Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

catidaki-nefes-cutler-ailesi-serisi-1-kitap-v-c-andrews-altin-kitaplar“Dawn” seven, sevilen, mutlu bir genç kız, başarılı bir öğrencidir. Ailesinde ağabeyi Jimmy kendisine yakın ilgi göstermektedir. Ayrıca okulun en yakışıklı öğrencisi Philip ile ilgili tatlı hayalleri vardır.

Annesinin ani ölümü ile bu mutlu dünya yıkılıverir. Genç kız korkunç bir şoktan sonra okulundan ayrılır ve bir ailenin yanına gelir. Ama aslında gizli günahların oluşturduğu kötü bir ağın ortasına düşmüştür.

Masumluğunu kaybeden ve gururu kırılan Dawn, bir yandan ağabeyini bulmak için umutsuzca çabalarken öte yandan ailesinin yaşamını sonsuza dek etkileyecek olan iftiralarla uğraşmak zorunda kalır.

Çatı ve Cennet dizilerinin yaratıcısı V.C. Andrews’in ölümünden önce hazırladığı notlardan derlenen yeni dizisinin ilk kitabı…

***

GİRİŞ

Küme küme bulutların arasından aşağıya inişe geçtiğimiz sırada New York birden altımızda belirdi. New York! Dünyanın en heyecan verici kenti; yalnızca hakkında yazılanları okuduğum, söylenenleri duyduğum ve dergilerde resimlerini gördüğüm kent. Pencereden bakarken soluğumu tutuyordum. Gökdelenler hiç bitmemecesine uzayıp gidiyor, düşleyebileceğim her şeyi gerilerde bırakıyordu.

Hostes bize kemerlerimizi bağlamamızı ve koltuklarımızın arkasını doğrultmamızı söylemişti. Sigaraların söndürülmesi için yolcuları uyaran ışıklı sinyal yandığında kalbim o kadar gürültülü atmaya başladı ki, yanımdaki tatlı yüzlü yaşlı hanımın duyacağını sandım. Zaten o da bana, kalbimin atışlarını duymuş gibi gülümsedi.

Arkama yaslanıp gözlerimi kapadım.

Her şey o kadar çabuk olup bitmişti ki… kaçırılışımla ilgili gerçeği keşfedişim ve yalanları Cutler Nine’nin yüzüne çarpışım, bu yüzleşme sonucunda Cutler Nine’den, babam olduğunu sanma yanılgısına düştüğüm Ormond Longchamp’ın en kısa zamanda şartlı olarak serbest bırakılmasını sağlayacağına dair söz alışım. Bunun karşılığında, New York’ taki Bernhardt Konservatuarı’na gitmeye razı olmuştum. Gidişimle ilgili bütün hazırlıkları, Cutler kanından olmadığını iddia ettiği bir torundan kurtulmak için Cutler Nine yapmıştı. Annem gerçek babam olan gezgin bir şarkıcıyla geçici bir aşk yaşadığını itiraf etmiş, sonra âdeti üzerine bir sinir krizi geçirerek her türlü sorumluluktan sıyrılmayı becermişti. Cutler Nine bana her istediğini yaptırabiliyordu. Yalnız bana mı, Cutler Koyu’ndaki herkese, hatta oğlu olan annemin kocası Randolph’a bile.

Sözümona gerçek aileme iade edilişimden sonra oteldeki hayatım ne kadar tüyler ürpertici olmuştu. Philip’in bana tecavüz edişini ve zavallı Jimmy’nin, yanına verildiği o feci yabancı ailenin yanından kaçtıktan sonra polis tarafından sürüklenip götürülüşüne neden olan Clara Su.e’nun kinini nasıl unutabilirdim? Şimdi ise ben iki dünya arasında sıkışıp kalmıştım… yardım isteyebileceğim ya da güvenebileceğim hiç kimsenin bulunmadığı oteldeki çirkin dünyayla, tanıdığım hiç kimsenin bulunmadığı New York’un ürkütücü görünümü arasında…

Daima düşlemiş olduğum şeyi yapacağım, şarkıcı olmak için eğitim göreceğim halde, bu kadar büyük bir kente adımımı atmak beni müthiş korkutuyordu. Bu durumda, soluk almakta güçlük çekmeme ve kalbimin atışlarının göğüs kafesimi zorlayışına şaşmamak gerek.

Yanımda oturan yaşlı hanım, «Havaalanında birileri seni karşılamaya gelecek mi, yavrum?» diye sordu. Bana kendini Miriam Levy adıyla tanıtmıştı.

«Bir taksi şoförü karşılayacak,» dedim ve bana verilen, çantama yerleştirdiğim talimatları elyordamıyla aradım. Uçuş sırasında belki yirmi kere okumuştum o talimatları, ama olacakları aklıma yerleştirmek için onlara bir kez daha bakma gereksinimi duyuyordum. «O şoför bagajların geleceği yürüyen şeridin yanında durup, üstünde adımın yazılı olduğu bir pankartı havada tutacak.»

Yaşlı kadın, «Evet, pek çok yolcu böyle karşılanır,» dedi elimi okşayarak. Ona, Bernhardt’ta öğrenim gören başka öğrencilerle birlikte kalacağımı söylemiştim. Yaşlı kadın bana, apartmanın kentin doğu kesiminin çok iyi bir semtinde olduğunu söyledi. «Doğu kesimi»yle neyi kastettiğini sorduğumda, bana, New York’ta sokaklarla caddelerin doğu ve batı olarak bölündüğünü, benim de örneğin Otuz Üçüncü Sokak 15 no.nun Doğu mu, yoksa Batı Otuz Üç mü olduğunu bilmem gerekeceğini anlattı. Bütün bunlar bana korkunç derecede karmaşık görünmüştü. Yolumu kaybedip uzun ve geniş caddelerde benimle ilgilenmeden yanından akıp giden binlerce insanın arasında sonsuza dek dolaştığımı görür gibiydim.

Yaşlı kadın şapkasına çekidüzen verirken, «New York’tan korkmamalısın,» dedi. «Gerçi çok büyüktür, ama insanları bir kere onları tanıdıktan sonra sana dostça davranırlar. Özellikle benim VVueons’deki çevremde. Senin gibi şirin bir kızın kısa zamanda pek çok arkadaş edineceğinden eminim. Ayrıca New York’ta göreceğin ve yapacağın bunca olağanüstü şeyi düşün.»

New York kentiyle ilgili broşürümü omuzdan askılı çantama koyarak, «Biliyorum,» diye mırıldandım.

Yaşlı kadın, «Ünlü bir okula gitmek için New York’a gelebildiğin için çok şanslısın,» dedi. «Annem beni Avrupa’dan buraya getirdiğinde yaşım seninkinden büyük değildi.» Güldü. «Sokakların altınla kaplı olduğuna gerçekten inanmıştık. Ama hepsi masaldan ibaretti.»

Yaşlı kadın yine elimi okşadı. «Sokaklar senin için belki de altınla kaplanacak. Dilerim, öyle olsun.» Böyle derken, kadının gözlerinde sevecen bir parıltı vardı.

Artık masallara, özellikle de benim için gerçek olacak masallara inanmadığım halde, «Teşekkür ederim,» diye karşılık verdim.

Uçağın tekerlekleri açıldığı ve iniş pistine yaklaştığımız sırada yine soluğumu tuttum. Haff bir toslama oldu, arkasından da uçağımız pistte metreleri yutmaya başladı. Yere inmiştik.

Gerçekten de gelmiştim.

New York’taydım.

Yeni Bir Macera, Yeni Bir Arkadaş Dizi halinde uçağı terkettik. Havaalanı terminaline girdiğimizde,

Bayan Levy oğluyla gelinini görüp onlara elini sallamaya başladı. Genç çift yaklaşarak annelerini kucakladılar ve onu öptüler. Ben biraz geride durup onları seyrediyordum. Benim de gelişimi endişeyle bekleyen bir ailemin olmasını ne kadar isterdim. Uzun bir yolculuktan döndüğünüzde sevdiğiniz kişileri, sizi kucaklamak ve ne kadar özlediklerini söylemek için bekler bulmak ne harika bir duyguydu kim bilir.. ! Günün birinde ben de bunu yaşayabilecek miydim acaba?

Bayan Levy ailesine kavuştuktan sonra beni unuttu. Hepimiz aynı yöne, bagajlarımızı getirecek yürüyen şeritlere doğru yürüdüğümüzden □ ben de yolcu kalabalığını izledim. Hayatında ilk kez sirke giden küçük bir kız gibiydim. Durup durup her şeye, herkese bakmaktan kendimi alamıyordum. Duvarlarda New York’taki müzikallerin reklamını yapan büyük renkli afişler gözü alıyordu. Ancak düşlerimde gördüğüm o müzikaller şimdi etrafımda seyredilmeyi bekliyordu. O müzikaller ve yıldızlar nasıl olur da şimdi benden sadece birkaç dakikalık uzaklıktaydı? Günün birinde o güzel posterlerin birinde yer almayı düşlemem çılgınlık mıydı?

Elizabeth Arden’in bir parfümünü tanıtan dev posteri seyrederek koridorda yürümeyi sürdürdüm. Bütün posterlerdeki kadınlar şık giysileri ve takılarıyla, pırıl pırıl güzel yüzleriyle sinema yıldızlarına benziyorlardı. Birden hoparlörde uçakların gelişini ve gidişini ilan eden bir ses duyarak hızla döndüm.

Bir aile yabancı bir dil konuşarak yanımdan geçti. Baba bir şeyden yakınıyor, anne de küçükleri ellerinden yakalamış, elinden geldiğince hızlı sürüklüyordu. İki denizci yanımdan geçerken ıslık çaldılar, sonra ne kadar şaşırdığımı görünce kahkahayı bastılar. Koridorun daha uzağında bir köşede durmuş sigara içen üç genç kız gördüm. Hiçbiri yaşça benden büyük değildi. Üstelik de binanın içinde bulunmamıza rağmen, hepsinin gözünde güneş gözlüğü vardı. Şaşkınlığımı farkedince bana ters ters baktılar, ben de dikkatimi başka yere çevirdim.

Şimdiye dek aynı yerde hiç bu kadar çok insan görmemiştim. Hem de böylesine çok zengin insan! Erkeklerin arkasında koyu renk nefis kostümler, ayaklarında ayna gibi parlayan siyah ya da kahverengi ayakkabılar vardı. Yüksek ökçelerini tıkırdatarak, şık ipekli elbiseleri ve mantolarıyla koridordan geçen kadınların kulaklarıyla gerdanlarında pırlantalar ışıldıyordu.

Bir süre sonra yanlış yöne gitmiş olmaktan korkmaya başladım. Durup heyecanla etrafıma bakınca, uçaktaki öbür yolculardan hiçbirini yakınımda göremedim. Yolumu kaybeder, beni almaya gelen şoför de daha fazla beklemeyip giderse ne yapardım? Kime telefon edebilir, nereye giderdim?

Bir ara Bayan Levy’nin koridorda hızla uzaklaştığını görür gibi oldum. Sevinçten kalbim çarpmaya başladı, ama sonra kadının benzer şekilde giyinmiş başka bir yaşlı hanım olduğunu farkedince fena bozuldum. Biraz daha ilerleyince bir gazete satış kulübesinin yanında duran uzun boylu bir polis gördüm.

«Özür dilerim,» diyerek yanına sokuldum. Polis gazetesinin üstünden alnını kırıştırarak bana baktı.

«Size nasıl yardım edebilirim, küçük bayan?»

«Galiba biraz yolumu kaybettim. Uçaktan yeni indim. Bagajlarımı almaya gidiyordum, ama posterlere dalınca başka bir yerlere saptım sanıyorum.»

Polisin mavi gözlerinde ilgi belirdi. Gazetesini katlayarak, «Yalnız başına mısın?» diye sordu.

«Evet, efendim.»

Polis büsbütün dikkat kesildi. «Kaç yaşındasın?»

«Hemen hemen on altı buçuk yaşındayım.»

«Öyleyse işaretlere dikkat edersen kendi başına yolunu bulabilecek yaştasın demektir. Merak etme, bu kez tamamen kaybolmuş sayılmazsın.» Polis elini omzuna dayayarak beni geldiğim yöne çevirdi ve bavulların geleceği şeritlere nasıl ulaşacağımı gösterdi.

Sözünü bitirdikten sonra sağ elinin işaret parmağını burnumun dibinde salladı. «Yine posterlere dalıp gitme. Tamam mı?»

«Yapmam,» deyip aceleyle oradan uzaklaşırken, kısık gülüşü beni izliyordu.

Bagajların çıktığı yere vardığımda, yolcuların bavullarını almak için itiştiklerini gördüm. Genç bir askerle yaşlıca bir beyin arasında nasılsa bir aralık buldum. Derken asker beni görünce yer açmak için kenara çekildi. Koyu kahverengi gözleri ve dostça bir gülümseyişi vardı, Omuzları üniformasının ceketinin altında o kadar geniş ve güçlü görünüyordu ki… Sağ göğüs cebinin üstündeki nişanlardan gözümü alamıyordum.

Asker bunlardan birini gururla işaret ederek, «Bu da nişancılığımın ödülü,» diye belirtti.

Yüzümü ateş bastı. Uçakta Bayan Levy beni New York’ta insanlara uzun uzun bakmamam için uyardığı halde, şimdi aynen bunu yapıyordum.

Genç asker, «Sen nereden geliyorsun?» diye sordu. Öbür göğüs cebinin üstünde soyadı yazılıydı: VVIlson.

«Virginia’dan geldim,» dedim. «Cutler Koyu denilen bir yerden.»

«Ben de Brooklyn’denim.» Gülerek ekledi. «New York’un BrookD lyn’i tabii. Elli birinci eyalet. Orasını nasıl özlüyorum bilsen.»

«Brooklyn bir eyalet mi yani?» diye şaşkınlığımı belli etmem üzerine genç asker güldü.

«Senin adın ne?»

«Dawn.»

«Dawn, ben de Er Johnny VVilson’um. Ama saçlarımın kesimi yüzünden arkadaşlarım bana Butch derler.» Böyle derken fırça gibi kesilmiş saçlarının üstünde sağ avucunu gezdirdi. «Daha orduya katılmadan önce bile saçlarımı böyle kestirirdim.»

Ona gülümserken şeridin üstünden bavullarımdan birinin geçtiğini gördüm. «Ah, bavulum,» diyerek ona doğru uzandım sa da yakalayamadım.

Er VVİlson, «Sen dur,» deyip solumda bekleyenlerin arasına sokularak bavulumu yakaladı.

Bavulumu getirmesi üzerine, «Teşekkür ederim,» dedim. «Ama bir bavulum daha var. Onun için, geçen bagajlardan gözümü ayırmamalıyım.»

Er VVlson birden eğildi ve sırt çantasını iki sandığın arasından kaptı. Derken ben de ikinci bavulumu gördüm. VVilson onu da -benim için aldı.

«Teşekkür ederim,» dedim.

«Sen nereye gidiyorsun, Dawn? Brooklyn’deki bir yere olmasın sakın?» Bu soruyu umutla sormuştu.

«Oh hayır, ben Nevy York kentine gidiyorum,» dedim.

Askeri yine güldürmüştüm. «Brooklyn de New York kentinin bir parçasıdır. Gideceğin adresi bilmiyor musun?

«Hayır. Ama beni almaya gelecekler,» dedim. «Bir taksi şoförü gelecekti.»

«Anlıyorum.» Genç adam bavullarımdan birini benim için terminal binasının kapısına kadar taşımayı önerdi. Benim bir şey dememe fırsat vermeden bavulu kaldırdığı gibi yürümeye başlamıştı bile. Kapıda bir başka kalabalıkla karşılaştık. İçlerinden birçoğu, Bayan Levy’nin bana söylediği gibi, üstünde adlar yazılı pankartları havada tutuyorlardı. Ne kadar arandımsa bunların içinde kendi adımı göremedim. Boğazıma bir şey düğümlenmişti. Hangi uçakla geleceğim iyi anlaşılmadığı için, kimse beni karşılamazsa ne yapardım? Benden başka herkes nereye gideD ceğini biliyor görünüyordu. Bu kadar kalabalığın içinde ilk kez New York’a gelen sadece ben miydim acaba?

Er VVüson birden, «İşte,» diyerek parmağıyla bir yeri işaret etti. O yöne bakınca traşsız, yorgun ve canı sıkılmış gözüken uzun boylu, esmer bir adamın, üstünde DAWN CUTLER yazılı pankartla biraz ilerimde durduğunu gördüm.

Er VVilson, «Dawn adı pek yaygın olmadığına göre, bu ancak sen olabilirsin,» dedi ve beni öne sürerek adama, «Aradığınız hanım işte burada,» diye bildirdi.

Taksi şoförü, «Güzel,» dedi. «Taksim binanın önünde, ama havaalanı polisi de ensemde. Ceza yemeden bir an önce gidelim.» Suratıma bile bakmadan bunları söylemişti. Bavullarımın ikisini de kaptığı gibi ileri atıldı.

Genç askere, «Size teşekkür ederim,» dedim.

O da bana gülümsedi. Ben taksi şoförünün arkasından koşarken, «Dilerim, New York’ta güzel günler geçirirsin,» diye seslendi. Tekrar arkama baktığımda Er VVilson gitmişti. Bir tür koruyucu melek gibi en zör durumumda bana yardım etmek için yanımda bitmiş, sonra da gözden kaybolmuştu. Yabancılarla dolu bu koskoca yerde kendimi birkaç saniye güvenlikte hissetmiştim. Yanımda benimle ilgilenen güçlü biri olunca, yine Jimmy’yle berabermişim gibi bir duyguya kapılmıştım.

Taksi şoförüyle birlikte terminal binasından dışarı çıktığımızda, güneş o kadar parlaktı ki, nereye gittiğimizi görmek için elimi gözlerime siper etmek zorunda kaldım. Ama sıcak bir yaz gününde oluşumuza için için seviniyordum. Sıcak ve parlak gün bana umut veriyor, sanki hoşgeldin diyordu. Taksi şoförü beni arabasına kadar götürdü, bavullarımı bagaj bölümüne yerleştirdi ve oturmam için arka kapıyı açtı.

«Atla,».dedi. Asık suratlı bir polis bize doğru geliyordu. Şoför, «Gidiyoruz, gidiyoruz,» diye seslenerek direksiyona geçmek için acele adımlarla arabanın etrafını döndü.

Arabayı çalıştırıp kaldırımdan uzaklaştırırken, «Bu kentte insana yaşama hakkı tanımıyorlar. Gece gündüz ensendeler,» diye homurdanın yordu. Arabayı o kadar hızlı sürüyordu ki, kapının yukarısındaki tutamaca yapıştım. Şoför bir otomobil dizisinin arkasında aniden fren yaptı; hemen ardından diziyi solladı, daha öndeki otomobillerin arasında kendine yer buldu ve arabamızı soluğumu kesen bir ustalıkla otomobil sırasının bir arasına, bir dışına sürmeye koyuldu. Birkaç kez başka araçlara toslamamıza ramak kaldı, ama çok geçmeden kendimizi açık bir otoyolda bulduk.

Şoför dönüp bana bakmadan, «New York’a ilk gelişin mi?» diye sordu.

«Evet.»

«Her gün midem cayır cayır yandığı halde, başka yerde yaşamayı düşünemiyorum. Ne dediğimi anladın, değil mi?»

Adamın benden yanıt bekleyip beklemediğini anlamadım. «Sana kendi kızıma verdiğim öğüdü tekrarlayacağım,» diye devam etti. «Sokaklarda yürürken gözlerini ilerideki bir noktanın üstüne dik ve kimsenin dediklerine bakma.» Gözünü kırpıp yineledi. «Ne dediğimi anladın, değil mi?»

«Evet, efendim.»

«Hiç merak etme, işlerin yolunda gidecektir. Akıllı bir kıza benziyorsun ve iyi bir semte gidiyorsun. Orada biri seni soymaya kalksa bile nazikçe davranır, ‘Özür dilerim, on dolarınız var mı acaba?’ diye sorar.»

Şoför bu sözlerinin ardından dikiz aynasına göz atınca, yüzümde beliren şoku gördü. «Şaka ediyordum,» dedi gülerek.

Radyosunu açtı, ben de yaklaşan gökdelenlere, trafiğe ve itiş kakışa dikkatimi verdim. Bu yolculuğun, New York’a girişimin tam anlamıyla tadını çıkarmak, anılar üzerinde kafa yormayı da sonraya bırakmak istiyordum. Her şey soluk kesici bir hızla gelişiyordu. Buraya gelmemi düzenlerken Cutler Nine başıma neler geleceğini ummuştu acaba? Bunu çok merak ediyordum. Paniğe kapılıp geri dönmeme izin vermesi için yalvaracağımı mı sanmıştı? Ya da kaçacağımı, o daima tetikteki kuşkulu gözlerinin önüne bir daha çıkmayacağımı mı düşünmüştü?

Fena halde yüreğim sıkılıyordu. Hayır, kaçmayacaktım. Kararlı ve güçlü olacak, onun kadar, hatta daha güçlü olduğumu yaşlı kadına kanıtlayacaktım.

Bir köprüyü aşınca kendimizi kentin merkezinde bulduk. Başımı kaldırıp yükseklere bakmamın sonu gelmiyordu. Binalar o kadar yüksek ve onlara girip çıkan insanlar o kadar kalabalıktı ki… Otomobil klaksonları çın çın ötüyor, taksi şoförleri birbirlerine ve başka sürücülere bağırıp çağırıyorlardı. İnsanlar, şoförlerin onları hedef aldığına inanmış gibi, panik içinde bir kaldırımdan ötekine koşuyorlardı.

Ya mağazalar! Dünyanın bütün mağazaları buradaydı. En başta da hakkında pek çok şey duyduğum ve okuduğum Saks Fifth Avenue ile Macy’s.

Taksi şoförü, «Böyle bakmaya devam edersen boynun tutulacak,» dedi. Yanaklarımın kızardığını hissettim. Adamın beni seyrettiğinin fakına varmamıştım. Dikiz aynasından bana bakarak, «Ne zaman New York’lu sayılabileceğini biliyor musun?» diye sordu. Hayır gibilerden başımı sallamam üzerine yanıtladı. «Tek yönlü bir sokakta karşıdan karşıya geçerken iki yana bakmadığın zaman.» Bu sözlerine komik bir f.kD raymış gibi güldü, ama ben espriyi kavrayamamıştım. Bir New York’lu olana kadar daha pek çok fırın ekmek yememin gerekeceği anlaşılıyordu.

Çok geçmeden insanların daha iyi giyimli, kaldırımların daha temiz olduğu çok güzel sokaklardan geçmeye başladık. Binaların ön yüzleri de daha yeni ve daha bakımlı gözüküyordu. En’ sonunda kahverengi kumtaşından bir evin önünde durduk. Etrafında demir parmaklıklar vardı, kapısına da beton basamaklarla çıkılıyordu. Çift kanatlı kapılar oldukça yüksekti ve iyi kalite meşeden yapılmış izlenimi uyandırıyordu.

Taksi şoförü arabasını durdurarak indi ve iki bavulumu kaldırımın üstüne bıraktı. Ben de otomobilden inip yavaşça etrafıma bakındım. Burası uzun bir süre benim evim olacaktı. Tepede iki uçağın tüy gibi küçük bulutlarla beneklenmiş koyu mavi göğe tırmandığını gördüm. Karşımızda küçük bir park vardı, az ötesinde ağaçların arasından bir akarsu görülüyordu: Doğu Nehri. Her şeye bakmaktan kendimi alamıyordum; öyle ki, taksi şoförünün hâlâ yanımda durduğunu bir an için unuttum.

«Taksi ücreti ödendi, ama bahşişim verilmedi,» dedi.

«Bahşiş mi?»

«Tabii ki, güzelim. New York’lu bir şoföre daima bahşiş vermek âdettir. Bunu unutma da, başka her şeyi unutabilirsin.»

«Ya… » Bozulmuştum. Para çantamı açarak içindeki bozuk paraları karıştırmaya koyuldum. Adama ne kadar bahşiş vermem gerekiyordu acaba?

«Bir dolar yeter,» dedi.

Çantadaki paranın içinden bir dolar çekerek ona uzattım.

«Teşekkür ederim. Sana da iyi şanslar,» dedi. «Benim işimin başına dönmem lazım.» Bu sözlerden sonra havaalanındaki ”kadar çabucak arabasının etrafını döndü. Bir, iki saniyeye kalmadan klaksonunu öttürerek başka bir arabanın önünü kesmiş ve bir köşeyi dönüp gözden kaybolmuştu.

Dönüp küçük beton merdivene baktım. Bana birden o kadar yüksek ve ürkütücü gözükmüştü ki… Bavullarımı tutamaklarından yakalayıp basamakları ağır ağır çıkmaya koyuldum. Kapının önüne varınca bavulları yere bırakarak zile bastım. İçeride hiçbir hareket olmayınca zil bozuk mu ya da duymadılar mı diye merak ettim. Uzunca bir aradan sonra zile bir kez daha bastım. Birkaç saniye geçtikten sonra, kapının iki kanadı uzun boylu ve azametli tavırlı bir kadın tarafından dramatik bir hareketle açıldı. Güzel duruşu ve yürüyüşü öğreten kitaplardaki resimlerde, başlarında dengeye getirilmiş bir kitapla geçit töreni yapan kadınlar gibi dimdik duruyordu. Yaşı altmışına yakın gösteriyordu. Kestane rengi saçları ak tellerle yol yol olmuştu.

Arkasında, ayak bileklerine kadar inen lacivert bir eteklik, ayaklarında balerin terlikleri vardı. Fildişi renkli bluzunun kolları boldu, geniş yakasının üst iki düğmesini açık bırakarak renkli, iri taşlardan oluşan kolyesini gözler önüne sermişti. Sol kulağında kolyenin taşlarından ağır bir küpe dikkati çekiyordu, ama sağ kulağında küpe yoktu. Küpesinin tekinin kayıp olduğunu bilip bilmediğini merak ettim.

Yüzünde fazla çarpıcı bir makyaj vardı. Yanakları karanlıkta boyanmış gibi al aldı. Gözlerini siyah boyayla çerçevelemişti. Kirpikleri de o kadar uzundu ki, yapay olduklarına kalıbımı basabilirdim. Dudaklarında^ ki boya eflatuna çalan bir kırmızıydı.

Beni tepeden tırnağa süzdükten sonra, aklından geçen bir düşünceyi doğrular gibi başını salladı.

«Sen Dawn olmalısın,» dedi.

«Evet, efendim,» diye yanıtladım.

Kendini tanıttı. «Ben de Agnes’im. Agnes Morris.»

Evet der gibi başımı salladım. Bana verilen talimatları içeren kâğıttaki ad da buydu. Bu arada kadının keskin, iç bayıltıcı parfümünün kokusu burnumun direğini sızlatmıştı. Koku, yasemin ve gül karışımı gibi bir şeydi. Hani önce bir kokuyu üstüne püskürtmüş, sonra da unutarak ikinci Bir koku sürünmüş gibi.

Kapının ağzında durdu. Holün zemini parkeydi ve üstüne oldukça eski görünen oval bir halı atılmıştı. Şark deseni hemen hemen solmuş gibiydi. İkimiz ide içeri girip ikinci kapı da arkamızdan kapandıktan sonra, sağ yanımdaki sarkaçlı büyük duvar saati saat başını çaldı.

Bayan Morris, «Bay Fairbanks kendini tanıtıyor,» diyerek, zengin bir maun mahfaza içindeki saati işaret etti. Kadranındaki numaralar Romen rakamlarıyla gösterilmişti. Kalın, siyah akrep ve yelkovanın uçları, saati belirleyen minik parmakları andırıyordu.

Şaşırarak, «Bay Fairbanks mı?» diye sordum.

Kadın bunu anlamamın gerektiğini belli eden bir tavırla, «Büyük duvar saati tabii,» dedi. «Eşyamın her birine ad taktım, bir zamanlar birlikte çalıştığım ünlü aktörlerin adlarını. Böylesi eve daha samimi bir hava veriyor…» Agnes Morris birden başını kaldırarak bana baktı. «Ne o, beğenmedin mi?» diye sordu. Gözleri kısılmıştı. Dudaklarını da öylesine germişti ki, köşeleri beyazlaşmış gibiydi.

«Ah, hayır,» diye karşılık verdim.

«Önce kendileri düşünmediler diye bir şeyi beğenmeyen insanlardan nefret ederim.» Kadın avucunu saatin dolabının kenarında gezdirdi ve orada duran gerçekten de bir insanmış gibi gülümsedi. «Oh Romeo, Romeo,» diye fısıldıyordu. Ayaklarıma yer değiştirdim. Bavullar ağırdı, ben de hâlâ onları taşıyarak ayakta duruyordum. Agnes benim orada olduğumu unutmuş gibiydi.

«Hanımefendi?» dedim. Kadın hızla başını çevirdi ve, «Ne cüretle beni rahatsız ediyorsun?» der gibi bana ters ters baktı.

Sonra holün ucunu işaret ederek, «O tarafa,» dedi.

İlerimizde el oyması, kahverengi tahta tırabzanlı bir merdiven yukarı kata yükseliyordu. Basamakları örten gri hah da holdeki kadar aşınmıştı. Duvarlar aktörlerle aktrislerin, şarkıcılarla dansçıların solmuş fotoğrafları, çerçevelenmiş tiyatro eleştirileri ve oyuncuların altyazılı resimleriyle kaplıydı. Eve insana hoş gelen, hafif bir küf kokusu sinmişti. Temiz ve düzenli gözüküyordu. Longchamp Baba’yla Anne’nin, Jimmy ile, benimle ve Fern’le birlikte oturduğu yerlerin çoğundan çok daha sevimli olduğu kuşkusuzdu. Ama onlar sanki başka bir/hayata aitmiş gibi o kadar gerilerde kalmıştı ki

Agnes sağımıza düşen bir kapının eşiğinde durdu.

«Burası, konuklarımızı ağırladığımız oturma odamızd/r. Haydi içeri gir ve otur.» Ekledi. «Aramızda herhangi bir anlaşmazlık olmaması için, ilk konuşmamızı hemen yapacağız.» Birden durup dudaklarını büzdü. «Sanırım, karnın da açtır.»

«Evet,» dedim. «Uçaktan inince doğru buraya geldim, yolda da bir şey yemedim.»

«Ama yemek saati geçti. Bayan Liddy’nin, öğrencilerin kaprislerine göre, canları yemek isteyince ya da istemeyince çalışmak zorunda kalması hiç hoşuma gitmiyor. Hiç kimsenin kölesi değildir o.»

«Üzgünüm. Kimseyi rahatsız etmek istemedim.» Ne diyeceğimi bilemiyordum. Yemekten söz eden, Bayan Agnes’in kendisi olmuştu; şimdi ise karnımın aç olduğunu itiraf ettiğim için bana suçluluk duyurmaya çalışıyordu.

Agnes, «Haydi, içeri gir,» diye emretti.

«Teşekkür ederim,» diyerek içeri girmek üzere döndüm. Ama o, beni omuzlarımdan yakalayarak durdurdu.

«Hayır, hayır. Bir odaya girerken daima başını dik tut. İşte böyle.» Kadın başımı nasıl dik tutmam gerektiğini gösterdikten sonra ekledi. «Böylece, herkesin dikkati senin üzerine çevrilir, sahnede olduğunu farD kederler.    Her    şeyin doğrusunu hemen öğrenmende    yarar var.»    Bayan

Agnes bundan    sonra koridorda uzaklaştı.

O gider gitmez dikkatimi odaya verdim. Soluk fildişi renkli tül perdelerden    içeri süzülen güneş ışığı ölgün ve    sisliydi, oturma odasına rüya gibi bir hava veriyordu. Kreton kaplı kanepeyle yüksek arkalıklı ve yastıklı koltuğun her ikisi de eskimişti ama rahat görünüyordu. Bir sehpanın üstüne tiyatro dergileri atılmıştı, kanepenin karşısında da eski bir salıncaklı koltuk yer alıyordu.

Sağımdaki köşede koyu renkli meşeden bir masa, üstünde de eski model bir gramofonla bir dizi eski plak vardı. En üstteki plak «Madam Butterfly»    operasının ünlü aryasıydı. Şömine rafının yukarısını ise bir tiyatro sahnesinin yağlı boya resmi süslüyordu. «Romeo ve Jülyet»in balkon sahnesine benziyordu, bu.

Odanın öbür yanında bir piyano vardı. Üstündeki notaya göz atınca Mozart’ı’ bir konçertosu olduğunu gördüm. Onu Richmond’da çaldığımı anımsıyordum. Şimdi de piyanonun başına geçip tekrar çalmak içimden geldi. Hatta parmak uçlarımın karıncalandığını hissettim. Piyanodan sanki hiç uzaklaşmamışım gibi geliyordu bana.

Piyanonun arkasındaki raflarda piyesler ve eski romanlar diziliydi. Bir de oyunlara ait öteberiyle dolu cam bir kutu vardı. Bunların arasında eski programlar, aktör ve aktris fotoğrafları, sahne donatımından parçalar, bu arada maskeli balolarda takılanlara benzer renkli bir maske, camdan heykelcikler, altındaki notta «Bana Rudolph Valentino tarafından verilmiştir» yazılı bir çift kastanyet dikkat çekiyordu.

. Bakışım, çok genç bir Agnes Morris olması gereken gümüş çerçeveli bir fotoğrafa takıldı. Daha yakından bakmak için onu elime aldım. Agnes o abartılı makyaj olmayınca bayağı taze ve güzel görünüyordu.

«İzin almadan başkasının eşyasına dokunmamalısın.» Agnes’in sesini duyarak hopladım. Dönünce, onun kapının eşiğinde ellerini göğsünde kavuşturmuş durduğunu gördüm.

«Üzgünüm,» diye geveledim. «Ben sadece…»

Sözümü kesti. «Öğrencilerin burada kendilerini evlerindeymiş gibi hissetmelerini istesem de, benim eşyama saygı göstermek zorundalar.»

Yine «Üzgünüm,» diyerek fotoğrafı hemen aldığım yere bıraktım.

«Benim burada bir miktar değerli eşyam var. Para içinde yüzsen bile onların uğradığı zararı karşılayamazsın, çünkü onlar anılarla bağlantılıdırlar, anılar ise elmastan, altından da daha değerlidir.» Agnes Morris odanın ortasına yürüyerek resme baktı.

«Bu çok güzel bir fotoğraf,» demem üzerine yüzündeki anlam biraz yumuşadı.

Devam etti. «Şimdi bu fotoğrafa ne zaman baksam, bir yabancıya bakar gibi oluyorum. İlk sahneye çıktığım zaman çekilmişti.»

«Sahi mi? O resimde o kadar genç görünüyorsunuz ki,» dedim.

«O sırada senden yaşlı değildim.» Agnes başını arkaya atıp tavandaki bronz lambaya baktı. «Büyük Stanislavsky ile tanışmış, onunla çalışmıştım. ‘Hamlet’te Ophelia’yı oynamış, eleştirmenlerden çok olumlu puan almıştım.»

Etkilenip etkilenmediğimi görmek için bana baktı, ama ben StanisD lavsky’nin adını bile duymamıştım.

Sertçe bir sesle, «Otur,» dedi. «Bayan Liddy birazdan çayınla sandviçleri getirecek. Ama bundan sonra böyle hizmet görmeyi beklememelisin.»

Ben kanepeye yerleşirken o da karşıdaki salıncaklı koltuğa oturdu.

«Senin hakkında biraz bir şeyler biliyorum,» diyerek başını salladı. Gözlerini kısmış, dudaklarını büzmüştü. Birden elini etekliğinin kemerine atarak bir mektubu ortaya çıkardı. Mektup saklamak için ne kadar garip bir yer, diye düşündüm. Çok önemli bir sırra sahip olduğunu bana kanıtlamak için mektubu yukarıya kaldırdı. Cutler Koyu’ndaki otelin antetini taşıyan zarfı görünce, kalbim göğsümün içinde kelebek gibi uçuşmaya başladı.

Bayan Agnes mektubu zarfın içinden çıkardı. Kâğıdın ne denli katlı ve buruşmuş olduğuna bakılırsa, kadının onu, geldiği andan itibaren her saat başı çıkarıp okuduğu anlaşılıyordu. «Bu, bana büyükannenden gelen bir mektup,» diye ekledi. «Seni tanıtmak amacıyla yazılmış.»

«Ya?»

«Evet.» Agnes Morris kaşlarını kaldırdı ve eğilerek gözlerini yüzüme dikti. «Bana sorunlarından bazılarını anlattı.»

«Sorunlarım mı?» Cutler Nine yoksa o korkunç öykümü açığa mı vurmuştu? Niçin? Daha buradaki hayatıma başlamadan beni herkesin merakını uyandıran garip bir yaratık durumuna mı düşürmeyi amaçlıyordu? Öyleyse düşlerimi gerçekleştirmememi garantilemenin peşindeydi.

«Evet.» Agnes başını sallayarak salıncaklı koltukta arkasına yaslandı. Mektupla yelpazeleniyordu. «Okuldaki sorunlarından söz etti. Yaşıtın olan başka öğrencilerle uyum sağlamakta karşılaştığın güçlükler nedeniyle sana sürekli okul değiştirtmek zorunda kaldıklarını anlattı.»

«Demek size bu gibi şeyler anlattı, öyle mi?»

Agnes, «Evet. Ve anlattığı için memnunum,» diye atıldı.

«İyi ama okulda hiçbir güçlükle karşılaşmadım ki. Daima iyi bir öğrenci olmuşumdur. Ve de… »

Orta yaşlı kadın parmağıyla mektuba vurarak, «İnkâr etmen yararsız. Hepsi şu kâğıdın üstünde kayrtlı,» dedi. «Büyükannen çok önemli, çok kibar bir hanımefendi. Bunları yazmak durumunda kalması kim bilir onu ne üzmüştür.» Arkasına yaşlandı. «Ailene ve özellikle büyükannene büyük yük oldun.»

«Hiç de değil,» diye itiraz edecek oldum.

«Lütfen.» Agnes elini kaldırınca, parmaklarının artritten şekilsizleştiD ğini, elinin de masallardaki cadıların ellerine benzediğini gördüm. «Şimdi önemli olan bundan sonraki davranışların,» dedi.

«Yani?»

Agnes açıkladı. «Burada benim korumam altındayken nasıl davrandığını göreceğiz.»

«Büyükannem başka neler yazdı?»

Agnes mektubu katlayarak, «Bu konu ikimizin arasında,» dedi ve mektubu tekrar kemerinin altındaki eski yerine soktu.

«Ama verilen bilgiler benimle ilgili!» diye atıldım.

Agnes daha fazla konuşmama fırsat vermedi. «Sorun o değil. Tartışmayı istemiyorum.» İçini çekerek tamamladı. «Evet, böylesi bir geçmişin olunca da, senin burada bir deneme süresi geçirmene karar verdim.»

«Ne gereği var? Buraya daha henüz geldim ve yanlış sayılabilecek hiçbir şey yapmadım.»

«Öyle de olsa bu önleme başvurmak zorundayım.» Agnes işaret’ parmağını burnumun dibinde sallayarak, «Bir tek kurala bile karşı gelmemen lazım,» diye uyardı. «Burada oturan herkes, hafta içinde gece saat ondan, hafta sonlarında da gece yarısından önce dönmüş olmalıdır. Bu da, erkek ya da kız olsun, onun nereye gideceğini bilmem koşuluyla. Evimizde fazla gürültü de yasaktır. Ve hiç kimsenin pasaklı olmaya, binaya zarar vermeye hakkı yoktur. Burada kaldığın sürece evimde bir konuk olduğunu aklından çıkarmamalısın. Anlaşıldı mı?»

«Peki, efendim,» dedim usulca. «Ama büyükannemin mektubunun konusu ben olduğuma göre, başka ne dediğini bana söyleyemez misiniz?»

Agnes’in yanıt vermesine vakit kalmadan gözleri dostça bakan kır saçlı, yuvarlak yüzlü ve tombul bir kadıncağız, içinde sandviç ve bir fincan çay olan tepsiyle çıkageldi. İnsana birer merdaneyi hatırlatan kolları ve tombul parmaklı küçük elleri vardı. Uçuk mavi renkli elbisesinin üstüne sarı çiçekli bir önlük geçirmişti. Gülümseyişinde sıcak ve sevecen bir anlam olduğu derhal dikkatimi çekti.

«Bu küçük hanım yeni Sarah Bernhardt’ımız, öyle değil mi?» dedi.

«Evet, Bayan Liddy. Yeni primadonnamızdır.» Agnes dudaklarını büzdü. «Dawn, bu hanım sana sözünü ettiğim Bayan Liddy’dir. Bu evi yöneten gerçekte o. Benim gibi onun da sözünden çıkmayacaksın. Hiç kimsenin Bayan Liddy’ye terbiyesizlik etmesine tahammül edemem.»

«Merak etmeyin, bu genç hanımın çok nazik ve terbiyeli olduğundan eminim, Bayan Morris. Hoşgeldin, yavrum.» Bayan Liddy tepsiyi sehpanın üstüne bıraktıktan sonra, ellerini kalçalarına dayayarak bekledi.

«Teşekkür ederim,» dedim.

Bayan Liddy, Agnes’e döndü. «Güzel bir kız, değil mi?»

Agnes, «Evet, ama en çok başı derde girenler de güzel olanlardır,» diye kesip attı.

Her ikisinin de bakışı üzerimde olduğundan kendimi vitrin içindeki bir eşyadan farksız hissediyordum.

Bayan Liddy bana, «Kızım, ben sabahları hep mutfakta oluyorum,» dedi. «Eğer bir şey istersen, oraya benim yanıma gelebilirsin. Hafta sonlarında herkesin en geç saat ona kadar yatağını düzeltmiş olması gerekir. Haftada bir kez de evi baştan başa temizleriz. O zaman da herkes yardımcı olur.»

Agnes, «Evet,» diyerek bakışını yüzüme dikti. «Burada hepimiz çalışırız. Kızlar saçlarını tepelerinde toplar, en eski elbiselerini giyer, kollarını sıvarlar. Aynen delikanlılar gibi. Pencereler yıkanır, banyolar fırçalanır. Ben bunu bir sahne dekorunun dağıtılmasıyla kıyaslarım hep. Bunun ne demek olduğunu herhalde biliyorsundur.»

Hayır gibilerden başımı salladım.

Agnes kulaklarına inanamıyormuş gibi gözlerini iri iri açtı.

«Bir oyunun temsiline son verilince, aktörlerle set işçileri, bir sonraki oyunun başlayabilmesi için dekorları sökerler.»

Sözün bu yerinde Bayan Liddy bana gülümseyerek odadan çıktı.

Agnes bana, «Hiç piyano dersi aldın mı?» diye sordu.

«Biraz,» diye cevap verdim.

«Güzel. Şu halde sanat toplantılarımızda bize çalarsın. Yaz sömestirleri sırasında burada pek fazla öğrencim yok. Özetle, şu sırada sadece iki konuğumuz var. Ama sonbaharda üç konuğumuz daha olacak. Beldock ikizleri dönüyorlar. Donald Rossi adındaki üçüncü öğrenci de senin gibi yeni. Trisha Kramer odasını seninle paylaşmaya razı oldu. Trisha’yla anlaşamazsan, tavanarasına taşınmanı ya da kendine başka yer aramanı isteyeceğim. Kendisi çok hoş bir genç hanım ve parlak bir gelecek vaat eden dansçıdır. Burada bir şey onu mutsuz ederse çok yazık olur.» Agnes yine    gözlerimin içine    bakarak    sordu. «Ne    demek    istediğimi çok iyi anladın,    değil mi?»

«Evet, bayan.» Agnes’in, gelecekteki oda arkadaşıma benim hakkımda ne yalanlar uydurduğunu bayağı merak ediyordum.

Agnes, «Ayrıca, buradaki öbür öğrenciyi rahatsız etmeni de özellikle istemiyorum,» diye    uyardı. «Adı Arthur Garvvood’dur.» Agnes    içini çekerek başını salladı.    «Obua çalmayı    öğrenen    çok duygusal bir gençtir. Annesiyle babası çok ünlü kişilerdir:    Bernard ve Louella Garwood.

New York Filarmoni Orkestrası’nın müzisyenlerindendir. Evet, sandviçini bitirdiğini görüyorum. Şimdi sana evin kalan kısmını gösterecek, sonra da odana götüreceğim.»

«Teşekkür ederim.» Ayağa kalktım. «Bu tepsiyi mutfağa götüreyim mi?»

«Pek tabii. Büyükannene bakılırsa, sana hizmet edilmesine alışıkmışsın, ama korkarım ki… »

«Bu doğru değil!» diye atıldım. «Hayatımda hiç kimse bana hizmet etmemiştir.»

Kadının gözleri kısıldı. Uzun bir zaman bana baktı. «Benimle mutfağa gel,» dedi. «Sana evin kalan kısmını gösterdikten sonra, bavullarını almaya geliriz.»

Agnes’in arkasından koridora çıktım. Mutfakla yemek odası uzun koridorun diğer uçundaydı. Mutfak ufaktı. Ortasında bir masayla sandalyeler vardı. Penceresi başka bir binaya baktığına göre, sabahları burasının güneş almadığı anlaşılıyordu. Bununla birlikte, Bayan Liddy’nin mutfağı pırıl pırıldı, açık sarı yer muşambası ayna gibi parlıyordu, mutfak aletleri yeni gibiydi.

Yemek odası dar ve uzundu, büyük bir kristal avizeyle aydınlatılıyordu. Masada rahatça on iki kişiye yer vardı. Şimdiki halde ortasında çiçekle dolu bir vazo, bir ucunda da dört kişilik Amerikan servisi yer alıyordu. Bu dört yerde oturacakların ben, öbür iki öğrenci ve Agnes Morris olacağını tahmin etmek kolaydı.

Agnes, «Trisha bu sabah sofrayı kurdu,» diye açıkladı. «Her öğrenci sırayla birer haftalık sürelerle sofrayı kurmayı ve bulaşıkları yıkamayı üstlenir.» Kadın anlamlı bir yüzle ekledi. «Hiçbiri de bundan dolayı yakınmayı aklından geçirmez.»

Yemek odasında pencere yoktu, ama sağ yandaki duvar, odanın daha uzun ve geniş gözükmesine yol açan, yerden tavana kadar uzanan uzun bir aynayla kaplıydı. Karşı duvarı da dansçı ve şarkıcıların, müzisyenlerle aktörlerin fotoğraflarıyla süslüydü. Bazılarının renginin kahverengileşmesinden resimlerin çok eski olduklarını anladım. Zemin koyu kahverengi bir halıyla kaplıydı ve bu halı holdekinden çok daha yeni gözüküyordu.

Agnes beni yemek odasından geçirerek kısa bir koridora çıkardı. Odasının burada olduğunu, Bayan Liddy’ninkinin ise koridorun diğer ucunda bulunduğunu bana anlattı. Odasının kapısında durduğunda gözlerindeki anlam biraz yumuşamıştı ya da bana öyle geldi.

«Eğer konuşmak ihtiyacını duyarsan, her ne zaman olursa olsun kapıma yavaşça vur,» dedi. Şaşırmış, sonunda bana hoş bir şey söylemiş olduğu için de sevinmiştim.

Devam etti. «Evimin, kent dışından gelen öğrenciler tarafından bu kadar tutulmasının nedenlerinden biri de bu. Bir zamanlar tiyatroda çalıştığım için, tiyatro akademisi öğrencilerinin karşılaştıkları sorunları başkalarından daha iyi anlayabilirim. Durumu daha iyi değerlendirebilir, gençlerin duygularını paylaşabilirim.»

Agnes benimle konuşurken bazen o kadar abartılı hareketler yapıyordu ki, ikimizin de sahnede seyirci kitlesinin karşısında olduğumuzu, aramızdaki konuşmanın da bir piyes için yazılmış diyalog olduğunu zannedebilirdiniz.

Agnes, «Şöyle vurursun,» dedi ve kapısını hafifçe tıklattı. «Sonra beklersin. Ben gir deyince tokmağı yavaşça çevirir, kapıyı santim santim açarsın.» Nasıl yapılacağını gösterdikten sonra ekledi. «Kapıların küt diye açılmasından nefret ederim.»

Ona bakakalmıştım. Her hareketi, yavaş yavaş konuşuş tarzı beni büyülemişti. Şimdiye kadar hiç kimse bana bir odaya nasıl girileceğini böylesine bir özenle göstermemişti. Derken, bakışım, onun üzerinden kapı aralığına kaydı ve perdeyi gördüm. İki parça halindeydi ve kapının bir buçuk metre kadar içerisinde tavandan yere kadar iniyordu. Bu odaya giren bir kimse, perdenin kanatlarını ayırıp aralarından geçmek zorundaydı. Aynen bir aktörün sahneye adımını atmak için perdeyi aralaması gibi. Bunun nedenini sormama vakit kalmadı. Agnes kapıyı yavaşça kapatarak bana döndü.

«Sana anlattıklarımın hepsini anladın mı?» diye sordu.

«Evet, efendim.»

«Güzel. Şimdi de sana odanı göstereyim.»

. Bavullarımı almak için oturma odasına döndük, sonra ikinci kata çıkan merdivene yöneldik. Burada dört yatak odası ve her biri bir yanda iki banyo vardı.

Agnes sol yandaki banyonun önünde durarak, «Sıkışık bir durumda banyoların herhangi birini kullanabilirsin, ama ben bu banyonun erkeklere, öbürünün de kızlara mahsus olmasını yeğliyorum. Banyo konusunda başkalarını da düşünüp, tuvaletimiz için banyoyu çok fazla işgal etmememiz gerekir.»

Yüzüme bakıp devam etti. «Bu evde öğrencileri konuk ettiğim günden beri hem erkek, hem de kız öğrencilerin birarada bulunmasından dolayı herhangi bir sorunla karşılaşmamışımdır. Bu da dikkatli davranmamızın yüzündendir. Karşı cinsten biriyle gereğinden uzun zaman yalnız kalmaz, yalnız kaldığımızda da asla kapıyı kapatmayız. Ne demek istediğim iyice anlaşıldı mı?»

Gözlerimin dolu dolu olduğunu hissederek. «Korkarım size benim hakkımda yanlış bilgi vermişler,» dedim.

«Lütfen, küçük Dawn. Bu tanışma sahnemizi tatsızlaştırmayalım. Her işimizin saat gibi tıkır tıkır işleyeceğini, hepimizin birbirimizle uyum içinde olacağımızı umuyorum.»

Ne diyeceğimi bilemediğimden, başımı eğmekle yetindim.

Agnes kapıyı açıp yatak odasına girdi.

«Şimdiye kadar alıştıkların kadar geniş ve lüks olmayabilir, ama ben sağladığım konforla gurur duyuyorum,» dedi.

Şu anda kendimi savunmamın bir yararı olmayacağını bildiğim…

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıÇatıdaki Nefes - Cutler Ailesi Serisi 1.Kitap
  • Sayfa Sayısı320
  • YazarV.C. Andrews
  • ÇevirmenGönül Suveren
  • ISBN9789754052138
  • Boyutlar, Kapak13 x 20 cm , Karton Kapak
  • YayıneviAltın Kitaplar / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur