Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Her zaman İrlanda efsanelerinden etkilenmiş ve kendini o sihirli öykülere yakın hissetmiş olan Nora Roberts, ‘Anahtar’ üçlemesinin ikinci kitabı olan ‘Bilgeliğin Anahtarı’nda da dizinin ilk kitabı ‘Işığın Anahtarı’nda olduğu gibi, hayal gücünün sınırlarını zorlayarak bir yirmi birinci yüzyıl masalı anlatmaya devam ediyor. Kişilikleri birbirinden fazlasıyla farklı üç genç kız, hayatı aydınlatan sanatın, bilgi ile gerçekliğin ve cesaretle yiğitliğin anahtarlarını ararken, kendileriyle yüzleşip mutluluğu ve aşkı buluyorlar. Bu kez, ikinci kitabın baş kahramanı olan kitap kurdu Dana, Bilgeliğin Anahtarı’na ulaşmak için, kitap sayfaları arasında zorlu bir yolculuğa çıkmak zorunda kalıyor… Erkek kahramanlarını çok iyi anlayan ve anlatan; güçlü kadın kahramanlarını hayata çok yakın çizen ve aşkı en güzel yazan Nora Roberts, bu üçlemesinde okurunu hem heyecanlandırıyor hem de düşündürüyor.

***

BİRİNCİ BÖLÜM

Dana Steel, kendini uyumlu, açık fikirli biri olarak görürdü. Oldukça sabırlı, hoşgörülü ve şakacıydı. Bazıları onun hakkında böyle düşünmeyebilirdi, ama onlar Dana hakkında ne biliyorlardı ki?

Bir ay içinde, kendisinin hiçbir hatası olmadığı halde, hayatı keskin bir dönüşle tamamıyla yabancı ve gizemli bir alana kayıvermişti. Öyle ki, genç kadın, nasıl bir yol izleyeceğini ya da neden değiştiğini kendi bile bilmiyordu.

Akıntıya kapılmış gidiyor muydu ne?

Kötü niyetli kütüphane müdürü Joan, yeğeninin karısını daha bilgili, daha güvenilir ve daha zeki olan diğer kütüphane elemanlarından üstün bir konuma getirdiğinde; Dana bunun hiç üstünde durmamış, durumu sineye çekip işine devam etmişti, değil mi? Kadının terfi ettirilmesi ve hak etmediği bir ücret almaya başlaması, ondan daha başarılı olan bazı görevlilerin çalışma saatlerinde indirim yapılmasıyla sonuçlanmış; bu kişilerin eline geçen para azalmıştı. Dana da bu kişlerden biriydi, ama o alçak Joan’e ya da şımarık ve küstah Sandi’ye saldırıp kafasını gözünü yarmaya kalkmış mıydı? Hayır! Hayır, bunların hiçbirini yapmamıştı. Bu da onun ne kadar sabırlı olduğunu gösteriyordu. En azından, kendisi böyle düşünüyordu.
Gelirindeki azalmayla birlikte, kan emici bir sülükten farksız olan ev sahibi de kirasını artırmıştı. Bu durum karşısında, onun sıska gırtlağını, gözleri yuvalarından oynayana kadar sıkmış mıydı?

Hayır. Yine bir kahraman gibi kendini kontrol etmeyi bilmişti.

Bu erdemlere sahip olmak bile bir ödüldü, ama Dana kendisine daha faydalı olacak ödülleri tercih ederdi.
Bir kapı kapanınca, yeni bir kapı açılır sözünü kim söyle-mişse, bu kişinin Kelt tanrıları hakkında pek bir şey bilmediği belliydi. Dana için yeni bir kapı açılmak şöyle dursun, onun kapısı menteşelerinden ayrılmış, kapı diye bir şey kalmamıştı.
Dört haftadan beri yaşadığı, tanık olduğu olaylara rağmen, şu anda, ağabeyinin arabasının arka koltuğuna uzanmış olarak, Warrior’s Peak’teki büyük taş malikâneye giden virajlı yokuşu tekrar tırmanmakta olduğuna inanamıyordu.
Orada kendisini nelerin beklediğine de…

Hava sakindi, Rowena ile Pitte’nin, kendisinden başka iki kadına daha gönderdikleri o şaşırtıcı davetiyeyi aldıktan sonra, bu eve ilk gittiği günkü gibi fırtınalı değildi. Üstelik yalnız da değildi. Ve, diye düşündü, bu kez benden ne beklendiğini biliyorum.
Dalgın bir tavırla, kucağındaki deftere yazdığı, Warrior’s pcak’e ilk gittiği gün dinlediği hikâyenin özetini okumaya başladı.
İlerde kral olacak olan genç Kelt Tanrısı, töreler uyarınca, deneyim edinmek için fanilerin dünyasına konuk olduğu sırada ölümlü bir kıza âşık olur. (Bunun yarıyıl tatili gibi bir şey olduğu kanısındayım.) Delikanlının annesiyle babası oğullarının isteğine boyun eğip, kurallara karşı gelerek, ölümlü hzı, Düşler Perdesi ya da Güç Perdesi diye adlandırılan perdenin diğer yanına, tanrıların dünyasına getirmesine izin verirler.

Bazı Tanrılar bunu hoşgörüyle karşılar, diğerleri ise öfkelenirler.
Bu olayı, savaş, politik oyunlar ve entrikalar izler.
Genç tanrı kral olur ve ölümlü karısını kraliçe yapar. Üç kızları olur.
Yarı-tanrıça olan üç kızdan her birinin özel bir yeteneği vardır.Biri sanat, diğeri bilgi ya da gerçeklik, üçüncüsü ise cesaret ve yiğitlik konusunda hünerlidir.

Kardeşler birbirlerine çok bağlıdır. Tanrı kral, erkek bir savaşçıyı onları korumakla, kadın bir öğretmeni de onları eğitip göz altında tutmakla görevlendirir. Kızlar bu iki kişinin gözetimi altında mutlu ve neşeli bir çocukluk geçirerek büyüyüp birer genç kız olurlar.
Bu arada, öğretmenle savaşçı birbirlerine âşık olunca gözleri başkasını görmez olur ve kızları eskisi kadar dikkatle kollayamazlar.
Beri yandan, karanlık güçler iş başındadır. Kendi değerli dünyalarında -özellikle de önemli mevkilerde- ölümlü ya da yarı ölümlülere yer olmadığı kanısında olan kötü yaratıklar haince planlar hazırlamaktadırlar. Kötü ruhlu bir sihirbaz harekete geçer -büyük bir olasılıkla kütüphaneci Joan ‘un akrabasıdır. Savaşçı ile öğretmen dünyayı pespembe görürken, kızlara lanetli bir büyü yapılır. Kızların ruhları çalınır ve Ruhlar Kutusu adı verilen bir kutuya kilitlenir. Bu kutu ancak ölümlü eller tarafından, üç anahtarla açılabilecektir. Tanrılar anahtarların yerini bildikleri halde, hiçbiri büyüyü bozup, kızların ruhlarını kurtaramayacaktır.
Öğretmenle savaşçı, Tanrıların dünyasından kovulup, Düşler Perdesi’nin öteki tarafına, ölümlülerin dünyasına gönderilirler. Orada, her kuşakta, anahtarları bulup laneti sonlandırma olanağına sahip üç ölümlü kadın doğacaktır. Öğretmen ve savaşçı bu kadınları bulmak ve anahtarları aramayı kabul ya da reddetme konusunda özgür bir tercih yapmalarına izin vermek durumundadırlar.
Buna karşılık, ölümlü kadınların her birine anahtarı arayıp bulmak için belirli bir süre verilecektir. Bu, yeni ayın doğuşundan büyüyüp tekrar küçülerek yok oluşuna kadar geçen bir aylık süre olacaktır. İlk anahtarı bulmakla görevlendirilen kişi başarısız olursa, oyun bitmiş sayılacak, bir sonraki kuşakta doğacak kızlar beklenecektir. Ama başarısızlık cezasız kalmayacak, anahtarı arayıp bulamayan kızlar.

Hayır. Yine bir kahraman gibi kendini kontrol etmeyi bilmişti.
Bu erdemlere sahip olmak bile bir ödüldü, ama Dana kendisine daha faydalı olacak ödülleri tercih ederdi.
Bir kapı kapanınca, yeni bir kapı açılır sözünü kim söyle-mişse, bu kişinin Kelt tanrıları hakkında pek bir şey bilmediği belliydi. Dana için yeni bir kapı açılmak şöyle dursun, onun kapısı menteşelerinden ayrılmış, kapı diye bir şey kalmamıştı.
Dört haftadan beri yaşadığı, tanık olduğu olaylara rağmen, şu anda, ağabeyinin arabasının arka koltuğuna uzanmış olarak, Warrior’s Peak’teki büyük taş malikâneye giden virajlı yokuşu tekrar tırmanmakta olduğuna inanamıyordu.
Orada kendisini nelerin beklediğine de…

Hava sakindi, Rowcna ile Pitte’nin, kendisinden başka iki kadına daha gönderdikleri o şaşırtıcı davetiyeyi aldıktan sonra, bu eve ilk gittiği günkü gibi fırtınalı değildi. Üstelik yalnız da değildi. Ve, diye düşündü, bu kez benden ne beklendiğini biliyorum.
Dalgın bir tavırla, kucağındaki deftere yazdığı, Warrior’s Peak’e ilk gittiği gün dinlediği hikâyenin özetini okumaya başladı.
İlerde kral olacak olan genç Kelt Tanrısı, töreler uyarınca, deneyim edinmek için fanilerin dünyasına konuk olduğu sırada ölümlü bir kıza âşık olur. (Bunun yarıyıl tatili gibi bir şey olduğu kanısındayım.) Delikanlının annesiyle babası oğullarının isteğine boyun eğip, kurallara karşı gelerek, ölümlü kızı, Düşler Perdesi ya da Güç Perdesi diye adlandırılan perdenin diğer yanına, tanrıların dünyasına getirmesine izin verirler.

Bazı Tanrılar bunu hoşgörüyle karşılar, diğerleri ise öfkelenirler.
Bu olayı, savaş, politik oyunlar ve entrikalar izler.
Genç tanrı kral olur ve ölümlü karısını kraliçe yapar. Üç kılları olur.
Yarı-tanrıça olan üç kızdan her birinin özel bir yeteneği vardır.Biri sanat, diğeri bilgi ya da gerçeklik, üçüncüsü ise cesaret ve yiğitlik konusunda hünerlidir.

Kardeşler birbirlerine çok bağlıdır. Tanrı kral, erkek bir savaşçıyı onları korumakla, kadın bir öğretmeni de onları eğitip göz altında tutmakla görevlendirir. Kızlar bu iki kişinin gözetimi altında mutlu ve neşeli bir çocukluk geçirerek büyüyüp birer genç kız olurlar.
Bu arada, öğretmenle savaşçı birbirlerine âşık olunca gözleri başkasını görmez olur ve kızları eskisi kadar dikkatle kollayamazlar.
Beri yandan, karanlık güçler iş başındadır. Kendi değerli dünyalarında -özellikle de önemli mevkilerde- ölümlü ya da yarı ölümlülere yer olmadığı kanısında olan kötü yaratıklar haince planlar hazırlamaktadırlar. Kötü ruhlu bir sihirbaz harekete geçer -büyük bir olasılıkla kütüphaneci Joun ‘un akrabasıdır. Savaşçı ile öğretmen dünyayı pespembe görürken, kızlara lanetli bir büyü yapılır. Kızların ruhları çalınır ve Ruhlar Kutusu adı verilen bir kutuya kilitlenir. Bu kutu ancak ölümlü eller tarafından, üç anahtarla açılabilecektir. Tanrılar anahtarların yerini bildikleri halde, hiçbiri büyüyü bozup, kızların ruhlarını kurtaramayacaktır.
Öğretmenle savaşçı, Tanrıların dünyasından kovulup, Düşler Perdesi’nin öteki tarafına, ölümlülerin dünyasına gönderilirler. Orada, her kuşakta, anahtarları bulup laneti sonlandırma olanağına sahip üç ölümlü kadın doğacaktır. Öğretmen ve savaşçı bu kadınları bulmak ve anahtarları aramayı kabul ya da reddetme konusunda özgür bir tercih yapmalarına izin vermek durumundadırlar.
Buna karşılık, ölümlü kadınların her birine anahtarı arayıp bulmak için belirli bir süre verilecektir. Bu, yeni ayın doğuşundan büyüyüp tekrar küçülerek yok oluşuna kadar geçen bir aylık süre olacaktır. İlk anahtarı bulmakla görevlendirilen kişi başarısız olursa, oyun bitmiş sayılacak, bir sonraki kuşakta doğacak kızlar beklenecektir. Ama başarısızlık cezasız kalmayacak, anahtarı arayıp bulamayan kızlar.

hayatının rasgele bir yılını kaybedecektir. Bunun hangi yıl olacağı belli değildir. Birinci anahtarı arayan kız başarılı olursa, arkadan gelen kız ikinci anahtarı aramaya başlayacak, onu üçüncü kız izleyecektir.
Dört haftalık süre başlarken, öğretmenle savaşçı, bu üç şanslı kadına -şifreyi andıran- üstü kapalı bir ipucu vereceklerdir; bu onlara yapabilecekleri tek yardımdır.

Eğer anahtarların üçü de bulunursa, Ruhlar Kutusu açılacak ve Cam Kutudaki Kızlar özgürlüğe kavuşacak, anahtarları bulan”kadınların her birine birer milyon dolar ödül verilecektir.
Dana, bunun masal değil de gerçek olduğunu, Ruhlar Kutusu ‘mı açabilme yeteneğine sahip üç kadından birinin de kendiniz olduğunu anlayana kadar, güzel bir hikâye, diye düşündü.
Ama, neyin ne olduğunu anlayınca, iş sarpa sarıyordu. Buna bir de Tanrının, Kane adını verdiği karanlık güçlerle donatılmış sihirbaz eklenince işler iyice çatallaşıyordu. Üstelik bu sihirbaz, sizin başarısızlığa uğramanızı istiyor, gerçek olmayan şeyler görmenizi -ve gerçekleri görmemenizi- sağlayabiliyordu.
Bu olayın olumlu yanlan da vardı elbette. O ilk gece tanıştığı iki genç kadın, gerçekten ilginç insanlardı. Kısa bir . süre sonra, onları çok eskiden beri tanıdığı hissine kapılmıştı. Üstelik, üçü birlikte iş hayatına atılmaya karar vermişlerdi.
Ve, bu iki kadından biri, ağabeyinin hayatının aşkı oluvermişti.
Göğsünde bir sanatçının yüreğini taşıyan, düzenli ruh Malory Price, binlerce yıl yaşamış olan sihirbazı atlatmakla kalmayıp, anahtarı bularak kilidi açmış ve Kane’i pusuya düşürmüştü.
Bunu dört haftadan kısa bir süre içinde yapmıştı.
Dana ve her ikisinin de arkadaşı olan Zoe’nin bu başarıyı geride bırakmaları kolay olmayacaktı.
Aslında, ne Zoe ne de kendisi dikkatlerini dağıtacak ro10 mantik bir ilişki içindeydi. Dana’nın Zoe gibi, sorumluluğunu taşıdığı bir çocuğu da yoktu.
Hayır, Dana” Steel tamamen özgür ve romantik hayallerden uzaktı. Ödülü kazanmak için anahtarı ararken ayağına dolaşacak hiçbir şey yoktu.
Bu maçta kalecilik sırası Dana’ya gelmişse, Kane’in topa çok sert vurması gerekecekti.
Pencereden ağaçları seyrederken defterini kapattı. Romantik ilişkilere karşı olmadığını düşündü. Erkeklerden hoşlanırdı.
Yani, erkeklerin birçoğundan. Milyonlarca yıl önce bir erkeğe âşık bile olmuştu. Bu, elbette bir gençlik budalalığının sonucuydu. Şimdi ise çok daha olgundu.
Jordan Hawke, birkaç hafta önce vadiye dönmüş ve anahtar macerasının bir parçası olmayı başarmış olabilirdi, ama artık, Dana’nın dünyasının bir parçası değildi.
Onun dünyasında yeri yoktu. Ona ancak, korkunç bir kaza geçirip acı içinde kıvranıyor olduğunda ya da çaresiz bir hastalığın pençesinde inim inim inlerken ilgi gösterebilirdi.
Ağabeyi Flynn’ın onunla arkadaşlık edecek kadar zevksiz olmasına üzülüyordu. Yine de bunu hoş görebilir, hatta sadakati yüzünden ağabeyine puan verebilirdi. Çünkü Flynn ve Jordan çocukluklarından beri yakın arkadaştı.
Üstelik, şöyle ya da böyle, hem Brad, hem de Jordan bu işle bağlantılıydı. Macera sona erene kadar onun varlığına katlanmak zorundaydı.

Flynn, malikânenin bahçesinin demir kapılarından içeri girmek için sağa dönünce, Dana doğruldu ve evin girişini koruyan iki savaşçı heykelinden birine bakmak için başını kaldırdı.
İriyarı, yakışıklı ve tehlikeli, diye düşündü. Bu tür erkeklerden hoşlanırdı -heykel bile olsalar.
Başını kaldırmıştı ama uzun bacakları koltuğun üzerindeydi. Bir arabanın arka koltuğunda yolculuk ederken ancak böyle rahat edebiliyordu.

Uzun boylu bir kadındı. Amazonları andıran bir vücut ya11 pisi vardı. Savaşçı heykeline uygun bir eş olabilirdi. Parmaklarını uzun, koyu kumral saçlarının arasına daldırdı. Şu anda işsiz bir kuaför olan, son zamanlardaki en yakın arkadaşı Zoe’nin, yeni bir şekil verip röfleler kondurduğu saçları, hiç uğraşmaya gerek kalmadan, çan biçiminde başını çevreliyor, bu da sabahlan ona vakit kazandırıyordu. Dana buna bayılıyordu, çünkü en çok sabah vaktini severdi. Üstelik saçının kesimi çok güzeldi ve ona yakışıyordu.
Koyu kahverengi gözleri, Warrior’s Peak’teki, siyah taştan yapılmış zarif eve dikilmişti. Kısmen şato, kısmen kale, kısmen hayal görünümünde olan bina, tepenin üstünde, siyah camı andıran gökyüzüne doğru yükseliyordu.
Pencerelerinde ışıklar oynaşıyordu, ama Dana bir an, gölgelerin pek çok sır sakladığını düşündü.
Yirmi yedi yıllık hayatı aşağıdaki vadide geçmişti ve bu tepe onu hep büyülemiş, etkilemişti. Yaşadığı küçük güzel kasabanın üstünde yükselen gölgesiyle, bu ev ona peri masallarından fırlamış gibi gelirdi. Ancak şimdi dinlediği masallar, huzur verici, kansız masallar değildi.

Orada oturmanın, o evin odalarında, koridorlarında dolaşmanın, bahçesinde gezinmenin ya da bir kulesinden aşağıdaki kasabayı seyretmenin; bu kadar yüksekte, bu kadar muhteşem bir yalnızlık içinde, heybetli dağların ve bahçe kapısının birkaç adım ötesindeki ormanın yanı başında yaşamanın nasıl bir şey olacağını her zaman merak etmişti.
Şimdi oturduğu yerde sağa sola dönüp dışarıya bakıyor, Malory ile Flynn’ın başlarının arasından evi seyrediyordu.
Flynn ile Malory’nin birbirlerine çok yakıştıklarını düşündü. Flynn iyi geçinilebilecek biri gibi görünmesine rağmen aslında öyle değildi. Malory ise düzene âşıktı. Başka türlü yaşayamazdı. Flynn’ın yemyeşil, Malory’nin cin gibi bakan, kocaman mavi gözleri vardı. Mal her zaman, şık ve uyumlu giyinirdi. Flynn ise birbirinin eşi olan iki çorap bulmuşsa kendini şanslı sayardı.
Evet, Dana onların birbirlerine fevkalade uygun olduklarına karar vermişti.

Koşullar ve kaderin oyunu yüzünden Malory’yi kız kar-deşiymiş gibi görüyordu. Eh, yıllar önce, Dana’nın babasıyla Flynn’in annesi evlendiğinde o da kaderin oyunuyla ağabeyi olmamış mıydı?
Babası hastalandığında Flynn onun en büyük desteği olmuştu. Aslında, iki kardeş birbirlerine birçok kez destek olmuşlardı. Doktorlar, Dana’nın babasının daha sıcak bir iklimde yaşaması gerektiğini söylediğinde, Flynn’ın annesi gazetenin sorumluluğunu, hiç düşünmeden genç adamın sırtına yüklemiş ve Flynn gazetecilik yeteneklerini New York’ta sergileme hayallerinden vazgeçmek zorunda kalarak küçük bir kasaba gazetesinin yayımcısı oluvermişti. O zaman da destek olma sırası Dana’ya gelmişti.
Sonra, sevdiği genç Dana’yı terk ettiğinde…
Evlenmeyi düşündüğü kadın Flynn’ı terk ettiğinde…
Evet, acı ve tatlı günlerde hep birlikte olmuşlardı. Şimdi, ikisinin hayatında da Malory vardı. Bu, olayları yumuşatıyordu.
Dana ellerini onların omuzlarına koydu. “İşte,” dedi. “Baştan başlıyoruz.”
Malory, Dana’ya dönüp gülümsedi. “Sinirli misin?”
“Pek sayılmaz.”
“Bu gece görev sırası ya sana ya da Zoe’ye gelecek. Seçilmek istiyor musun?”
Dana midesindeki spazma aldırmadan omuz silkti. “İkinci anahtarın aranmasına bir an önce başlanmasını istiyorum. Bu törene ne gerek var, anlamıyorum. Ne yapılması gerektiğini nasıl olsa biliyoruz.”
Flynn, “Bedava yemek var,” diye hatırlattı.
“Evet, bu doğru. Zoe’nin gelip gelmediğini merak ediyorum. Ev sahipleri Rowena ve Pitte’nin hazırlattıkları yiyecekleri mideye indirdikten sonra, hemen işe başlamalıyız.”
Flynn arabayı durdurur durdurmaz Dana aşağı atladı. Ellerini beline koyarak evi seyretmeye başladı. O sırada beyaz saçlı ihtiyar uşak arabanın anahtarlarını almak için, koşarak onlara doğru geliyordu.
Malory, Dana’nın yanına gelip koluna girdi.
“Sen sinirli olmayabilirsin,” dedi, “ama ben sinirliyim.”
“Niçin? Sen sıranı savdın.”
Malory, kulelerden birinin üstünde dalgalanan beyaz bayrağa baktı. Üzerinde bir anahtar amblemi vardı. “Evet ama, diğer iki anahtarın bulunması hepimizi ilgilendiriyor.”
“Olumlu düşün yeter.” Dana derin bir nefes aldı. “Hazır mısın?”
Malory, uzanıp Flynn’ın elini tuttu. “Sen hazırsan, ben de hazırım, Dana.”
Evin girişindeki dev kapıya doğru yürüdüler. Onlar yaklaşınca kapının kanatları kendiliğinden ardına kadar açıldı.
Bir ışık seli içinde Rowena duruyor, alev rengi gür saçları, kadife elbisesinin omuzlarına dökülüyordu. Dudakları, onlara ‘hoş geldiniz’ diyen bir gülümsemeyle kıvrılmış, egzotik yeşil gözleri ışıl ışıl parlıyordu.
Kulaklarında, bileklerinde ve parmaklarındaki pırlanta taşlar ışık saçıyordu. Neredeyse beline kadar gelen uzanan bir zincirin ucunda, bir bebek yumruğu büyüklüğünde, su gibi saydam bir kristal sallanıyordu.
“Hoş geldiniz,” dedi. Sesi kısık ve ahenkliydi. Perilerin yaşadığı ormanların ve mağaraların gizemini taşıyordu. “Sizi gördüğüme sevindim.” Ellerini Malory’ye uzattı; sonra eğilip genç kadını iki yanağından öptü. “Harika görünüyorsun.”
“Sen de öylesin. Her zamanki gibi.”
Rowena hafifçe gülüp elini Dana’ya uzattı. “Sen de öyle. Mmm… ceketin çok güzel.” Parmaklarını genç kadının krem rengi yumuşacık deri ceketinin kolunda gezdirdi. Ama konuşurken kapıya bakıyordu. “Moe’yu getirmediniz mi?”
Flynn, “Bu toplantının, kocaman hantal bir köpeğe göre olmadığını düşündüm,” diye açıkladı.
Rowena ayak parmaklarının ucunda yükselerek Flynn’ın yanağını okşadı. “Moe her yere gelebilir,” dedi. “Gelecek sefere onu da getireceğine söz ver.”
Sonra Flynn’ın koluna girdi. “Gelin. Salonda daha rahat ederiz.”
Mozaik zeminin üzerinde ilerleyerek büyük antreyi arkalarında bıraktılar. Geniş kemerin altından geçerek dev şöminede yanan ateşin alevleri ve düzinelerle beyaz mumun ışığıyla aydınlanmış olan salona girdiler.
Pitte şöminenin yanında ayakta duruyordu. Elindeki kadehin içinde kehribar rengi bir içki vardı. Dana, kapıdaki savaşçı, diye düşündü. Uzun boylu, esmer ve tehlikeli bir biçimde yakışıklıydı. Üstündeki zarif siyah takım elbise kaslı bedenini saklayamıyordu. Onu, elinde kılıcıyla, bir zırhın içinde ya da iri bir siyah atın üstünde, hayvanın her sıçrayışında uçuşan bir pelerin giymişken hayal etmek güç değildi. İçeri girdiklerinde, Pitte onları hafifçe başını eğerek selamladı.
Dana konuşmaya başlamıştı ki, hareket eden bir şey görür gibi oldu. Yüzündeki sevecen gülümseme kayboldu. Kaşları çatıldı; bakışlarından tedirginliği belli oluyordu.
“Onun burada ne işi var?”
Jordan, kadehini havaya kaldırarak, sakin bir sesle, “O,” dedi; “buraya davet edildi.”
Rowena, Dana’nın eline bir kadeh şampanya tutuşturdu. “Elbette,” dedi. “Pitte ile ben, bu gece hepinizi burada görmekten çok mutluyuz. Lütfen keyfinize bakın. Malory, bana galerinle ilgili planlarını anlatmalısın.”
Rowena, Malory’ye de bir kadeh şampanya verip genç kadını hafifçe kanepeye doğru itti. Flynn ise, kız kardeşinin yüzündeki ifadeyi görünce çareyi Rowena ile Malory’ye sığınmakta buldu ve onları izledi.
Dana geri çekilmeyi kabul etmedi ve elindeki kristal kadehin üstünden Jordan’a pis pis bakmaya başladı. “Artık senin bu olayla ilişkin yok.”
“Belki var, belki de yok. Ama ne olursa olsun, çok güzel bir kadından bir akşam yemeği daveti alınca, özellikle de bu kadın bir tanrıçaysa, daveti kabul ederim. Ceketin güzel.” Parmağıyla Dana’nın ceketinin manşetine dokundu.
“Dokunma bana.” Dana kolunu çekip tepsiden bir kanepe aldı. “Ve yoluma çıkma.”
“Senin yoluna çıkmış değilim.” Genç adamın sesi yumuşaktı. Yavaşça, kadehinden bir yudum şampanya içti.
Dana yüksek topuklu çizmeler giymişti ama .Tordan yine de ondan uzundu. Jordan’ın genç kadını tedirgin etmesinin bir nedeni de buydu. O da Pitte gibi, kapıdaki savaşçı heykellerinden biri için poz vermiş gibiydi. Uzun boylu ve iri yapılı, düzgün vücutluydu. Saçları daha düzgün olabilirdi ama bu dalgalı, dağınık ve uzunca saçlar onun güçlü yüz hatlarına yakışıyordu.
Her zaman son derece yakışıklı bir adamdı. Siyah kaşları-‘ nın altındaki parlak mavi gözleri, uzunca burnu, büyük ağzı ve güçlü kemikleri bir araya gelip, genç adamın amacı doğrultusunda, çekici ya da itici bir ifade oluştururdu.
Dana, daha da kötüsü, diye düşündü, o kaya gibi kafatasının içinde, saat gibi çalışan, zeki bir beyin ve otuz yaşına gelmeden son derece başarılı bir romancı olmasını sağlayan Allah vergisi bir yetenek var.
Genç kadın bir zamanlar onunla bir hayat kuracaklarını düşünmüştü, ama o -ana’ya kalırsa- ünü ve serveti tercih etmişti. Ve Dana bu yüzden, kalbinin derinliklerinde adamı asla affetmemişti.
Genç adam, ona, “İki anahtar daha var,” diye hatırlattı. “Eğer onları bulmak senin için önemliyse, bu yardım kimden gelirse gelsin, müteşekkir olmalısın.”
“Senin yardımına ihtiyacım yok. İstediğin zaman New York’a dönebilirsin.”
“Bu iş bitene kadar bir yere gitmeyeceğim. Kendini buna alıştırsan iyi olur.”
Dana suratını asıp bir kanape daha aldı. “Bu iş seni niye ilgilendiriyor?”
“Gerçekten bilmek istiyor musun?”
Dana omuz silkti. “Umurumda değil, ama, bana kalırsa, senin gibi duygusallıktan uzak biri bile, Flynn’ın evinde kalarak çifte kumruları rahatsız ettiğini fark edebilir.”
Jordan, Dana’nın bakışlarını izleyerek Malory’nin yanında oturan Flynn’a baktı. Genç adam, dalgın dalgın genç kadının sarışın buklelerinin ucuyla oynuyordu.
“Onlardan uzak duruyorum. Malory, Flynn için biçilmiş kaftan.”
Dana’nın Jordan hakkında söyleyebileceği pek çok şey vardı, ama onun Flynn’ı sevdiğini inkâr edemezdi. Bu yüzden, acı duygularının geri kalanını yuttu ve üstüne büyük bir yudum şampanya içti.
“Evet, öyle. Birbirlerine uygunlar.”
“Flynn’ın evine taşınmak istemiyor.”
Dana gözlerini kırpıştırdı. “Flynn ona yanına taşınmasını mı teklif etti? Birlikte yaşamalarını önerdi, öyle mi? Ve Ma-lory hayır mı dedi?”
“Tam olarak değil. Ama hanımefendinin şartlan var.”
“Ne gibi şartlar?”
“Oturma odasına eşya alınacak ve mutfakta tadilat yapılacak.”
“Şaka yapmıyorsun, değil mi?” Jordan’ın söyledikleri Dana’ya hem komik gelmiş, hem de duygulandırmıştı. “Tam bizim Mal’e göre bir şey. Flynn farkına bile varmadan, sadece kapıları ve pencereleri olan, karton kolilerle dolu bir bina yerine gerçek bir evde yaşamaya başlayacak.”
“Tabak çanak aldı. Kullanıp atılan cinsten değil, kullandıktan sonra yıkanan cinsten.”
Dana neşelenmişti. Yanaklarında derin gamzeler oluştu. “İnanmıyorum!”
“Çatal bıçak da aldı. Plastik değil.”
“Aman Tanrım! Sıra mutfak ve bahçe gereçlerinde…”
Dana bir kahkaha atarak kadehini arkası dönük olan ağabeyine doğru kaldırdı. “Çengel, çamaşır ipi, balık oltası için kurşun!”
Jordan, “Bunu özlemiştim,” diye mırıldandı. “Buraya döndüğümden beri ilk kez güldüğünü görüyorum.”
Dana hemen ciddileşti. “Gülüşümün seninle ilgisi yok.”
“Bilmez miyim!”
Genç kadın ağzını açmaya vakit bulamadan, Zoe McCourt telaşla içeri girdi. Birkaç adım arkasından Bradley Vane geliyordu. Genç kadın, sinirli, tedirgin ve utanmış görünüyordu.
Dana, kötü bir gün geçirmiş olan albenili bir orman perisine benziyor, diye düşündü.
“Özür dilerim. Geç kaldığım için özür dilerim.” Uzun kollu, kısa etekli daracık siyah elbisesi, ince bede- -ninin kıvrımlarını ‘ortaya çıkarıyordu. Siyah ve gür saçları kısacık kesilmişti. Uzun kirpikli, bal rengi gözleri badem gibiydi.
Onun arkasındaki Brad ise, İtalyan yapımı bir takım elbise giymiş, altın bir masal prensi gibi görünüyordu.
Dana onları görünce, -Zoe’nin sinirli yüz ifadesi ve Brad’in gergin duruşu hariç- ne kadar güzel bir çift olduklarını düşündü.
“Saçmalama.” Rowcna ayağa kalkmış onlara doğru yürüyordu. “Hiç de geç kalmadın.”
“Kaldım. Arabam yüzünden. Arabam sorun çıkardı. Tamir etmiş olmaları gerekiyordu ama… Allah’tan Bradley oradan geçiyordu da… beni görünce durdu.”
Dana, onun hiç de müteşekkir görünmediğini fark etti. Sesi öfkeliydi ve konuşmasında belli belirsiz hissedilen Batı Virginia şivesi öfkeli sesine şirinlik katıyordu.
Rowena, Zoe’yi bir koltuğa doğru götürüp ona şampanya ikram ederken, tatlı tatlı mırıldanıyordu.
Zoe, “Sanırım, arabayı tamir edebilirdim,” diye söylendi. “Olabilir;” Bradley, büyük bir memnuniyetle, kendisine ikram edilen şampanya kadehini aldı. “Ama elbisen yağ içinde kalacaktı. O zaman eve gidip üstünü değiştirmek isteyecek ve büsbütün geç kalacaktın. Seninle aynı yere giden bir tanıdığının arabasına binmek o kadar da kötü bir şey olmasa gerek.”
Zoe cevabı yapıştırdı. “Minnettar olduğumu söyledim.” Derin bir nefes aldı. Odadakilere hitaben, “Üzgünüm,” dedi. “Kötü bir gün geçirdim. Üstelik sinirliyim. Umarım geç kalışım sorun yaratmamıştır.”
Rowena genç kadının omzunu okşadı. “Hiçbir sorun yok.
Tam zamanında geldin.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBilgeliğin Anahtarı
  • Sayfa Sayısı335
  • YazarNora Roberts
  • ÇevirmenMine Atafırat
  • ISBN9753319231
  • Boyutlar, Kapak, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2006

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları

Bere Kafalar'ın Macelarını Kaçırmayın!

Çocuklar için şiddet, argo, küfür ve zararlı içerik barındırmayan eğlenceli videolar yapmaya söz verdik.



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur