizmetçi genç kızların en nefret ettikleri şey daima Zülmiyek’in onları ağır olmakla itham etmesiydi. Ama gerçekte ağırdılar ve işleri savsaklayarak yapıyorlardı. Mansur, evin tüm iş yönetimini Zülmiyek’e vermişti. Zülmiyek hizmetçilere kızsa da onları daima gözetirdi. Biraz da Mansur’un tavsiyeleri ile gözetirdi.

Rana, aşağı iner inmez, Zülmiyek’in hizmetçilere fırçalarına tanık oldu. Adeta üzerine atlayıp ona sarıldı. Şımarık bir şekilde çekiştirip, yanaklarından öptü. Zülmiyek, Rana’ya nazlanıp “İşim var güneşim, kızım, bırak beni. Bak kimse işini yapmıyor!” dedi. Rana daha da üzerine gidip Zülmiyek’in yanaklarını sıkıp arkasına bakmadan kaçtı. Zülmiyek’in gergin yüzü, Rana’nın sevgisiyle gevşedi. Kurşundan ağır rüyasına rağmen Rana’nın hareketleri bir kuş hafifliğindeydi. Sabahları evin en serin olan odasına doğru koştu.

Sofraları daima evin en serin odalarında kurulur, güneşe göre de yer değiştirirdi.

Sofraya kurulmuş, keyfini çıkaran babasını görür görmez eğilip sarıldı. Babasının yumru yanaklarından öptü.

Her gün kızı tarafından öpülmek Mansur b. Abdullah’ın en büyük mutluluğuydu. Rana, babasının sofrasında çivit mavi, püsküllü kadife mindere yan oturup bacaklarını uzattı. Sırtını kalın döşeğe dayadı. Cariye, gümüş bardağı koyun sütü ile doldurdu. Rana, dik bir şekilde kolunu uzatıp cariyenin sunduğu kadehi aldı. Babasıyla yalnız kalmak isteğini gözleriyle cariyeye ima etti. Cariye, iki adım geri gittikten sonra sofraya arkasını dönüp odadan çıktı. Mansur, kızının bir sıkıntısı olduğunu düşünüp, “Sabahımın güneşi, vaham sıkıntılı bir rüya mı gördün?” diye sordu.

Rana birkaç saniye sessiz kalıp, “Ey babacığım, rüyam kâbuslarla doluydu. Beni istemediğim bir adamla evlendiriyordun. Üstelik adam dört aylık hamileydi ve ben ondan kaçıyordum!” dedi.
Mansur, kızının kâbusuna elinde olmadan yeri göğü patlatacak şekilde kahkahalarla güldü. Öyle güldü ki gülmekten karnına ağrılar saplandı. “Ay, ay!” diye inledi. Kızıl-siyah renge boyanmış sakallarından arta kalan yumuk yüzü kızardı. Rana, babası gibi gülmediyse de kendisi için fazlasıyla hazin olan bu rüyasına zaten gülüp geçmişti. Babasının kahkahalarının yüzüne vermiş olduğu ateşin sönmesini bekledi.

“Nuvays’a anlatsaydın rüyanı, kim bilir üzerine nasıl bir şiir yazardı kâfir!” diye kahkahalarına devam etti.
Rana gülümseyip, “Atkuyruklu oynak Nuvays, artık onun şiirlerinden de nefret ediyorum!” dedi.
“Bu aralar çok mu masallar, hikâyeler okuyorsun ceylan gözlüm?”
“Belki, ama Bağdat’ın sokaklarında geziye çıkmak bile yeter; her yer cariye pazarı olmuş.”

“Bırak masalları da biraz Cahız oku.”
“Patlak gözlü Cahız’ın nüktelerini okuyorum zaten.”
“Felsefesini de oku o zaman.”

Rana başını sallayıp, “Okumalıyım elbet, nüktedancının hiçbir düşüncesini kaçırmasam iyi olur babacığım,” dedi.
Mansur da başını sallayıp, “Sana Hikmet evinden başka kitaplar getirteyim. Mesela yıldızlara ait olabilir, belki hayvanlara ve nebata ait kitaplar, vs…” dedi.
Rana, babasının bu sözlerine heyecanlandı. “Sahi mi babacığım?” dedi.
“Tabii istediğin her şeyi sana getirtirim, yeter ki sen benden dile!”
Rana, Hikmet evinden gelecek her kitabın, âşık olduğu adamın da elinden geçmiş olacağı ihtimalini düşünüp mutluluk duydu.
Mansur, kızının elini tutup, “Saraylardan köşklerden soyumuzun ileri gelenleri, kimi komutan, kimi vali, kimi kâtip seni eş olarak benden istiyorlar kızım,” dedi.
Rana bir an irkilip geriye çekildi. Sanki kâbusu yola çıkmış, Fırat’ın serin sularından Dicle’nin serin sularına akmıştı. Yaslandığı minderden belini dik tutup, babasını gözlerinin içine baktı:
“Biliyorum, Bağdat’ta kızlar bu yaşta evde bırakılmaz ama babacığım senden biraz daha zaman istiyorum,” dedi.

Mansur’un gözleri doldu. “Ceylan gözlüm, ben seni kimseye layık görmem ama zengin, asil bir kadın da olsan seni kimse rahat bırakmaz. Ben öldükten sonra gözüm arkada kalsın istemem, gözlerimin önündeyken seni gözetecek olanı bulmam gerek,” dedi.
Rana babasına sarılıp, “Merak etme babacığım, gözlerin arkada kalmayacak,” dedi ve öptü. Mansur’un yüzü güldü.

Rana, babasının yüzünü nasıl güldürecekti? Halife Mansur’un, Dicle ile Fırat’ın arasına açmış olduğu kanal sanki yüreğinde açılmıştı. Dicle olmuş ruhuna, Fırat’ın serin suları akarken, o yanıp tutuşuyordu. Her ileri gelen, Dicle gibi kendisinden saraylar ve köşkler beklerken onun yüreği Beytül-Hikme’de gördüğü gençten başka hiç kimseye, ne saray ne de bir köşk bahşedebilecek durumdaydı.

Babası selam verip sofradan kalktı. “Üzme, yorma kendini; gez, halana misafirliğe git, kızlarıyla eğlen,” dedi.
Rana’nın gönlü rahat olmasa da bu teklif kendisini mutlu etmişti. halasının evi, Beytül Hikme’ye oldukça yakındı ve gönlüne ateş düşüreni onlara giderken görmüştü.
“Tamam babacığım,” dedi.

Demek ki yarın, babası Dicle’nin diğer yakasında bir işret gecesi yapacak, yine iki hatta üç gün sonra dönecekti. Babası, kendisini işret gecelerinde evde yalnız bırakmaz, kız kardeşi Hafsa’ya bırakırdı. Hafsa’da bir gece misafir olup geri dönerlerdi.
Mansur, hurma bahçelerine hizmetçileriyle birlikte bakıma gittiğinde Rana da hazırlanmak için odasına çıkmıştı. İçinde büyük bir heyecan duyuyordu. Onu görme ümidiyle dolup taştı. Yanına iki üç günlük, giysi almak için hazırlanmaya başladı.
“Acaba hangisini alsam?” diye mırıldandı.

Tüm giysilerini yatağının üzerine attı. Hepsini tek tek inceledi. Tek tek üzerinde tutup aynaya baktı. Altın renginde, altın ipliklerle ince ince işlenmiş ve de gri gümüş ipliklerle dokunmuş, parlak taşlarla süslenmiş iki elbisesi üzerinde fazlaca durdu. Onları yatağının üzerine yerleştirdi. Uzaktan baktı. Seçim yapacaktı. Ama ikisini de almaya karar kıldı. Birkaç elbise daha baktıktan sonra sehpada duran gümüş varaklı aynayı alıp yatağına uzandı. Derin derin kendisine baktıkça güzelliğinin ölçüsünü aldı.
“Evet, bu yüz Bağdat’taki yüz bin cariyeyi cebinden çıkartır ama güzellik hür bir kadın için yeterli olamaz. Daha fazlası olmalı,” dedi.

Dadısı Zülmiyek kapısını vurduğunda, “Gel dadıcığım,” dedi.

İranlı bir Cariye olan Zülmiyek, Rana’yı sekiz yıldır nerdeyse tek başına büyütmüştü. Onu, kendi kızı olsa bu kadar sever ve kendisini ona feda ederdi. Aynı şekilde Rana da kendisini öyle seviyor, annesinin yokluğunu onun kollarında savuşturuyordu. Hem sırdaşı, hem yoldaşıydı. Harun Reşid’in zamanında daha küçük bir kızken Bağdat’a getirilmişti. Ailesi ateşperest bir Zerdüşt’tü. Evinin erkekleri Halifenin ordusuyla tüm Zerdüştler gibi savaşırken ölmüşler ya da kaybolmuştular. Rana’nın doğduğu eve gelene kadar üç evin cariyesi olmuş, zayıflığı nedeniyle evden eve satılmıştı.

Mansur’un evine geldiğinde henüz yirmi üç yaşındaydı. Büyük kara gözleri olan uzun ince bir kadındı. Kendi arzusuyla Müslüman olmuş, bunun üzerine Mansur onu azat etmişti. Ekmeğini yediği, suyunu içtiği bu evde gördüğü saygı ve sevgi onu bu eve bağlamıştı.
Öyle zayıftı ki neredeyse kemikleri sayılıyordu. Mansur, onun zayıflığını Bağdat’taki hekimlere tedavi ettirmek için çok çaba saffettiyse de Zülmiyek ne yese ne içse bir türlü kilo alamamıştı. Yediği halde kilo alamıyordu ama buna rağmen hep sağlıklıydı.
Mansur, Zülmiyek’in, kızıyla kurduğu sıcak ilişkiyi, yakınlığı ve uyumu gördüğünde onu dadısı yapmıştı. Rana’nın her şeyiyle o ilgileniyordu. Yedi gündür Rana’nın çekmiş olduğu aşk acısıyla o da yanıyor ve ne yapacağını bilemiyordu. Rana’nın bir saniye bile üzülüyor olmasına dayanamıyor, hal çareleri arıyordu. İçeri girdiğinde en az Rana kadar heyecanlıydı. O yakışıklı, güçlü genci birlikte görmüşlerdi.
“Halana gitmemize çok seviniyorum, inşallah onu yine görürsün ceylan gözlü güneşim!” dedi.

Rana, dadısının ellerini tutup, “Ah bir bilsen ne kadar heyecanlıyım dadıcığım, şu an onu görme ümidiyle yaşıyorum, bir elime Dicle’yi, diğer elime Fırat’ı verseler bile onu görmeyi tercih ederim!” dedi.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıRana
  • Sayfa Sayısı224
  • YazarHacer Aydın
  • ISBN9786058115651
  • Boyutlar, Kapak13,5x21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviGiz Yayınevi / 2019

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur