Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Baştan çıkarılmaya hazır olun.”
Monica McCarty

Mairin Stuart, yatağının kenarındaki taş zeminde diz çökmüş bir şekilde dua ediyordu. Eliyle boynundaki deri kolyenin pürüzsüz yüzeyinde gezdirdi. Küçüklüğünden beri ezberlediği kelimeleri fısıldayarak her zaman yaptığı gibi bitirdi duasını. “Lütfen, Tanrım. Beni bulmalarına izin verme.”

Ewan McCabe kazanmaya ant içmişti. Savaş çanları çalıyordu. Bütün klan onun emrindeydi ve Ewan ona ait olanı düşmanlarından almaya hazırdı. Ta ki bir gün ruhu masmavi gözlerinde hapsolmuş, simsiyah saçlı bir kız oğlunu kurtarıp bir anda hayatını değiştirinceye kadar. Mairin, Ewan’ın klanı için bir kurtuluş olabilirdi fakat yıllarca intikam ateşiyle yanıp tutuşan bir adamın nazarında durum göründüğünden farklıydı.

Kralın gayrimeşru kızı olan Mairin uzun zamandır dış dünyadan uzakta. bir manastırda yaşıyordu. Ancak evlendiğinde sahip olabileceği zenginlik yüzünden kaçırıldığı gün başına gelecek felaketten habersizdi. McCabe’in adamları onu kurtarmış olabilirdi fakat bu aynı zamanda en büyük korkusunu da uyandırmıştı: Ewan McCabe ile evlenmek zorunda olmak… Ona direnirken aslında kendi arzularına da direndiğini fark edecekti.

Mailin Stuart yatağının kenarındaki taş zeminde diz çökmüş boynunu eğmiş bir şekilde dua ediyordu. Elini boynundaki deri kolyenin pürüzsüz yüzeyinde gezdirdi.

Küçüklüğünden beri ezberlediği kelimeleri fısıldayarak her zaman yaptığı gibi bitirdi duasını. “Lütfen, Tanrım. Beni bulma­larına izin verme.”

Yerden kalktı, fakat dizleri bu bozuk taş zemin yüzünden mahvolmuştu. Giydiği düz, kahverengi kıyafet onu diğer rahibe adaylarından ayırıyordu. Diğerlerinden daha uzun süredir burada olmasına rağmen henüz ruhsal yolculuğunu tamamlayacak ye­minleri etmemişti. Böyle bir niyeti hiç olmamıştı.

Köşedeki lavaboya gidip testiden su doldurdu. Kıyafetini ıslatırken gülümsüyordu ve Mother Serenity’nin sözleri aklına geldi. Temizlik ibadetle eş değerdir.

Yüzünü sildi ve elbisenin tamamını yıkayabilmek için tam üzerinden çıkarıyordu ki korkunç bir gürültü duydu. Giysisi üze­rinden kayıp düşerken şaşkınlıkla kapıya baktı. Öyle heyecana kapılmıştı ki koşup kapıyı açtı ve geri yerine döndü.

Onunla birlikte diğer rahibeler de salona doluşmuşlardı. Hep­sine bulaşan şaşkınlıkla beraber sesleri de gittikçe yükseliyoıdu. Manastırın ön tarafından gelen bağrış tüm koridoru inletti. Bu­nun ardından da acı bir çığlık geldi. Mairin’in kalbi o an korku­dan donmuş gibiydi. Bu Mother Seren ity idi.

Mairin ve geri kalanlar sese doğru koştular. Bazıları geride kalırken diğerleri kendilerinden emin bir şekilde ilerlediler. Şa­pele ulaştıklarında Mairin karşılaştığı manzarayla dehşete kapıl­mıştı.

Her yer askerlerle doluydu. Zırhlı savaş kıyafetleri giymiş, yüzleri pis, saçları ve kıyafetleri terden sırılsıklam olmuş en azından yirmi asker vardı. Ama kan yoktu. Çelmelerinin amacı koruma ya da yardım değildi. Komutan Mother Serenity’yi ko­lundan tutmuştu ve bu uzaklıktan bile Mairin baş rahibenin yü­zündeki acıyı görebiliyordu.

“Nerede o?” diye sordu adam soğuk bir sesle.

Mairin bulunduğu yerde bir iki adım geriledi. Sert görünüşlü bir adamdı. Tam bir şeytan. Saldırmayı bekleyen bir yılan gibi gözünü öfke bürümüştü. Bir cevap vermediğini görünce Mother Serenity’yi sarstı. Kadın tıpkı bir bez bebek gibi görünüyordu.

Mairin durmadan dua ediyordu. Etrafındaki diğer rahibelerde bir yerde toplanmış dua ediyorlardı. “Burada değil. Size söyle­dim, aradığınız kadın burada değil,” diye çıkıştı Mother Serenity.

“Bana yalan söyleme,” diye bağırdı adam.

Soğuk bakışlarını rahibelerin Üzerinde gezdirdi.

“Mairin Stuart. Onun nerede olduğunu bana söyleyecek­siniz!”

Mairin buz kesmişti, hissettiği korku sanki midesinden tüm vücuduna yayılıyordu. Onu nasıl bulabilmişlerdi? Bu kadar şey den sonra bile kabusu bitmemişti. Aksine şimdi her şey yeni baş­lıyordu.

Elleri o kadar şiddetli titriyordu ki onları elbisesinin altında saklamak zorunda kalmıştı. Alnını ter basmış, bütün düşündükileri bir anda kaybolmuştu. Yutkundu ve kusmamak için kendini zor tuttu.

Kimseden ses çıkmayınca adam gülümsedi ve bu Mairin’in kanını dondurdu. Adam onlara bakmaya devam ederek Mother Serenity’nin kolunu kaldırdı, hepsi açıkça olup biteni görebili­yordu. Duygusuzca, Mairin içini sızlatan o kemiğin kırılma sesi­ni duyana kadar, kadının işaret parmağını büktü.

Bu sırada rahibelerden biri çığlık atarak öne fırladı, fakat bir asker onu yakalayıp yere yatırdı. Diğerleri öfke İçinde nefeslerini tutmuş olup biteni izliyordu.

“Burası Tanrı’nın evi,” dedi Mother Serenity cılız bir sesle. “Böyle kutsal bir yerde şiddet uygulayarak çok büyük günah iş­liyorsunuz.”

“Kapaçeneni, yaşlı kadın,” diye çıkıştı adam. “Ya bana Mairin Stuart “in nerede olduğunu söylersiniz ya da hepinizi öldürürüm.”

Mairin nefesini tutmuş ne yapacağını bilmiyordu. Adamın söylediklerini yapacağından emindi. Gözlerindeki ifadeye ba­kılırsa durum kötü ve umutsuzdu. Sanki şeytanın elçisi olarak gönderilmişti. Ona karşı çıkmak imkansızdı.

Adam tam Mother Serenity’nin orta parmağını tutmuştu ki Mairin öne doğru atıldı.

“Hayır!” diye haykırdı Mother Serenity.

Mairin onu duymuyordu bile. “Mairin Stuart benim. Onu he­men bırakın.”

Adam Mother Serenity’nin elini bıraktıktan sonra onu arka­sından itekledi. Büyük bir ilgiyle Mairin’i seyretti. Daha sonra bakışlarıyla kadının vücudunu baştan aşağı defalarca süzdü. Ma irin bu taciz eden, saygısız bakışların altında oldukça gerilmişti. Ama yine de en ufak bir taviz vermeden, olabildiğince kendinden emin bir şekilde, meydan okurcasına adama bakabilecek kadar cesaretliydi.

Mairin aklından kaçmayı bile geçirmemişken, iki adam onu yakaladı. Saniyeler içinde onu yere yatırıp telaşla elbisesini çı­kartmaya çalışıyorlardı. Mairin ise karşı koymak için tüm gücüy­le çırpınıyordu fakat bir kadın için bu gücü kırmak imkansızdı. Ona burada manastırda mı tecavüz edeceklerdi? Adamlar kıya­fetlerini sıyırırken, onunsa utançtan gözleri dolmuştu.

Mairin’i sağa çevirip, kalçasındaki o işarete dokundular.

Lanet olsun!

Mairin başını eğmişti, gözyaşları yanaklarından aşağı süzü­lüyordu.

“Evet, bu o!” dedi heyecanla adamlardan birisi.

Komutan bu işareti incelemek için eğildiğinde adam hemen kenara çekildi. O da Alexander’ın kutsal armasını dikkatlice inceleyerek dokundu. Zevk alırcasına kadının çenesini kavrayıp ona bakması için yüzünü hızlıca çevirdi.

Adamın gülüşü, kadını iyice çileden çıkarıyordu.
“Biz de uzun zamandır seni arıyorduk, Mairin Stuart.”
“Cehenneme kadar yolunuz var!” diye çıkıştı Mairin.

Ona vurmak yerine, adam daha da iğneleyici bir şekilde sırıt­maya devam ediyordu. “Böyle kutsal bir yerde böyle sözler, sana hiç yakışmıyor.”

Mairin gözlerini açıp kapayıncaya kadar adam onu hızlıca omuzlayıp kaldırdı. Bütün askerlerle beraber manastırdan gece­nin karanlığına doğru yola çıktılar.

Adamlar hemen atlarına bindiler. Mairin’in ağzını, ellerini ve ayaklarını bağlayarak öylece adamlardan birinin önüne, tıpkı bir yük gibi yüklemişlerdi. Mairin tepki bile veremeden, sadece at ların ayak seslerinin yankılandığı gecede son sürat ilerliyorlardı. Acımasız oldukları kadar kendilerinden eminlerdi.

Atın eyerinin sırtına verdiği acı bir tarafa sürekli sarsılmak­tan kusmak üzereydi. Ağzını o kadar sıkı bağlamışlardı ki o an boğulacak diye korkmuştu.

Durduklarında, bilincini neredeyse yitirmiş haldeydi. Adam­lardan birisi eliyle incecik boynunu kavrar kavramaz, Mairin ne olduğunu anlayamadan sıçrayıp bir anda kendisini yerde buldu.

Bu nemli ve soğuk havada titreyerek yerde yatarken, adam­lar onun etrafında kamp kurmuşlardı. Sonunda adamlardan birisi konuştu. “Kıza göz kulak olsan iyi olur, Finn. Bu kız teşhirden ölürse Lord Cameron buna pek de sevinmez.”

Öfkeli bir homurdanmanın ardından kızın ellerini, ayakları­nı çözüp ağzını açtılar. Bu kaçırmanın lideri Finn, yanan ateşten parlayan gözleriyle, kadına doğru eğildi.

“Burada seni duyabilecek tek bir kişi bile yok. Eğer sesini çıkaracak olursan, o güzel çeneni dağıtırım.”

Mairin başını sallayıp bir köşede kıvrıldı, öfke içinde kıvra­nırken, Finn onu botuyla itekleyip gülüyordu.

“Ateşin orada battaniye var. Onu al ve git uyu biraz. Sabahın ilk ışıklarıyla yola çıkacağız.”

Altındaki taşları bile fark etmeden o anlık rahatlıkla battani­yeye sarılmış ısınmaya çalışıyordu. Lord Cameron. Adını manas­tırdaki birçok askerden duymuştu. Acımasız adamın tekiydi, aç gözlülüğü ve hırsı tüm hayatını ele geçirmiş gibiydi. Söylentilere göre İskoçya’nın en büyük ordusuna sahipti ve İskoçya Kralı David bile ondan korkuyordu.

Malcolm, Alexander’ın üvey oğlu-ve Mairin’in Üvey kardeşi – daha önce taht için David’e karşı bir isyan çıkarmıştı. Malcolm ve Duncan Cameron zamanında güçlerini birleştirmiş olsalardı, şu anda karşı konulamaz bir güç olabilirlerdi.

Mairin kıvrılıp gözlerini kapattı. Neamh Âlainn’in varlığı Cameron’ı yenilmez kılacaktı.

Neamh Alainn’nin kontrolünü ele geçirmesine izin veremez­di. Bu onun mirasıydı, babasından geriye kalan, sahip olduğu tek şeydi.

Bu halde uyumak imkansızdı. Battaniyenin altında kıvrıl­mış tahtadan yapılmış haçını sıkıca tııtup güç vermesi ve bir yol göstermesi için Tanrı’ya dua ediyordu. Bazı askerler uyurken diğerleri gözlerini kırpmadan etrafı izliyordu. Bunun kaçmak için bir şans olduğunu düşünmeyecek kadar akıllıydı. Ağırlığınca altından daha değerli olduğu bir zamanda değil.

Fakat onu öldürmeye de niyetleri yoktu. Çünkü Mairin için bu ödül olurdu. Korkup kaçması için de hiçbir şey yoktu görü­nüşe göre.

Arkasında olup bitenden habersiz, bir saattir dua edip öylece karanlığa dalmıştı. Sessizlik bir çocuk çığlığıyla bölününce et­rafta uyuyan askerlerin hepsi bir anda ellerinde kılıçlarıyla ayak­landılar.

Adamlardan birisi çocuğu tekmeleyip itekleyerek ateşin etra­fındaki kalabalığın ortasına doğru yere fırlattı. Askerler kahkaha­larla çocuğa gülerken, o da oracıkta çömelmiş şaşkınlıkla onları izliyordu.

“Bu da neyin nesi?” diye sordu Finn.
“Bizim atlardan birini çalmaya çalışırken bulduk,” dedi çocu­ğu yakalayan adam.

Normal zamanda bile yeterince kötü olan Finn sinirden iyice, ateşin de yüzüne yansımasıyla, daha da korkunç görünüyordu. En fazla sekiz yaşında olan çocuksa askerleri daha çok cesaretlendirircesine onlara meydan okuyordu.

“Seni terbiyesiz çocuk,” diye azarladı Finn.

Tam çocuğa vuracaktı ki Mairin aniden çocuğun önüne atladı. Fakat tokat da onun yüzünde patlamıştı.

Hemen kendini toparlayıp tekrar çocuğun yanına çekti. Çocu­ğu kucağında iyice sarıp sarmalamıştı.

Fakat çocuk hâlâ dövüşmeye hazır gibi olduğu yerde çırpınıp, Keltçe küfürler ediyordu. Sonunda kafası şiddetlice Mairin’in hâlâ ağrıyan çenesine çarptı.

“Şimdi sessizce dur,” dedi Mairin, çocuğun konuştuğu dilde. “Sakin ol. Sana zarar vermelerine müsaade etmem.”

“Hemen bırak onu,” diye bağırdı Finn.

Mairin sonunda tepinmeyi kesen çocuğa sımsıkı sarılmıştı. Finn de yanlarına gelip kadının saçlarını eline dolayarak, başını yukarı kaldırdı. Fakat Mairin onu bırakmamaya kararlıydı.

Adam onu kendisine bakması için zorlayınca, “Önce beni öldürmelisin,” dedi kendinden emin bir şekilde.

Saçlarını bıraktı fakat hıncını çıkarırcasına kadının kaburga­larına bir tekme attı. Mairin acıdan kıvransa da çocuğu bu delir­miş adamdan korumaya çalışıyordu.

“Finn, yeter artık,” diye bağırdı adamlardan biri. “Lord onu tek parça istiyor.”

Söylene söylene geri döndü. “Bırakın o pis, küçük dilenciye sahip çıksın. Nasıl olsa sonunda bırakmak zorunda kalacak.”

Mairin başını kaldırıp Finn’in gözlerine baktı. “Bir daha bu çocuğa dokunacak olursan, ben kendi boğazımı kendim kese­rim.”

Finn’in kahkahasıyla gece inledi. “Bu çılgınca bir blöf. Eğer anlaşma yapmaya çalışıyorsan, önce inandırıcı olmayı öğrenmen gerekiyor.”

Mairin yavaşça ayağı kalkıp adama doğru yaklaştı. Adam on­dan gözlerini kaçırana dek ona öylece baktı.

“Blöf mü?” dedi yavaşça. “Ben öyle düşünmüyorum. Hatta sizin yerinizde olsam, ne kadar sivri, kesici alet varsa hepsini benden uzak tutardım. Benim kaderimde ne yazdığını bilmedi ğimi mi zannediyorsun? Sizin o cani Lordunuzla yatıp, Neamh Âlainn’i öldürecek çocuklar doğuracağıma ölürüm daha iyi.” Finn gözlerini kıstı. “Seni kaçık!”

“Evet, belki öyleyim. Bu yüzden bu keskin aletlerden biri se­nin kaburgalarının arasına batarsa diye endişeliyim.”

Finn ellerini ovuşturdu. “Çocuğa sahip çık. Seninle ve onunla Lord ilgilenecek. Yalnız, at hırsızlarına pek iyi davranmıyoruz, haberiniz olsun.”

Mairin onu görmezlikten gelen, yerde kıvrılarak yatan, korku ve hayranlıkla onu izleyen çocuğa döndü.

“Gel,” dedi yavaşça. “Eğer birbirimize sıkıca sarılırsak, batta­niye ikimize de yeter.”

Çocuk da Mairin’in yanına koşarak usulca ona sokuldu. “Evin nerede?” diye sordu Mairin, çocuk yanına oturdu­ğunda.

“Bilmiyorum,” diye cevap verdi üzüntüyle. “Buradan olduk­ça uzak olmalı, en azından iki gün sürer.”

“Şşş,” dedi onu teselli etmeye çalışarak. “Peki, buraya nasıl geldin?”

“Kayboldum. Babam yanımda adamları olmadan hiçbir yere gitmememi söylerdi, ama bana bebek gibi davranılmasından bık­tım. Çünkü gördüğün gibi artık bir bebek değilim.”

Gülerek, “Evet, görüyorum. Bu yüzden sen de onlardan kaç­tın, öyle mi?” dedi.

“Bir at aldım. Sadece Alaric Amca’yı görmeye gidecektim. Birazdan döneceğinden sınırın yakınında onu karşılamak için bekliyordum.

“Sınır?”
“Bizim topraklarımızın.”
“Senin baban kim, ufaklık?”
“Adım Crispen, ‘ufaklık’ değil.” Sesindeki hoşnutsuzluk Mairin’i güldürmüştü.
“Crispen, güzel isim. Anlatmaya devam et bakalım.”
“Senin adın ne?”
“Mairin,” dedi sessizce.
“Benim babam Lord Ewan McCabe.”

Mairin ismi hatırlamaya çalışıyordu, fakat tanımadığı bir sürü klan vardı. Evi İskoç bölgesindeydi fakat on yıldır oraya gitme­mişti.

“Yani amcanı görmeye gittin. Peki, sonra ne oldu?” “Kayboldum,” dedi kederle. “Sonra bir McDonald askeri beni buldu ve fidye için Lorduna götürmek istedi. Ama ben kaçma­yı başardım. Bunun olmasına izin veremezdim çünkü babam bu fidyeyi ödeyemezdi ve bu da bizi zayıf gösterirdi.”

Çocuk kucağında kıvrılmışken, Mairin de onun saçlarını ok­şuyordu. Crispen bu küçük yaşına rağmen oldukça olgundu. Ve bir o kadar da gururlu. “Kaçıp bir tüccarın at arabasında sak­landım. Beni bulduğunda bir gün geçmişti.” Bir anda başını Mairin’in ağrıyan çenesine çarparak yukarı kaldırdı. “Biz nere­deyiz, Mairin?” diye fısıldadı. “Evden çok mu uzaktayız?” “Evin nerede tam olarak bilmiyorum,” dedi üzüntüyle. “Ama şu an güneydeyiz ve sanırım senin evinden iki gün uzaklıktayız.” “Güney mi? Sen de oradan mısın?” diye sordu.

Onun şaşkınlığına gülerek, “Hayır, Crispen ben Kuzey İskoçya bölgesindenim,” dedi.

“O zaman burada ne yapıyorsun? Yoksa seni kaçırdılar mı?” “Bu çok uzun ve daha sen doğmadan önce başlayan bir hikaye.”
Tam başka bir şey soracaktı ki Mairin onu yavaşça uyardı. “Şimdi uyuyalım, Crispen. Buradan kaçabilmemiz için gücümü­zü toplamalıyız.”
“Kaçmak mı?” diye fısıldadı.
“Evet, tabii ki. Bütün mahkumlar bunu yapar,” dedi Mairin,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİskoçyalı'nın Kollarında
  • Sayfa Sayısı354
  • YazarMaya Banks
  • ÇevirmenMiray Çınar
  • ISBN6054629145
  • Boyutlar, Kapak13,5x20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviKoridor Yayıncılık / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur