Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

catinin-karanliginda-cutler-ailesi-serisi-5-kitap-v.c-andrrews-altin-kitaplarÇATI, GAZAP TOHUMLARI, ÇATIDAKİ RÜZGAR, ÇATIDAKİ DİKENLER, ÇATININ SIRLARI gibi unutulmaz romanların yazarından soluk kesen yepyeni bir yapıt…Amerikalı genç kadın yazar V.C. Andrews, küçük yaşta geçirdiği hastalıktan ötürü sakat kaldı. Ama bu çileler onu yazmaktan ve yaşama sevincinden vaz-geçiremedi. Kitaplarının konusunu gerçek hayattan alıp almadığına dair soruları da cevapsız bırakıyor.

***

GİRİŞ

Bîr Varmış Bir Yokmuş

Kendimi hep bir Kül Kedisi olarak düşünmüşümdür, ama camdan ayakkabılarımı bulup beni düşlerdeki gibi bir hayata götürecek olan bir prensim olmadı hiç. Prens yerine, bir işadamı beni kumar masasında kazandı ve ben, aynen masanın üstüne fırlatılan fiş gibi bir d ünyad an ötekine savruldum.Ancak, dünyaya gözümü açtığım günden beri benim yazgım bu olmuştu. Ve bu yazgı, tâ ki ben Meadovvs’daki yaşlı bir siyah ırgatın açıkladığı felsefeye uyarak yazgımı kendim değiştirinceye kadar hiçbir fark göstermeyecekti. İhtiyar zencinin adı Henry Patton’du ve kar gibi beyaz saçları vardı. Eski bir sedir kütüğünün üstünde yanında oturup onun bana tahtadan küçük bir tavşan ya da tilki yontmasını seyrederdim. Bir yaz günü ufuktaki kara bulut katmanları yaklaşan fırtınayı haber verirken, ihtiyar zenci durup doğu çayırındaki kalın bir meşe ağacını bana işaret etti.

«Rüzgârda eğilen şu dalı görüyor musun, küçük?»

«Evet, Henry,» dedim.

«Annem uzun zaman önce bana o da! hakkında bir şey anlatmıştı. Ne anlattığını bilmek ister misin?»

Altın sarısı örgülerimi zıplatan bir baş hareketiyle bilmek istediğimi anlattım.

«Annem bana, rüzgârla eğilmeyen bir dalın kırıldığını söylemişti.» Yaşlı zenci, beyaz kaşlarının altındaki iri, kara gözlerini yüzüme dikerek, «Rüzgâra uymayı hiç unutma, küçük, ki hiçbir zaman kırılmayasın,» diye konuştu.

Derin bir soluk aldım. Etrafımdaki dünya o sıralar, bir gölgenin biçinminde, kırlangıçların uçuşunda, tırtılların renginde ve bir tavuğun yumurD tatarındaki kan lekelerinde ifadesini bulan binbir bilgelik ve fikirler, felsefe ve batıl inançlarla doluydu. Dinleyip öğrenmek zorundaydım, ama aynı zamanda sorular sormayı da seviyordum.

«Rüzgâr durduğu zaman ne olur, Henry?»

İhtiyar zenci gülerek başını salladı. «İşte o zaman sen kendi yolunda gidebilirsin, küçük.»

Rüzgâr, ben sevmediğim bir erkekle evlenene dek durmadı, ama sonunda durunca Henry’nin öğüdüne uydum.

Kendi çizdiğim yolda gittim.

BİRİNCİ BÖLÜM

Kızkardesler

Ben küçükken bir kral sülalesinden geldiğimizi sanırdım. Annemin bana ve benden küçük kızkardeşim Eugenia’ya okumayı sevdiği peri masallarındaki prenslerle prensesler, krallar ve kraliçeler gibi yaşıyor görünüyorduk. İki yaşında ve hastalıklı olmasına rağmen, Eugenia hiç kımıldamadan oturup, huşuyla dolu gözlerini iri iri açarak annemi dinlerdi. Ablamız Emily aksine kendisine bir şey okunmasından hiç hoşlan-mazdı. O, zamanının büyük bir kısmını yalnız başına geçirmeyi severdi.

Tıpkı kitaplığımızdaki kitapların sayfalarında dolanan soylu erkeklerle kadınlar gibi, Virginia’da dönümlerle birinci sınıf tütün tarlasının ve güzel ormanların ortasında yer alan büyük ve güzel mi güzel bir evde oturuyorduk. Evimizin önünde kıvrımlı geniş bir çimlik alan uzayıp gidiyordu, Çimlerle yoncaların arasında beyaz mermerden çeşmeler, küçük kaya bahçeleri ve dekoratif demir banklar dikkati çekerdi. Yaz günlerinde salkımlar verandalardan aşağı sarkarak evi çevreleyen pembe mersin çalıları ve beyaz çiçekli manolyalarla kucaklaşıyordu.

Çiftlik malikânemizin adı Meadovvs’du. Eski ya da yeni hiçbir ziyaretçi, çakı! kaplı yoldan eve yaklaşırken yuvamızın görkeminden söz etmeden duramazdı. Malikânesinin bakımı babam için bağnazlığa varan bir tutkuydu. Meadows belki de yakınından geçen yola uzaklığından dolayı, Güneyin birçok çiftliklerinin İç Savaş sırasında hedef oldukları yıkım ve yağmadan kurtulabilmişti. Yankee askerleri böylece güzelim parkelerimizi topuklarının altında çiğneyemediier ve değerli antikalarımızla çuvallarını dolduramadılar. Booth Dede çiftliğin kurtulabilmiş olmasını, Meadovvs’un ne kadar özel olduğunun kanıtı olduğu iddiasına daydı. Görkemli evimize bağlılığı babama dedemden miras kalmıştı. O da son dolarını Meadovvs’un güzelliğini sürdürmek için harcamaya ahdetmişti.

Dedemin rütbesi de babama miras kalmıştı. Dedemiz General Lee’nin süvari birliğinde yüzbaşıydı. Bu, soyluluk unvanına sahip olmak demekti ve hepimizin kendimizi üstün görmemize yol açıyordu. Babam orduda hiç bulunmadığı halde, kendinden daima Yüzbaşı Booth diye söz eder, başkalarının da onu bu biçimde çağırmalarında ısrar ederdi.

Böylece bizim de kral sülalesinden olanlar gibi, her istediğimizi anında yerine getirmeye koşan düzinelerle hizmetkârımız vardı. Benim en sevdiğim hizmetkârlar annesi, evimizin en çok yirmi mil güneyindeki VVilkes çiftliğinde bir köle olan ahçımız Louella ve köle babası İç Savaşta dövüşüp ölen Henry’ydi. Efendilere sadakat, kişisel özgürlükten önemli olduğu için Henry babasının güneyli kuvvetlerin safında savaştığını söyler dururdu.

Köşkümüzde güzel ve değerli eşyalarımız olduğu için ben de kral sülalesinden olduğumuza inanmıştım. Gümüş ve altın vazolarımız, Avrupa’nın dört bir yanından gelmiş heykellerimiz, elle boyanmış biblolarımız ve Uzakdoğu ve Hindistan kökenli fildişi heykelciklerimiz vardı. Abajurlardan, duvar apliklerinden, avizelerden, dantel perdelerden içeriye güneş ışığı süzülebildiği vakitler şimşek gibi çakan kristal prizmalar sallanıyordu. Elle resimlendirilmiş porselen tabaklarda yemek yer, som gümüş çatal, bıçak kullanır, yemekler önümüze som gümüş kapkacak ta gelirdi.

Möblelerimizin hepsi fantezi, değişik stillerdendi. Bütün odalar sanki birbiriyle üstünlük yarışına girmişlerdi. Annemin okuma odası, açık mavi renkli saten perdeleri ve İran’dan ithal edilmiş yumuşacık halısıyla belki hepsinin en aydınlığıydı. Annemin şarap rengindeki altın galonlu şezlonguna uzanıp da kendini bir prenses, bir kraliçe gibi hissetmemesi mümkün müydü insanın? Akşamın erken saatlerinde annem zarif bir hareketle bu şezlonga uzanır, sedef çerçeveli gözlüğünü takar ve babamın, kirli kelimeler ve günahkâr düşüncelerle ruhunu zehirlediği bağırıp çağırmalarına aldırış etmeyerek romantik romanlarını okur dururdu. Sonuç olarak, babam onun okuma odasına pek ender ayak basardı. Annemi istediği zaman, onu getirmeye hizmetkârlardan birini ya da Emily’yi yollardı.

Babamın çalışma odası o kadar geniş ve uzundu ki, onun gibi oldukça uzun boylu, geniş omuzlu ve kaslı bir adam bile meşeden dev yazı masasının arkasında hemen hemen kayboluyordu. Oraya her ne zaman girsem, ağır möbleler, özellikle yüksek arkalıklı ve geniş kollu koltuklar beni yutmak istercesine üzerime gelirlerdi sanki. Babam masa lambasının ışığında çalışırken, babasıyla dedesinin koyu renkli, büyük çerçeveli portreleri tepesinden ona ters ters bakarlardı.

Evimizin her yerinde resimler vardı zaten. Her odanın hemen her duvarındaydı resimler. Birçokları Booth atalarının portreleriydi: Uzun burunlu ve ince dudaklı, karanlık yüzlü adamlar. Çoğunun tıpkı babam gibi bakır renginde sakalları ve bıyıkları vardı. Kadınlar zayıf ve erkekleri kadar katı yüzlüydüler. Yaptıklarım, hatta düşündüklerim sofu bakışlarına uygunsuz görünüyormuş gibi, birçokları eleştiri ve öfkeyle bakarlardı. Hepsinde Emily’yle benzerlikler görüyordum, ama o eski yüzlerin hiçbirinde benimkiyle en ufak bir benzerlik bulamıyordum.

Eugenia da farklı görünüyordu, ama Louella bunun, Eugenia’nın hastalıklı bir bebek olmasından ve hemen hemen sekiz yaşıma gelene kadar hecelemeyi bile başaramadığım bir hastalığa tutulmuş olmasından ileri geldiği fikrindeydi. Sanırım, sesin, bulaşıcı olabileceğinden korktuğum için o adı ağzıma almaktan bile korkuyordum. Hatta bir başkasını bile, özellikle daha ilk duyuşunda doğru olarak sistik fibrosis diye hecelemiş olan Emily’nin ağzına aldığını duymak yüreğimi ağzıma getiriyordu.

Ama Emily oldu bitti benden çok farklıydı. Beni heyecanlandıran şeylerin hiçbiri onu etkilemiyordu. Hiç bebeklerle oynamaz, güzel elbiselerle ilgilenmezdi. Saçlarını fırçalamak bile onun için dayanılmaz bir angaryaydı. Gözlerinin üstüne ve yanaklarına tarazlanmış bir ip gibi dökülmelerini, koyu kestane perçemlerinin daima kirli ve donuk görünmesini umursamazdı bile. Bir çayırda tavşan kovalamak ya da sıcak yaz günlerinde göle girmek onun için anlamsızdı. Güllerin açması ve ormanda yabani menekşelerin yerden adeta fışkırması da ona özel bir zevk vermiyordu. Boyu hiç durmadan uzadıkça, Emily güzel olan her şeyi olağan olarak kabul ediyordu.

On iki yaşında olduğu yıl Emily bir gün beni kenara çekti ve önemli bir şey söylemek istediği zamanlar yaptığı gibi gözlerini kıstı. Daha o sabah Tanrı’nın parmağının gökyüzünden uzanıp Meadovvs’a dokundunğunu gördüğünü, bunun babamızla onun dindarlığının ödülü olduğu. için ona özel bir saygı göstermem gerektiğini söylemişti.

Annem, Emily’nin, daha doğduğu gün yirmi yaşında olduğuna inandığını söylemek âdetindeydi. Onu doğurmasının tam on ay sürdüğüne elini din kitabının üstüne koyarak yemin etmiş, Louella da ana rahminde bu kadar uzun kalan bir bebeğin mutlaka farklı olması gerektiğini doğrulamıştı.

Ben kendimi bildim bileli Emily sert tabiatlı ve otoriterdi. En sevdiği şey oda hizmetçilerini izleyip sonradan çalışmalarından yakınmaktı. Toza ve pisliğe bulanmış işaret parmağını uzatarak koşup gelmeye ve anneme veya Louella’ya hizmetçilerin görevlerini iyi yapmadıklarını söylemeye bayılırdı. On yaşına gelince, anneme ya da Louella’ya gitmeye bile gerek görmez oldu. Hizmetçilere kendisi bağırır, onları, kütüphaneyi ya da oturma odasını ya da babamın çalışma odasını yeni baştan temizlemeye yollardı. Babamın gözüne girmek için yapmayacağı şey yoktu. Hizmetçilere, möblelerini nasıl parlattığını, koyu renkli meşe rafn lardaki bütün kitapları tek tek çıkarıp nasıl her bir cildin tozunu aldırdığını anlatarak böbürlenirdi.

Her ne kadar Kutsal Kitap’tan başka bir şey okumaya vaktinin olmadığını söylüyorduysa da babamın eski kitaplardan oluşan olağanüstü bir koleksiyonu vardı. Çoğu deri ciltli ilk baskılardı. Dokunulmamış ve okunmamış sayfalarının kenarları hafifçe sararmaya yüz tutmuştu. Babam iş seyahatlerinden birine çıktığı ve kimse beni görmediği zaman, çalışma odasına süzülür ve kitapları raflarından indirirdim. Onları yerde yanıma yığar ve dikkatle kapaklarını açardım. Birçoğunda nefis gravürler vardı, ama ben sadece sayfaları çevirip okurmuş ve kelimeleri anlarmış gibi yapıyordum. Okula gidip okumayı öğrenecek kadar büyüyeceğim günü iple çekiyordum.

Okulumuz Upland İstasyonunun hemen yakınındaydı. Kapısının önünde üç taş basamağı olan kulübe gibi ufak bir binaydı. Kapısında Bayan VValker’in öğle yemeği dakikaları ve ders araları sona erdiği zaman çalarak çocukları çağırdığı bir çıngırak vardı. O sıralar otuz yaşından büyük olmaması gerektiği halde, ona hep ihtiyar gözüyle bakmışımdır. Kadıncağız donuk siyah saçlarını hep çörek şeklinde ensesinde toplar, pilot gözlüğü kadar kalın camlı gözlük takardı.

Emily ilkokula gittiği sıralar Bayan VValker’in, Samuel Tumer veya Jimmy VVilson gibi haşarı oğlanları, ellerini nasıl değneklerle döverek cezalandırdığına dair ürkütücü hikâyelerle eve dönerdi. Daha yedi yaşındayken bile, Bayan VValker’in ona öbür çocuklara karşı nasıl ispiyonculuk yaptırdığını söyleyerek övünürdü. «Ben Bayan VValker’in gözü ve kulağıyım,» diye gururla bildirirdi. «Birini ona işaret etmem, Bayan VValker’in o çocuğu başında bir kâğıt külahla köşeye dikmesi için yeterli.» Gözlerinde haince bir parıltıyla beni uyarırdı. «Aynı şeyi kötü küçük kızlara da yaptığını bilmiş ol.»

Ama Emily okulun korkunç bir yer zannedilmesi için ne yaparsa yapsın, orası benim için harikulade bir umut kapısıydı, çünkü o eski gri binanın duvarlarının arasında sözlerin gizeminin çözümünün; okumanın sırrının gizli olduğunu biliyordum. O sırra eriştiğim zaman ben de evimizdeki rafları süsleyen yüzlerce kitabın kapağını açabilecek, başka dünyalara, başka yerlere yolculuk yapabilecek, bir yığın yeni ve ilginç insanla tanışabilecektim.

Hiçbir zaman okula gidemeyecek olan Eugenia’ya acıyordum tabii. Büyüdükçe sağlığı düzeleceğine büsbütün kötüye gidiyordu. Her zaman zayıf ve çelimsiz olmuştu, teninin ise çirkin bir solukluğu vardı. Mine renkli gözleri buna rağmen parlak ve umut doluydu. En sonunda okula başladığımda günümü nasıl geçirdiğimi ve neler öğrendiğimi duymaya sabırsızlanıyordu. Zaman içinde ona kitap okumada annemin yerini aldığım bir gün geldi. Benden sadece bir yıl ve bir ay daha küçük olan Eugenia, yanıma kıvrılarak küçük kafasını dizlerime, kesilmemiş, uzun kumral saçlarını bacaklarımın üstüne saçar ve ben çocuk öyküleri kitabımızdan ona bir şeyler okurken dudaklarında hülyalı bir gülümsemeyle beni dinlerdi.

Bayan VValker öğrencilerinden hiçbirinin benim kadar çabuk okumayı öğrenmediğini söylüyordu. Oldukça hevesli ve kararlıydım. Annem artık okula başlayabileceğimi söylediğinde heyecan ve mutluluktan çıldıracak gibi olmuştum. Yaz sonunda bir gün sofrada henüz beş yaşımda olmama rağmen, gitmem gerektiğini söyledi.

«O kadar zeki bir kız ki,» dedi babama. «Onu bir yıl daha bekletmek çok yazık olur.» Babam, annemle aynı fikirde olmadığı zamanlardaki gibi susuyor, iri çenesi aralıksız oynuyor, kara gözleri ne sağa, ne sola, sadece önüne bakıyordu. Bizlerden bir başkası, onun, sağır olduğunu veya söylenenlerin tek kelimesini bile duymayacak kadar derin düşüncelere dalmış olduğunu sanırdı. Ama annem onun bu yanıtıyla yetinmişti. Zayıf yüzü tiksintiye benzer bir anlamla buruşmuş olan ablam Emily’ye döndü. «Emily onunla ilgilenir. Öyle değil mi, Emily?»

«Hayır, anne, Lillian daha okula gidemeyecek kadar küçük. Dünyada o kadar yolu yürüyemez. Düşün bir kere, tam dört buçuk kilometre!» Emily inler gibi konuşmuştu. Daha dokuz yaşındaydı, ama her yıl sanki iki yaş birden atlıyordu. Boyu da cabası. On iki yaşında bir kız kadar boyluydu.

«Tabii ki yürüyebilir, öyle değil mi, Lillian?» Annem bana gülümsüD yordu. Gülümseyişi benimkinden bile saf ve çocuksuydu. Herhangi bir şeyin onu üzmemesine büyük özen gösteriyor, öyleyken en küçük yaratıklar için bile ağlıyordu. Yağmur esnasında çakıllı yolun yüzüne çıkan, sonra da Virginia’nın kızgın güneşinde kavrularak ölen solucanlar bile onun için bir ağlama nedeniydi.

Heyecanla, «Evet, anne, evet, yürüyebilirim,» diyerek heyecanla atıldım. Daha o sabah okula gitmeyi düşlüyordum. Yürüyüş beni korkutmuyordu. Bence, Emily’nin başardığı şeyi ben de başarabilirdim. Emily’nin yolun en büyük kısmını Thompson ikizleri; Betty Lou ve Emma Jean’la yürüdüğünü biliyordum, ama son bir mili yalnız başına yürümek zorundaydı. Emily korkmuyordu. Hiçbir şey onu korkutmazdı ne çiftlikteki en karanlık gölgeler, ne de Henry’nin anlattığı hayalet öyküleri, hiçbir şey.

«Güzel. Bu sabah kahvaltıdan sonra Henry’den arabayı hazırlamasını ve bizi kente götürmesini isteyeceğim. Bayan Nelson’un mağazasında senin için ne gibi güzel ayakkabılar ve yeni elbiseler olduğuna bakacağız.» Annem beni donatmaya sabırsızlanıyordu.

Annem alışveriş yapmaya bayılırdı, ama babam bundan nefret eder ve annem ona ne kadar yaltaklanırsa yaltaklansın ve yakınırsa yakınsın, onu pek ender olarak Lynchburg’daki büyük mağazalara götürürdü. Ona, kendi annesinin giysilerinin çoğunu kendisi diktiğini, annemin de aynı şeyi yapması gerektiğini söylüyordu. Ama annem dikiş dikmekten veya örgü örmekten nefret ediyor, her türlü ev işini küçümsüyordu. Yemek pişirmek ve temizlik yapmak onu sadece, aşırı bir savurganlık örneği yemeklerinden ve şölenlerinden birini düzenlediği zamanlar ilgilendirirdi. O zamanlar oda hizmetçilerimizle Louella peşinde olduğu halde evin içinde dolaşır, neyin değiştirilmesi veya nerelerin süslenilmesi, neyin pişirilmesi ve hazırlanması gerektiğine dair kararlar verirdi.

Emily ihtiyar bir kadın gibi buruşturduğu bir yüz, kısılmış gözler, çizgi gibi sıkılmış dudaklar ve buruş buruş bir alınla, «O, yeni bir elbise ve yeni ayakkabılar gereksinmiyor, anne,» diye atıldı. «Yürürken üstündekileri berbat edecektir.»

Annem gülümsemeye çalışarak, «Saçma,» dedi. «Her küçük kız okuldaki ilk gününe yeni giysiler ve yeni ayakkabılarla gider.»

Emily, «Ama ben gitmedim,» diye karşılık verdi.

«Benimle alışverişe çıkmak istemedin, ama ben sana yine de senin için satın aldığım yeni ayakkabıları ve yeni elbiseyi giydirdim. Yoksa unuttun mu?» Annem bu kez açık seçik gülümsüyordu.

Emily dudak büktü. «Ayakkabılar ayağımı vurmuştu, ben de evden çıkar çıkmaz onları çıkararak eski ayakkabılarımı giymiştim.»

Babamın gözleri iri iri açılmıştı. Yüzünde garip bir anlamla büyük kızına bakıyordu.

«Sahi mi söylüyorsun?» dedi annem. Kötü ya da çirkin bir şey olunca, annem önce inanamaz, sonra olanı çaresiz kabullenmek zorundan kalınca, tez elden unuturdu.

Emily gururla, «Evet, öyle yaptım,» dedi. «Yeni ayakkabılar yukarıda gardrobumun dibinde saklı.»

Annem yılmayarak gülümsemeyi sürdürdü ve, «Belki Lillian’ın ayaklarına olurlar,» diye fikir yürüttü.

Babam bu sözlere güldü. «Hiç sanmam. Emily’nin ayakları, Lilli□ an’ınkilerin iki katı kadar.»

Annem hülyalı bir tavırla içini çekti. «Öyle ya. Neyse, yarın ilk iş olarak Upland İstasyonuna gideceğiz, Lillian tatlım.»

Koşup olanları Eugenia’ya anlatmaya sabırsızlanıyordum. Sofrada oturmak onu yorduğu için, yemekleri çoklukla odasına çıkarılırdı. Yemeklerimiz oldukça özenle hazırlanırdı zaten. Babam sofrada ilk iş olarak Kutsal Kitap’tan bölümler okurdu. Okumayı öğrendikten sonra bu işi bazan Emily yapar oldu. Ama bölümleri seçen yine de babamdı. Babam çok iştahlı bir adamdı ve her lokmasının tadını çıkarırdı. Önce salata ve meyva yer, sıcak yaz günlerinde bile çorba içerdik. Kirli tabaklar kaldırılırken ve tatlının gelmesi için sofra yeniden düzenlenirken babam oturup beklerdi. Bu arada bazan gazetesini ve özellikle ekonomi haberlerini okur, annemle benim ve Emily’nin o sırada oturup beklememiz gerekirdi.

Annem, duyduğu dedikoduları ya da okumakta olduğu romantik bir romanda olan bitenleri geveleyip durur, ama babam onun dediklerinin tek kelimesini duymazdı. Emily ise kendi düşüncelerine dalmış görünürdü. Annemin en iyi dinleyicisi bendim. Komşu ailelerin dertleri ve uğraşları, başarıları ve başarısızlıkları beni büyülerdi. Her cumartesi annemin hanım arkadaşları ya evimize öğle yemeğine gelirler ya da annem içlerinden birinin evine giderdi. Görünüşe bakılırsa, birbirlerinin kulaklarını haftanın kalan kısmına yetecek kadar dedikoduyla doldururlardı.

Annem daima ona dört veya beş gün önce söylenmiş bir şeyi anımsar ve ne kadar önemsiz ve anlamsız bir haber olursa olsun, arkadaşlarının önünde patlatmaya bayılırdı.

«Martha Hatch geçen perşembe evinin merdiveninde ayak parmaklarından birini kırmış, ama rengi morarana kadar kırık olduğunu farketmemiş.»

Olan bir şey genellikle ona yıllar önce olmuş benzer başka bir şeyi anımsatır, o da bunu anlatırdı. Babam da vakit vakit bir şeyi anımsardı. Öykülerle haberler yeterince ilginç olursa yemekten sonra odasına uğradığımda onları Eugenia’ya aktarırdım. Ama okula gideceğimi annemin açıkladığı gün, nakledilecek sadece bir tek konum vardı. Kulaklarım başka hiçbir şey duymamıştı. Kafamın içi heyecan verici düşüncelerle doluydu.

Şimdi başka kızlarla tanışacak, onlarla arkadaş olacaktım. Yazı yazmayı, hesap yapmayı öğrenecektim.

Hizmetkârlara verilmemiş olan tek zemin katı odası Eugenia’nınkiyD di. Böylesinin onun için, sürekli merdiven inip çıkmasından daha kolay olacağına çok önceden karar verilmişti. Masadan kalkmama izin verilir verilmez koridorda onun odasına doğru koştum. Eugenia’nın yatak odası evin arka bölümündeydi, ama pencereleri batı yönündeki kırları gördüğünden güneşin batışını ve çiftlik işçilerinin tütün işinde çalışmalarını seyredebiliyordu.

Odasına daldığımda kardeşim kendi kahvaltısını henüz tamamlamıştı.

«Annemle babam bu yıl okula başlamama karar verdiler!» diye bağırdım. Eugenia gülümsedi. Okula gidecek olan kendisiymiş gibi heyecanlı gözüküyordu. Dört köşesinde benim ikim kadar yüksek kolonlar yükselen geniş yatağında otururken olduğundan daha küçük görünüyordu. Hastalığının bedensel gelişimini geciktirdiğini biliyordum, ama bence onu daha çok Çin ya da Hollanda’dan getirilmiş değerli ve nazik bir bebeğe benzetmişti. Geceliğinin içinde adeta yüzüyordu. En çarpıcı özelliği gözleriydi. Güldüğü zamanlar mine mavisi gözleri o kadar mutlu görünüyordu ki, insan, onların kendi başlarına güldüklerini zannedebilirdi.

Yatağa, onun yanına tırmanarak, «Annem elbise ve yeni ayakkabılar almak  için beni Nelson mağazasına götürecek,» dedim. Devam ettim. «Biliyor    musun, ne yapacağım? Bütün kitaplarımı eve getireceğim ve ödevlerimi senin odanda yapacağım. Her ne öğrenirsem sana da öğreteceğim,» diye vaat ettim. Ekledim. «Böylece, okula başlayacak yaşa geldiğin zaman, herkesten ileri olacaksın.»

Eugenia, «Emily hiçbir zaman okula gitmeyeceğimi söylüyor,» diye yakındı.

«Emily’nin bir şey bildiği yok. Anneme, her gün okula kadarki yürüyüşü yapamayacağımı söyledi, ama ben ondan da önce okula varacağım. Ona inat olsun diye,» dedim kıkırdayarak. Eugenia da kıkırdadı. Küçük kardeşimi bağrıma bastım. Bana her zaman çok zayıf ve hemen kırılıverecekmiş kadar narin geldiği için, onu incitmemeye büyük özen gösteriyordum. Sonra, annemle ilkokul elbisemi almaya gitmek üzere hazırlanmaya koştum.

Annem Emily’nin de bizimle gelmesini istemiş, ama o reddetmişti. Ben bunu umursamayacak kadar heyecanlıydım, ama annem Emily’ nin, «kadın işi» dediği şeylerle bu kadar az ilgilenmesine gerçekten üzülüyordu. Bu kez o da benim kadar heyecanlıydı ye içini çekerek, «Emily’nin    bana    çekmediği kesin,» demekle yetindi.

Ama ben gerçekten de ona çekmiştim. Yalnız olduğu zaman annemle babamın odasına girip tuvalet masasının başında annemin yanında oturmaya, saçlarına biçim vermesini ve makyaj yapmasını seyretmeye bayılıyordum. Annem o sırada mermer çerçeveli oval aynanın içindeki yansımalarımıza bakarak aralıksız gevezelik eder, konuşurken başını çevirmeye gerek görmezdi.

Annem gencecik bir kızken ailesi tarafından görkemli bir baloyla Güneyin yüksek sosyetesine tanıtılmıştı. Genç kızların toplum hayatına katılmaya hazırlandıkları özel okullardan birine gitmişti. Gazetelerin sosyete sayfalarında sık sık adı geçerdi. Genç bir kızın nasıl giyinmesi gerektiğini çok iyi biliyor ve bütün bildiklerini bana öğretmeye can atıyordu. Ben yanında otururken tuvalet masasının başında güzel saçlarını tâ ki altın gibi parlayıncaya kadar fırçalar, gittiği bütün şık partilerle baloları, iskarpinlerinden başındaki elmaslı taca kadar bütün giysilerini ve takılarını tüm ayrıntılarıyla anlatırdı.

«Bir kadının kendi görünümüne karşı özel bir sorumluluğu vardır,» dedi bana. «Erkeklerden farklı olarak biz her an bir sahnedeyiz. Erkekler yıllar boyu saçlarını aynı biçimde tarayabilir, aynı modelde kostümler ve ayakkabılar giyebilirler. Makyaj yapmazlar, ciltlerindeki pürüzleri de umursamayabilirler. Ama bir kadın öyle mi… »Annem konuşmasına şra verip yumuşak bakışlı kahverengi gözlerini yüzüme dikti. «Bir odaya girişinde bütün gözler bir kadının üzerine çevrilir ve o ilk an onun hakkında karar verilir. İlk izlenimlerin önemini asla azımsama, Lillian tatlım.» Sonra gülerek dikkatini yine aynasına verdi.

İşte benim de tüm dikkatleri üzerimde toplayacağ ım gün gelmişti. Okula gidiyordum. Henry annemle benim arabaya binmemize yardım etti. Annem yüzüne güneş gelmemesi için vakit kaybetmeden şemsiyesini açtı. O günlerde güneş yanığı yalnız tarla işçilerinde görülen bir şeydi çünkü.

Yaz sonu yağmurları çakıllı araba yolunda çukurlar açmıştı, ama ben bir mağazadan satın alınacak ilk elbisemi düşünmenin heyecanından Upland İstasyonuna ne denli hoplaya zıplaya yol aldığımızı farketD medim bile. Yolun iki yanındaki bitki örtüsü olağanüstü zengindi. Yaban gülü ve menekşe kokuları annemin ipek elbisesinden yayılan parfümüne karışıyordu. Yaprakların rengini solduracak serin geceler başlamamıştı henüz. Çeşitli türden kuşlar manolya ağaçlarının en rahat dallarını kapmak için yarış halindeydiler. Gerçekten muhteşem bir sabahtı.

Annem de aynı şeyi hissetmiş olacak ki benim kadar heyecanlı görünüyor, okuldaki ilk günleri hakkında bana arka arkaya öyküler anlatıyordu. Onun benden farklı olarak, kendiyle okula gidecek bir ağabeyi ya da ablası yokmuş. Ama annem ailesinin tek çocuğu değilmiş. Bilinmeyen bir hastalıktan ölen kendisinden küçük bir kızkardeşi varmış. O da, babam da o ölen kızdan söz açılmasını istemiyorlardı. Özellikle annem, tatsız ya da üzücü bir konu açıldığı zaman hemen yakınmaya başlardı. Bu konulara düşkünlüğü nedeniyle sürekli olarak Emily’ye çıkışırdı. Aslında bu, daha çok susması için bir yalvarıştı.

Nelson’s romatizma ilacından tutun ülkenin kuzeyindeki fabrikalardan gelen konfeksiyon pantolonlara kadar akla gelebilecek her şeyi satan büyük bir mağazaydı. Giysiler uzun ve oldukça karanlık mağazanın arka bölümündeydi. Kıvırcık kır saçlı ve tatlı yüzlü bir kadın olan Bayan Nelson o reyonun başındaydı. Kızlarla kadınların giysileri solda diziliydi.

Annem ne istediğimizi söyleyince, Bayan Nelson bir mezura çıkararak ölçülerimi aldı. Sonra, askılardan bana uyacağını tahmin ettiği her şeyi ortaya çıkardı. Bunlardan bazılarının bana uyması için şurasının burasının değiştirilmesi gerekiyordu. Annem, dantel yakalı, pembe pamuklu bir elbiseyi pek beğenmişti. Elbisenin fırfırlı dantel kol ağızları davardı. Bana göre bir beden büyüktü, ama annemle Bayan Nelson, beli biraz içine alındığı ve eteği de kısaltıldığı takdirde işimizi göreceğine karar vermişlerdi. Biraz sonra Bayan Nelson bana uyan biricik ayakkabıları ortaya çıkardı: biri siyah rugandan ve bağcıklı, öbürü ise düğmeliydi. Annem bağcıklı olanı beğendi. Mağazadan çıkarken birkaç kalemle bir bloknot da satın aldık, böylece okuldaki ilk günüm için donanmış oldum.

O gece Louella yeni elbisemdeki düzeltmeleri yaptı. Onun da seyredebilmesi için, bu işi Eugenia’nin odasında yaptık. Emily bir ara içeriye bir göz atarak tiksinmiş gibi başını salladı.

«Hiç kimse okula böyle süslü elbiselerle gitmez,» diye anneme yakındı.

«Tabii ki giderler, Emily tatlım. Özellikle ilkokul günlerinde.»

Emily, «Ama ben üstümde ne varsa onunla gideceğim,» diye karşılık verdi.

«Buna üzüldüm, Emily, ama istediğin buysa… »

Emily, «Bayan VValker şımarık çocuklardan hiç hoşlanmaz,» diye tısladı. Herkesin tüm dikkatini verdiği faaliyet hakkındaki son sözleri bu oldu.

O gece heyecanımdan gözüme neredeyse uyku girmeyecekti. Aklım, öğreneceğim şeyler ve tanışacağım çocuklarla doluydu. AnnemD le babam kuzuların çevrildiği o görkemli açık hava şölenlerinden birini verdikleri ya da öyle bir şölene gittiğim zaman içlerinden bazılarıyla karşılaşmıştım. Thompson ikizlerinin yaklaşık benim yaşımda küçük bir erkek kardeşleri vardı. Adı Niles olan bu çocuğun daha önce hiç görmediğim kadar koyu renkli gözleri, ciddi ve düşünceli bir yüzü vardı. Sonra, geçen yıl okula başlayan Lila Calvert ve bu yıl benimle başlayacak olan Caroline O’Hara vardı.

Ev ödevlerim ne olursa olsun iki katını yapacağıma kendi kendime söz verdim. Sınıfta başım hiç derde girmeyecek, Bayan VValker’e her an dikkat edecek, eğer benden isterse, kara tahtalarını seve seve silecek, silgilerindeki tebeşir tozlarını temizleyecektim. Bütün bunların, Emily’nin öğretmen için yapmayı çok sevdiği işler olduğunu biliyordum.

O gece annem bana iyi geceler dilemek için odama gelince, gelecekte ne olmak istediğime hemen karar vermek zorunda mı olduğumu ona sordum.

Annem gülümsememek için kendini güç tutarak, «Ne demek istiyorsun, Lillian?» diye sordu.

«Bir öğretmen mi, yoksa bir doktor ya da avukat mı olacağıma karar vermek zorunda mıyım?»

«Hiç de değil. Karar vermek için önünde daha uzun yıllar var, ama bence sen başarılı bir genç adama mükemmel bir eş olacaksın. Meadows kadar büyük bir evde oturacak, her istediğini yerine getirecek düzinelerle hizmetkârın olacak.» Annem bir kâhinin otoriter tavrıyla konuşuyordu.

Anneme kalsa, ben, zamanı gelince onun gibi gözde bir özel okula gidecek, zamanı gelince yüksek sosyeteye tanıtılacak, yakışıklı ve zengin bir genç Güneyli aristokrat benimle flört edecek, bir süre sonra da beni babamdan isteyecekti. Meadovvs’da görkemli bir düğünle evlenecek, mutlu bir yaşama doğru yola çıkarken arabanın arka penceresinden sevdiklerime el sallayacaktım. Ne var ki, ben daha fazlasını istiyordum. Bu sırrımı kalbimin en gizli köşesinde saklayacak, sadece Eugenia’ya açıklayacaktım.

Annem ertesi sabah beni uyandırmaya geldi. Kahvaltıdan önce tepeden tırnağa giyinmemi istiyordu. Yeni elbisemi giyip yeni ayakkabılarımı da ayaklarıma geçirdim. Arkasından, annem saçlarımı fırçaladı ve pembe bir kurdeleyle bağladı. Boy aynasında kendimi seyrettiğim sırada gelip arkamda durdu. Babamın bize Kutsal Kitap’tan okuduğu bölümlerden ben insanın kendi yansımasına âşık olmasının büyük bir günah olduğunu biliyordum, ama elimde değildi. Soluğumu tutarak aynanın içindeki küçük kıza baktım, baktım.

Bir gecenin içinde büyümüştüm sanki. Saçlarım hiç bu kadar yumuşak ve altın renkli, gri mavi gözlerim hiç bu kadar parlak görünmemişti.

Annem de, «Ne kadar da güzel olmuşsun, tatlım,» dedi. «Çabuk aşağı inelim de Yüzbaşı seni görsün.»

Annem elimi tuttu ve koridordan merdivene doğru yürüdük. LouelD la’nın, okula gideceğimi fısıldadığı oda hizmetçileri, temizlemeye başladıkları odalardan başlarını dışarı uzattılar. Beni ne kadar beğendiklerini gülümsemelerinden anladım ve kıkırdadıklarını duydum.

Biz içeri girince babam oturduğu yerde başını kaldırdı. Emily çoktandır uslu uslu yerinde oturuyordu.

Babam, «On dakikadır sizi bekliyoruz, Georgia,» dedi ve sözlerini daha bir vurgulamak için, cep saatinin kapağını kuru bir gürültüyle kapadı.

«Bu çok özel bir sabah, Jed. Lillian’a baksana.»

Babam başını salladı. «Giysileri çok yakışmış. Ama bugün benim işlerim çok yoğun ve kaybedecek vaktim yok.» Babamın gösterdiği tepki, Emily’yi sevindirmişe benziyordu. Annemle ben yerimize geçtik, babam da acele tarafından şükran duasını okudu.

Kahvaltı sona erer ermez Louella bize sefer taslarımızı verdi, Emily de acele etmemiz gerektiğini bildirdi.

Annem arkamızdan, «Küçük kardeşine gözkulak ol, Emily,» diye seslendi.

Bloknotumu, kalemlerimi ve sefer tasımı sıkı sıkı tutarak, kaskatı, yeni ayakkabılarımla elimden geldiğince çabuk yürümeye çalışıyordum. Bir gece önce kısa süreli bir sağnak gelip geçmişti. Yerler hemen hemen kuruduğu halde, hâlâ yağmur suyuyla dolu bazı çukurlar vardı. Emily araba yolumuzda ilerlerken ayağıyla toz bulutları kaldırıyor, ben de tozlardan kaçmak için elimden geldiğince çaba harcıyordum. Emily ne beni bekliyor, ne de elimi tutuyordu.

Havada hafif bir serinlik vardı. Biraz yavaşlayıp kuşların seslerine kulak verebilmemizi isterdim. Yol kenarlarında güzel yabani çiçekler dikkatimi çekiyor, bunlardan Bayan VValker için toplayıp bir buket yapmamızın hoş bir jest olacağını düşünüyordum. Bu düşüncemi Emily’ye de açtım, ama başını çevirip doğru dürüst bir yanıt vermeye gerek görmedi.

«Daha ilk gününden yağ çekmeye başlama, Lillian,» diyerek ekledi. «Ve sakın beni utandıracak bir şey yapma.»

«Ben yağ çekmiyorum,» diye bağırdım, ama Emily sadece, «Hıh,» diyerek yürümeyi sürdürdü. Giderek daha geniş adımlar attığından ona yetişmek için neredeyse koşmak zorunda kalıyordum. Araba yolumuzun sonundaki dönemeci döndüğümüz sırada, bir gece önce yol üstünde büyük bir su birikintisinin oluşmuş olduğunu gördüm. Emily bazı büyükçe taşların üstüne bastı ve şaşılacak bir çeviklikle hoplayarak geçti. Bu arada ayakkabılarının tabanlarını bile ıslatmamıştı. Ama su birikintisi bana deniz kadar büyük gözüktü. Suyun kıyısında duraklayınca Emily, elleri kalçalarının üstünde olduğu halde hızla döndü.

«Geliyor musun, küçük prenses?» diye sordu.

«Ben küçük bir prenses değilim.»

«Annem olduğunu düşünüyor. Evet, ne diyorsun?»

«Korkuyorum,» dedim.

«Bu saçma işte. Sen de benim gibi yap… Taşların üstüne bas.» Emily bu kez beni tehdit etti. «Haydi gel, yoksa seni burada bırakırım.»

İstemeye istemeye sağ ayağımı ilk taşın üstüne koydum, sonra da sol ayağımla bundan sonraki taşın üstüne basmak için uzandım, ama fazla uzanmış olacaktım ki sağ ayağımı bir türlü ileri alamadım. Ve Emily’nin yardım etmesi için bağırmaya başladım.

Ablam, «Sorun çıkaracağını biliyordum zaten,» diye söylenerek geri döndü. Emretti. «Bana elini uzat.»

«Korkuyorum.»

«Bana elini uzat!»

Dengemi zorlukla koruyarak tâ ki Emily’nin parmaklarına dokununcaya kadar öne uzandım. Emily parmaklarımı sıkıca kavradı ve bir an hiçbir şey yapmadı. Şaşırarak ona bakınca, dudaklarında garip bir gülümseme farkettim. Geri çekilmeme vakit bırakmadan beni hızla çekti, böylece, bastığım taşın üstünden kayarak öne doğru savruidum. Emily o sırada elimi salıverince su birikintisinin en derin yerine dizüstü düştüm. Çamurlu su güzelim yeni elbisemi sırılsıklam etmişti. Bloknotumla sefer tasım suya battı ve bütün kalemlerimi kaybettim.

Acı bir çığlık atarak ağ lamaya başladım. Hayatından hoşnut gözüken Emily bana bakıyor, fakat hiçbir yardım girişiminde bulunmuyordu. Ağır ağır kalktım ve çamurları sıçratarak su birikintisinin içinden çıktım. Ayakkabılarım pislik içindeydi. Pembe soketlerimden çamurlar akıyordu.

Emily, «Anneme sana süslü püslü giysiler almamasını söyledim, ama beni dinlemedi,» dedi.

«Ben    şimdi ne yapacağım?» diye inledim.

Emily    omuzlarını silkti. «Eve dön.    Okula başka zaman başlayabilirsin,» diyerek bana arkasını döndü.

«Hayır!» diye haykırdım. Bu arada dönüp su birikintisine baktım. Yeni bloknotum çamurlu suyun içinde görünmüyordu bile, ama sefer tasım çamurlu suyun üstünde yüzüyordu. Onu aldığım gibi gittim ve çakıllı yolun kıyısındaki genişçe bir kayanın üstüne oturdum. Emily giderek daha    hızlı adımlarla uzaklaşıyordu. Çok geçmeden araba yolunu arkasında    bırakmıştı. Gözlerimde yaş kalmayıncaya kadar orada oturup ağladım. Sonra kalkarak eve dönmeyi aklımdan geçirdim.

Ama hemen arkasından, Emily’nin istediği de bu, diye düşündüm. Ani bir öfke dalgası üzüntümü ve kendi kendime acımamı silip süpürdü. Bazı yapraklardan yararlanarak yeni elbisemi elimden geldiği kadar temizledim ve okula gitmeye her zamankinden daha kararlı olarak Emily’yi izledim.

Sınıfa girdiğimde bütün çocuklar içerideydi ve yerlerine oturmuşlardı. Kapı aralığında belirdiğimde Bayan VValker onlara tek tek hoşgeldin demekteydi. Yüzüm gözyaşlarından yol yoldu, annemin o kadar özenle saçlarıma bağladığı kurdele ise kaybolmuştu. Bütün yüzler şaşkın bir anlamla bana çevrildiler. Ama Emily’nin yüzünde sadece düşkırıklığı okunuyordu.

Bayan VValker, «Aman Tanrım,» diye inledi. «Sana ne oldu böyle! küçüğüm?»

«Bir su birikintisinin içine düştüm,» diye inledim. Erkek çocuklarının hepsi kahkahayı bastılar, ama Niles Thompson’un gülmediğine dikkat ettim. O, öfkeli görünüyordu.

«Vah küçüğüm. Adın nedir senin?»..

Yayım tarihi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıÇatının Karanlığında - Cutler Ailesi Serisi 5.Kitap
  • Sayfa Sayısı287
  • YazarV.C. Andrews
  • ÇevirmenMeral Gaspıralı
  • ISBN9789754054316
  • Boyutlar, Kapak14 x 20 cm, Karton Kapak
  • YayıneviAltın Kitaplar / 2010

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur