Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Yeni bir çağın şafağındayız… Sanayi Devrimi’nin başlamasıyla, ülkenin dört bir yanında fabrikalar açılıyor ve kullanılan yeni teknolojiler, kentleri de dönüştürüyor. Ama eski geleneklerden vazgeçmek kolay değil.

Cat ve Bee de bu devrimin birer parçası. Genç kadınlar üniversiteye gidiyor, kendi geleceklerini ve ailelerine hükmeden büyülerle dolu cehaleti şekillendirmek için bilime güveniyorlar. Fakat, Cat için gelen buz büyücüleri tüm bunları bir anda değiştirecek. Artık her köşede bir tehlike ve yapılan her hamlenin ardında gizli bir tehdit var. Eğer kendi kanınızdan olanlara güvenemeyecekseniz, güvenecek kim kalır ki?

Türünün en iyi yazarlarından birinin kaleminden, bilim ve büyünün iç içe geçtiği cesur ve destansı bir fantastik roman.

***


Tüm kalbimle, bu karışımı olağanüstü yeğenlerime, çocuklarıma ve onların arkadaşlarına ve de yaşıtlarına —yetişen kuşağa— adıyorum.

1

Dünyanın tarihi buzda başladı, buzda sona erecek.

Ya da en azından, şafağın serinliği, kuzenimle birlikte altında uyuduğumuz sıcacık kuştüyü yorgandan omuzlarımı çıkarmamla birlikte bana bunu hissettirdi. Ayaklarım tahta zeminin acımasız soğukluğunu hisseder hissetmez irkildim. Bir önceki akşam yanan ateşin sıcaklığı çoktan kaybolmuştu. Günün bu erken saatlerinde, iki kat aşağıdaki mutfakta, aşçı fırını yakıyor olmalıydı. Geçen gece amcamın oturma odasından bir kitap yürütmüş ve mum ışığında okumak için yatak odamıza getirmiştim; her ne kadar amcam bunu kuzenim ve bana açıkça yasaklamış olsa da. Hatta bize, babamın günlüklerini ve diğer kitapları, oturma odasında olduğumuz ve pahalı mumları harcamadığımız sürece okuyabileceğimizi belirten yazılı bir sözleşme imzalattırmıştı. Kitabı o fark etmeden önce yerine koymalıydım; yoksa soğuk, sorunlarımın en hafifi olacaktı.

Yıllarca kuzenim Beatrice ile aynı yatağı paylaştıktan sonra, Bee’nin uykusunun çok ağır olduğunu biliyordum. Yatakta ne kadar zıplarsam zıplayayım uyanmayacaktı; biliyordum çünkü daha önce bunu birkaç defa denemiştim. Böylece onu yatakta bıraktım ve gardıroptan üzerime uygun bir kıyafet seçtim: temiz bir külot, iki kat uzun çorap ve dize kadar bir kombinezonun üzerine bağladığım yün korse. Bir yandan ısıtmak için parmaklarıma üflerken diğer yandan beceriksizce iki jüponu ve üzerine eteğimi giydim ve üstüne de geçen senenin modasına uygun dar kesimli kalçaya kadar bir ceket geçirdim.

Elime botlarım ve çalıntı kitabımı alıp kapıyı araladım ve etrafı dikkatle dinleyerek ikinci katta ilerlemeye başladım. Amcam ve yengemin çalışma odasından ses gelmiyordu. Üçüncü kattaki odalarında, küçük kızlar da hâlâ uykuda gibi görünüyorlardı. Ancak onlarla birlikte üst katta kalan mürebbiyemiz uyanmış olabilirdi, amcam ve uşağıysa genelde şafaktan önce ayaklanmış olurlardı. Öncelikle kaçınmam gereken de onlardı.

Sessizce birinci katın sahanlığına süzüldüm ve parmaklıkların üzerinden dikkatle alt kattaki antreyi gözlemek için bir süre durdum. Yanımdaki duvarda Hassi Barahal ailesinin geleneksel nişanı olan kılıç askılığı yer alıyordu. Askılığın yanındaki aynada kendi yansımamı ve ev boyunca örülmüş büyü dizilerini görebiliyordum. Jonatan Amca ve Tilly Yenge kendi çevrelerinde önemli insanlardı. Uzak diyarlara kadar yayılmış Hassi Barahal klanının yerel temsilcileri olarak, tedbiri elden bırakmadan bilgi alıp satar ve karşılığında, evi koruyan drua tılsımları gibi bazı lüks şeyler veya istenmeyen ziyaretçileri dışarıda tutmak için bir demircinin sihriyle mühürlenmiş kapı ve pencere kilitleri alırlardı.

Gözlerimi kapadım ve evdeki hareketliliği takip etmek için büyü dizilerini dinlemeye başladım: Evin her işini gören Pompey çalıştırmak üzere bahçedeki pompanın içine su akıtıyor, aşçı ve Tilly Yenge mutfakta yumurta kırıyor ve kaşıklarını ustalıkla kullanarak günün yemeklerini hazırlamaya başlıyorlardı. Duman kokusu burnumu gıdıkladı. Arkamdan gelen ayak sesleri hizmetçi Callie’nin yaklaşmakta olduğunu işaret ediyordu. Callie ön kapının yanına gidip antreyi süpürmeye başladı. Parmaklığın bir parçasıymışım gibi kıpırdamadan duruyordum. Callie bana bakmadan, geldiği yönü süpürerek görüş alanımdan çıktı.

Ansızın arkamda amcamın öksürüğünü duydum.

Hızla arkama döndüm, ama kimsecikler yoktu; sadece boş sahanlık ve yatak odalarıyla tavan arasına uzanan merdivenler. Birinci katın sahanlığında yer alan iki kapalı kapıdan biri oturma odasına, diğeriyse biz kızların girmesine asla izin verilmeyen, amcamın özel çalışma odasına açılıyordu. Amcamın oturma odasında değil de çalışma odasında olduğundan emin olmak için kulağımı kapıya yasladım. Ellerim botlarımı ve kitabı sıkıca kavramaktan ağrımaya başlamıştı.

Günün erken saatleri olması sebebiyle giderek kısılan çatlamış bir sesle, “Randevunuz yok,” dedi amcam. “Uşağım sizi arka kapıdan almadığını söylüyor.”

“Pencereden girdim, efendim.” Ses, hastalıktan yeni çıkmış gibi, boğuktu. “Davetsiz gelişim için özür dilerim, ama hassas bir iş için buradayım. Denizlerin ötesinden geldim. Aslına bakarsanız, Kâşifler Kenti’nden zeplinle şimdi döndüm.”

“Zeplin! Kâşifler Kenti!”

“Eminim inanılmaz buldunuz. Bizimki başarılı okyanus aşırı uçuşların ikincisi.”

“İnanılmaz,” diye mırıldandı amcam.

İnanılmaz mı? Hayret vericiydi. Daha iyi duyabilmek için azıcık yerimi değiştirirken Jonatan Amca konuşmaya devam etti.

“Ama burada, Adurnam’da bu tür bir yenilik karmaşık tepkiler alır.”

“Riskleri biliyoruz. Ama bu beni ilgilendirmiyor. Kâşifler Kenti’nden ayrılmadan önce sizin isminiz verildi bana. Bazı İberya malları konusunda karşılıklı çıkarlarımız olduğu söylendi.”

Jonatan Amca’nın sesi, yükselmemiş ama keskinleşmişti: “Savaş sona erdi.”

“Savaş asla sona ermez.”

“Şehir halkını saran huzursuzluğun arkasındaki siz misiniz? Şairler radikal fikirlerini hararetle sokaklara taşıyor ve prens de onları susturmaya cesaret edemiyor. Sıradan halk, delirmiş eşekarıları gibi, vızıldıyor ve sokmaya çalışıyor.”

“Benim bunlarla hiç ilgim yok,” diye ısrar etti gizemli ziyaretçi. Ne yazık! “Bana, şifreli bir mektup yazmamda yardım edebileceğiniz söylenmişti.”

Kalbim hızla atmaya başladı, hiçbir kelimeyi kaçırmamak için nefesimi tuttum. Acaba, yeterince büyümüş olmadığımız için, Bee ve benden saklanacak bir aile sırrına mı tanık olacaktım? Ancak Jonatan Amca’nın onaylamayan sesiyle verdiği cevap gayet tekdüzeydi.

“Ben şifreli mektup yazmam. Bu bilgiyi aldığınız kaynaklar sizi yanlış bilgilendirmiş. Ayrıca yasal olarak sizin tartışmak isteyebileceğiniz herhangi bir İberya malından uzak durmakla yükümlüyüm.”

“Yükselen ışık yeni bir dünyanın doğuşunu işaret ederken gözlerinizi mi kapayacaksınız?”

Amcamın kızgınlığı nemli bir rüzgârın aniden söndürdüğü alev kadar keskindi, ama benim merakım alevlenmişti bir kere. “Bunlar her akşam Kuzeygeçidi yolunda hararetle konuşan radikal şairlerin söylediği sözler değil mi? Ben diyorum ki, bildiğimiz dünyanın sona ermesinden korkmalıyız. Kendi açtığımız dipsiz yarıktaki suda boğulana kadar, fırtına ve sel tarafından yutulmaktan ürkmeliyiz.”

“Aynı bir Fenikeli gibi konuştunuz,” dedi ziyaretçi kısık bir kahkaha eşliğinde ve bu da dudaklarımı kızgınlıkla sıkmama sebep oldu.

“Bize Kenaani derler, Fenikeli değil,” diye sertçe karşılık verdi amcam.

“Eğer ihtiyacım olan yardımı bana sağlarsanız, nasıl isterseniz öyle çağırırım sizi, hem bunu sağlayabileceğiniz söylenmişti bana.”

“Yapamam. Bu konu kapanmıştır.”

Ziyaretçi iç çekti. “Eğer sadakat, davamıza yardımcı olmanız için yeterli değilse belki karşılık olarak para da önerebilirim. Görüyorum ki mobilyalarınız yıpranmış ve bu sert soğukta evinizdeki ateş azalmış. Sizin gibi önemli bir insanın ucuz mum yağı yerine kalitelisinden balmumu olmalı. Hatta daha güzel bir tasarıma sahip kandillerden veya gecenin karanlığını aydınlatan yeni ev içi gaz lambalarından olmalı. Altınım var. Size vereceğim bilgi karşılığında, günlük yaşamının dertlerini hafifletmek için kullanabilirsiniz diye düşünüyorum.”

Amcamın öfkeye kapılacağını tahmin ettim —genellikle öyle olurdu— ama o sesini yükseltmedi: “Bozulamaz bir sözleşme benim ve soyumun ellerini bağlıyor. Size yardım edemem. Lütfen, bu eve istenmeyen bir bela getirmeden önce gidin.”

“Öyle olsun. Gidiyorum.”

Evimizin arkasında yer alan dar bahçeye bakan pencerenin mandalı çevrildi ve yılın bu zamanı pencere hiç yağlanmamış veya açılmamış olduğundan, menteşeleri gıcırdadı. Çevik biri, pencereden yakındaki duvara atlayıp ilerleyebilirdi. Bee ve ben defalarca yapmıştık bunu. Pencerenin kapanma sesini duydum.

Jonatan Amca şöyle dedi: “Şu kilitlere bir demircinin bakması gerek. Kilitlerde buz büyücüleri dışında hiç kimsenin kıramayacağı söylenen mühür varken nasıl olur da sıradan biri bu pencereyi açar, anlayamıyorum. Başka bir masraf daha, hem de kışın evin içinde hissedildiği bu zamanda, ışık ve ısınmak için bu kadar az paramız varken. Ziyaretçinin söylediği bazı şeyler doğru ne yazık ki.”

Amcamın yardımcısı Evved’in sesini o konuşana kadar duymamıştım. Ofisin içinde, Jonatan Amca’ya yakın bir yerde durduğu anlaşılıyordu. “Ona yardım edemediğin için pişmanlık duyuyor musun, Jonatan?”

“Pişmanlığın neye yararı var ki? Yapmamız gereken neyse onu yapıyoruz.”

“Evet, yapıyoruz,” dedi Evved. “En iyisi ben adamın gerçekten gidip gitmediğinden ve etrafta sinsice dolaşıp bir şeyler çalmadığından emin olayım.”

Ayak sesleri yaslanmış olduğumu unuttuğum kapıya yaklaştı. Oturma odasına doğru fırladım ve kapıyı açtım. İçeri girip kapıyı sessizce kapatırken diğer odanın kapısının açıldığı duydum. Evved dışarı çıktı. Beni ne görmüş ne de duymuştu.

Evimize gelen gizemli ziyaretçileri dikkatlice izlemek ve haklarında hikâyeler uydurmak başlıca zevklerimden biriydi. Jonatan Amca’nın işi, Hassi Barahal klanının işi demekti. Her ne kadar her sağlıklı ve güvenilir Hassi Barahal üyesi aileye hizmet etmekle yükümlü olsa da, yaşımız sebebiyle Bee ve ben henüz aile sırlarına ortak edilmiyorduk. Bağlar ve yükümlülükler… Tüm insanlar için geçerlidir. Ve en kuvvetli bağlar da aileyle ilgili olanlardır. Oturma odasından kitap aşırıp sonra yerine koymamın asıl sebebi de buydu. Aşırdıklarım babamın günlükleriydi sadece. Ondan geriye sadece bu günlükler ve ben kalmıştık. Buna hakkım yok muydu?

Bir süre oturma odasında el yordamıyla ilerledikten sonra bir iskemlenin yanında durdum, botlarımı iskemleye, günlüğü de büyük masanın üzerine koydum. Sessizce cumbaya doğru ilerledim ve içerisi birazcık aydınlansın diye ağır kış perdelerini araladım. İçi kıyafet onarımı için gerekli malzemelerle dolu sekiz sepet düzenli bir şekilde, duvara dayalı dar sehpada duruyordu. Evin kadınları —Tilly Yenge, ben, Beatrice ve küçük kız kardeşleri, mürebbiyemiz, aşçı ve Callie— akşamüzeri oturma odasında oturup dikiş dikerken, Amcam veya Evved yüksek sesle kitap okur, Pompey de fitillerini keserek mumları düzeltirdi. Dehşete düşmüş bakışlarım, sepetimin altında duran yazı tabletlerine yöneldi. Nasıl da unutmuştum? Akademinin doğa tarihi semineri için bugüne hazırlamam gereken bir rapor vardı ve ben henüz bitirmemiştim.

Önceki gece parmaksız yazı eldivenlerimi ve taş kalemimi sepetimin içine tıkmıştım. Eldivenlerimi giydim ve yazı tabletlerini sepetin altından çektim. Sol elimde kalemim, iç geçirerek masaya oturdum. Kaldığım yeri bulmak için yazdıklarımı geriye doğru okumaya başladımsa da zihnim biraz önce tanık olduğum konuşmaya gitmişti. Yükselen ışık yeni bir dünyanın doğuşunu işaret ediyor, demişti ziyaretçi; amcam da, veya bildiğimiz dünyanın sona ermesi, diye karşılık vermişti.

Soğuk odada ürperdim. Savaş asla sona ermez. Kaygı verici sözlerdi bunlar, ama beni şaşırtmamıştı: Avrupa, Roma İmparatorluğu 1000 senesinde yıkıldıktan sonra birçok prensliğe, ülkeye, lordluğa, eyalete bölünmüş ve sekiz yüz yıldan daha fazla bir süre bu şekilde kalmıştı; her zaman bir yerlerde küçük savaşlar veya sınır kavgaları yaşanırdı. Ancak dünyanın sonu, günlük hayatın bir parçası hâline gelen ufak tefek savaşların, baskınların, düelloların, kan davalarının, hukuk davalarının ve güvenilmez ittifakların bulandırdığı çamur yüzünden gelemezdi. Bu iki adam arasında geçen konuşmanın sırlar ve derin şifrelerle örülmüş olduğunu düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Bir yerlerde bizim bilmememiz gereken bir hikâye olduğundan emindim.

Dünyanın tarihi buzda başladı, buzda sona erecek. Kelt şairleri ve kuzeyin Mande halk ozanlarının şarkıları bize nereden geldiğimizi, yükümlülüklerimizi ve bağlarımızı bu kelimelerle anlattı hep. Roma tarihçileriyse bizi yer kabuğunun derinliklerinden fışkıran ateşin yarattığını ve yine onun yok edeceğini iddia etmişti, ama Roma tarihçilerine kim güvenebilirdi ki? Onların söylediği her şey, çıkardıkları savaşları ve sadece kimseye zararı dokunmayan insanları fethetme arzularını haklı çıkarmak içindi. Benim insanlarım olan Kenaani’lerin —yalancı Romalılar tarafından Fenikeliler olarak isimlendirilmişlerdi— yazarları başlangıçta sonsuz ve durgun suyun olduğunu söyler. Akıntılar suyu karıştırdığında ortaya karşıtlık çıkmış ve bu karşıtlıktan da dünya meydana gelmiş. Eski çağların bilgeleri sonunda ne olacağının tanrılar tarafından bile bilinemeyeceğini anlatır.

Yükselen ışık yeni bir dünyanın doğuşunu işaret ediyor. Bu kelimeleri daha önce duymuştum. Kuzeygeçidi ozanı bu tabiri, mertebelerini ve zenginliklerini kendi çıkarları için kullanan prensler, lordlar ve zenginlere sövdüğü bir gece nutkunda kullanmıştı. Ama kısa süre önce buna benzer bir cümleyi babamın günlüklerinde okumuştum. Geçen gece aldığım günlükten bahsetmiyorum; onu yürütmemin sebebi, babamın bir kılıç dişli kediyle şapka dükkânında karşı karşıya gelmesini anlatan eğlenceli bir hikâyeyi tekrar okumaktı. Günlüklerinin bir yerinde dünyanın başlangıcı ile ilgili bir hikâyeyi ya da ‘dünyanın doğuşu’ sırasında olan bir şeyi yazmıştı. Ve bir de bir ‘ışık’tan bahsediyordu. Yoksa yıldırım mıydı?

Kalktım ve oturma odasının bir duvarını kaplayan, amcamın değerli koleksiyonunun yer aldığı rafların yanına gittim. Babamın günlükleri en şerefli yerde, tam ortada duruyordu. İstediğim sayıya ulaşana dek parmaklarımı numaralanmış günlüklerin üzerinde gezdirdim. Cumbayı kaplayan pelüşlü uzun mindere, sırtımı biraz önce aralamış olduğum kalın perdeye vererek oturdum. Akşam yemeği sonrası dikiş diktiğimiz zamanlarda sobadan gelen çatırtı sesleri şimdi yoktu. Pencereden içeri serin hava giriyordu. Isınmak için perdeyi vücuduma sardım. Dondurucu olacağı belli bir ekim sabahında bulutların arasından sızan güneş huzmeleri kitabımın sayfalarını aydınlatsın diye iyice eğildim.

Ne yaparsam yapayım yine buraya geliyordum. Babamın günlükleri, boynuma taktığım madalyon dışında, babam ve annemden bana kalan tek şeydi. Uzun zaman önce yazdığı cümleleri her okuduğumda, babam ilk yıllarımdan belli belirsiz hatırlayabildiğim o neşeli sesiyle benimle konuşuyor gibi hissederdim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıSoğuk Büyü
  • Sayfa Sayısı518
  • YazarKate Elliott
  • ÇevirmenHaluk Elbeyli
  • ISBN9789944825931
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur