Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Gabe, Jace ve Ash: Ülkenin en varlıklı ve güçlü erkekleri. İstedikleri her şeyi elde etmeye alışkınlar. Hemen her şeyi. Gabe’in en büyük hayali ise onun için yasak elma olan bir kadınla fantezi yaşamak. Şimdi o yasak elma yeterince olgunlaşmış durumda….

Gabe Hamilton, Mia Crestwell’i otelin açılışında gördüğünde, aklından geçenler yüzünden cehenneme gideceğini biliyordu. Ne de olsa, Mia onun en yakın arkadaşının kardeşiydi. Ama artık küçük değildi. Gabe de arzularını hayata geçirmek için çok uzun süre beklemişti.

Mia’ya ilk gençlik günlerinden beri ilgi duymuş, onunla ilgili hayaller kurmuştu. Kendisi ondan on dört yaş büyükse ne olmuştu yani? Mia ise onu erişilmez biri olarak görüyor ama bu adama duyduğu tutkudan kurtulamıyordu.

Gabe onu kendi dünyasına çektiğinde, Mia bu adam ve talepleri hakkında bilmediği çok şey olduğunu keşfedecekti. Yoğun ve tutkulu ilişkileri ikisinin de beklemediği bir yolda ilerleyebilir, belki ihanete bile açık olabilirdi.

ÖNSÖZ

“Mia, kapıcı arayıp seni bekleyen bir araba olduğunu haber verdi,” diye seslendi Caroline diğer odadan.

Nefesi kesilen Mia, yatağın kenarında yanı başında duran sözleşmeye uzandı. Kâğıt hafifçe buruşmuş ve defalarca okunmaktan yıpranmıştı.

Mia her bir sözcüğü ezberlemiş, zihninde evirip çevirmişti. Bunun yanında hayal gücünün harekete geçirdiği görüntüler vardı. Gabe ve o, birlikte. Gabe’in onu kontrol etmesi, ona hükmetmesi… Ona sahip olması…

Sözleşmeyi çantasına tıkıp ayağa kalktı ve tuvalet masasının aynasında kendine son bir kez baktı. Az uyuduğu anlaşılıyordu. Gözlerinin altında makyajın gizleyemediği karaltılar vardı. Rengi de solmuştu. Saçları bile uğraşlarına cevap vermemişti ve dağınık görünüyordu.

Artık gitmekten başka yapabileceği bir şey yoktu.

Derin bir soluk alıp odasından çıktı ve salonu geçip kapıya doğru yürüdü.

“Mia, dur!” dedi Caroline, o sırada kapıyı açan Mia’nın yanına koşarak.

Mia’ya sıkı sıkı sarıldı, sonra geri çekildi ve onun bir tutam saçını kulağının arkasına itti.

“İyi şanslar,” dedi. “Bütün hafta sonu kendinde değildin. Eğer bu seni bu kadar sıkıntıya sokuyorsa, yapma.”

Mia gülümsedi. “Teşekkürler, Caro. Seni seviyorum.”

Mia dönüp kapıdan çıkarken, Caroline dudaklarıyla abartılı bir öpücük sesi çıkardı.

Mia binadan çıktığında, kapıcı onun binmesi için arabanın kapısını açtı. Araba Upper West Side’daki apartmandan uzaklaşıp HCM binasının bulunduğu Midtown’a doğru ilerlerken, Mia rahat deri koltuklarda arkasına yaslanıp gözlerini kapattı.

Ağabeyi Jace önceki gün onu aramıştı ve Mia bunu ondan gizlediği için kendini suçlu hissetmişti. Jace, büyük açılışta onu göremediği için özür dilemiş, onun gideceğini bilseydi kendisinin de mutlaka katılacağını söylemişti.

İkisi yarım saat konuşmuşlardı. Jace ona nasıl olduğunu sormuş, kendisinin gelecek birkaç gün boyunca Ash ile birlikte Kaliforniya’da olacağını haber vermişti. O döndüğünde, bütün bir akşamı birlikte geçirmek üzere söz-leşmişlerdi. Sonra Mia telefonu kapatmış ve içine büyük bir hüzün çökmüştü; o ve Jace birbirlerine çok yakındılar çünkü. Mia, Jace’ten hiçbir şey saklamazdı. Jace, ilk gençliğinin bunalımlı ve kaprisli dönemlerinde bile onun yanında olmuş, onu dinlemiş ve rahatlatmıştı. Mia, ondan daha iyi bir ağabey isteyemezdi. Ama şimdi sevgili ağabeyinden sırlar, hem de büyük sırlar, saklıyordu.

Yolla ve her zamanki gibi ağır aksak ilerleyen trafikle pek ilgilenmedi. Bir süre sonra araba durdu.

“Geldik, Bayan Crestwell.”

Mia gözlerini açtı ve parlak sonbahar güneşinin ışıklarıyla karşılaşınca kıstı. Gerçekten de HCM binasının hemen önündeydiler. Sürücü, ona kapıyı açmak için arabadan inmişti bile. Mia, uyuşukluğundan kurtulmak için elleriyle yüzünü ovuşturdu ve aşağı indi. Serin bir meltem saçlarını savurdu.

Bir kez daha kendini binaya girerken ve asansörle kırk ikinci kata çıkarken buldu. Ciddi bir deja vu yaşanıyordu sanki. Aynı kelebekler. Aynı terli avuçlar. Aynı sinir harbi. Tek fark, bu kez daha fazla panik söz konusuydu çünkü Mia onun ne istediğini biliyordu. Bunu kabul ederse başına neler geleceğini kesin olarak biliyordu.

Lobiye vardığında, Eleanor başını kaldırıp baktı ve gülümsedi. “Bay Hamilton sizi bekliyor.”

“Teşekkür ederim, Eleanor,” diye mırıldandı Mia, Elea-nor’un masasının önünden geçerken.

Gabe’in odasının kapısı açıktı. Mia içeri girmeden önce bir an duraksadı ve onun durduğu tarafa baktı. Gabe, elleri ceplerinde, Manhattan’ı kuşbakışı gören geniş camdan dışarı bakıyordu.

Muhteşemdi. Ona bakmak o kadar güzeldi ki. En rahat halinde bile, içinden ham bir güç fışkırıyordu sanki. Birden Mia onun kendisini neden böyle çektiğini anladı; en azından pek çok nedenden birini buldu. Onun yanında kendini güvende hissediyordu. Sırf ona yakın olmak bile kendini rahat hissetmesini sağlıyordu. Kendini emniyette ve. korunuyor hissediyordu.

İşin özü, Gabe’in ona teklif ettiği ilişki kendisine bütün bunları sağlayacaktı. Güvenlik. Emniyet. Rahatlık. Korunma. Gabe bütün bunları garanti ediyordu. Kendisinin tek yapması gereken, nihai gücü Gabe’e teslim etmeyi kabul etmekti.

Tüm gönülsüzlüğü yok olup gitti, kendini daha hafif, neredeyse uçacak gibi hissetmeye başladı. Bu anlaşmaya ölümüne korkarak girmeyecekti. Kesinlikle yeni bir ilişkiye başlamayacaktı. Kendinden emin olacak ve Gabe’in ona vaat ettiklerini kabul edecekti. Bunun karşılığında kendini ona verecek ve Gabe’in onun teslimiyetinin değerini bildiğinden emin olacaktı.

Gabe döndü ve onun kapının girişinde dikildiğini gördü. Mia, onun gözlerindeki rahatlamayı görüp çok şaşırdı. Gabe, onun gelmeyeceğinden mi korkmuştu yoksa?

Gabe, Mia’ya doğru yürüdü ve onu odasına çekip kapıyı arkasından sıkıca kapadı. Mia’nın konuşmasına fırsat bırakmadan onu kollarının arasına aldı ve dudaklarını dudaklarına yapıştırdı.

Genç adamın elleri, hükmedercesine kollarından yukarı çıkıp omuzlarını kavrarken, sonra ilerlemeye devam edip boynunu ve nihayet yüzünü avuçlarken, Mia hafifçe inledi. Gabe onu açlıktan ölüyormuşçasına öpüyordu. Sanki uzun zaman ondan uzak tutulmuş ve nihayet serbest bırakılmıştı. Mia’nın yalnızca fantezilerinde yaşadığı türden bir öpüştü bu. Kimse ona kendini böyle. tüketilmiş hissettirmemişti.

Yalnızca bir hâkimiyet göstergesi değildi bu. Teslimiyet talebiydi. Gabe onu istiyordu. Ve onu ne kadar istediğini gösteriyordu. Eğer Mia’nın içinde genç adamın onu gerçekten arzulayıp arzulamadığına dair en küçük bir kuşku varsa, onun sırf sıkıldığı ve yeni bir macera aradığı için mi bunu yaptığını merak ediyorsa, şimdi ikna olmuştu.

Bir el yüzünden uzaklaştı ve Gabe kolunu bedenine dolayıp onu sıkıca kendine çekti. Kolu, Mia’nın belinde çelik bant gibiydi.

Mia, karnında onun sertliğini hissedebiliyordu. Gabe’in ereksiyonu, üzerindeki pahalı pantolona baskı yapıyordu. Dudakları birbirinden ayrıldığında, genç adam güçlü bir nefes verdi. İkisi de soluk soluğaydılar.

Gabe’in gözleri, Mia’ya bakarken ışıl ışıl parlıyordu. “Geleceğini sanmıyordum.”

BİRİNCİ BÖLÜM

Dört Gün Önce

Gabe Hamilton cehennemde yanacaktı ama umurunda değildi. Mia Crestwell, HCM Global Oteller Zinciri’nin büyük açılışının yapıldığı Bentley Oteli’nin balo salonuna girdiğinden beri, gözlerini ondan ayıramıyordu.

Mia, yasak elmaydı. O, en iyi arkadaşının küçük kız kardeşiydi. Gerçi artık o kadar da küçük değildi ve Gabe de bunu kesinlikle fark etmişti. Aklı fikri Mia oluvermişti. Genç adam bununla mücadele etmiş ama Mia’nın güçlü cazibesine karşı koyamadığını görmüştü.

Artık mücadele etmiyordu.

Ortada tek bir gerçek vardı: Mia bu gece buradaydı ve Jace de ortalarda yoktu. Bu da Gabe için doğru zaman olduğunu, harekete geçme vaktinin geldiğini teyit ediyordu.

Elindeki şarap kadehinden bir yudum aldı ve sohbet ettiği grubu kibarca dinledi. Ya da ayaküstü konuştuğu demek daha doğru olurdu çünkü kalabalığın arasında dolaşırken durup sarf ettiği birkaç nazik sözden ibaretti konuşmaları.

Mia’nın burada olacağını bilmiyordu. Jace hiçbir şey söylememişti. Jace biliyor muydu acaba? Gabe, onun bilmeme olasılığının yüksek olduğunu düşündü çünkü daha beş dakika önce Jace ve Ash, aralarında uzun boylu, güzel bacaklı bir esmerle gizlice sıvışmışlar, üst kattaki lüks süitlerden birine çıkmışlardı.

Jace, Mia’nın geleceğini bilseydi, bir kadın için bile oradan ayrılmazdı. Ama şimdi orada değildi işte. Bu da her şeyi çok daha kolay kılıyordu.

Gabe, bakışlarıyla salonu tarayan Mia’yı izledi. Genç kadının kaşları, sanki birini arıyormuş gibi, dikkatle çatıl-mıştı. Bir garson durup ona şarap ikram etti. Mia zarif, uzun boyunlu kadehlerden birini aldı ama dudaklarına götürmedi.

Vücudunu doğru yerlerden saran öldürücü bir elbise, son derece baştan çıkarıcı ayakkabılar giymişti. Tepede toplanmış saçları, bir erkeğin elinin gelip onları dağıtması için yalvarıyordu adeta. Koyu renk bukleler yumuşak kıvrımlarla boynuna dökülüyor, dikkati bir erkeğin dudakları için yanıp tutuşuyor görünen ince sütuna çekiyordu. Gabe salonun öbür ucuna gidip ceketiyle genç kadını sarmak, kendisine ait olduğunu düşündüğü şeyi başkalarının görmesine engel olmak için neler vermezdi. Tanrım, bu daha da büyük bir çılgınlık olurdu. Mia onun hiçbir şeyi değildi. Ama bu da değişecekti.

Mia’nın omuzlarını açıkta bırakan tuvaleti dikkati göğüslerine çekiyordu; Gabe ona başka hiç kimsenin bakmasını istemiyordu. Ama erkekler bakıyorlardı işte. Mia şimdiden başkalarının ilgisini çekmişti. Onlar da, tıpkı Gabe gibi, delici bakışlarla bakıyorlardı.

 

Mia’nın boynunda pırlanta taşlı, zarif bir kolye vardı; iki kulağını da pırlanta küpeler süslüyordu. İkisini de Gabe armağan etmişti. Bir yıl önce. Noel’de. Genç kadının bu gece kendisinin armağan ettiği takıları taktığını görmek, Gabe’e bir tatmin duygusu yaşatıyordu. Onun için bu, Mia’nın kendisine ait olacağı kaçınılmaz yöne doğru bir başka adımdı.

Mia bunu henüz bilmiyordu ama Gabe yeterince uzun süre beklemişti. En yakın arkadaşının küçük kız kardeşini arzulayarak suçların en büyüğünü işlemiş olma duygusuna yeterince uzun süre dayanmıştı. Mia yirmi yaşına girdiğinde, Gabe’in ona bakışında büyük bir değişiklik olmuştu. Ancak kendisi otuz dört yaşındaydı ve Mia’nın, kendisinin ondan beklentileri için hâlâ çok genç olduğunu biliyordu. Yine de beklemişti.

Mia onun için bir takıntıydı. Bunu itiraf etmek onu fazlasıyla huzursuz etse de, genç kadın onun damarlarında kurtulmak istemediği uyuşturucu bir maddeydi adeta. Mia artık yirmi dört yaşındaydı ve aradaki yaş farkı eskisi kadar büyük bir engel gibi görünmüyordu. Ya da Gabe kendine öyle söylüyordu. Jace yine de çok kızardı; ne de olsa Mia daima onun küçük kız kardeşi olarak kalacaktı. Ancak Gabe nihayet yasak elmanın tadına bakma riskine girmeye razıydı.

Ah evet, Mia ile ilgili planları vardı. Bunları eyleme dökmesi gerekiyordu.

Mia, şarabından ihtiyatlı bir yudum aldı; sırf güzel ve zengin insanlar denizinde kendini fazlasıyla yabancı hissetmemek için almıştı bu kadehi. Gergin bir halde, Jace’i görmek içine etrafına bakındı. Ağabeyi orada olacağını söylemişti; Mia da HCM’nin en yeni otelinin büyük açılışına aniden çıkıp gelerek onu şaşırtmaya karar vermişti.

Union Meydanı’nda yer alan otel modern ve lükstü; üst düzey müşteri kitlesini hedeflediği belliydi. Ama işte Jace ve onun en yakın iki arkadaşı da o dünyada yaşıyor ve soluk alıyorlardı. Bu noktaya varmak için deliler gibi çalışmışlardı ama birçok insanın hayalinin ötesinde bir başarı elde etmişlerdi. Bunu da otuzlu yaşlarına girerken gerçekleştirmişlerdi.

Otuz sekiz yaşında, dünyanın en başarılı otelcilerinden olarak değerlendiriliyorlardı. Ama onlar hâlâ Mia’nın ağabeyi ve onun en yakın arkadaşlarıydı, o kadar. Yani Gabe öyle değildi; gerçi belki de Mia’nın Gabe ile ilgili utanç verici yeniyetme fantezilerinden kurtulmasının zamanı gelmişti. On altı yaşında, anlaşılabilir bir şeydi bu. Ancak yirmi dört yaşında, kendini umutsuz ve yanlış yolda hissediyordu.

Ash ve Gabe varlık içinde doğmuşlardı. Jace ve onun koşulları ise farklıydı ve Mia ağabeyinin girdiği çevreler içinde hâlâ rahat hissetmiyordu kendini. Ama, anne babalarının beklenmedik ölümünden sonra sırtında bir de küçük kardeşinin yükünü taşımak zorunda kalan Jace’in başarısıyla büyük gurur duyuyordu.

Gabe, anne babasına yakındı, en azından onlar evliyken öyleydi. Babası, ani bir kararla, otuz dokuzuncu evlilik yıldönümlerinin hemen ardından Gabe’in annesinden boşanmıştı. Ash. onunki ilginç bir durumdu. Kullanılabilecek en diplomatik sözcük buydu. Ash ailesinden hiç kimseyle geçinemiyordu. Henüz çok gençken kendi yolunu çizmiş, aile işini -ve parasını- elinin tersiyle geri çevirmişti. Belki de onun başarısı ailesini öfkeden deliye döndürmüştü çünkü genç adam her şeyi onlar olmadan başarmıştı.

Mia, Ash’in onlarla hiç zaman geçirmediğini biliyordu. Zamanının çoğunu Jace ve Gabe ile, ama daha çok Jace ile geçiriyordu Ash. Jace, Mia’ya Ash’in ailesinin aşağılık insanlar olduğunu söylemişti. Mia da bunun üzerinde durmamıştı, nasıl olsa Ash’in ailesiyle karşılaşacak hali yoktu. Aile, HCM hiç yokmuş gibi davranıyordu.

İki adam, sanki gecenin golünü atmak üzerelermiş gibi gülümseyerek yanına yaklaşırken, Mia dönüp oradan kaçmak istedi. Ama henüz Jace’i bulamamıştı ve hazırlanmak için akıl almaz uzunlukta bir zaman geçirdikten sonra bu kadar çabuk ayrılmayacaktı oradan.

Gülümseyerek kendini topladı; aptalca davranıp ağabeyini bu büyük gecesinde mahcup etmemek konusunda kararlıydı.

Sonra birden şaşkınlıkla Gabe’i gördü. Genç adam, yüzünde somurtkan bir ifadeyle kalabalığı yararak ilerliyordu. Mia’ya yaklaşmakta olan iki adamın önüne geçti, onların harekete geçmelerine fırsat vermeden Mia’nın koluna girdi ve onu uzaklaştırdı.

“Sana da merhaba, Gabe,” dedi Mia hafifçe.

Bu adamda onu aptallaştıran bir şeyler vardı. Onun yanında konuşamıyor, düşünemiyor, tek bir mantıklı düşünce yaratamıyordu zihninde. Gabe muhtemelen onun üniversiteyi dereceyle bitirmesinin bir mucize olduğunu düşünüyordu. Jace ve o, bunun kesinlikle işe yaramaz bir diploma olduğuna inanıyorlardı üstelik. Jace, Mia’nın işletme okumasını istemişti. Onu da “aile” işine dahil etmek istiyordu. Ancak Mia ne yapmak istediğinden emin değildi. Bu da Jace için başka bir öfke kaynağıydı.

Mia bu nedenle suçluluk duyuyordu. Çünkü kendisinin uzun uzun düşünüp karar verme lüksü vardı. Jace ona karşı cömert davranmıştı hep. Mia mezun olduktan sonra ondan destek almamak için çaba harcasa da, ağabeyi ona bir ev vermiş, ihtiyacı olan her şeyi sunmuştu.

Mia’nın birlikte mezun olduğu kişiler iş hayatına atılmışlardı bile. Kariyer yapıyorlardı. Mia ise hâlâ bir pastanede yarı-zamanlı çalışıyor ve hayatının geri kalan kısmında ne yapmak istediği konusunda karar verme işini ağırdan alıyordu.

Bu tereddüdün, şu anda koluna girmiş, onu uzaklaştıran adama dair yoldan çıkmış fantezileriyle yakından ilgisi vardı. Onunla ilgili bu takıntısından vazgeçmek ve yoluna devam etmek zorundaydı. Bütün hayatını, bir gün Gabe’in onu fark edeceği ve ona sahip olmak zorunda olduğuna karar vereceğine yönelik saçma beklentileriyle geçiremezdi.

Onun görüntüsünü kana kana içti; bağımlı olduğu maddeden uzun süre uzak kaldıktan sonra, yüksek doz alan bir bağımlı gibiydi sanki. Gabe, varlığıyla bulunduğu ortamı dolduran bir adamdı. Siyah saçlarını kısacık kestiriyor, yalnızca kaliteli ve sofistike bir görünüme sahip olmasına yetecek kadar, çok az ürünle şekillendiriyordu.

Bütün kadınların deli olduğu günahkâr kötü çocuk görüntüsüne sahipti. “Dünya yansa umurunda olmayacak” bir görüntüsü vardı ve Gabe bir şeyi isterse, mutlaka elde ederdi. Onun özgüveni ve küstahlığı, Mia’yı ona çeken iki unsurdu, hep de öyle olmuştu. Mia, ona yönelik çekimiyle mücadele etmek konusunda çaresizdi. Tanrı biliyor, bunu yıllarca denemişti ama takıntısı yok olacak gibi değildi.

“Mia,” dedi Gabe alçak sesle. “Senin geleceğini bilmiyordum. Jace bir şey söylemedi.”

“O da bilmiyor,” dedi Mia gülümseyerek. “Ona sürpriz yapmak istedim. Kendisi nerelerde bu arada?”

Gabe’in gözlerinde bir an huzursuz bir ifade belirdi. “Bir yere çağırdılar. Geri döneceğinden emin değilim.” Mia’nın gülümsemesi kayboldu. “Ya.” Sıkıntıyla yere baktı. “Sanırım şahane bir kıyafeti bu akşam için boşa harcamış oldum.”

Gabe’in bakışları ağır ağır onun üzerinde gezindi, Mia onun kendisini hiç çaba harcamadan soyduğunu hissetti adeta. “Çok güzel bir kıyafet.”

“Ben gitsem iyi olacak öyleyse. Jace burada olmadığına göre, benim de kalmamın anlamı yok.”

“Benimle kalabilirsin,” dedi Gabe açıkça.

Mia’nın gözleri büyüdü. Gabe, daha önce onunla vakit geçirme girişiminde bulunmamıştı hiç. Hatta daha çok ondan kaçıyor gibiydi. Bu, Mia’nın komplekse kapılmasına yetiyordu. Tamam, Gabe ona karşı kibardı. Özel günlerde ona armağanlar yolluyordu. Bir ihtiyacı olup olmadığını anlamak için onu yokluyordu; gerçi Jace’in de bunu ihmal ettiği yoktu zaten. Ama daha önce onun yanında birkaç dakikadan fazla zaman geçirmeye çalıştığı olmamıştı hiç. “Dans etmek ister misin?” diye sordu Gabe.

Mia, gerçek Gabe Hamilton’ın nerede saklandığını merak ederek, şaşkınlıkla ona baktı. Gabe dans etmezdi. Yani dans edebiliyordu elbette ama çok ender yapıyordu bunu.

Dans pisti çiftlerle doluydu; kimileri daha yaşlı, kimileri Gabe’in yaşındaydı. Mia, kendi yaşında tek bir kişi göremedi. Ama ne de olsa davetlilerin çoğu, yirmi dört yaşındaki pek çok kişinin henüz dahil olamadığı, aşırı zengin, ultra güzel sınıftandı.

“Ah tabii,” dedi. Neden olmasın? Buraya gelmişti. İki saatini hazırlanarak geçirmişti. Şahane bir kıyafetin ve muhteşem ayakkabıların boşa gitmesine neden izin verecekti ki?

Gabe, elini onun sırtına koydu. Mia, onun elinin değdiği yerin dağlandığını hissetti adeta. Gabe onu dans için ayrılmış alana yönlendirirken, ürpertisini güçlükle bastırdı. Gabe ile dans etmek pek çok açıdan kötü bir fikirdi. Ona bu kadar yakınken yaşadığı karasevdanın üstesinden nasıl gelecekti? Ama onun kollarında olma fırsatını kaçırması mümkün değildi. Bu yalnızca birkaç dakika sürse bile. Büyüleyici, muhteşem birkaç dakika.

Saksafonun tutkulu sesi, piyanonun tatlı tınısına ve basın hafif vuruşlarına karışıyordu. Mia, Gabe’in kollarına kayarken, müzik damarlarını istila etti. İnsanı sarhoş eden, kendinden geçiren bir histi bu. Genç kadın kendini gerçekten canlı bir rüyanın tam ortasında gibi hissediyordu.

Gabe’in eli sırtında kaydı ve dekolte elbisesinin açıkta bıraktığı yerde durdu. Kumaş, genç kadının kalçalarının hemen üzerinde bitiyordu. Mia, bu baştan çıkarıcı kıyafeti giyip giymemek konusunda çok tereddüt etmişti. Ama şimdi giymiş olduğuna seviniyordu.

“Jace’in burada olmaması çok iyi oldu,” dedi Gabe.

Mia başını yana eğdi ve ona soran gözlerle baktı. “Neden?”

“Çünkü seni bu elbiseyle görse, kalp krizi geçirirdi. Buna elbise demek yeterli olur mu bilmiyorum.”

Mia gülümseyince yanağındaki gamzesi belirginleşti.

“Jace burada olmadığına göre, bir şey söyleyemez, değil mi?”

“Hayır ama ben kesinlikle söyleyebilirim,” dedi Gabe açıkça.

Mia gülümsemekten vazgeçip kaşlarını çattı. “Benim iki ağabeye ihtiyacım yok, Gabe. Biri kesinlikle yetiyor.”

Gabe gözlerini kıstı, dudakları inceldi. “Senin ağabeyin olmak gibi bir derdim yok zaten.”

Mia ona incinmiş gibi baktı. Madem onunla zaman geçirmek bir külfetti, Gabe neden yanına gelmişti? Neden her zaman yaptığını yapıp onu yok saymayı tercih etmemişti?

Mia geri çekildi Gabe’e bu kadar yakın olmanın, onun kollarında olmanın, ellerini bedeninde duyumsamanın verdiği ılık his yavaş yavaş kayboluyordu. Buraya gelmemeliydi. Aptalca ve yanlış bir şeydi bu. Tek yapması gereken, Jace’i aramaktı. Ona planlarını anlatırdı, Jace de ona kendisinin buraya gelmeyeceğini söylerdi. O zaman şimdi dans pistinin ortasında dikiliyor olmaz, Gabe’in terslemelerine maruz kalıp mahcup duruma düşmezdi.

Gabe gözlerini kısarak Mia’nın tepkisini gözlemledi, sonra birden döndü ve onu dans pistinden çekip terasa doğru sürükledi. Açık kapılardan içeri serin hava giriyordu. Gabe dışarı çıktı ve Mia’yi korumak ister gibi kolunun altına aldı.

İşte Mia yine onun kollarındaydı. Onun sıcaklığıyla sarmalanmıştı. Kokusunu duyabiliyordu. Lanet olsun, nasıl da güzel kokuyordu.

Gabe, kapıdan iyice uzaklaşıp kuytu bir köşeye gelince durdu. Şehrin yanıp sönen ışıkları gökyüzüne vuruyor, uzaktan gelen trafik sesi, sessizliği bozuyordu.

Gabe uzun bir süre yalnızca Mia’ya bakmakla yetindi. Genç kadın, onu bu kadar kızdıracak ne yaptığını merak etti.

Gabe’in kokusu başını döndürüyordu. Çok ağır olmayan, baharatlı bir koku. Kendisine çok uygundu. Bir yandan baş döndürücü, güçlü, erkeksi, dışadönük ve… zevkli bir hava yayarken bir yandan da onun doğal kokusunu tamamlıyordu.

“Her ne haltsa,” diye mırıldandı Gabe. Bu bir teslimiyet sesiydi; bilinmeyen bir güce teslim oluyordu sanki.

Mia’nın karşılık vermesine fırsat bırakmadan onu çekti ve sert göğsüne yasladı. Genç kadının ağzı şaşkınlıkla açıldı ve hafifçe içini çekti. Dudakları, Gabe’inkilere çok yakındı. Baş döndürücü şekilde yakın. Onun soluğunu hissedebiliyor, şakağında atan kası görebiliyordu. Gabe’in çenesi, sanki kendini tutuyormuş gibi kasılmıştı. Sonra savaşı kaybediyormuş gibi göründü.

Dudaklarını, Mia’nın dudaklarına bastırdı. Sert, sıcak, talepkâr. Ve Tanrım, Mia buna bayılıyordu. Gabe sıcacık ve şehvetli dilini itip onun dilinin üzerine kaydırdı; ağzının tavanını oyun oynarcasına yaladı, sonra da yumuşak bir dansla dilinin genç kadının dilin çevresinde dolaştırdı. Onu sadece öpmüyordu. Yiyip bitiriyordu sanki. Tek bir öpücükle ona sahip olmuştu. Bir anda, Mia tamamen Gabe Hamilton’a ait olmuştu. O zamana kadar öptüğü bütün erkekler karanlığa gömülüp gitmişti.

Mia içini çekti ve kendini tamamen Gabe’in kollarında erimeye bıraktı. Kemikleri yok gibiydi artık, daha fazlasını istiyordu. Daha fazlasını. Gabe’in daha fazlasını. Onun sıcaklığını, dokunuşlarını, o günahkâr ağzı. Hayal ettiği her şeyi, hatta daha fazlasını bulmuştu. Fantezileri, hayal gücü. gerçeğin yanında hiç kalıyordu.

Gabe’in dişleri dudaklarına değdi ve o dolgunluğu hafifçe ısırdı. Ancak hâkimiyetin kimde olduğunu gösterecek kadar hafifçe yakmıştı Mia’nın canını. Sonra genç adam hareketlerini yumuşattı, dili şehvetli dokunuşlarına başladı. Bunu Mia’nın dudaklarına kondurduğu hafif öpücükler izledi.

“Tanrım, bunu yapmayı o kadar uzun zamandır istiyordum ki,” dedi boğuk bir sesle.

Mia sersemlemişti. Bacakları titriyor, giydiği yüksek topuklu ayakkabıların kurbanı olup düşmemek için içinden dua ediyordu. Hiçbir şey onu az önce olanlara hazırlayamazdı. Gabe Hamilton onu öpmüştü. Yalnızca öpmemiş-ti; onu terasa sürüklemiş ve eritip bitirmişti.

Genç adamın şehvetli saldırısından sonra, Mia’nın dudakları hâlâ sızlıyordu. Tükenmişti. Resmen tükenmişti. Ayakları yerden kesilmiş gibiydi, yükseklerin en yükseğine çıkmıştı. Pek fazla içki içmemişti, bu yüzden alkolün etkisinde olmadığını gayet iyi biliyordu. Gabe’in yüzün-dendi. Açık ve basit. Gabe onun duyularına öldürücü bir darbeydi.

“Bana öyle bakmaktan vazgeç, yoksa başın ciddi şekilde derde girecek,” diye homurdandı Gabe.

Eğer bu düşündüğü kadar enfes olacaksa, onunla başının derde girmesi Mia’nın umurunda değildi.

“Sana nasıl bakıyorum ki?” diye sordu kısık sesle.

“Elbise denen şu uyduruk bahaneyi çıkarıp atmamı ve seni buracıkta, terasta becermemi istiyormuşsun gibi.”

Mia yutkundu. Güçlükle. Belki de en iyisi hiçbir şey söylememekti. Burada az önce neler olduğundan emin değildi zaten. Duyularının kontrolünü kaybetmişti ve Gabe Hamilton’ın biraz önce onu öptüğü, sonra da onu otelin terasında becermekten söz ettiği gerçeğini bir türlü idrak edemiyordu.

Gabe tekrar ona yaklaştı; sıcaklığı onu yutuyor, tüketiyordu. Mia’nın nabzı boynunda deli gibi atıyordu; soluk alıp verişleri düzensiz ve kesik kesikti.

“Yarın beni görmeye gel, Mia. Ofisimde. Tam onda.”

“N-neden?” diye kekeledi Mia.

Gabe’in yüzündeki ifade sertti; gözleri, Mia’nın anlam-landıramadığı ateşli bir ışıkla parlıyordu.

“Çünkü öyle istiyorum.”

Mia’nın gözleri büyüdü. Sonra Gabe uzanıp elini tuttu ve balo salonunun girişine doğru sürükledi onu. Lobiye varıncaya kadar hiç durmadı, yürümeye devam etti. Mia, cilalı mermer zeminde tak tak sesler çıkaran topuklu ayakkabılarıyla, onun kararlı ve uzun adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordu.

Bu ani değişimle zihni altüst olmuştu. “Gabe, nereye gidiyoruz?”

Gabe dışarı çıktı ve kapıdaki görevliye işaret etti. Görevli, onu görür görmez koşup geldi. Birkaç saniye sonra, kapının önünde uzun, siyah bir araba durdu. Gabe, Mia’yı apar topar arabaya bindirdi.

Eliyle kapıyı tutarken, arabanın arka tarafını görebilecek şekilde eğildi.

“Şimdi eve gidiyorsun ve bu lanet olası elbiseyi çıkarıyorsun,” dedi. “Yarın da saat onda ofisime geliyorsun.” Kapıyı kapatacak gibi oldu ama sonra eğilip bir kez daha Mia’nın yüzüne baktı. “Ve Mia? Orada olsan iyi edersin.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSıcak - Nefes Nefese Üçlemesi 1
  • Sayfa Sayısı461
  • YazarMaya Banks
  • ÇevirmenYeliz Kahraman
  • ISBN9789944826747
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm , Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2013-8

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur