Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

ilkbahar-ruyasi-kristin-hannah-pegasus-yayinlariHataların daima bir bedeli olur. Ancak gerçek sevgi geçmişi telafi edecek sonsuz olasılıklara sahiptir…

Madelaine on altı yaşındaki kızı Lina’yı tek başına büyüten bekâr bir annedir. Dünyaca ünlü bir cerrah olarak başarılı bir kariyere sahip olsa da ergenlik çağındaki kızının sorunlarıyla başa çıkamaz. Annesiyle neredeyse iki yabancı haline gelen Lina ise kim olduğunu bir türlü öğrenemediği babasının izini bulmak için her şeyi göze almıştır.

Holywood’daki ışıltılı hayata kendini kaptıran, tüm kadınların hayran olduğu yakışıklı aktör Angel DeMarco alkol ve uyuşturucu bağımlılığının sınırına dayanan, vurdumduymaz bir hayat yaşamaktadır. Ancak zayıf kalbi onu bir gün yarı yolda bıraktığında Angel hayatını tamamen değiştirmesi gereken bir yol ayrımına gelir. Bu noktada unutmak istediği her şeyle yüzleşmek durumunda kalacaktır.

Zorlukların ve sıkıntıların hiç tahmin edilmeyen güzelliklere kapı açabileceğini gösteren İlkbahar Rüyası kalbinize hiç solmayan çiçekler ekecek…

“Duyguların önemini, bağışlamayı ve mucizelerin her an gerçekleşebileceğini anlatan şefkat dolu bir roman.”
-Publishers Weekly-

“İlkbahar Rüyası aşkın ve hataları telafi etmenin hikâyesini anlatıyor.”
-Library Journal-

“Sarsıcı, düşündüren ve duyguları harekete geçiren bir kitap…”
-RT Book Reviews-

“Kristin Hannah’yı tüm dünya seviyor…”
-Newsday-

***

1

Muhabirler günlerdir bu olayı yazıyor, süslü başlıklar ahlıyordu. Uyuşturucu kullanımı ve yasalara aykırı davranışlarla ilgili do­kundurmalar küçük Oregon kasabasında toplanan ünlüleri kızdır­mıştı. Bir sinema filmini kutlamak için toplanmışlardı ve genellikle LaGrangeville’de böyle şeylere pek rastlanmazdı. Elks Salonu yıllardır sessiz geçen toplantılar dışında Kep boş kalmışta ama bu gece içeriden gürültülü ve ahenksiz bir müzik sesi geliyordu. Daracık anayola doluşan ve önlerinden geçen limuzinlerin aynalı camlarındaki yan­sımalarını gören kasabalılar ile fotoğrafçılar ise büyük ses getirecek, Hollywood’da yaşananlara benzer bir şey olmasını bekliyorlardı.

Ama her şeye, makalelere, röportajlara ve paparazziye karşın hiç kimse Enquirer’ın attığı başlığın ne kadar gerçekçi olduğunu bilmiyordu: Uğruna ölünesi bir parti.

Angel DeMarco koltukları ısıtmalı limuzinden iner inmez sigara dumanı ile çiseleyen yağmurun arasından yolun karşısındaki kalabalığı gördü. Yüzleri seçilmeyen vücutlar san polis şeridinin arkasında birikmişti.

“İşte o, DeMarco!”

Kameraların flaşları patlamaya başlamış ve yağmur, gümüş rengi prizmatik şeritleri, karanlık sokağı aydınlatan inanılmaz ışıklarıyla gerçekdışı bir görünüme bürünmüştü.

“Angel… bu tarafa bak! Angel Angel Angel…”

Etrafını kuşatanların çılgınlığı coşkun dalgalar halinde ona ulaştı. Ünlü olmayı nasıl da seviyordu! Sigarasından derin bir nefes çekip ağır ağır dışarı verdi ve sonra muhabirlere o ünlü tebessümünü, People dergisinin henüz geçtiğimiz hafta “yirmi bin megavat gücünde” diye nitelendirdiği gülüşünü sergiledi ve el salladı. Sigarasının gri renkli dumanı yılan gibi kıvrılarak yükseldi.

Adını bile anımsamadığı partnerinin arabadan inebilmesi için yana çekildi.

Kadın yavaş yavaş indi. Yüksek topuklu, siyah deri ayakkabılı, uzun ve biçimli bir bacak göründü. Ayakkabının topuğu sertçe kal­dırıma bastı. Kadın öne eğilip peroksit sarısı saçlarım savurdu ve ardından da hatırı sayılır dekoltesini gözler önüne sererek arabadan indi. İçgüdüsel olarak kalabalığa döndü ve pembe elbisesini düzel­tirken gülümseyip el salladı.

Angel kadının hakkını vermeliydi; nasıl giriş yapacağını iyi biliyordu.

Angel onun elini tutup hayranlarına doğru çekti. Kadının abartılı topuklan düz kaldırımda takırdayıp kayıyordu. Ama Angel’ın onlara yaklaştığını fark eden kalabalığın gürültüsü, kadının topuklarının sesini bastırmıştı.

Genç kızlar çığlık atıp Angel’a dokunmaya çalışıyorlardı. Angel hanlarını tanımıştı; film setini görmek için okulu kıran kasabalı, çilli suratlı kızlardı bunlar. Her gün barikatların arkasında toplanıyor, bir sahnenin çekimi için aracından inen Angel’ı gördüklerinde çığlığı basıp kıkırdaşıyor, ağlıyorlardı.

Bu hayran kitlesi ondan varlığından başka hiçbir şey istemi­yordu. Vahşi, olgunlaşmamış ve bendi olabilirdi ama bu onların umurunda değildi. Tek umursadıkları Angel’ın ekranda görünmeye devam etmesiydi. Onlara en büyük, en seksi tebessümünü gösterip kalabalığa göz gezdirdi. Her kıza bir saniye, tek bir kalp atımlık süre veriyor, o an yalnızca baktığı kişiye odaklanıyordu.

“Angel, bir imza verir misin? LaCrangeville hakkında ne dü­şünüyorsun? Film ne zaman biter? İlk gösterim burada mı olacak?”

Sorular her zamanki gibi ardı ardına geliyor yağmurun içinden ok gibi fırlıyordu. Angel soruların bazılarını duyarken bazılarını duymuyordu ama bunun bir önemi yoktu. Hayranları ondan yanıt beklemiyordu. Yalnızca yakınında olmak, Hollywood ışıltısının bir anlığına da olsa kendi sıradan yaşamlarını renklendirip renklendir­meyeceğini görmek istiyorlardı.

“Angel, fotoğraf çekilebilir miyiz?”

Angel imza atarken başını kaldırıp bu ricada bulunan genç kıza baktı. Kısa boylu, şişman, yanaldan porselen tabağı andıran, kıvırcık kahverengi saçlı bir kızdı bu.

Angel onu hemen tanıdı; büyük partilere davet edilmeyen ve çaresizce buna aldırmamaya çalışan kızdı.

Evet, Angel onu çok iyi anlıyordu. Şimdi, yıllar sonra bile eğlen­ceyi dışarıdan izleyen o genç çocuğun hislerini anımsıyordu. Nasıl da can yakıcı bir şeydi…

Angel kıza gülümseyince kızın gözleri hayretten kocaman açıldı. Angel sanki ayı yere indirmiş ve bu kadarı yetmişti. Yabana birinden gelen o tek bakış, Angel’ın kan dolaşımına uyuşturucu gibi karışmıştı.

“Elbette tatlım, onur duyarım.” Angel partnerinden ayrılıp polis şeridinin altından geçti. Her yerinde bir el hissediyordu. Eller sırtında geziniyor, saçlarını karıştırıyordu. Eskiden bu samimiyet onu sıkıyordu ama zamanla alışmış, çok ileri gitmedikleri takdirde keyif bile almaya başlamıştı. Angel kıza sarılıp onu kendine çekli ve eski tuğla binanın çıkın tısının altında durdular. Uzun, ince bir kız ikisinin fotoğrafını çekti.

“Bu gece çok hoşsun,” dedi Angel. Kız yerlere kadar uzanan beyaz, saten bir elbise giymişti.

Gümüş rengi kemeri Angel’ın gözünü neredeyse kör edecek kadar parlayan kız, “Mezuniyet töreni için,” dedi.

Mezuniyet töreni. Uzun zamandır bu kelimeyi duymayan Angel kendini birden yaşlanmış hissetti. Eğer bu kızın babası olsaydı okul dansı için giydiği bu ışıltılı ve boncuklu elbisesinin içinde onu dikkatte izlerdi. Angel böyle bir şeyin nasıl olacağını düşündü…

Sonra kederini bir kenara itti. Kıza, “Partnerin nerede?” diye sordu.

Kızın yanakları kıpkırmızı oldu. “Benim partnerim yok. Ben, bir de… kız arkadaşlarımla izlemeye geldik. Dekorasyon komitesindeydik de…”

Bir an için film yıldızı Angel DeMarco olmaktan çıkmıştı. Ters yola sapmış Angelo DeMarco adlı çocuk olmuştu yine. Yumuşak bir sesle, “Parti nerede olacak peki?” diye sordu.

Kız yolun sonunu işaret etti. “Lisede… spor salonunda.

Angel bir an bile düşünmeden kızın elini tutup onunla birlikte yürüdü. Kalabalık sustu ve onlara yol açtı.

“Angel!”

Angel kendisine seslenildiğini duyunca durup döndü. Menajeri ve arkadaşı Val lightneı; bu akşam yanında getirdiği kadının yanında duruyordu. Val sigarasını yola fırlatırken, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu, “içeride seni bekliyorlar.”

Angel sırıttı. Ünlü olmanın en harika yanlarından biriydi bu; herkes onu bekliyordu. “Hemen dönerim.” Gülümsemeye devam ederek şaşkınlıkla bakan kızla yürümeye devam etti. Birlikte spor salonuna girdiler. Mekân on adet tuvalet kâğıdı tomarıyla süslenmiş gibiydi. Sahnedeki grup Madonna’nın Crazy for You şarkısını berbat bir şekilde yorumluyordu.

Angel kızı dans pistine yönlendirirken kalabalığın nefesini tut­tuğunun farkındaydı. Parmaklar onları göstermiş, içkiler bir kenara bırakılmış, konuşmalar durmuştu. Ama Angel etrafına bakmıyoıdu. Kıza, yalnızca kıza bakıyordu. “Benimle dans eder misin?”

Kız yanıt vermek için ağzını açtıysa da tiz bir çığlıktan başka hiçbir şey çıkartamadı.

Angel onu kollarına alıp şarkının son otuz saniyesinde onunla dans etti ve şarkı bittiğinde geri çekildi.

Kendini inanılmaz derecede iyi hissediyordu. Salondan çıktı. Gençler yeni kraliçenin etrafını sarmışta.

Dışarıdan gelen bir ses, “Ne kadar etkileyici,” diyordu.

Angel gülümsemeye çalıştı. “On bir ve on yedi yaş aralığı,” dedi sertçe. “Onlar benim izleyici kitlem.”

Val, Angel’ın sırtını sıvazlayıp onu yağmurlu geceye çıkardı. ‘Tanrı aşkına, Hard Copy’yle kadınların gözünden yaş getirecekken ergenler seni mezuniyet balosuna götürüyor.”

“Evet evet biliyorum. Haydi şimdi şu lanet partiye gidelim. Bir şeyler içmeliyim.”

Yola çıktılar. Angel’ın partneri, tam da onu bıraküğı yerde, yağmurun altında bekliyordu. Bir an için Angel partiye başka birini, onun için önem taşıyan birini getirmiş olmayı diledi ama öyle birini tanımıyordu.

Bu düşüncenin gerginliğiyle kadının elini tuttu ve onu Elks Salonu’na yönlendirdi. Birlikte yağmurdan kaçıp binaya girdiler ve eski merdivenlerden büyük lobiye çıktılar. İçerinin kasvetini biraz olsun dağıtan tepedeki zayıf aydınlatma altın renkli, bulanık bir görüntü veriyordu. Üst kattaki heavy metal grubu zemini titretiyor, çatlak yerlerden toz süzülüyordu. Uzak köşedeki duvarın dibine bar kurulmuştu ve ünlüler özenti hareketlerle içkilerini içiyordu.

Angel kendini eve dönmüş gibi hissetti. Derin, tatmin olmuş bir şekilde iç geçirip yaşadığı arun, yüksek sesli müziğin, marihua­nanın tatlı kokusunun, çok küçük bir salonda toplanan kalabalığın tadına varmaya çalıştı. Val kendini kötü hissettiğine dair bir şeyler mırıldanarak onunla vedalaştı ve kalabalığın arasına karıştı.

Partneri tatlı bir dille Angel’a, “Susadın mı?” diye sordu.

Angel tam yanıt veriyordu ki daha bir şey söyleyemeden göğsünde bir gerginlik hissetti. İrkilip ağrıdan kurtulmak için omzunu oynattı.

Kadın kaşlarını çattı. “İyi misin?”

Ağn hafifleyince Angel adını bilmediği kadına gülümsedi. Hemen, “Vücudum alkolsüz kaldığı için tepki veriyor,” dedi ve elini kadının belinde gezdirip onun gibi biriyle kurmaya ihtiyaç duymadığı bir yakınlıkla elini kalçasına yerleştirdi.

Kadın otuz iki dişini gösteren neşeli bir tebessümle, “Tekila mı?” dedi.

Angel sırıttı. “Emfuirer okuyorsun anlaşılan. Seni edepsiz kız.” Angel onu kendine çekti. Kadının gardenya esanslı parfümü burun deliklerini doldurdu. “Edepsiz kızlara ne yaptığımı duydun mu?”

Kadın dudaklarını ıslatıp belli belirsiz bir sesle, “Duydum,” dedi.

Angel kadının maskaralı, mavi faili gözlerine bakıp kendi yan­sımasını gördü. Bir an için her şeyin bu kadar kolay olmasına hayıf­landı ve hevesi kaçtı. Angel fazla ayıktı, sorun buydu. Ayıkken çok düşünüı; çok şey isterdi. Ama sarhoşken ya da kafası dumanlıyken Akademi Ödülü Adayı aktör Angel DeMarco olurdu. O bir bireydi ve bunu hissetmeye nefes almak kadar ihtiyacı vardı.

“Bana bir içki getirirsin, değil mi tatlım?”

Kadın, Angel’ın yanağına küçük bir öpücük kondurup ondan uzaklaştı ve bara doğru ilerledi. Cerrahi müdahale gördüğü belli olan vücudu kusursuzdu. Pembe elbise bütün kıvrımlarını ve çıkın­tılarını kavramıştı. Angel’ın kalp atışları hızlandı ve ağzı kurudu. Parça parça duran ahşap duvara yaslanıp o kusursuz vücudu nasıl kullanabileceğini, çırılçıplak ve sarhoş halde yatağa uzandıklarını düşündü ve…

Midesi bulanmaya başladı. Başta alkolsüzlükten olduğunu sandı ama gözleri kararıp midesi bulanmaya başladığında ne ol­duğunu anladı.

“Aman Tanrım…” Ahşap duvardan uzaklaştığında görünmez bir elin göğsünü sıkıca kavradığını hissetti.

Kafasının içinde müziğin sesini bastıracak yükseklikte ziller çalmaya başlamıştı. Dumanlı havayı hırsla içine çekip yutkundu ve güçlükle soluyarak ciğerlerini doldurmaya çalıştı. Göğsündeki ağrı sol koluna yayıldığında parmaklarında sıcaklık ve uyuşma hissetti. Kaygan parmaklıklara tutundu ama o da çürük diş gibi gevşek olduğundan parmaklıklar elinin altında sallandı.

“Ah Tanrım…” Şimdi olmaz, burada olmaz…

Alnından soğuk terler boşaldı. Dans pistine inen çürük basa­maklar gözlerinin önünde büyüyordu sanki. Karanlık çıtalar birbiri ardına bulanıklaşıyor, Poltergeist filmindeki koridor gibi uzadıkça uzuyordu. Bir an JoBeth Williams’m çığlık çığlığa o kapısız koridorda koştuğunu gördü.

Neden çığlık atıyordu? O anlamsız somya odaklanmaya çalıştı. Göğsündeki baskıyı hafifletecek her şeyi yapardı.

“Angel?”

Kendisine seslenildiğini algılaması biraz zaman aldı. Anladığında başını kaldırmaya çalıştı ama yerinden neredeyse hiç kıpırdayamıyordu. Yağlanmamış bir dişlinin öne arkaya giderken gıcırdaması gibi kalbi küt küt atıyordu. Angel dudaklarını ıslattı ve başını hafifçe kaldırırken gülümsemeye çalıştı.

Aniden ismini anımsadığı Judy adlı kadın elinde bir tekila şişesi ve iki shot bardağıyla tam karşısında duruyordu. Bir tuzluk da göğüs dekoltesinin arasında duruyordu.

Güzel makyajlı yüzü düşünceli bir ifadeyle buruştu. “Angel?”

“Ben…” O kelime hırıltılı bir nefesle ağzından dökülmüş, öylece kalmıştı. Devam etmek istedi ama adamakıllı düşünemiyor, göremiyordu. Tanrım, o kadar acıyordu ki nefes bile alamıyordu. “Kendimi iyi hissetmiyorum. Val’ı çağır.”

Kadının paniği yüzüne yansımıştı. Merdivenlere, eğlenen insanlara şöyle bir göz attı ve kalemle boyanmış kaşlarını kuşkuyla kaldırdı.

Angel parmaklıkları bırakıp kadının ince bileğim kavradı. Kadın hafif bir iç geçirdi ve geri çekilmeye çalıştı. Angel onu bırakmıyordu, ona sımsıkı tutunmuştu. Nefes almaya, sükûnetini korumaya çalı­şarak ona baktı. “Git..”

O anda yine hissetti. Şiddetli bir aa göğsünü delip geçmişti. Orada öylece durup sallanmaktan, nefes almaya çalışmaktan başka bir şey yapamazken elini göğsüne götürdü. Canı yanıyordu. Tanrım, yıllardır hissetmediği türden bir acıydı bu.

“Lütfen…” dedi hırıldayarak. “Beni… terk etme.”

Beni ölüme terk etme, demek istiyordu ama her şey karanlığa gömülmeden önce kelimeleri dile getiremedi.

Kalp monitörünün elektronik sesiyle uyandı. Bilgisayarın ürettiği elektriksel, insana ait olmayan bir sesti bu.

Güzeldi. Hem de çok güzel.

Yaşıyordu. Başarmıştı, o zalim Azrail’i yenmeyi başarmıştı. Kanına karışan ilaçların, sıcak ve yatıştırıcı sularda yüzüyormuş hissi veren Demerol’ün o tatlı belirsizliğini seviyordu. Biraz sonra ilaçların etkisinin geçeceğini, aynı ağrının göğsüne baskı yapacağını, ciğerleriyle kalbine bıçak gibi bir sana sokacağım biliyordu ama şimdilik umurunda değildi. Yaşıyordu.

Kapı bir uğultuyla açıldı. Kauçuk tabanlı ayakkabılar kum desenli zemini geçip yatağın yanında durdu.

“Evet, Bay DeMarco, demek uyandınız.”

Derinden gelen bir erkek sesiydi bu. Etkileyiciydi.

Doktor. Kardiyolog.

Angel yavaş yavaş gözlerini açtı. Cildi bozuk, sert bakışlı, uzun boylu, yetersiz besleniyormuş gibi duran adam siyah gözlerini ona dikti. Dağınık gri saçlarının her tutamı başka bir yöne bakıyordu. Einstein’ın zayıf haline benziyordu.

“Ben Doktor Gerlaine. Valley Hastanesi’nin baş kardiyologuyum” Adam eğilip bir sandalye çekti ve Angel’ın çizelgesini inceleyerek oturdu.

İşte yine başlıyor, diye düşündü Angel.

Gerlaine çizelgeyi kapattı. O sessiz kapatış da son derece sem­bolikti. “Ciddi şekilde hastasın, genç Bay DeMarco.”…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap Adıİlkbahar Rüyası
  • Sayfa Sayısı480
  • YazarKristin Hannah
  • ÇevirmenSolina Silahlı
  • ISBN9786053433002
  • Boyutlar, Kapak13 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviPegasus Yayınları / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur