Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Çatıdaki Rüzgar – Dollanganger Ailesi Serisi 2.Kitap

V.C. Andrews

Çatıdaki Rüzgar – Dollanganger Ailesi Serisi 2.Kitap

catidaki-ruzgar-dollanger-serisi-2-v-c-andrewa-altin-kitaplarAmerikalı genç kadın yazar V.C. Andrews küçük yaşta geçirdiği hastalıktan ötürü, ömür boyu üzerinde yaşayacağı tekerlekli sandalyesinde yazmaktan şikayetçi olmadığını açıklıyor. Kitaplarının konusunu gerçek hayattan alıp almadığı sorusunu da cevapsız bırakıyor.

***

BÖLÜM 1

Özgürlük

Kaçtığımız gün ne denli genç, ne kadar canlıydık. Karanlık, boğucu, sıkıcı odadan kurtulup güneye doğru yol alan otobüste nasıl da mutluyduk ama göstermiyorduk. Pencere kenarına oturmuş, gördüğümüz her şeyden ürkerek, sessizce çevreyi seyrediyorduk.

Özgürlük. Bundan daha güzel bir sözcük olabilir mi? Belki ölümün soğuk elleri buraya kadar uzanıp bizleri çekip götürebilirdi, ama Tanrı’nın yanı başımızda olup bizi kolladığına inanmaya başlamıştık.

Otobüs sık sık durup yolcu indirip bindirdikçe, sinirlerimiz geriliyordu. Üstelik çay molaları için de duruyorduk. Anayola bağlanan toprak patikanın kenarında bekleyen siyah giysili iriyan kadını almak için epey bekledik. Elindeki bir sürü paketle otobüse binmesi çok zaman aldı doğrusu. En sonunda yerine yerleşti ve biz de Virginia ile Kuzey Carolina’yı ayıran eyalet sınırını geçtik.

Kilit altında bulunduğumuz eyaletten çıkmak öylesine rahatlatmıştı ki beni, yıllardan beri ilk kez gevşediğimi hissediyordum.

Otobüsün en genç yolcuları üçümüzdük. On yedi yaşındaki Chris omuzlarına kadar men dalgalı sarı saçları. koyu renk kirpikli, güneşli gökyüzünü andıran masmavi gözleriyle çok yakışıklıydı. Tüm kadınların yüreklerini hoplatacak kadar yakışıklı olduğunu rahatça söyleyebilirdim. Durumumuzun kötülüğüne karşın, güleç bir ifadeyle oturmayı başarıyordu. Gözleri, kucağımda oturan Car-rie’ye takılmadığı zaman, mutlulukla pırıl pırıldı. Küçük kardeşimizin soluk hasta yüzünü görünce, bakışları endişeyle kararıyor, kaşları çatılıyordu. Omzuna asılı gitara uzanıp melankolik bir sesle «Oh Susannah» adlı parçayı söylemeye başladı. Göz göze gelince şarkının buruk anılarıyla dolduk. İkimiz bir tek insan gibiydik. Ağlamaktan çekindiğim için uzun süre bakamıyordum yüzüne.

Kucağıma yerleşmiş olan küçük Carrie üç yaşında kadar gösteriyordu ama sekizine basmıştı. Acınacak denli ufak tefek ve zayıftı. Gölgeli, iri mavi gözlerinde onun yaşında bir çocuğun tanımaması gereken karanlık gizler ve acılar okunuyordu. Hayattan ne sevgi, ne mutluluk bekliyordu artık. Sevdiği her şeyi yitirmişti. Ruhsal açıdan öylesine zayıf düşmüştü ki, ölmeyi bile umursamadığım hissediyordum. Cory aramızdan ayrıldığından beri duyduğu yalnızlığı çok iyi anlayabiliyordum.

1960 yılının kasım ayındaydık ve ben on beş yaşındaydım. Her şeye sahip olmak istiyor ve yitirdiklerimi yerine koymaya zamanım olmayacağından korkuyordum. Öylesine gerilmişti ki sinirlerim, bir aksilik daha olursa, çığlık atmaya hazır, diken üstünde oturuyordum. Kurulu bir saatli bomba gibi zamanı gelince patlayıp Foxworth Malikânesinde yaşayanların başına inecektim!

Aklımdan geçenleri okumuş gibi Chris uzanıp elimi tuttu. Bizi mahvedenlerin yaşamlarını cehenneme çevireceğimi anlamıştı sanki. Alçak sesle söze başladı. «Böyle durma, Cathy. Her şey düzelecek. Başaracağız göreceksin!»

Olup biten her şeye karşın iyimserliğini yitirmemişti hâlâ. Cory’nin ölümünden sonra bile durumumuzun düzeleceğine nasıl inanabiliyordu?

«Cathy,» diye fısıldadı. «Elimizden geleni yapmak zorundayız. Birbirimizden başka kimsemiz yok. Olanları kabul etmek ve bundan sonrasını düşünmek zorundayız. Kendimize inanırsak, yeteneklerimizi geliştirerek istediklerimizi elde edebiliriz. Emin ol, güzel günler bizi bekliyor.»

Günlerini dertli insanların arasında geçirecek iç sıkıcı bir doktor olmak istiyordu hep. Benim umut ve arzularımın çerçevesi bu kadar dar değildi. Şan, şöhret ve sevgi istiyordum. Dünyanın en iyi, en ünlü balerini olacaktım. Ancak böyle alabilirdim annemden öcümü…

Allah seni kahretsin anne! Foxworth Malikânesinin yanıp kül olmasını dilerim. Bir daha asla o görkemli kuğu yatağında rahat bir gece geçirmemeni dilerim! Umarım, şu genç kocan senden daha genç ve daha güzel bir metres bulur kendine! Lâyık olduğun acı günleri yaşatır sana!

Carrie bana dönüp fısıldadı. «Cathy, kendimi iyi hissetmiyorum. Midem biraz tuhaf gibi…» Korkuya kapıldım hemen. Küçük yüzü inanılmaz derecede solmuş, bir zamanlar pırıl pırıl parlayan saçları donuk püsküllere dönmüştü. Sesi ancak fısıldayabilecek kadar çıkıyordu.

«Hayatım, canım,» diyerek sıkıca sarıldım., «Biraz gayret. Seni hemen bir doktora götüreceğiz. Florida’ya varmamız uzun sürmez. Orada bir daha kilit altında kalmayacağız.»

Carrie başını göğsüme yaslayıp kollarımın arasına kendini bırakınca, acı dolu gözlerle Güney Carolina’ya geldiğimizi belirten, sarmaşıklı evleri seyre daldım. Daha Georgia’dan geçecektik. Sarasota’ya varmak epey vaktimizi alacaktı. Carrie birdenbire titremelerle sarsıldı ve kusmaya başladı.

Son çay molasında-ceplerimi kâğıt peçetelerle doldurmayı akıl ettiğim için hemen üstünü başını temizledim. Onu Ohris’in kucağına oturtup bacaklarını sildim ve pis kâğıtları dışarı atmak için pencereyi açmaya uğraştık. Ne yaparsak yapalım, yerinden oynamamakta inat ediyordu.

«Koltukların arasındaki boşluğa at,» diye fısıldadı Chris, ama herhalde dikiz aynasından bizi izleyen keskin gözlü şoför hemen bağırmaya başladı. «Hey çocuklar, pisliklerinizi otobüsün içine atmaya kalkışmayın. Başka bir yol bulun.»

Chris’in fotoğraf makinesinin kılıfının dış gözünü boşaltıp peçeteleri buraya doldurmaktan başka bir çare gelmedi aklıma.

«Çok üzgünüm,» diye hıçktrıyordu Carrie. «Bunu yapmak istemedim. Bizi hapse atarlar mı acaba?»

Chris ona sıkıca sarılıp yanıtladı. «Elbette hayır. İki saat sonra Florido’da olacağız. O zamana kadar kendini tutmaya bak. Eğer şimdi inersek biletlerimiz yanar. Ve boşa harcayacağımız paramız yok.»

Carrie titreyip sızlanmaya başladı. Elimi alnına dayayınca, nemli olduğunu farkettim. Yüzü yalnızca solgun değil, bembeyazdı. Ölmeden biraz önce Cory de böyle olmuştu!

Biraz olsun bizlere acıması için Tanrı’ya yakarmaya başladım. Yeterince çekmemiş miydik? Carrie bir kez daha kustu. Midesinde bir şeyler kalmış olacağını sanmıyordum. Yarı baygın gibi kollarında yatarken Chris kulağıma fısıldadı. «Sanırım şok geçiriyor.» Kendi yüzü de Carrie’ ninki kadar solmuştu.

Yolculardan biri yüksek sesle şikâyet etmeye başlayınca, bize acıyanlar ne yapacaklarını şaşırıp utançla başlarını çevirdiler. Chris’le göz göze geldik. Sessizce soruyordu bana, şimdi ne yapacağız, diye.

Paniğe kapılmaya başlıyordum ki, o iriyarı zenci kadın yerinden kalkıp bize yaklaştı. Gülümseyerek elindeki torbayı uzattı. Kâğıt peçeteleri içine atmamı işaret etti ve üstümüzü başımızı temizlememiz için bez parçaları verdi. .(Usulca omzumu okşayıp, Carrie’nin çenesini gıdıkladı. «Teşekkür ederim,» diye fısıldadım ve elimden geldiğince ortalığı temizlerken gülümsemeye çabaladım. Sanki bizi kötü bakışlardan korumak istiyormuşcasına yanı başımızda dikilmiş duruyordu.

«Carrie’yi hemen bir doktora götürmek zorundayız,» dedi Chris endişeli bir sesle.

«Ama biletimizi Sarasota’ya kadar aldık!»

«Biliyorum ama hastalık bu!»

İriyarı kadın gülümseyerek eğildi, eliyle Carrie’nin nemli alnını okşadı ve nabzını saydı. Parmaklarıyla bazı işaretler yaptı ama hiçbir şey anlamadım. «Hanım konuşamıyor Cathy,» dedi Chris. «Sağırların işaret dili bu.» Ne demek istediğini anladığımızı belirtmek için omuzlarımı silkince, kadın önce kaşlarını çattı ve kırmızı kazağının cebinden bir kâğıt parçası çıkarıp hızla birkaç satır yazıp bana uzattı.

Adım Henrietta Beech, diye yazmıştı. Duyarım ama konuşamam;. Küçük kız çok hasta. İyi bir doktora ihtiyacı var. Bunu okuyunca hemen sordum. «İyi bir doktor tanıyor musunuz?» Kadın ısrarla başını salladı ve bir not daha yazdı. «Aynı otobüste olmamız büyük şans. Sizi doktor oğluma götürürüm. Çok iyi bir doktordur. «Aman Tanrım,» dedi Chris notu okuyunca. «Bizi doktora götürecek biri yanımızda cHduğuna göre gerçekten şanslı günümüzde sayılırız.»

«Bana bak, şoför efendi,» diye haykırdı biraz önce şikâyet eden kötü kalpli adam. «Şu hasta çocuğu bir hastaneye filan bırakıver! Pis kokan bir otobüste yolculuk yapmak için vermedim bunca parayı.

Öteki yolcular hoşnutsuzlukla adama bakarlarken, dikiz aynasından şoförün öfke ya da belki utançla kızaran yüzünü gördüm. Adam acıklı bir sesle bana, «Çok üzgünüm ama bir karım ve beş çocuğum var,» dedi. «Eğer vaktinde otogara giremezsem, çocuklarım aç kalır, çünkü beni işten atarlar.» Gözlerimle adama yalvarırken, şoför kendi kendine mırıldandı. «Pazar günlerine lanet olsun! Bütün bir hafta iyi gidiyor ama pazar gelince işler karışıyor!»

Anlaşılan Henrietta Beech bu konuşmalardan sıkılmıştı. Kâğıdını kalemini eline alıp birkaç satır daha yazdı ve bize gösterip öne doğru yürümeye başladı.

Pekâlâ, pazar günlerini sevmeyen şoför efendi. Eğer hasta küçük kıza bir iyilik etmezsen, ailesi serim şirketin patronlarına iki milyon dolarlık tazminat davası açacak!

Zavallı adam bir süre aldırış etmemeye çalıştı ve sonunda tek gözünü yoldan ayırmadan burnuna dayanmış kâğıdı okumayı başardı. «Allah kahretsin,» dedi sonunda. «En yakın hastane yoldan yirmi mil kadar uzakta.»

Chris’le ben hayretle kendisini izlerken, iriyarı zenci kadın elleriyle birtakım işaretler yaptı ve derdini anlata-mayınca tekrar kâğıda kaleme sarıldı. Neler yazdığını bilmiyorum ama anayoldan ayrılıp Clairmont kasabasına giden yola saptık. Henrietta Beech yanından ayrılmadan şoföre nereye gideceğini tarif ederken, ara sıra dönüp bize gülümsüyordu.

Ağaçlı geniş caddelerden, yüksek kuleli güzel evlerin arasından geçmeye başlamıştık. Virginia’dan ayrılmadan önce bir iki kez kar yağmıştı ama henüz burada sonbaharın soğuk etkileri görülmüyordu. Bahçeleri süsleyen ağaçların yaprakları yemyeşildi ve orada burada parlak renkli çiçekler göze çarpıyordu. Şoför gibi ben de Henrietta Beech’in doğru yolu göstermediğine inanmaya başlamıştım. Böylesine güzel evlerin bulunduğu bir caddeye hastane yapılmazdı doğrusunu isterseniz. Telaşlanmaya başladığım anda çiçekler ve ağaçlarla çevrelenmiş büyük, beyaz bir evin önünde durduk.

«Hey çocuklar,» diye seslendi şoför. «Eşyalarınızı toplayıp inin aşağıya, isterseniz bilet parasını şirketten geri alabilirsiniz. Ya da süresi dolmadan tekrar yola devam edebilirsiniz.»

Bizimle birlikte aşağıya atlayıp bagajdan bavullarımızı çıkardı. Cory’nin gitarıyla banjosunu omzuma asıp bavullarımızı elime alırken, Chris de küçük Carrie’yi kucağına almıştı.

Henrietta Beech bizi ön verandaya ulaşan uzun dar patikaya saptırdı. Evin sağ tarafındaki kapıda HASTALAR İÇİN yazıyordu. Bavul’arı bir köşeye bırakıp verandaya çıkarken, beyaz kamış koltukta uyuyan bir adama takıldı gözlerim. İyi kalpli zenci kadın gülümseyerek adamın omzuna dokundu ve gözlerini açmayınca derdimizi anlatmak için bizi yalnız bırakıp içeri girmeye karar verdi. Yemek hazırlayacağını anlatıyordu elleriyle.

Yanımızda kalıp pazar günü ön verandasında ne aradığımızı doktora anlatmasını tercih ederdim ama gözden kaybolmuştu bile. Chris’le birlikte sessizce adama yaklaşırken, gül kokan havayı içime çekiyor ve sanki buraya daha önce gelmişim gibi hissediyordum. «Bugün pazar,» diye fısıldadım Chris’e. «Belki de doktor burada oluşumuza kızabilir.»

«Bir doktor o,» dedi Chris. «Her gün, her saat hastalarla karşılaşmaya hazırdır… Uyandırsan fena olmaz.» Ağır ağır yanına yaklaştım. Açık gri elbisesi ve yakasındaki beyaz karanfiliyie, ayaklarını verandanın korkuluğuna dayamış, kolları koltuktan aşağıya sarkmış uyurken bile zarif bir hali vardı. Öylesine rahat uyuyordu ki, uyandırmaya kıyamadım.

«Siz Dr. Paul Sheffield misiniz?» diye sordu tabelayı okumuş olan Chris. Gözleri kapalı, başı arkaya düşmüş, uzun sarı saçları hafif esintide dalgalanan Carrie yatıyordu kollarının arasında.

Doktorun gözleri açıldı ve bir süre inanmaz bakışlarla bizi süzdü. Kat kat giysilerimizin içinde çok garip bir halimiz olduğunu biliyordum. Mavi, yeşil, altın sarısı benekli ela gözler baştan aşağıya beni dolaştı ve ipnotize olmuş grbi tekrar yüzüme ve saçlarıma döndü. Saçlarımın fazla uzun olduğunu, tepesinin komik bir şekilde kesildiğini ve uçlarının zayıflıktan beyazlaştığını biliyordum. «Siz doktorsunuz değil mi?» diye sordu Chris. «Evet ben Dr. Sheffield’im,» dedi adam en sonunda ve bakışlarını Carrie’yi taşıyan Chris’e çevirdi. Tek bir hareketle bacaklarını yere indirip ayağa kalkarken, eliyle koyu renk saçlarını düzeltti. Upuzun boyuyla Chris’e yaklaşıp Carrie’nin minik beyaz yüzüne baktı. Gözkapakları-nı parmağıyla açıp mavi derinliklerinin gizlerini aradı. «Bu çocuk ne kadardır baygın?»

«Birkaç dakikadır,» dedi Chris. O da neredeyse doktor sayılırdı. Kilitli odamızda o kadar çok okumuştu ki… «Carrie otobüste üç kez kustu ve titremeye başladı. Henrietta Beech adında bir hanım bizi buraya getirdi.» Doktor başını sallayıp Henrietta Beeoh’ın yanında çalıştığını söyledi. Sonra bizi hastalar için ayrılmış olan kapıdan muayenehane bölümüne soktu. «Carrie’nin tüm giysilerini çıkarın,» derken hemşirenin izin günü olduğu için özür diliyordu. Ben kız kardeşimi soyarken, Chris kaldırımın kenarında duran bavullarımızı içeri almaya gitmişti.

Doktor Carrie’nin nabzını, tansiyonunu, ateşini ölçüp kalbini dinlerken, ikimiz duvara dayanmış endişe içinde bekteşiyorduk. Kızkardeşim doktorun söylediklerini yerine getirecek kadar kendine gelmişti bu arada. Niçin her şeyin bizi bulduğunu düşünüyordum yalnızca. Niçin talihimiz hep ters gidiyordu? Büyükannenin dediği kadar kötü insanJar mıydık?’ Carrie de ölecek miydi yoksa?

«Carrie,» dedi doktor tatlı bir sesle, «Biraz dinlenmen için seni burada yalnız bırakacağız. Ama sakın korkma. Hemen yandaki odadayız. Masanın pek yumuşak olmadığım biliyorum ama biraz uyumaya çalış.» Masanın yumuşak ya da sert olmasına hiç aldırış etmeden yatıyordu Carrie. Yanıtlamadan, irileşmiş donuk gözlerle baktı doktorun yüzüne.

Birkaç dakika sonra Dr. Sheffield gösterişli masasının arkasına geçmiş, dirseklerini sumenine dayamış, biraz endişeli bir sesle söze başlamıştı. «Siz ikiniz tedirgin ve çekingen duruyorsunuz. Pazar eğlencelerinden beni yoksun bıraktığınızı düşünmeyin sakın. Pek böyle işlerle ilgim yok. Karımın ölümünden beri hafta sonlarının diğer günlerden hiç farkı yok benim için…»

Evet, böyle konuşabilirdi ama çok fazla çalışmaktan yorulduğu belliydi. Chris’in yanına, kahverengi kanepeye ilişmiş, ıslak, kirli giysilerimden utanarak bekliyordum. Ani bir kararla yerimden kalkıp kirli eteğimin fermuarını indirdim. Doktorun şaşırdığı belliydi. Ben Carrie’yi soyarken odada olmadığı için üstümüzdekilerin birkaç kat olduğunu farketmemişti. Tekrar Chris’in yanına otururken, üstümde rengi ve biçimi çok yakışan mavi elbisem vardı artık.

«Pazar günleri hep birkaç kat mı giyinirsiniz?» diye sordu doktor.

«Yalnızca evden kaçtığımız pazarları,» dedim. «Ve üstelik iki tanecik bavulumuz vardı. Rehine verebileceğimiz değerli eşyalarımızı da yanımıza almak zorundaydık.» Çok fazla konuştuğumu bildirmek için dürttü beni Chris. Ama doktorları tanıyordum. Özellikle karşımda oturan doktoru. Ona güvenebileceğimizi gözlerinden okumuştum.- Her şeyi rahatça anlatabilirdik.

«Yani siz evden kaçıyorsunuz,» dedi doktor sonundp. «Ama niçin kaçıyorsunuz? Aileniz bazı isteklerinize karşı mı geldi?»

Gerçeği bir bilseydi! «Çok uzun bir öykü doktor,» diye atıldı Chris. «Şimdi Carrie’nin durumunu öğrenmek istiyoruz.»

«Pekâlâ, haklısınız. Carrie’den söz edelim.» Tüm ciddiyetini takınmıştı şimdi. «Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi ve niçin kaçtığınızı bilmiyorum ama küçük kardeşiniz çok hasta. Eğer bugün pazar olmasaydı, burada yapamadığım bazı testler için onu hemen hastaneye yatırırdım. Hiç vakit kaybetmeden ailenizle temasa geçmenizi salık veririm size.»

Bu sözler paniğe kapılmama neden olmuştu! «Biz yetimiz,» dedi Chris. «Ama para konusunda endişelenmeyin. Ücretinizi ödeyebiliriz.»

«Yanınızda para olması çek iyi tabii,» dedi doktor. «İhtiyacınız olacak.» Dikkatle bizi süzerek sözlerini sürdürdü. «Hastanede iki hafta kalırsa, sanırım kardeşinizin hastalığının ne olduğunu çözebiliriz.»

Carrie’nin bu kadar hasta olması şaşırtmıştı beni. Bize kaça patlayacağını da söyleyince ağzım açık kaldı. Çaldığımız paranın tümü bir haftalık masrafı bile karşılayamazdı.

Dikkatle Chris’in mavi gözlerine baktım. Ne yapacaktık? Bu kadar parayı nereden bulacaktık?

Aramızda geçenleri anlamıştı doktor. «Hâlâ yetim olduğunuzu söyleyecek misiniz?» diye sordu usulca.

«Evet hâlâ yetimiz,» dedi Chris ve çenemi tutmak gerektiğini belirtmek için sertçe baktı bana. «İnsanın yetimlik hali değişmez ki. Şimdi lütfen bize kardeşimizin hastalığını söyleyin. Onu iyileştirmek için ne yapmamız gerek?»

«Biraz sakinleş, delikanlı, önce birkaç soruyu yanıtlamanız gerek.» Doktorun sesi yumuşaktı ama kontrolün kimin elinde olduğunu açıkça belirtiyordu. «Söyleyin bana, isminiz nedir?»

«Benim adım Christopher Dollanganger. Bu da kardeşim Catherine Leigh Dollanganger. İster inanın, ister inanmayın ama Carrie de sekiz yaşında.»

«Niçin inanmayayım?» diye sordu doktor. Muayene ederken yaşını söylediğim zaman şaşkına dönmüştü az önce.

«Carrie’nin yaşına göre gelişmemiş olduğunu biliyoruz,» diyerek kendini savundu Chris.

«Evet haklısınız,» dedi doktor ilgiyle bizleri süzerek. Dostça bir gülüşle konuşmaya hazırlandığını görünce, ani bir endişeye kapıldım. «Dinleyin beni. Birbirimizden kuşkulanmaktan vazgeçelim. Ben bir doktorum, söyleyeceği-‘ niz her şey burada kalır. Eğer gerçekten kardeşinize yardım etmek istiyorsanız, orada oturup yalanlar uydurmayın. Bana gerçekleri söyleyin. Hem vaktimi boşa harcamak, hem de Carrie’nin sağlığını tehlikeye atmak istemem.»

El ele, omuz omuza titreyerek oturuyorduk. Tüm gerçeği anlatmaya çekiniyorduk. Kim inanırdı ki bize? Daha önceleri de onurlu sandığımız kişilere güvenmiştik. Bir başkasına nasıl güvenebilirdik? Ama masanın ardında oturan adam… sanki onu daha önce de görmüştüm. «Pekâlâ,» dedi doktor, «Eğer anlatmak size güç geliyorsa, ben sorayım. En son neler yediğinizi söyleyin bana.»

Chris rahatlayarak içini çekti. «En son, bu sabah kahvaltı ettik. Üçümüz de aynı şeyleri yedik. Sosis, ketçaplı patates kızartması ve çikolatalı süt. Carrie ancak birkaç lokma yutabildi. En sağlıklı halinde bile yemek yemeyi sevmez. Hiçbir zaman iştahlı bir çocuk olamadı.»

Doktor kaşlarını çatarak her şeyi not ediyordu. «Yani üçünüz de kahvaltı için bunları mı yedmiz? Ve yalnızca Carrie mi kustu?»

«Evet yalnızca Carrie.»

«Daha önce de kustuğu olur muydu?» «Ara sıra.»

«Örneğin?»

«Şeyyy…» dedi Chris. «Geçen hafta üç kez kustu. Geçen ay da beş kez. Kusma nöbetlerinin sıklaşıp şiddetlenmesi beni endişelendiriyordu.»

Carrie’nin durumunu böylesine hafifleterek anlatması beni öfkelendirmişti. Onca yaptıklarından sonra bile annemizi korumaya çalışıyordu. Belki yüz ifadem Chris’i yalanladığı için gerçeği öğrenmeye çalışan doktor bana döndü. «Bana bakın, yardım istemeye geldiniz bana ve elimden geleni yapmaya hazırım. Ama bana gerçeği söylemezseniz, ne yapabilirim? Eğer Carrie’nin bir hastalığı varsa, bunu bana ya o ya da siz açıklamak zorundasınız. Kardeşinizin yeterince beslenmediğini, gelişmediğini, büyümediğini biliyorum. Üçünüzün de gözbebekleri çok iri. Yüzünüz soluk, çok zayıfsınız. Bileğinizde çok pahalı saatler var ve giysileriniz zevkli ve pahalı olmasına rağmen üstünüze oturmuyor. Bunları kimin, niçin seçtiğini anlayamıyorum. Altın saatleriniz, pahalı giysileriniz, eski lastik pabuçlarınızla karşımda bana yalanlar söylüyorsunuz. Şimdi ben size bazı acı gerçekleri sıralayacağım.» Sesi yükselip sertleşmişti. «Kardeşinizin tehlikeli derecede kansız olduğunu sanıyorum. Ve kansızlığından dolayı bir sürü hastalığı olabilir. Tansiyonu çok düşük. Ve anlayamadığım bir rahatsızlığı daha var. Yani yarın onu hastaneye yatırmak zorundayım. Eğer ailenizle temasa geçmeyecek-seniz, saatlerinizi rehine vermeye hazır olun… Hatta onu bu gece yatırırsak, yarın sabah erkenden testleri yapmaya başlayabiliriz.»

«Ne gerekiyorsa yapın,» dedi Chris donuk bir sesle.

«Bir dakika,» diye bağırarak yerimden fırlayıp masaya yaklaştım. «Ağabeyim size her şeyi anlatmadı!» Omzumun üstünden yüzüne bakınca, tüm gerçeği söylememi yasaklayan bakışlarını farkettim, Endişelenme diye geçirdim içimden, sevgili annemizi korumaya özen göstereceğim.

Sanırım Chris ne demek istediğimi anlamış olacak ki, gözleri yaşardı. O kadın bizleri mahvetmişti ama Chris hâlâ onun için ağlayabiliyordu. Benim de gözlerim doldu. Ama annem için değil, onu her şeye karşın seven ağabeyim ve binlerce kez paylaştığımız gözyaşlarımız için ağlayabilirdim.

İzin verdiğini belirtircesine salladı başını ve doktora inanılması güç bir öykü anlattım. Önceleri yalan söylediğimi ya da olayları abarttığımı sanmıştı. Ama her gün gazetelerde sevimli anne ve babaların çocuklarına yaptıkları kötülükleri anlatan öyküler yer almıyor muydu?

«…Ve babam kazada ölünce, annem herkese borçlu olduğumuzu, para kazanmak için çalışması gerektiğini söyledi. Virgina’da yaşayan annesine mektuplar yazdı ve sonunda bir cevap geldi. Ailesinin çok zengin olduğunu ve harika bir evde yaşadıklarını anlattı bize. Ama gençlikteki bir hatası yüzünden ve üvey amcasıyla evlendiği için onu evlatlıktan reddetmişlerdi. Şimdi her şeyimizi yitirmiştik. Bisikletlerimizi bile garajda bırakıp, arkadaşlarımıza veda etmeden Blue Ridge Dağlarına doğru giden bir trene atladık.

«Güzel bir evde yaşayacağımız için mutluyduk ama zalim bir büyükbabayla tanışmak biraz olsun ürkütüyordu bizi. Babasının sevgisini kazanıncaya dek bizi saklayacağını anlattı annemiz. Belki bir gece, bilemediniz iki, üç gece saklanacaktık bir odada. Babası kalp hastasıydı ve evin üst katlarına çıkamazdı. Gürültü etmedikçe burada rahatça yaşayabilirdik. Oyun oynamak için tavanarasına çıkabileceğimizi söyledi büyükannemiz. Fareler, böcekler, örümceklerle doluydu burası. Annemiz ölmekte olan babasının sevgisini kazanana dek burada kalacak, sonra aşağıya inip zengin çocuklar gibi yaşayacaktık. Ama kısa bir süre sonra büyükbabamızın onu asla bağışlamayacağını öğrendik. Üvey amcasıyla evlendiği için bizler ‘şeytanın yarattığı çocuklar’ olarak kalacaktık. O ölene dek tavanarasında kalmaya mahkûmduk!»

Doktorun gözlerindeki acı dolu inanmaz bakışlara karşın, öykümü sürdürdüm. «Sanki bir tek odaya tıkılıp tavanarasında oynamak zorunda olmak yetmezmiş gibi büyükannemizin de bizden nefret ettiğini öğrendik! Ne yapacağımızı, ne yapamayacağımızı bildiren upuzun bir liste verdi bize. Pencerelerden dışarı bakmak bir yana, biraz güneş ışığının odaya girmesini sağlamak için ağır perdeleri bile aralamamıza izin yoktu. «Önceleri her sabah büyükannemizin bir piknik sepe-tiyle odamıza getirdiği yiyecekler oldukça lezzetliydi. Ama sonunda yalnızca sandviçler, patates salatası ve kızarmış tavuk oluşturmaya başladı yemeğimizi. Dişlerimizi çürüteceği ve bizi dişçiye götüremeyecekleri için tatlı vermiyorlardı. Tabii yaşgünlerimiz gelince annemiz gizlice dondurma, pasta ve bir sürü armağan getiriyordu. Yitirdiklerimizin yerini tutabilirmiş gibi kitaplara, giysilere, oyuncaklara boğmuştu bizi. Ama sonunda ona olan inancımızı da yitirdik!

«Aradan bir yıl daha geçti. O yaz annemiz hiç yanımıza gelmedi. Ekim ayında bir gün odaya girip ikinci kez evlendiğini ve yaz mevsimini Avrupa’da balayı gezisine çıkarak geçirdiğini anlattı! Neredeyse onu öldürecektim! Gitmeden önce de bize anlatabilirdi ama tek laf etmeden çekip gitmişti. Bize pahalı armağanlar, üzerimize uymayan giysiler getirip hatalarını onarmaya çabalamış ama hiçbir şeyi düzeltmemişti. En sonunda evden kaçıp kurtulmak için Chris’i ikna ettim. Elimize geçecek mirastan seve seve vazgeçiyordum. Ama Chris ayrılmak istemiyordu. Büyükbabanın çok yakında öleceğine inanmıştı. Okuyup doktor olmayı kafasına koymuştu bir kez… tıpkı sizin gibi.»

«Tıpkı benim gibi…» diyerek içini çekti doktor. Ela gözleri kararmış gibiydi, «Oldukça garip bir öykü, Cathy, inanılması çok güç.» «Bir dakika!» diye bağırdım. «Daha bitmedi. En kötü bölümünü anlatmadım size! Büyükbabamız öldü ve annemizin adını vasiyetnamesine geçirdi. Ama mirasa konması için çocuğu olmaması gerekiyordu. Eğer ilk kocasından çocukları olduğu ortaya çıkarsa, eline geçen her şeyi iade etmek zorunda kalacaktı!»

Duraklayıp soluk bir yüzie bana bakan Ohris’e döndüm. Bakışlarıyla yalvarıyordu bana. Endişelenmesi gereksizdi, Cory’den söz etmeyecektim. Tekrar doktora baktım. «Şimdi Carrie’nin bir türlü çözemediğiniz hastalığına geldi sıra Biz de bazen aynı nedenle kusuyoruz. Aslında çok basit. Annemiz mirastan payını almak isteyince biz fazla geldik. Bizden kurtulmaya karar verdi. Büyükannemiz yemek sepetine üstleri pudra şekerli pqstalar koymaya başladı. Şekerin arasında arsenik olduğunu bilmeden iştahla yutuyorduk pastalarımızı.» İşte sonunda açıklamıştım.

Hapishane günlerimizi şenlendirmek için arsenikli pastalar ikram edilmişti bize. Bu arada tahta anahtarlarımızla geceleri kapımızı açıp annemizin odasından para çalıyorduk. Hemen hemen bir yıl sürmüştü bu gece hırsızlıklarımız.

«Ve doktor o tek odada üç yıl, dört ay, on altı gün yaşadık.»

Uzun öykümü noktalayınca doktor şefkat, acı ve şaşkınlık dolu gözlerle bakıyordu bana. «İşte görüyorsunuz, doktor,» diye bitirdim sözlerimi. «Polise gidip bunları anlatmaya zorlayamazsınız bizi! Belki annemizle büyükannemizi hapse atarlar ama biz de çok acı çekeriz. Yalnızca gazetelere manşet olmak değil derdimiz. Bizi birbirimizden ayırıp yetimhanelere gönderirler. Asla birbirimizden ayrılmayacağımıza yemin ettik!»

Chris gözlerini yerden kaldırmadan söze karıştı. «Kız-kardeşimizi iyiieştirin, doktor. Ne gerekiyorsa yapın. Cathy ile ben borcumuzu ödemek için bir yol buluruz.»

«Dur biraz, Chris,» dedi doktor sabırlı sesiyle, «Siz de arsenikti pasta yemişsiniz. Aynı testlerden geçmeniz gerekli. Şu halinize bir bakın. Son derece zayıf, güçsüz ve solgunsunuz. İyi yiyeceklere, dinlenmeye, güneşe ve temiz havaya gereksinmeniz var. Belki size de yardımım dokunur.»

«Hiç kimsenin acıma duygularına sığınmak istemiyoruz,» dedi Chris kibar bir sesle. «Cathy ile ben hasta değiliz. En çok etkilenen yalnızca Carrie.»

Öfkeyle dönüp Chris’e baktım. Bir yabancıdan yardım istemek şimdiye dek defalarca kırılmış olan gururumuzu nereye kadar alçaltabilirdi? Bir kez daha başımızı eğmekle ne kaybederdik?

«Evet,» diye devam etti doktor sanki cömert önerisini kabul etmişiz gibi. «Bir hasta yalnızca testler için hastaneye gidip gelirse masraf oldukça düşer. Yatak parası filan ödenmez. İsterseniz bu teklifimi reddedebilir ve yolunuza gidebilirsiniz… bu arada nereye gidiyordunuz?»

«Sarasota, Florida’ya,» dedi Chris zayıf bir sesle. ‘ «Cathy ile çatı kirişlerinden sarkan iplerden sallanıp oyunlar oynardık, biraz eğitim görürsek ip cambazı olabileceğimizi düşünmüştük.» Ne kadar aptalca bir karar olduğunu ancak şimdi anlayabiliyordum. Doktorun kahkaha atmasını bekledim ama yalnızca gözleri biraz daha hüzünlendi.

«Doğrusunu istersen, Chris, hayatınızı tehlikeye atarak para kazanmanıza gönlüm razı olmaz. Bir doktor olarak buna izin veremem. Sizi iyileştirmeden buradan ayrılmanıza meslek ahlâkım engel olur. Sağduyum dinlediklerime aldırış etmeden sizleri kapının önüne koymamı söylüyor, çünkü tüm anlattığınız her şey yalan olabilir.» Sözlerinin acılığını almak istercesine gülümseyerek devam etti. «Ama önsezilerim gerçeği söylediğinizi belirtiyor. Pahalı saatleriniz, giysileriniz, ayağınızdaki lastik pabuçlar, soluk yüzleriniz ve korkulu bakışlarınız öyKünüzü doğruluyor.»

Hafif güneyli aksanıyla konuşan tatlı yumuşak sesi beni büyülemişti âdeta. «Haydi artık gurur kırılması gibi düşünceleri atın kafanızdan,» dedi bana dönerek. Beni daha kolay ikna edeceğini biliyordu sanki. «On iki odalı kocaman evimde yaşayabilirsiniz. Herhalde Henrietta Beech’i o otobüse Tanrı bindirdi. Henny çok çalışkandır ve her yeri tertemiz tutar ama on iki odayla dört banyonun bir kişi için çok iş olduğundan yakınır sık sık. Evin arkasında dört dönüm bahçem var. İstediğim kadar vakit ayıramadığımdan iki bahçıvan tutmak zorunda kalıyorum.» Chris’e bakarak devam etti. «Taflanları düzeltip, çimleri biçip, bahçeyi kışa hazırlayarak para kazanabilirsin. Cathy de evin içinde yardım eder.» Muzip bir bakışla bana baktı. «Yemek yapmasını bilir misin?»

Yemek yapmak mı? Alay mı ediyordu? Üç yıl bir odada yaşamıştık ve kahvaltı için ekmeklerimrzi kızartacak bir tost makinemiz bile olmamıştı. Hatta sabahları tereyağı bile yememiştik!

«Hayır!» diye atıldım sertçe. «Yemek pişiremem. Ben balerinim. Ünlü bir balerin olunca, sizin yaptığınız gibi ev işlerimi görmesi için bir kadın tutacağım. Bir erkeğin mutfağına bağlanıp yemeğini pişirmek, bulaşıklarını yıkamak, çocuklarını büyütmek bana göre değil!»

«Anlıyorum!» dedi doktor yalnızca. «Böyle demek istememiştim,» diye açıkladım. «Bayan Beech’e yardım etmek için elimden geleni yaparım. Hatta yemek pişirmesini bile öğrenirim.»

«Çok iyi,» diyerek güldü doktor. Gözlerinin içi ışıl ısıldı. «Sen ünlü bir baierin, Chris de ünlü bir doktor olacak ve bunları başarmak için Florida’ya gidip bir sirkte çalışacaksınız, öyle mi? Evet, ben başka bir kuşağa aitim ve siz gençlerin mantığını anlayamıyorum ama sözleriniz size mantıklı gibi geliyor mu?»

Artık kilitli odamızda ve tavanarasında değildik. Gerçek, yaşamla yüz yüze gelince, verdiğimiz kararın çocukça, aptalca ve başarılamayacak olduğu ortaya çıkmıştı. «Profesyonel trapezcileri karşınızda bulacağınızı biliyor musunuz? Cok küçükten beri eğitilmiş kişilerdir onlar. Kolay olmaz. Ama mavi gözlerinizdeki azimli ifade istediğinizi elde etmeye kararlı olduğunuzu belirtiyor. Her şeyi başarabileceğinizden hiç kuşkum yok. Ama okulunuz ne olacak? Carrie ne olacak? Siz trapezlerden sallanırken, o neler yapacak? Hayır cevap vermeyin,» dedi aceleyle dudaklarımın aralandığını farkedip. «Beni ikna edeceğinizden eminim ama sizleri hayallerinizden vazgeçirmek zorundayım. Önce hem kendi, hem de Carrie’nin sağlığını düşünmelisiniz. Her an hastalanabilirsiniz. Üçünüz de aynı koşullar altında yaşamadınız mı?»

Üçümüz değil dördümüz diye fısıldıyordu bir ses kulağıma ama Cory’nin adını ağzıma almadım.

«Eğer Carrie iyileşinceye dek bizi yanınıza almaktan söz ediyorsanız size minnettar kalırız,» dedi Chris kuşkulu bir sesle. «Cok çalışırız ve buradan ayrılırken bizim için harcayacağınız her kuruşu öderiz.»

«Evin içinde ve bahçede bana yardım etmekten başka bir şey yapmayacaksınız. Bana borcunuz filan olmayacak.

Gördüğünüz gibi, yararı hepimize dokunacak bir iş anlaşması bu, karşılıksız yardım değil.»

Yeni Bir Yuva

Her şey böyle başladı işte. Sessizce doktorun evine yerleştik ve yaşamının bir parçası oluverdik. Sanki biz gelmeden önce onun başka bir yaşamı yokmuş gibi bize önem vermesini sağladık. Şimdi anlıyorum ancak bunları. Gençliğimizle onu yalnızlıktan kurtardığımıza inandırmıştı bizleri. Yaşamını paylaştığımız için cömert olduğumuzu düşünmemize yol açmıştı. Bizim birilerine inanmaya ihtiyacımız vardı zaten.

Carrie ile bana dört penceresi güneye, ikisi doğuya bakan kocaman bir yatak odası vermişti. Ortak bir acıyla Chris’le göz göze geldik. Bunca zamandan sonra ilk kez ayrı odalarda yatacaktık. Ondan ayrı kalmak, başıma bir şey geldiği takdirde beni savunamayacak olan Carrie ile yalnız yatmak istemiyordum. Sanırım doktor aramızda bir şeylerin geçtiğini anlamıştı ki, iyi geceler dileyip uzaklaştı ve ancak koridorun sonunda gözden kaybolunca Chris söze başladı. «Çok dikkatli olmalıyız. Cathy. Onun kuşkulanmasını istemeyiz…» «Kuşkulanacak bir şey yok ki. Her şey bitti artık,» dedim bakışlarımı kaçırarak. Asla bitmeyeceğirri daha o zaman anlamıştım oysa. Dördümüzü bir odaya kilitleyip bırakmakla bok nelere yol açtrn. Neler olacağını çok iyi biliyordun! Aslında bunu en iyi sen bilebilirdin!

«İyi geceler diyerek öp beni,» dedi Chris. «Tahtakuruları seni rahatsız etmesin.»

Birbirimize iyi geceier diledik ve gözlerim yaşlı, koridor boyunca ilerlemesini izledim.

Yainız kalınca Carrie avazı çıktığı kadar bağırmaya başladı. «Ben tek başıma bu küçük yatakta yatamam. Düşerim! Cathy bu yatak niçin bu kadar küçük?»

Chris ile doktor geri geldiler, aradaki komodini kaldırıp yatakları birleştirdiler. Yatağın büyüdüğünü gören Carrie ağlamayı hemen kesti. Ama birkaç gece geçince, aradaki boşluk gitgide genişledi ve sonunda neredeyse kendimizi yerde bulacak hale geldik.

Soluk mavi duvar kâğıtlı, mavi halılı ve bunlara uyan perdeli odamızı çok seviyordum. Beyaz mobilyaların limon sarısı yastıkları vardı. Bir genç kız odası işte böyle olmalıydı. Duvarları süsleyen cehennem resimleri gerekmiyordu. Cehennem sürekli olarak benim beynimde yaşıyordu. Eski günleri gereğinden çok düşünmekle ben yerleştirmiştim oraya. Eğer annem isteseydi başka bir çare bulabilirdi. Bizi kilitlemesine gerek yoktu! Para hırsından gözü dönmüştü… Cory de bu nedenle ayrılmıştı aramızdan!

«Unut ‘bunları, Cathy,» dedi Chris tekrar birbirimize iyi geceler dilerken.

Korkularımı ona açıklamaktan utanıyordum. Başımı göğsüne yaslayıp fısıldadım. «Chris, yaptıklarımız günahtı, değil mi?»

«Bir daha asla olmayacak,» dedi sertçe ve ardından kovalayan varmış gibi koşarak koridorun sonundaki odasına kaçtı. İyi bir yaşam sürerken, hiç kimseyi ve özellikle Chris’i incitmek istemiyordum, ama yine de gece yarısı yatağımdan kalkıp onun yanına gitmeden duramadım. Usulcacık yanına uzandım ama somyanın gıcırtısıyla gözleri açıldı. «Cathy, burada ne arıyorsun?»

«Dışarda yağmur yağıyor,» diye fısıldadım. «BAak birkaç dakika yanında yatayım. Sonra gideceğim.» İkimiz de ne kımıldadık, ne soluk aldık. Ve birdenbire kendimizi sarmaş dolaş buluverdik. İnanılmaz bir arzuyla öpüşüyorduk. Kötü ve günahtı yaptığımız! Ama yine de durmasını istemiyordum. Benliğimin uyuyan kadınlığı harekete geçti bir an ama düşünen, hesaplayan beynimin dürtüsüyle onu ittim. «Ne yapıyorsun? Hani bir daha olmayacağını söylemiştin?»

«Sen geldin…» dedi boğuk bir sesle.

«Bunun için değil!»

«Beni çelikten mi yapılmış sanıyorsun! Cathy, bir daha gelme buraya!»

Yatağıma dönüp gözyaşlarımı yastığıma akıttım. Chris koridorun öbür uçundaydı ve karabasanlar görsem beni uyandıramayacaktı. Bana güç verecek biri yoktu yanımda. Sonra annemin sözlerini anımsadım.

Korunmak için bir erkeğin desteğine gereksinmesi olan zavallı bir kadın haline mi geliyordum yoksa ben de? Hayır! Ben kendime yeterli olacaktım!

Ertesi gün Dr. Paul bana dört değişik balerin tablo-suyla Carrie’ye de küçük bir vazo içinde plastik menekşeler armağan etti. Küçük kardeşimin kırmızı ve mor renklere olan tutkusunu hemen öğrenmişti. «Bu odayı istediğiniz gibi süsleyebilirsiniz. Eğer renklerini sevmedinizse, ilkbaharda boyatabiliriz,» dedi doktor. Şaşkınlıkla ona baktım. İlkbaharda burada olmayacaktık ki…

Carrie elinde menekşe vazosuyla bir kenarda otururken, ben kendimi zorlayarak gerçekleri söyledim. «Dr. Paul ilkbaharda biz burada olmayacağız… Bu nedenle bize verdiğiniz odalara fazla alışmak istemiyoruz.» Kapıdan çıkmak üzereyken geri döndü. Bir seksen beş boyu ve geniş omuzlarıyla kapı boşluğunu dolduruyordu.

«Burasını sevdiğinizi sanmıştım,» dedi buruk bir sesle.

«Elbette seviyoruz,» dedim aceleyle. «Ama iyilikseverliğinizden sonsuza dek yararlananlayız.» Sesini çıkarmadan arkasını dönüp odadan çıktı. Başımı çevirince Carrie’ nin düşmanca bakışlarla beni süzdüğünü farkettim.

Doktor her gün Carrie’yi hastaneye götürüp getiriyordu. İlk günler yanında ben olmadan gitmek istememişti ama artık alışmıştı ve hastanede yapılan testleri anlatırken, sordukları binlerce sorudan yakınıyordu.

«Carrie, biz asla yalan söyleyemeyiz, biliyorsun. Üçümüz daima birbirimize gerçeği söyleriz ama çatıdaki yaşamımızdan pek herkese sözetmeyiz… anlaşıldı mı?»

İri gizemli gözleriyle baktı bana. «Cory’nin cennete gidip beni bıraktığını kimseye söylemedim ki. Yalnızca Dr. Paul’e anlattım.»

«Ona anlattın mi?»

«Ne yapayım, Cathy?» Başını kucağıma gömüp ağlamaya başladı.

Yani doktor da Cory’nin hastalandığını ve sözde hastanede zatürreden öldüğünü öğrenmişti. Chris ile beni küçük kardeşimizin hastalığı ve ölümünün ayrıntıları konusunda sorguya çekerken gözleri kararmıştı. Salondaki kanapede ağabeyimle yan yana oturmuş, Dr. Paul’u dinliyorduk. «Arsenik Carrie’nin iç uzuvlarına zarar vermemiş. Bundan korkuyorduk hatırlarsanız. Haydi böyle bakmayın bana. Sırrınızı kimseye söylemedim ama laboratuvardakilere ne aramaları gerektiğini açıklamak zorundaydım. Yanlışlıkla zehir içtiğinizi ve annenizle babanızın iyi dostum olduklarını ve sizleri resmen evlat edinmek istediğimi anlattım onlara.»

«Carrie yaşayacak mı?» diye sordum sevinçle.

«Elbette yaşayacak… tabii gidip trapezlerden sallanmazsa…» Doktor gülümseyerek devam etti. «Yarın ikinizi de muayene edeceğim, eğer sakıncası yoksa!»

Elbette sakıncası vardı! Yanımızda bir hemşire bulunsa bile beni soyup tüm bedenimi karış karış incelemesini istemiyordum. Chris benimle alay ederek kırk yaşında toir doktorun on beşinde bir kızın çıplak vücudundan etkilenmeyeceğini söyledi, ama konuşurken başka tarafa baktığından gerçek düşüncelerini sezemedim.

Belki de haklıydı. Soyunup muayene masasına yatınca, beyaz önlüklü Dr. Paul evin öteki tarafında sürekli olarak gözleriyle beni izleyen doktora benzemeyen biri oluvermişti. Carrie gibi beni de muayene etti ve bir sürü soru sordu. Birkaç aydır âdet görmediğimi söylerken utanmıştım doğrusu. Ve sonunda hepimize bazı vitaminler yazacağını bildirip muayenesini bitirdi. Elbiselerimi giyip Dr. Paul’ün yanında çalışan kadının beni garip bakışlarla süzdüğü odadan koşarak çıktım.

Mutfakta Bayan Beech akşam yemeğini hazırlıyordu. Kapkara yüzünde bembeyaz parlayan dişleriyle gülümsedi bana. «Aman Tanrım, bittiğine çok sevindim!» diyerek masanın başına oturup patates soymaya başladım. «Doktorların beni ellemesinden hoşlanmıyorum. Dr. Paul uzun beyaz gömleğini giyince değişiyor. Sanki gözlerini de örtüyor. Neler düşündüğünü anlayamıyorum. Ama ben insanların gözlerini çok iyi okurum, Bayan Beech.»

Sırıtarak yanıma yaklaştı ve kolalı beyaz önlüğünün kocaman cebinden çıkardığı not kâğıdına bir şeyler karaladı. Bizlere de el işaretiyle konuşmasını öğretiyordu ama üçümüz de henüz derdimizi anlatacak kadar ilerleyeme-miştik. Ayrıca kısacık cümlelerle yazdığı notlar da çok hoşuma gidiyordu. Doktor der ki, gençlerin taze sebze ve meyvalara ihtiyacı vardır. Çok et yemeliler ama tatlı ve pastalardan uzak durmalılar. Büyümenizi istiyor, şişmanlamanızı değil.

Bayan Beech’ın tadına doyulmaz yemekleri sayesinde iki hafta içinde biraz kilo almıştık. Son derece iştahsız olan Carrie bile tabağına konanları silip süpürüyordu. Ben patatesleri ayıklarken, el işaretleriyle derdini anlatamayacağını farkeden Bayan Beech tekrar bir not yazdı. Tatlı çocuk, bundan böyle bana Henny de, Bayan Beech değil.

Tanıdığım ilk zenciydi; önceleri biraz çekinip ürkmüştüm, ama birlikte geçirdiğimiz iki hafta sonunda çok şeyler öğrenmiştim. Benimle aynı duyguları, umutlan, korkuları paylaşan, yalnızca ten rengi farklı bir insandı. Henny’nin içten gülüşlerini, rengarenk çiçekli bol giysilerini ve özellikle not kâğıtlarına sığdırdığı akılcı sözlerini çok seviyordum. Gerçi sonunda el işaretleriyle konuşmasını öğrenebilmişim ama doktor-oğlu kadar başarılı sayılmazdım.

Paul Scott Sheffield garip bir adamdı. Bazen hiç nedensiz üzgün görünürdü ve sonra gülümseyip, «Evet, Tanrı sizleri Henny ile aynı otobüse bindirip bana büyük bir iyilik yapmış,» derdi. «Yitirdiğim ailem için üzülüyordum ama kaderim bana başka bir aile gönderdi… »

«Chris,» dedim o gece odalarımıza çıkarken. «O çatıdaki odada yaşarken ailemizin erkeği sendin… Şimdi Dr. Paul’ün yanımızda olması, bizi seyretmesi, konuştuklarımızı dinlemesi bazen bana çok garip geliyor.» «Biliyorum. Yavaş yavaş benim yerimi alıyor. Doğrusunu istersen,» diye yanakları kızararak sözlerini sürdürdü. «Yaşamında benim yerimi almasına içerliyorum ama Carrie için yaptıklarına minnettarım.» Doktorun bizim için yaptığı her şey annemizi en az bin kat daha kötü bir insan olarak görmemize yarıyordu. Ertesi gün Chris on sekiz yaşına bastı. Elbette ben asla yaş gününü unutmazdım ama doktorun da anımsayıp Chris’in gözlerini parlatan bir sürü armağan vermesi hepimizi duygulandtrmıştı. Ve aynı ortak suçluluk duygularımızla üzüntüye kapıldık. Dr. Paul bize çok iyilik yapmıştı ama artık buradan gitmeyi tasarlamaya başlamıştık. Carrie de yolculuk yapacak kadar düzeldiğine göre, doktorun iyi niyetini daha fazla zorlamamalıydık.

Parti sona erdiğinde, Chris’le birlikte arka verandada oturup bu konuyu tartıştık. Yüzüne bakınca, arzuladığı gibi doktor olmasına yardım edecek tek kişiden ayrılmak istemediğini rahatça anladım.

«Sürekli olarak seni gözlemesinden hoşlanmıyorum, Cathy. Gözünü hiç senden ayırmıyor. O yaştaki erkekler genç kızlara düşkündürler.»

Öyle mi? Ne kadar ilginç. «Ama doktorların elleri altında bir sürü güzel hemşire vardır, değil mi?» diye yanıtladım. Chris’in düşlerinin gerçekleşmesi için elimden gelen her şeyi yapabilirdim. «Buraya ilk geldiğimiz günü anımsıyor musun? Sirklerde deneyimli trapezcilerle rekabet etmek zorunda kalacağımızı söylemişti. O haklı, Chris. Gidip bir sirkte çalışamayız. Aptalca bir düştü bu.»

Chris kaşlarını çatarak gözlerini boşluğa dikti. «Bunları ben de biliyorum.»

«Aslında yalnız bir adam bizim doktor. Belki evin içinde benim kadar ilgi çekici başka bir şey bulunmadığı için beni izliyordur.» Ama belirli bir yaştaki erkeklerin on beşlik kızlara düşkün olmalarını öğrenmek çok hoşuma gitmişti. Tıpkı annem gibi onları avucuma alacak güce sahiptim demek.

«Chris, eğer Dr. Paul gerçekten bizim kalmamızı istiyorsa, kalır mısın burada?»

Ağabeyim gözlerini birkaç gün önce düzelttiği taflanlardan ayırmadan yanıtladı. «Bir deney yapalım. Ona gideceğimizi söyleyelim, eğer karşı durmazsa, kibarca bizden bıktığını anlatmış olur.»

«Böyle bir sınav haksızlık olmaz mı?»

«Hayır. Böylece ona bizden kurtulma şansı tanımış oluruz. Üstelik suçluluk duygusuna kapılmasınr önleriz. İnsanlar bazen içlerinden geldiği için değil, kendilerini zorunlu hissettikleri için iyilik yaparlar.»

«Yaaa… »

Aklımıza koyduğumuzu hemen yapan insanlardık. Ertesi akşam yemekten sonra Paul bizimle birlikte arka verandaya geldi. Hayalimde ona hep Paul demeye başlamıştım. Gri pantolonu ve kırmızı kazağıyla bambu koltuğuna kurulmuş, ağır ağır sigarasını tüttürürken o kadar zarif ve yakışıklıydı ki… Paul’un gözalıcı bahçelerine bakan verandanın korkuluğuna tırmanmış oturuyorduk. Mermer basamaklardan aşağıya inince, çiçeklerin arasına serpiştirilmiş beyaz mermer heykeller ve ufacık bir suyun üzerine kurulmuş kırmızı boyalı Japon köprüsünün süslediği bahçede buluyordunuz kendinizi. Çıplak klasik heykeller son derece güzel ve zarifti, ama yine bu bahçenin neye, yaradığını çok iyi biliyordum. Düşlerimde daha önce de buraya gelmiştim.

Ölü yaprakları savuran sonbahar rüzgârının hışırtısı arasında Dr. Paul her yıl Avrupa’ya gidip koleksiyonunu genişletmek için yeni heykeller aldığını anlatıyordu. Son gidişinde Rodin’in Öpücük adlı heykelinin mükemmel bir kopyasını eline geçirdiği için çok şanslı sayıyordu kendini. Rüzgârla birlikte içimi çektim. Buradan ayrılmak istemiyordum. Dr. Paul’le, Henny’yle birlikte beni büyüleyen bahçelerin içinde sürdürmek istiyordum yaşamımı.

«Evet, güllerimin hepsi kokuludur. Kokmayan bir gülü ben ne yapayım?» dedi Dr. Paul.

Batan güneşin soluk, eflatun ışıklarında bakışlarımız karşılaştı. Karısının nasıl bir insan olduğunu, onun tarafından sevilmenin ne demek olacağını merak ediyordum. Aklımdan geçenleri okunmasından korkarak gözlerimi kaçırdım. «Endişeli görünüyorsun, Cathy. Bir şey mi var?» diye sordu doktor. Sanki sırlarımı biliyormuş gibiydi sesi. Chris başını çevirip bakışlarıyla beni uyardı.

«Kırmızı kazağınız gözümü aldı,» dedim aptalca. «Henny mi ördü?»

Dr. Paul gülümseyerek baktı bana. «Hayır Henny değil. Ablam yaşgünü armağanı olarak örüp göndermişti. Kentin öbür ucunda oturuyor kendisi.» «Ablanız niçin armağanı kendi eliyle getirmeyip postayla gönderdi?» diye sordum. «Ve niçin bize yaşgününüzden söz etmediniz? Biz de bir armağan almak isterdik.» «Yaşgünümü sizin gelişinizden birkaç gün önce kutladım. Eğer Henny daha önce söylemediyse ben açıklayayım: Kırkıma bastım. Karım on üç yıl önce öldü ve ablam o günden beri benimle konuşmuyor.»

Rüzgârın sürüklediği sarı yapraklar ayaklarımın dibine kadar geldi. Tanrı’nın öfkeli gözü gibi bizi süzen ayışı-ğında, soğuk damda Chris’le birlikte oturup dua ettiğimiz o meşum geceyi anımsadım birdenbire. İşlediğimiz bir tek günah için ödeyeceğimiz bir bedel var mıydı? Büyükannemiz hemen, «Elbette! En ağır cezalara lâyıksınız! İlk başından beri biliyordum, siz şeytanin yarattığı çocuklarsınız!» diye haykırırdı bunu duysa.

Ben düşüncelerime dalmış otururken Chris konuşmaya başladı. «Doktor, geçen gün Cathy ile konuştuk. Carrie iyileştiğine göre artık yola çıkmalıyız. Yaptığınız her şeye minnettarız ve bizim için harcadığınız her kuruşu ödeyeceğiz…» Başka bir şey söylememem için parmaklarıyla elimi sıkıyordu bir yandan.

«Bir dakika dur, Chris.» diye sözünü kesti Dr. Paul. Koltuğunda doğrulup ayaklarını yere indirmişti. Ciddi bir tartışmaya hazırlanır gibiydi. «Bunun geleceğini farket-mediğimi sanmayın. Bir sabah uyandığımda gittiğiniz! öğreneceğimden korktum hep. Sizleri evlat edinmek için yasal olarak neler yapmam gerektiğini araştırdım. Sandığım kadar karışık bir iş değilmiş, Ama evden kaçan çocukların çoğu yetim olduklarını öne sürdükleri için babanızın öldüğünü bana kanıtlamanız gerekecek. Eğer hayattaysa annenizin olduğu kadar onun da iznini almak zorundayım.»

Soluğum kesildi bir anda! Annemin izni gerek! Yani bir kez daha onu görmek zorundayız! Ben onunla bir daha asla karşılaşmak istemiyordum!

Üzüntümü farkedince sevecen bakışlarla sürdürdü sözlerini. «Mahkeme annenizi davaya çağıracak. Eğer bu eyalette yaşasaydı, üç gün içinde gelmesi gerekirdi ama Virginia’da oturduğu için üç hafta süre tanırlar. Eğer ortaya çıkmazsa ve siz yargıca benim iyi bir baba olduğumu söylerseniz, sizi hemen evlat edinmeme izin verirler.»

«Siz bir harikasınız!» diye bağırdım. «Ama o gelmeyecektir! Bizi herkesten gizlemek istiyor! Eğer varlığımız öğrenilirse, onca paradan vazgeçmek zorunda kalacak. Çocuklarını gizlediğini duyarsa sevgili kocası bile ona sırt çevirebilir. Bizi rahatça evlat edinebileceğinizden emin olabilirsiniz ama umarım sonra pişmanlık duymazsınız!»

Chris elimi biraz daha sıktı ve Carrie korkulu gözlerini yüzüme dikti.

«Birkaç hafta sonra Noel geliyor. Yalnız başıma kutlamama razı olacak mısınız? Üç haftadır evimde kalıyorsunuz, tüm tanıdıklarıma geçenlerde ölen bir arkadaşımın çocukları olduğunuzu söyledim. Körcesine atılmıyorum bu işe. Henny ile bunu epey tartıştık. O da benim gibi düşünüyor. Evin içinde gençlerin bulunması ikimizi de genç-leştirdi. Karımla oğlumun ölümünden beri kendimi hiç bu kadar canlı ve sağlıklı hissetmemiştim. Yıllardır hep bir aile özlemi çekiyordum. Bekâr yaşamaya bir türlü alışamadım.» Israrlı sesine biraz hüzün karıştı. «Sanırım sizi evlat edinmemi kader istedi. Tanrı Henny’yi sizleri bana getirmesi için o otobüse bindirdi. Kader araya girip kararını verince, ben karşı durabilir miyim? Geçmişteki hatalarımı bağışlatmama yardımcı olmak için Tanrı’nın sizleri bana gönderdiğine inanıyorum.»

Tanrı göndermiş ha! Beni ikna etmişti hemen! Herkesin arzusuna kavuşmak için her şeyi söyleyebileceğini bildiğim halde bu sözlere inanmıştım. Yine de soran gözlerle Chris’e baktım. Benim ne yapmak istediğimden emin olmayan ağabeyim şaşkın bakışlarla karşılık verdi. Gözlerini benden ayırmadan Dr. Paul ile konuşmaya başladı. «Karınızı ve oğlunuzu yitirdiğiniz için çok üzüldük, efendim, ama onların yerini tutamayız. Ayrıca sizin olmayan üç çocuğun masrafını yüklenmenizin de doğru olacağından emin değilim.» Bakışlarını doktorun gözlerinin içine dikip devam etti. «Biraz daha düşünmelisiniz. Bizleri evlat edinirseniz, yeniden evlenebilmeniz oldukça zorlaşır.»

«Bir daha evlenmeye niyetim yok,» dedi doktor garip bir sesle ve kendi kendine konuşur gibi ekledi. «Karımın adı Julia’ydı. Öldüğü zaman üç yaşında olan oğlumun da Scott’tu.»

«Karınızı ve küçücük oğlunuzu kaybetmek sizi çok üzmüştür,» dedim. Herkesin derdine çok kolayca ortak olabiliyordum. «Yoksa onlar da babam gibi araba kazasında mı öldüler?»

«Evet, bir kazada,» dedi sertçe. «Ama araba kazasında değil.»

«Babam öldüğü zaman otuz altı yaşındaydı… pastasını, armağanlarını hazırlamış, bir sürpriz yaşgünü partisi için eve gelmesini bekliyorduk… ama o gelmedi, iki polis kapıyı çaldı…»

«Evet, Cathy,» dedi doktor usulca. «Anlatmıştın. Çocukluk yılları hiç kimse için kolay değildir. Üstelik tek başına, eğitimsiz, parasız, ailesiz ve dostsuz kalırsa…»

«Ama biz yalnız değiliz,» diye atıldı Chris, başlattığı sınavı sürdürmek için.

«Eğer beni istemiyorsanız, size verdiklerimi yeterli bulmuyorsanız, Florida’ya doğru yolunuz açık olsun. Bunca yıllık çalışmanı bir kapris uğruna bir kenara atacaksın demek, Chris. Ve sen Cathy, balerin olma hayallerini unutmak zorunda kalacaksın. Carrie’nin de sağlıklı ve mutlu bir yaşam süreceğine asla inanmıyorum. Sizi burada kalmak için ikna etmeye çalışmıyorum, çünkü aklıniza koyduğunuzu yapmak istiyorsunuz. Bu nedenle bir an önce karar verin. Beni ve düşlerinizin gerçekleşmesini mi, yoksa bilinmeyen dünyaları mı tercih edeceksiniz?»

Chris’e sokulmuş, elini tutmuş korkuluğun kenarında oturuyordum. Kalmak istiyordum aslında. İyi kalpli doktorun Chris, Carrie ve bana vereceği çok şey vardı.

Güney rüzgârları yanağımı okşayıp her şeyin düzeleceğini fısıldıyordu kulağıma. Mutfaktan Henny’nin sabah kahvaltısı çörekleri için hamur yoğuran gürültüleri geliyordu. Kilit altındaki yaşamımız boyunca tereyağın tadını unutmuştuk.

Büyülenmiş gibiydim. Henny’nin tabak çanak gürültüleri bile uzun zamandan beri ağırlaşmış olan yüreğimi ferahlatıyordu. Belki iyilik ve mutluluk peri masallarının dışında da bulunabilirdi. Belki bizler de Tann’nın mavi göğü altında başımız dik yürüyebilecektik. Yanlış toprağa atılmış yanlış tohumlardan oluşan hastalıklı fidanlar değildik belki.

Ama sonunda kararı veren ne Chris, ne de bendim. Carrie birdenbire oturduğu basamaktan fırlayıp kendini doktorun kucağına attı. İncecik kollarını boynuna dolayıp haykırmaya başladı. «Ben gitmek istemiyorum! Seni seviyorum, Dr. Paul! Ne Florida, ne de sirk istiyorum! Hiçbir yere gitmek istemiyorum!» Ve bunca zamandır Cory için, içinde biriken gözyaşlarıyla ağlamaya başladı. Doktor onu kucağına oturtup ıslak yanaklarını öptü ve cebinden çıkardığı mendiliyle gözyaşlarını kuruttu.

«Ben de seni seviyorum, Carrie. Tıpkı senin gibi iri mavi gözlü, sapsarı saçlı bir kızım olmasını isterdim.» Ama bunları söylerken, Carrıe’ye değil, bana bakıyordu.

«Noel’de burada olmak istiyorum,» diye hıçkırdı Carrie. «Deha tıiç Noel Baba görmedim.»

Elbette görmüştü. Yıllarca önce annemle babam bizi büyük bir mağazaya götürmüşlerdi ve babam Carrie ile Cory’nin Noel Babanın kucağında otururken resimlerini çekmişti. Anlaşılan unutmuştu bunları.

Kendi kanımızdan gelen bir insan bizi öldürmeye çalışırken, nasıl olur da bir yabancı karşımıza çıkıp yaşamımıza böylesine kolayca girerek bize sevgisini verebilirdi?

Yaşamın İkinci Şansı

Carrie’nin bu davranışı, bir bakıma kalmaya mecbur etmişti bizi. Yanımızdaki parayı Dr. Paul’e vermek istedik ama şiddetle karşı koydu. «Paranızı ne kadar güç koşullar altında kazandığınızı biliyorum, onun için kendinize saklayın. Geçen gün avukatımla annenizi Clairmont’a getirtmek için ne yapılması gerektiğini görüştüm. Gelmeyeceğine inandığınızı biliyorum ve eğer sizi evlat edinebilir-sem, hepinize cep harçlığı vereceğim. Meslektaşlarım sizin yaşınızdaki çocuklarına haftada beş dolar veriyormuş. Carrie içinse sanırım üç dolar yeter.» Okul için gerekli olan her şeyimizi de kendisi almaya kararlıydı. Cömertliği karşısında ağzımız bir karış açık bakakaldık yüzüne.

Noel’den birkaç gün önce peri masallarını andıran bir alışveriş merkezine götürdü bizi. Kırmızı halıları, cam kubbeli dükkânı, çalan müziği, raflara sıralanmış eşyaları şaşkınlıkla seyretmemiz sanırım ona zevk vermişti.’

Genç kız giysilerinin satıldığı bölüm beni çılgına çevirmişti. Daha önce kendime bir şeyler alma fırsatım hiç olmadığı için, bunca güzel ve değişik giysi karşısında kararsız kalmıştım. «Haydi,» dedi Chris. «İşte kendine uyan giysileri seçmen için getirdik seni buraya.» Annemin aldıklarının bana uymadığını söyleyerek yakındığımı hatırlatmaya çalıştığını anlamıştım.

Ocak ayında başlayacağımız okul için gerekli olan giysileri, ayakkabıları seçerken büyük bir özen gösterdim. Artık yeni bir mantoya, şemsiyeye ve şapkaya kavuşabilirdim. Bunları seçerken, sevgili doktorumuzun iyi kalpliliğinden yararlanıyormuşuz gibi bir duyguya kapılıp kendimi suçlu hissettim.

Kararsızlığım ve karışık duygularımın yarattığı isteksizlik karşısında doktor sabırsızlandı. «Bak Cathy, buraya her gün gelecek değiliz. Bütün bir kış için ne lazımsa al kendine. Chris, sen de biz buradaki alışverişi tamamlarken erkek giysileri satan bölüme geçip kendine bir şeyler seç. Carrie’ninkileri de biz halledebiliriz.» Ağabeyim yanımızdan ayrılınca, mağazadaki tüm genç kızların beğeniyle arkasından baktıklarını farkettim. Artık normal çocuklara benzeyebilecektik. Belki de ilk kez kendimi güven içinde hissetmiştim ki, Carrie etrafı çınlatan bir sesle yaygarayı bastı. Satıcılar, müşteriler çığlıklarını duyunca şaşkına dönmüşlerdi. Kadının biri sürdüğü puseti kenarda duran bir mankene çarpınca, arabadaki bebeği de çığlıklarıyla Carrie’ye eşlik etmeye başladı.

Küçük kardeşimiz başını arkaya atmış, gözlerinden ip gibi yaş akarak ağlıyordu. «Aman Tanrım, ne oluyor?» diyerek Chris dönüp yanımıza geldi. Doktorumuz da hiçbir şey anlamamıştı.

Erkekler ne bilir zaten? Anlaşılan satıcıların çıkardığı pastel renklerdeki giysiler Carrie’nin sinirine dokunmuştu. Hiçbiri kırmızı ya da mor değildi, üstelik bedenleri büyük geliyordu. «Küçük çocuk reyonuna bakın bir kere,» dedi satıcı kadın utanmış görünen doktorumuza gülümseyerek.

Carrie sekiz yaşındaydı! Küçük çocuk lafını duyar duymaz yüzü tekrar ‘buruştu ve bacaklarıma sarılarak haykırdı. «Cathy, ben okula bebek elbiseleriyle gidemem!

Pembe, mavi giysiler istemiyorum! Herkes alay eder benimle. Kırmızı ve mordan başka bir şey giymem!» «Güzel kızım, mavi gözlü sarışınları pastel giysiler içinde ben çok beğenirim. Sevdiğin parlak renkleri giymek için niçin biraz daha beklemiyorsun?» Dr. Paul, Carrie’yi yatıştırmaya çabalıyordu.

Carrie kadar inatçı birine bu sözlerin yararı olmazdı. Yumruklarını sıkıp herkesi tekmelemeye hazırlandığı anda, orta yaşlı bir hanım yanımıza yaklaştı ve çocuğun istediği giysileri hazır bulamadığımıza göre diktirmeyi neden düşünmediğimizi sordu. Carrie kararsızlıkla yüzümüze baktı.

«İşte oldu!» dedi Dr. Paul hevesle. «Hemen Cathy’ye bir dikiş makinesi alırım, sana istediğin her şeyi diker.»

Benim terzi değil, balerin olduğumu hepsi biliyordu ama unutmuşa benziyorlardı. «Cathy elbise dikmesini bilmez ki,» diye atıldı Carrie. «Dansetmekten başka bir şey yapamaz.»

Cory ile kendisine okuma yazma öğrettiğimi bile unutmuştu sevgili kardeşim, «Neyin var, Carrie?» diye atıldı Chris. «Bebek gibi davranıyorsun. Cathy aklına koyduğu her şeyi gayet iyi yapar. Bunu biliyorsun.»

Doktor da bunu onaylayınca, bana bir dikiş makinesi alındı. «Ama Cathy istediklerini dikene kadar, bir iki tane pembe, mavi elbise alalım sana olur mu?» dedi Dr. Paul. «Daha sonra kendi giysilerini de dikerek bir sürü masraftan kurtarabilir beni Cathy.»

Eve dönerken hepimiz sevinçten havalara uçuyorduk. Ayaklarımızda gerçek deri ayakkabılar, saçlarımız berber tarafından kesilmiş, elimiz kolumuz paketlerle dolu, kahkahalar içinde evin yolunu tutmuştuk. Bir düzine naylon çorap almıştım kendime, bir torba dolusu da makyaj malzemem vardı. Büyük bir dikkatle bunları seçerken, Chris ruj ya da allığa ihtiyacım olmadığını söyleyerek itiraz etmişti, ama «Bir kızın nelere ihtiyacı olduğunu sen nerden bileceksin?» diye tersledim onu. Annemin tuvalet masasının üstünde gördüğüm her kavanoza sahip olmak zorundaydım. Hatta onun kullandığı marka bir cilt gerici maske ve kırışıklıkları önleyici krem almakta ısrar etmiştim.

Arabadan iner inmez odalarımıza çekilip yeni giysilerimizi denedik. Bir zamanlar annemizin getirdiği armağanların bizi bu kadar sevindirmemiş olduğunu düşünüyordum. Önden düğmeli mavi kadife elbisemi giyerken, nefret etmeye kararlı olduğum annem için ağlamaya başladım. Çocukluk yıllarımızı elimizden aldığı için kendisini bağışlatmak amacıyla her gelişinde elbiseler, oyuncaklar getiren annemizi düşündüm bir süre yatağın kenarına oturup. Yitirdiğimiz yıllar artık geri gelmezdi ve mezarında yatan Cory için yeni giysilerin anlamı kalmamıştı.

Miras kalan gitarıyla, ‘banjosu, Carrie’nin her sabah gözünü açınca göreceği bir köşede duruyordu. Niçin hep biz ıstırap çekiyorduk? Birdenbire aklıma geldi. Doğruca doktorun çalışma odasına koşup büyük atlasını aldım. Güney Carolina haritasında Clairmont kentini buldum ve Greenglenna’nın komşusu olduğunu görünce gözlerime inanamadım! Raslantı olamazdı bu, değil mi? Tanrı annemize yakın bir yerde yaşamamızı istemişti. Az da olsa ona acı çektirme umudum vardı artık. Hemen Greenglenna kentine gidecek, bir gazeteye abone olup Foxworth Malikânesi ve çevresinde yaşayan zenginlerin ne yaptıklarını yakından izleyebilecektim.

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıÇatıdaki Rüzgar - Dollanganger Ailesi Serisi 2.Kitap
  • Sayfa Sayısı309
  • YazarV.C. Andrews
  • ÇevirmenFüsun Doruker
  • ISBN9789754056167
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAltın Kitaplar / 2007

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur