Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

sirrin-bende-sakli-robyn-dehart-epsilonLeydilerin Amatör Dedektiflik Kulübü’nde kimler var?
Gerçek hayatta yaşanan gizemleri çözmek için bir araya gelen sıra dışı, dört güzel kadın mı?
Yoksa
Evlenme umudunu yitiren, yirmi yaşını geçmiş, zaman geçirebilecek herhangi bir şey bulamayan dört yakın arkadaş mı?

Babasının paha biçilemez Antik Mısır heykelinin çalınmasıyla Leydi Amelia Watersfield’in kurduğu dedektiflik kulübünde işler karışır.

Asıl oyun şimdi başlamaktadır. Amelia bu davada kendisine yardımcı olacak yakışıklı, zeki ve nefes kesici dedektifi daha yakından tanımak için can atmaktadır. Kim bilir belki de bu adam rüyalarını süsleyen dedektif SherlockHolmes’un ta kendisidir.

Dedektif ColinBrindley kendisini adeta Watson olarak gören bu tatlı belayı başlangıçta başına sarmak istemez. Ama Amelia güzel olduğu kadar cesur ve zekidir. Ve usta hırsızı yakalamak için giriştikleri bu kovalamaca sonunda, çalınan en değerli hazine Colin’in kalbi olacaktır.

***

ÖNSÖZ

“Hadi, Watson, çabuk kalk! Oyun başlıyor.”
Abbey Çiftliği Vakası

Londra,1892

Amelia Watersfield eliyle ağzını kapattı. Soluğu boğazında düğümlenmişti. Strand dergisinin sayfalarını baştan aşağı hızla okurken heyecanına engel olamıyordu. Korkunç ama bir o kadar da akıllıca işlenmiş bir suçtu bu.

Sayfayı çevirmek üzere elini ağzından çekti. Tahmininin doğru olup olmadığını öğrenmek için dayanılmaz bir istek vardı içinde. Ayağını sıkıntıyla yere vuruyordu. Artık zamanı gelmişti. Akıllı dedektifin olayı nasıl çözdüğünü görmek için sayfayı çevirdi. İşte, yanılmamıştı.

Gülümsedi, dergiyi göğsüne bastırarak kadife koltuğunda arkasına yaslandı. İçini çekti. Okuduğu her hikâyenin sonuna geldiğinde böyle yapardı. Şimdi, yeni bir sırrı çözmek için diğer sayıyı beklemek zorundaydı.

Ne yazık ki ideal erkek olarak seçtiği adam, etten kemikten biri değil, bir roman kahramanıydı.

Sherlock Holmes’tu.

Başını salladı. On iki yaşında bir kız çocuğu gibi davrandığının farkındaydı. Biliyordu, Sherlock gerçek değildi. Bir yazarın hayal gücünün ürünüydü sadece. Ama yine de dünyada onun gibi biri yoktu. Çok akıllı, çok zeki, çok kurnazdı. Ne yazık ki böyle bir adamla tanışmanın ne büyük bir zevk olacağını asla öğrenemeyecekti.

Kaşlarını çattı. Ya ona asla ulaşamayacak olan zavallı Watson’a ne demeli? Ah, evet, davalar sırasında ayrıntılara zamanla daha çok dikkat eder olmuştu ama can alıcı noktaları hiçbir zaman yakalayamıyordu. Oysa Amelia dedektife Watson’dan çok daha iyi bir yardımcı olabilirdi.

Amelia, saat alarmının üç kez çalmasıyla gerçek hayata döndü. Arkadaşları her an gelebilirlerdi. Çay istemek için zili çaldıktan hemen sonra kızlar salona doluştular.

Amelia onlarla buluşmayı Sherlock hikâyeleri kadar çok seviyordu. Üstelik bugün tartışacak çok önemli konular vardı.

Kaşığını çay fincanına vururken boğazını temizledi. “Leydilerin Amatör Dedektiflik Kulübü’nün bugünkü oturumunu açıyorum. Haydi, yeminimizi tekrarlayalım.”

“Gerçekten Amelia, bunu her toplantıda yapmak zorunda mıyız?”

Evet, bu çok saçmaydı. Amelia da farkındaydı. Sonuçta resmiyet kazanmış bir grup değillerdi. Kendilerine bu adı veren dört arkadaştılar sadece. Yine de yeminlerini her defasında tekrarlamak olaya daha gerçekçi bir hava katıyordu sanki. Üstelik bugünkü haberler her şeyi değiştirebilirdi.

“Daha resmi bir havası oluyor,” dedi Amelia.

“Bizler; gizemli olayları, ne pahasına olursa olsun tüm sırları açığa çıkararak çözümlemeye ant içeriz,” dediler hep bir ağızdan.

“Tamam mıyız?”

Amelia odaya göz gezdirdi. En yakın üç arkadaşı da oradaydı.

Düzgün fiziği ve uzun boyuyla Charlotte, güzel yüzünde belirgin bir hoşnutsuzluk ifadesiyle oturuyordu. Dudaklarını sarkıtmasıyla gül goncasını andıran ağzı buruşuk bir hal almıştı.

Meg’in bacakları elbisesinin altında görünmüyordu. Kesinlikle bacak bacak üstüne atmıştı. O eteklerle bunu nasıl başardığını Amelia bir türlü anlayamıyordu. Willow’u da unutmamak gerekti. Gözlüklerini burnunun üstüne yerleştirmiş, kaşlarını çatmış oturuyordu.

Bu grubu oluşturma fikri Amelia’dan çıkmıştı. Daha doğrusu polisiye hikâyelere duyduğu karşı konulmaz ilgisinden kaynaklanıyordu. Arkadaşları da onu kırmamış, kendisine eşlik etmeyi kabul etmişlerdi. Sadece dört kişiydiler. Başka kimsenin bu gruptan ve süregelen haftalık toplantılarından haberi yoktu.

Ama bugünkü haberlerle her şey değişebilirdi. Belki de bu, ilk gerçek davaları olacaktı. Scotland Yard Dedektifleri’ni uzunca bir süredir uğraştıran yeni bir hırsız söz konusuydu.

Amelia’nın avuçları heyecandan kaşınıyordu. Bugüne kadar sadece sıradan olaylarla amatörce ilgilenmişlerdi. Gerçi Leydi Craddock’un kayıp gerdanlığının nerede olduğunu herhangi bir ipucu ya da zanlıları sorgulama şansı olmadan bulmak pek amatör işi sayılmazdı. Ama bu olayda, bütün veriler ve olası ipuçları gazetelerde yayınlanmıştı ki bu da mükemmel bir başlangıç demekti.

Amelia nihayet doğru dürüst bir suç üzerinde çalışma fırsatı yakalamıştı. Gerçi suçun ne denli doğru ve dürüst olduğu tartışılırdı ama asıl konu bu değildi.

“Aranızda bugünün gazetesini okuyan var mı?” diye sordu.

Charlotte ile Meg başlarını salladılar. Willow soruyu kendi açısından yanıtlamaya başladı.

“Ben hepsini okuyamadım daha,” dedi. “Birinci sayfadaki komik hikâyeye takıldım. Yazarın durumu içler acısı. Bir cümle ya da en fazla iki cümleyle anlatabileceği şey için bir paragraf dolusu kelime yazmış. Uzattıkça uzat…”

“Verdiğin açıklayıcı örnek için teşekkürler Willow,” diye onun sözünü kesti Charlotte şakayla karışık bir halde.

Willow gözlüklerini burnuna yerleştirip derin bir nefes aldı.

“Korkunç bir yazar olmalı,” diye söze girdi Amelia, “ama benim okuduğum hikâye bugünkü toplantı konumuza oldukça uygun. Yedinci sayfadaki kıyıda köşede kalmış haberi gördünüz mü? Geçen gece operada gerçekleşen soygundan bahsediyor.”

Willow başını iki yana salladı. “Hayır, daha yedinci sayfaya gelemedim.”

“O zaman ben size biraz anlatayım. Maskeli bir adam özel localardan birine girip, göz göre göre oradaki bütün hanımların mücevherlerini -aynı zamanda elmas kakmalı bir bastonu- almış. İçerdekiler yetkililere haber veremeden ortadan kaybolmuş. Yazılanlara bakılırsa soygun özellikle uzun bir aryanın tam ortasında yapılmış ve locadakiler dinleyicileri rahatsız etmemek için seslerini çıkarmamışlar.”

“Ne büyük bir saçmalık! Ben olsam başkalarını rahatsız etme düşüncesini umursamazdım doğrusu,” dedi Charlotte bütün durumu özetlemek istercesine.

“Böyle kurallara uymak senin tarzın değildir zaten Charlotte,” dedi Meg.

“Her neyse, bu insanlar diğer opera severleri rahatsız etmemeye özen göstermişler demek ki. Gazeteler soyguncudan Kupa Valesi diye söz ediyorlar,” diye devam etti Amelia. “Görünüşe göre bu olay ilk değil. Yine de bu olayla ilk kez Times’a haber olmuş.”

“Neden soyguncuya bu adı vermişler?” diye sordu Willow.

“Herhalde bütün olay yerlerine bir kupa valesi bıraktığı için,” diye cevap verdi Amelia.

“Öyleyse yetkililerin onu yakalaması fazla uzun sürmez,” diye atıldı Willow.

“Nedenmiş o?” diye sordu Meg.

“Çok basit,” diye cevapladı Willow. “Bu adamın sınırsız sayıda oyun kâğıdı yoktur ya. Bu yüzden yetkililerin yapacağı tek şey dükkânları araştırıp kimin düzenli olarak oyun kâğıdı satın aldığını bulmak. Ben şahsen hiç almadım ama oyun kâğıdı satan dükkânların sayısı çok fazla olamaz.”

“Çok güzel bir fikir,” dedi Amelia. “Buradan başlayabiliriz.”

“Biz mi? Bu olayın bizimle tam olarak ne ilgisi var?” diye sordu Charlotte.

“İlk gerçek olayımız olabilir diye düşünmüştüm,” dedi Amelia. “Bu grubun dışında kimse bizim bu Kupa Valesi olayını araştırdığımızı bilmiyor. Ama biz bu olayı çözebiliriz. Ne kadar heyecanlı olur değil mi?”

Amelia bu işin daha çok kendisi için heyecanlı olduğunun farkındaydı ama arkadaşları da zamanla heyecanını paylaşırlardı. Amelia onların ruhundaki dedektifleri kısa sürede ortaya çıkaracağından emindi. Sonuçta kızları Sherlock Holmes’un dünyasıyla tanıştırmakta başarılı olmamış mıydı? Şimdi hepsi onun maceralarını heyecanla izliyorlardı.

“Ne yapmamız gerek?” diye sordu Willow.

Amelia gülümsedi. “Şimdilik kulaklarımızı ve gözlerimizi açık tutacağız. Gazetedeki haberleri takip edeceğiz. İşimize yarayacak bir şeyler yakalayabiliriz.” Parmağını kaldırdı. “Ah, bir de Millicent Moiffet ile yeniden ilişki kuracağız.”

Charlotte inledi.

“Biliyorum, biliyorum,” dedi Amelia. “Korkunç derecede rahatsız edici bir kadın ama ne yapalım, kasabadaki en iyi haber kaynağı o. Her zaman her şeyi bilir.”

“Pekâlâ, o zaman,” diye kabullendi Charlotte, “ama söz konusu Millicent iken, bu konuda herhangi bir söz vermem mümkün değil.”

“Charlotte pek de haksız sayılmaz. O ikisini birbirinden uzak tutmamızda yarar var,” dedi Meg. “O kız Charlotte’tan gerçekten nefret ediyor.”

Willow boğazını temizledi. “Ama haksız sayılmaz, Charlotte. Millicent’in sevgilisini elinden aldın.”

Charlotte oturduğu yerde doğruldu. “Ben öyle bir şey yapmadım. Sevgilisi onun ciyaklayan sesi ve giysileri yerine beni tercih ettiyse, ben ne yapabilirdim?” Umursamaz bir tavırla ellerini salladı. “Kızda hiç zevk yok. Aslına bakarsanız ben ona büyük iyilik yaptım. Adamın nefesi iğrenç kokuyordu.”

“Yoksa öpüştünüz mü?” Amelia’nın sesi fazla hevesli çıkmıştı. Koltuğuna oturup kimsenin bunu fark etmemiş olmasını diledi.

“Hayır. Ama denemedi değil. Yemin ederim o adamın ikiden fazla eli var.”

“Charlotte, çok terbiyesizsin!” dedi Willow.

Amelia, Willow’la Charlotte’un birbirlerine karşı bu kadar kaba davranırken nasıl olup da hâlâ arkadaş kalabildiklerini anlamıyordu. Birbirlerinin farklılıklarına saygı duyuyor ve bunları dile getirmekten korkmuyorlardı. Amelia’nın hiç denemediği türden, zalimce bir dürüstlüktü bu. O, her zaman etrafına karşı nazik biri olmuştu bu yüzden hiç kimse onun hakkında kötü bir şey söyleyemezdi.

“Öyleyse karar verildi,” dedi Amelia. “Araştırmalarımıza bugünden başlıyoruz ve bulduğumuz her ipucundan birbirimizi haberdar ediyoruz. Yaşayabileceğimiz en heyecanlı maceramız olacak bu.”

Birinci Bölüm

“Elinde veri yokken teori üretmek büyük hatadır.”
Bohemya’da Skandal

“Gitti! Ah yüce Tanrım! Gitti!”

Amelia babasının feryadıyla yerinden fırladı. Olabildiğince çabuk çalışma odasına koştu. Babası odanın ortasında durmuş, çaresizce ellerini ovuşturuyordu.

“Baba,” dedi nefes nefese. “Kim gitti?”

“Ah, Amelia çok korkunç bir şey oldu. Her sabah olduğu gibi çalışmak için yine buraya gelmiştim. İçeri girdim, gazetelere baktım, bir fincan çay içtim, günlüğüme bazı notlar aldım, her şey yolundaydı. Tam ikinci çayımı doldurmak için ayağa kalkmıştm ki -bilirsin bunu hep yaparım- çay tepsisine çarptım, tepsi kitaplığın üstüne devrildi. İşte o an onun gittiğini fark ettim.”

“Tamam baba, ama giden kim?”

“Nefertiti.”

Amelia antik heykelin bulunduğu yuvarlak masaya göz gezdirdi, babasının dediği gibi değerli parça yerinde değildi. “Eminim mantıklı bir açıklaması vardır. Şimdi neler yaptığını en baştan anlat bakalım.”

Babası ellerini havaya doğru öylesine sallıyordu ki, Amelia bir an onun uçacağını sandı. “Her gün yaptıklarımın aynısını yaptım sevgili kızım, en değerli varlığım kaybolana kadar her şey bir önceki günden farksızdı. Sıra dışı hiçbir şey yoktu. Yetkililere haber vermeliyiz. Soygunu rapor etmeliyiz.”

“Kaybolan başka bir şey daha var mı?”

Amelia hızla odaya göz gezdirdi. Birinin içeri girip ne aldığını anlamak hiç kolay değildi, çünkü oda her zamanki gibi karmakarışıktı. Kâğıtlar, kitaplar etrafa saçılmıştı. Bu karışıklık hırsızın eseri değildi, her gün böyleydi burası. Babasının masasında altı kitap üst üste yığılmıştı, iki harita halının üstünde duruyordu. Babasının ofisinde sakladığı birkaç değerli parça da yerlerindeydi. Çok garipti gerçekten.

“Sanmıyorum, ama etrafa bakmadım daha. Sadece onun gittiğini fark ettim. Belki de hepsini götürmüşlerdir.” Yüzünü ellerinin arasına aldı. “Bütün koleksiyonumu.”

“Baba lütfen otur biraz. Bayılacaksın. Yüzün sapsarı oldu.”

“Evet, evet, haklısın. Başım dönüyor zaten.”

Kızının kendisini koltuğuna götürmesine ve oturtmasına izin verdi. Oturur oturmaz başını sertçe salladı. “Şunu bil ki kızım, erkekler bayılmaz. Biz erkekler siz kadınlardan daha güçlüyüz.”

“Elbette babacığım,” dedi Amelia. Oysa bu doğru değildi. Amelia geçmişte babasının bayıldığına birçok kez tanık olmuştu. Bir defasında Amelia parmağını kesmişti, babası kanı görür görmez bayılmıştı. Yemek masasının üzerindeki antika Yunan vazosu tuzla buz olacakken de aynı şey olmuştu. Böyle konularda çok hassastı babası ama her zaman sadece başının döndüğünü söylerdi. Onunla tartışmak olanaksızdı.

“Sakin ol baba, diğer parçalar yerinde duruyor. Eminim Mösyö Pitre vazonu geri getirmiştir. Ortada endişelenecek bir şey yok.”

Babası başıyla onayladı. “Evet, dün gece getirmişti.” Sonra birden durdu. “Yetkililer Amelia! Hemen onlara haber vermeliyiz. Ah, ne korkunç bir felaket bu. Zavallı Nefertiti!”

“Tamam babacığım. Ben şimdi haber veririm. Sen otur ve sakin olmaya çalış, lütfen. Merak etme Nefertiti’ye ne olduğunu bulacağım.”

Aman Tanrım, kendi evinde gizemli bir olay! Sevinçten neredeyse çığlık atacaktı. Biliyordu, babasının başına gelen felaketten keyif alması doğru olmasa da, Nefertiti’nin esrarengiz bir şekilde ortadan kayboluş sırrını çözebilme umudu onu çok heyecanlandırmıştı. Amelia, Sherlock hikâyelerini çözmekte çok başarılıydı -ama bu olay çok başkaydı tabii.

İki saat sonra yetkililerin bu konuda pek de yardımcı olamayacakları anlaşılmıştı. Soruşturma için iki memur göndermişlerdi, ancak eve hırsız girdiğine dair herhangi bir kanıt bulunamamıştı. Ayrıca, Amelia ve babasının ifadeleri dışında heykelin daha önce bu odada bulunduğuna dair herhangi bir kanıt da yoktu. Yetkililere göre burada suç işlenmemişti. Amelia’ya herhangi bir kanıt bulduklarında kendilerini aramasını söyleyerek gittiler.

“Biz bu konuyu kendimiz halledebiliriz baba. Polise ihtiyacımız yok.”

“Haklısın kızım.” Babası durum değerlendirmesi yaparken, bir an için yüzünü buruşturdu ama sonra gülümsedi. “Bize yardım edecek doğru kişiyi biliyorum. Webster Brindley’in oğlu. Özel dedektiflik yaptığını duymuştum. Bize kesinlikle yardım edecektir. Webster, oğlunun kartını göndermişti bana yanılmıyorsam.”

Amelia’nın babası, masasının üstündeki kâğıt yığınlarından birini karıştırdı. “Buralarda bir yerde olmalı. Kartı bulup, çocuğu hemen eve davet etmeliyiz. Kanıt olsun olmasın, bu evde bir suç işlendi ve ben Nefertiti’nin bir an önce evine geri dönmesini istiyorum.”

Amelia, “Onu hemen bulacağız,” diye yatıştırmak istedi babasını. Yüzünde yüreklendirici bir gülümsemeyle onun elini sıktı. “Hemen dedektife haber göndereceğim.”

Dört saat sonra Amelia babasının ofisinde oturmuş, umutsuzca onu yatıştırmaya çalışıyordu.

“Baba, lütfen sakin ol. Dedektif birazdan burada olur.”

“Biliyorum, haklısın tatlım ama söz konusu Nefertiti. Kaybolduğundan bu yana geçen her dakika bana acı veriyor. O yeri doldurulamaz bir parçadır Amelia.”

“Elbette öyle. Merak etme onu bulacağız.”

Amelia, değerli İran halısının üstünde odayı baştan sona adımlayan babasını izledi. Kurmalı bir çocuk oyuncağı gibi aynı doğrultuda gidip geliyordu. Yüzünde bir gülümseme belirdi. Bu, gerçekten çok önemli bir konuydu. Çalışma odasının kapısı sertçe vuruldu. Kahyaları yanında oldukça uzun boylu bir adamla kapıda belirdi.

“Lord Watersfield, Colin Brindley sizinle görüşmek istiyor. Özel dedektif olduğunu ve kendisini sizin çağırdığınızı söylüyor.” Weston’un ses tonu son derece ciddiydi. Adamın varlığından duyduğu rahatsızlığı saklamaya çalışmamıştı bile.

Weston büyük bir olasılıkla Londra’nın en kibirli adamıydı, ama yıllardır inkâr edilemez bir sadakatla kendilerine hizmet ediyordu. Weston, bu haber karşısında Amelia ve babasının huzursuz olmadıklarını fark ettiğinde, görevini tamamladığını anladı.

“Teşekkürler Weston,” dedi Amelia. “Dedektif Brindley’yi bekliyorduk biz de.”

Weston bir anlık duraksamanın ardından başıyla selam verip çift kanatlı kapıdan çıktı.

Amelia kısa bir süre Dedektif Brindley’yi inceledi. Dedektif, düşündüğünden çok daha gençti. Amelia karşısında daha ağırbaşlı, saçları dökülmüş birini görmeyi umuyordu. Webster Brindley, yaşça babasından büyüktü. Bu durumda oğlunun da Amelia’dan oldukça büyük olmasını beklemek yanlış olmazdı. Ama şimdi karşılarında genç, en fazla otuz beş yaşında olduğu izlenimini veren, atletik yapılı, şakakları hafifçe ağarmış yakışıklı bir adam duruyordu. Genç adamı merakla incelerken Amelia’nın kalp atışları hızlandı. Fakat çok geçmeden adamın ne için burada olduğunu hatırlattı kendi kendine.

Onda Amelia’ya tanıdık gelen bir şeyler vardı ama genç kız, ne olduğunu bilemiyordu bir türlü.

“Dedektif Brindley, ben Amelia Watersfield, bu da babam Lord Robert Watersfield. Lütfen buyrun oturun,” diyen Amelia deri koltuğu işaret ediyordu.

Ama dedektif kendisine gösterilen koltuğa ne oturdu ne de tek kelime etti. Başını sallamakla yetindi sadece. İçeri girdiğinden beri volta atmayı bırakıp kendisini inceleyen Amelia’nın babasına bakıyordu.

“Bu kadar uzun boylu olduğunu hatırlamıyorum,” dedi en sonunda Amelia’nın babası.

“Sanırım beni en son gördüğünüzde yedi yaşındaydım efendim.”

“Ah, bu her şeyi açıklıyor o zaman,” diyerek omuzlarını silkti adam. “Söyle bakalım, baban nasıl?”

“Çok iyi.” Genç adamın derinden gelen sesi Amelia’nın kulaklarını doldurdu, kalp atışları hızlandı. Onun yeniden konuşmasını istiyordu, böylece o konuştukça Amelia da duygularına anlam verebilirdi. Ama sesini duyurmak kesinlikle dedektifin onları ziyaret sebebi değildi. Açıklığa kavuşması gereken çok daha önemli sorunları vardı.

“Babacığım, neden dedektife olanları anlatmıyorsun?”

“Haklısın. Ben Mısır Antikaları kolleksiyoncusuyum. Ve bugün, en değerli parçam göz göre göre çalındı. Güzel kızım her zaman burada, çalışma odamda, kendine ait özel ve ayrıcalıklı yerinde dururdu.” Büstün durduğu masayı işaret etti. “Ve bugün kaybolduğunu fark ettim.”

“Kızım mı?” diye sordu Dedektif Brindley.

“Nefertiti’den söz ediyorum. O gitti. Kayıp. Çalındı. Çalışma odamın ortasından…”

“Veee…. bu Nefertiti…..?” diyen Dedektif Brindley yaşlı adamın sözlerini bitirmesini bekliyormuş gibi cümlesini tamamlamadan olduğu yerde kımıldamadan beklemeyi sürdürdü.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSırrın Bende Saklı
  • Sayfa Sayısı296
  • YazarRobyn Dehart
  • ÇevirmenÜlker Uyanık
  • ISBN9789944829090
  • Boyutlar, Kapak13,5x21,5 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2014

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur