Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

New York Times çok satan yazarı Nora Roberts, Eve Dallas’ın yepyeni bir macerasıyla seriye kaldığı yerden devam ediyor.

Eve Dallas ve geçmişinden gelen bir katilin yolu bir doğum günü partisinde yeniden kesişir.

Walter Pettibone eve gelip yüzlerce arkadaşı ve ailesi sürpriz diye bağırdığında saat tam olarak 19:30’dur. Bu onun doğum günüdür. Bu partiden haftalar önce haberdar olsa da asıl sürprizden şimdilik haberi yoktur. Saat 20:45’te, yeşil gözlü ve kızıl saçlı bir kadın ona bir şampanya kadehi uzatır.

Şampanyadan bir yudum alır ve ölür.

Bu kadının adı Julie Dockport’tur. Partideki hiç kimse onu tanımamaktadır. Fakat Teğmen Eve Dallas onu oldukça iyi anımsamaktadır. Eve on yıl önce onun hapse atılmasından bizzat sorumlu olan kişidir. Şimdi iyi halden salıverilmiştir ama içinde kötülükten başka bir şey yoktur. Görünen o ki Dallas ile yeniden yüzleşmek istemektedir ve bu, unutulmaz bir karşılaşma olacaktır.

“Çok eğlenceli.”
-Cosmopolitan-

“Sarsıcı ve yeni.”
-Booklist-

1

Cinayet bir işti. Ölüm olayı katil, kurban ve geride kalanlar için ciddi bir uğraştı. Ölülere adalet sağlamak için çalışanlar için de öyle. Kimileri bu işi büyük bir adanmış-lıkla ele alırdı, kimileri de özensiz bir şekilde.

Ve kimileri içinse cinayet aşk gibi bir şeydi.

Walter C. Pettibone, her zamanki sabah yürüyüşü için Park Caddesi’ndeki evinden çıktığında neyse ki hayatının son saatlerinde olduğundan habersizdi. Altmış yaşında, dinç, ailesinin çiçekler ve koku işiyle kazandığı zaten hatırı sayılır serveti iyice arttıran becerikli bir işadamıydı.

Zengindi, sağlıklıydı ve bir seneden biraz uzun bir süre önce, bir Dobermanın cinsel iştahına ve bir lahananın beynine sahip genç, sarışın bir eş edinmişti.

Walter C. Pettibone’a göre dünyası tam istediği gibiydi.

Sevdiği bir işi ve ilk evliliğinden, tıpkı kendi babasından devraldığı gibi, bir gün bu işi devralacak iki çocuğu vardı. Hoş ve makul bir kadın olan ilk eşiyle ilişkisini mümkün

olduğunca iyi sürdürmüştü. Oğluyla kızı da ona gurur ve mutluluk kaynağı olan çok hoş, zeki bireylerdi.

Gözünün bebeği olan bir erkek torunu vardı.

O 2059 yazında, Çiçek Dünyası gezegen içinde ve dışında bölümleri, ofisleri, çiçekçileri ve bahçeleri, seraları olan galaksiler arası büyük bir şirketti.

Walter çiçekleri severdi. Ve sebep sadece sağladıkları kâr payı değildi. Kokularını, renklerini, dokularını; yapraklarıyla çiçeklerinin güzelliğini ve varlıklarının yalın mucizesini seviyordu.

Her sabah stoku ve aranjmanları kontrol etmek, havayı koklamak, muhabbet etmek, çiçekler ve onları seven insanlar arasında biraz vakit geçirmek için birkaç çiçekçiyi ziyaret ederdi.

Haftada iki kez, şehir merkezindeki bahçecilik merkezine gitmek için gün doğmadan kalkardı. Orada gezinir, izler, talimat verir ya da eleştirirdi.

Bu yaklaşık yarım yüzyıldır nadiren değişen bir rutiniydi ama asla bıkmamıştı.

Bugün çiçeklerin arasında bir saat kadar geçirdikten sonra şirket merkezine gidecekti. Orada her zamankinden biraz daha fazla zaman geçirecekti, çünkü karısına kendi için hazırladığı sürpriz partinin son hazırlıkları için zaman ve alan vermek istiyordu.

Bunu düşünmek bile Walter’ı gülümsetti.

Tatlı sevgilisi dudaklarını zımbalasa bile asla sır tutamazdı. Walter’ın haftalardır partiden haberi vardı ve bu akşamı ne zamandır coşkuyla bekliyordu.

Elbette çok şaşırmış gibi davranacaktı, daha o sabah aynada afallamış surat ifadelerini çalışmıştı.

Böylece Walter dudaklarının kenarında bir tebessümle güne başladı – gerçekten ne kadar şaşıracağına dair hiçbir fikri yoktu.

***

Eve şimdiye kadar yaşamında bundan daha iyi hissettiğinden kuşkuluydu. Dinlenmiş, yenilenmiş, çevik ama rahat bir şekilde işteki ilk günü için hazırlanıyordu. Karşılaştığı en zorlu seçimin yemek yemek mi uyumak mı olduğu iki haftalık harika bir tatilden dönmüşlerdi.

Bir haftası Mexico’daki villada, ikinci haftası özel bir adada. Her ikisinde de güneş, seks ve uyku imkânları sınırsızdı.

Roarke yine haklı çıkmıştı. Baş başa geçirecekleri bu vakte ihtiyaçları vardı. Uzakta. Her ikisinin de bir iyileşme dönemine ihtiyacı vardı. Ve bu sabah kendini nasıl hissettiği bir gösterge kabul edilirse görev başarıyla tamamlanmıştı.

Dolabının önünde durdu. Kaşlarını çatarak, evlendiğinden beri edindiği kıyafet okyanusuna baktı. Son on dört günün çoğunu çıplak ya da ona yakın bir halde geçirmiş olmasının şu anda hissettiği kafa karışıklığıyla bir ilgisi olduğunu düşünmüyordu. Eğer yanılmıyorsa kocası azimle araya yeni kıyafetler sokuşturmayı başarmıştı.

Eve hızla, ışıl ışıl pırıldarken bir taraftan da hışır hışır sesler çıkaran bir kumaştan uzun mavi gece elbisesini çıkardı. “Daha önce bunu görmüş müydüm ben?”

“Senin dolabın sonuçta.” Roarke yatak odalarının oturma alanında ikinci kahvesini içerken, duvar panelinde borsa raporlarını inceliyordu. Ama başını karısına doğru çevirdi. “Eğer bugün onu giymeyi düşünüyorsan şehrimizin suç departmanı çok etkilenecek.”

“Burada iki hafta önce olduğundan daha fazla şey var.” “Gerçekten mi? Nasıl olabilir bu?”

“Bana kıyafet alıp durmaya bir son vermen gerek.” Roarke biraz uzanarak Galahad’ı okşadı ama kedi burnunu havaya kaldırdı. Önceki gece döndüklerinden beri ikisine de surat yapıyordu. “Neden?”

“Çünkü utandırıcı,” diye mırıldandı Eve ve daha giyile-bilecek bir şey bulmak için dolabın içine daldı.

Roarke sadece gülümsedi ve karısının uzun, ince, arzulamaktan asla bıkmadığı bedenine kısa kollu bir gömlek ve pantolon geçirmesini izledi.

Eve donuk altın tonunda bir bronzluk kazanmıştı. Güneş kısa kahve renkli saçlarında sarı gölgeler oluşturmuştu. Modayı hiç umursamayan bir kadının sahip olduğu havayla, seri hareketlerle giyindi. Roarke onu modaya boğmak arzusuna karşı koyamamasının nedeninin tam da bu olduğuna inanıyordu.

Uzakta geçirdikleri süre boyunca Eve’in dinlendiğine inanıyordu. Saat saat, gün gün Eve’in üzerindeki yorgunluk ve endişe bulutlarının dağılmasını izlemişti. Şimdi karısının viski renkli gözlerinde bir ışık; biçimli, ince kemikli yüzünde bir parıltı vardı.

Ve silah koşumunu taktığında ağzında – o geniş, dolgun dudaklarında – Roarke’a Teğmen Eve Dallas’ın geri döndüğünü gösteren kararlı biçim belirdi. Geri dönmüş ve kıç tekmelemeye hazırdı.

“Beni tahrik eden şey bir kadının silah kuşanması mı acaba?”

Eve ona bir bakış attıktan sonra dolaba uzanarak ince bir ceket aldı. “Kes şunu. Sırf sen tatilden kalma bir azgınlık yaşıyorsun diye işteki ilk günüme geç kalmayacağım.”

Ah evet, diye düşündü Roarke, ayağa kalkarak. Gerçekten geri dönmüştü. “Eve sevgilim.” Yüzünü buruşturmamak için elinden geleni yaptı. “O ceket olmaz.”

“Niye?” Eve tek kolunu geçirirken duraksadı. “Yaza uygun incelikte; silahımı da kapatıyor.”

“Pantolona uygun değil.” Roarke dolaba uzanarak keten pantolonla aynı kumaşa ve inceliğe sahip başka bir ceket çıkardı. “Bu iyi olur.”

“Moda çekimi yapmayı planlamıyorum.” Ama tartışmaktan daha kolay olduğu için ceketi giydi.

“Al bakalım.” Roarke dolaba bir ziyaret daha yaptıktan sonra koyu kestane renkte, bilekte biten çizmeleri ona uzattı.

“Bunlar nereden geldi?”

“Dolap perisi diyelim.”

Eve şüpheci bir ifadeyle kaşlarını çattı ve parmağıyla çizmelerden birinin ucunu yokladı. “Yeni çizmelere ihtiyacım yok. Eskiler de fena değil.”

“Oldukları şey için kibar bir ifade. Sen bunları dene.” “Sadece mahvolacaklar,” diye mırıldandı Eve ama çizmeleri denemek için koltuğun koluna oturdu. Çizmeler ayağına yağ gibi kayarak girdi. Eve bunun üzerine gözlerini kısarak Roarke’ı süzdü. Çizmeleri muhtemelen sayısız fabrikalarından birinde onun için elde yaptırmıştı ve kesinlikle bir New York cinayet polisinin iki aylık maaşından daha pahalıydı. “Bak sen. Dolap perisi ayak numaramı da biliyormuş.”

“İnanılmaz bir tip işte.”

“Sanırım ona bir polisin saha çalışmasındayken ya da koştururken veya kapıları çalarken muhtemelen minyon bir İtalyan rahibe tarafından dikilmiş, pahalı çizmelere ihtiyaç duymayacağını söylemenin faydası yok.”

“Bir bildiği vardır.” Elini Eve’in saçlarının arasına soktu, yüzünü ona doğru kaldıracak şekilde hafifçe çekti. “Ve kendisi sana tapıyor.”

Roarke’ın bunu söylediğini duymak, söylerken yüzünün aldığı şekli görmek Eve’in hâlâ midesinin kasılmasına neden oluyordu. Sık sık nasıl olup da Roarke’ın gözlerinde; o vahşi ve tehlikeli mavide boğulmadığını merak ediyordu.

“Tanrım çok güzelsin.” Eve’in sesli söylemek gibi bir niyeti yoktu ve kendi sesini duyduğunda neredeyse irkildi. Ve güçlü, keskin hatları ve baştan çıkarıcı dudaklarıyla bir tabloyu andıran ya da taşa oyulmuş bir sanat eseri gibi duran yüze alev hızıyla yayılan gülümsemeyi izledi.

Muhtemelen ona İrlanda’lı Genç İlah adı verilirdi, diye düşündü Eve.

“Gitmem lazım.” Seri bir hareketle ayağa kalktığında Roarke kenara çekilmediğinden vücutları birbirine çarptı. “Roarke.”

“Evet, her ikimiz için de gerçeğe dönüş. Ama…” Elleri, bu seri ve becerikli parmakların bedenine neler yapabildiğini oldukça net bir şekilde hatırlatan uzun ve sahiplenici bir hareketle Eve’in iki yanına indi. “Sanırım bana hoşça kal öpücüğü vermen için bir dakika ayırabiliriz.”

“Sana hoşça kal öpücüğü vermemi mi istiyorsun?” “İstediğim bu, evet.” Ses tonunda Eve’in başını yukarı kaldırmasını sağlayan keyifli bir İrlanda aksanı vardı.

“Elbette.” Roarke’ın gülüşü kadar seri bir hareketle, neredeyse omuzlarına kadar uzanan siyah saçlarını avuçladı, kavrayıp çekiştirerek dudaklarını genç adamın dudaklarına yapıştırdı.

Onun kalbinin de kendi kalbi gibi hopladığını hissetti. Roarke’ın çıkardığı keyif dolu sesle birlikte kendini öpücüğe bıraktı; her ikisini de küçük bir dil savaşı, minik bir dişlemeyle hızlı ve derin bir düşüşe sürükledi.

Sonra onu hafifçe geriye doğru iteledi ve seri bir hareketle uzaklaştı. “Görüşürüz dostum,” diye seslendi odadan koşturarak çıkarken.

“Kendine dikkat et teğmen.” Roarke derin bir iç geçirdi, sonra koltuğa geri döndü. “Şimdi,” dedi kediye doğru, “ikimizin tekrar dost olması bana neye patlar?”

***

Eve polis merkezine vardığında Cinayet bölümüne giden yürüyen banda bindi ve derin bir nefes aldı. Batı Mexico’da uçurum manzarasına ya da tropik adaların kadifemsi esintilerine bir itirazı yoktu fakat buradaki havayı özlemişti: ter, ucuz kahve, ağır temizlik malzemelerinin kokusu ve hepsinin ötesinde polislerle suçluların çarpışmasından doğan ateşli enerji.

Uzakta geçirdiği vakit yalnızca bu enerjiye karşı duyduğu hislerini bilemişti – aynı anda konuşan birçok sesin çıkardığı gürültü, tele-link ve çağrı cihazlarından gelen düzenli ama uyumsuz sinyal ve cızırtılar, hepsi de bir yerde yapması gereken önemli işleri için koşturan insanlar.

Eve, birinin savurduğu küfrü duydu. Öyle hızlıydı ki kelimeler kulağına müzik gibi gelen tek bir kelime öbeğine dönüşmüştü.

Sizişerefsizadipolispiçleri.

Evine hoş geldin, diye düşündü keyifle.

İşi Roarke’tan önceki evi, yaşamı, ana varlık amacıydı. Şimdi Roarke’a rağmen, hatta belki de ona sahip olduğu için hâlâ kim ve ne olduğunun en önemli unsurlarından biriydi.

Eve bir zamanlar kurbandı – çaresiz, kullanılmış ve yaralanmış. Artık bir savaşçı olmuştu.

Önündeki savaş her neyse çarpışmaya hazır bir şekilde dedektiflerin çalışma alanına doğru döndü.

Dedektif Baxter başını ona doğru kaldırdı ve hafif bir ıslık çaldı. “Vayyy, Dallas. Hubba-hubba.”

“Ne?” Eve afallayarak başını omzunun üzerinden çevirdi ve arkaya baktı, sonra Baxter’ın yüzündeki sırıtışın kendini hedef aldığını anladı. “Sen hasta bir adamsın Bax-ter. Bazı şeylerin değişmediğini görmek rahatlatıcı.”

“Evet ama sen çok değişmişsin.” Baxter ayağa kalktı ve çalışma masalarının arasından ona doğru ilerledi. “Çok hoş,” diye ekledi Eve’in ceket yakasını başparmağı ve işaret parmağı arasında yoklayarak. “Moda dergilerinden fırlamış gibisin Dallas. Bizi gölgede bırakıyorsun.”

“Bir ceket sadece,” diye mırıldandı Eve dehşet içinde. “Kes şunu.”

“Çok da güzel bronzlaşmışsın. Tüm bedenini yaktığını farz edebilir miyim?”

Eve dişlerini sıkarak öfkeli bir şekilde gülümsedi. “Kıçını tekmelemek zorunda kalacak mıyım Baxter?”

Baxter kendinden memnun bir halde parmağını kaldırarak salladı. “Peki ya şu kulağındakiler ne?” Kafası karışan Eve elini kulağına doğru götürürken dedektif şaşkın bir şekilde gözlerini kırpıştırdı. “Hey, sanırım küpe deniyor onlara. Çok da güzellermiş.”

Eve onları taktığını unutmuştu. “Ben yokken suç birden ortadan kalktı mı Baxter? Bu yüzden mi burada dikilip kıyafetlerimi eleştirecek vakti bulabiliyorsun?”

“Ama gözlerim kamaştı teğmen. Bu şıklık karşısında büyülendim işte. Çizmeler yeni mi?”

“Kıçımı ye.” Eve hızla arkasını dönerken Baxter’ın kahkahasını duydu.

Dedektif alkış sesleri arasında “Ve kendileri geri döndü!” diye seslendi.

Geri zekâlılar, diye düşündü Eve ofisine doğru ilerlerken. New York Polis ve Güvenlik Teşkilatı geri zekâlılardan ibaretti.

Tanrım, onları çok özlemişti.

Ofisine girdi, sonra eşiğin bir adım ötesinde öylece durarak içeri baktı.

Masası derli topluydu, dahası temizdi. Aslında tüm oda tertemizdi. Sanki birisi gelmiş, tüm tozu ve pisliği halletmiş, sonra geride kalan her şeyi pırıl pırıl parlatmıştı. İşaret parmağını kuşkuyla duvarda aşağı doğru kaydırdı. Evet, kesinlikle yeni boyanmıştı.

Gözlerini kısarak odada ilerledi. Haşat olmuş – ama şimdi iyice temizlenmiş – bir masa ve ayakları hiç de sağlam olmayan birkaç sandalyesi olan tek pencereli ufacık bir mekândı. Dosya dolabı da temizlenmişti ve ışık saçıyordu. Dolabın üzerinde gelişimini gayet sağlıklı sürdürüyor gibi duran yeşil bir bitki vardı.

Eve huzursuz bir şekilde homurdanarak dolaba doğru atıldı ve bir çekmeceyi açtı.

“Biliyordum, biliyordum, biliyordum! Adi herif yine yaptı.”

“Teğmenim?”

Eve burnundan soluyarak arkaya doğru baktı. Yardımcısı kapıda duruyordu. Üzerindeki kolalı yaz üniformasıyla en az bu oda kadar tertipli ve düzenli görünüyordu.

“Lanet olası adi şeker hırsızı zulamı bulmuş!”

Peabody dudaklarını büktü. “Şekerleri dosya dolabına mı koymuştunuz?” Başını hafifçe yana eğdi. “Hangi harfli bölüme acaba?”

“Benim’in B’si, lanet olsun.” Eve çekmeceyi öfkeyle çarparak kapattı. “Gitmeden önce çıkarmayı unutmuşum. Burada ne oldu böyle Peabody? Benim odam olduğundan emin olmak için kapıdaki ismi okumam gerekti.”

“Hazır sen yokken temizlenip boyanması için iyi bir vakit diye düşündüm. Berbat haldeydi artık.”

“Öylesine alışmıştım. Eşyalarım nerde benim?” diye sordu. “Birikmiş dosya işleri ve raporlarım vardı. Ayrıca Dunwood davasıyla ilgili ben yokken gelmesi gereken adli tıp ve laboratuar raporları da vardı.”

“Onları ben hallettim. Birikmiş dosya ve evrak işlerini de tamamladım, raporlarını da dosyaladım.” Peabody koyu renk gözlerinde kocaman bir gülüş olarak yansıyacak şekilde tebessüm etti. “Biraz boş vaktim vardı.”

“Bütün evrak işlerini hallettin?”

“Evet efendim.”

“Ve bir de odamın iyice elden geçirilmesini ayarladın?” “Sanırım birçok köşede üreyen çok hücreli organizmalar vardı. Şimdi hepsi ölü.”

Eve ağır bir hareketle ellerini ceplerine soktu ve topukları üzerinde ileri geri salladı. “Bu ben etraftayken sana gündelik işlerle ilgilenmen için yeterince vakit bırakmadığımı söylemenin başka bir yolu olamaz değil mi?”

“Kesinlikle olamaz. Hoş geldin Dallas. Söylemek zorundayım, tanrım, gerçekten harika görünüyorsun. Üstündekiler çok şık.”

Eve masasının başındaki sandalyeye oturdu. “Normalde nasıl gözüküyorum acaba?”

“Retorik bir soru mu bu yoksa cevaplayayım mı?”

Eve, Peabody’nin yüzünü inceledi – kafasına miğfer gibi oturan koyu renk saçların çevrelediği keskin, güçlü bir görüntüsü vardı. “Bilmiş, ukala cevaplarını da özlemiş miyim diye düşünüyordum da. Hayır,” diye karar verdi. “Hem de hiç.”

“Ayy, özlediğine eminim. Harika bronzlaşmışsın. Sanırım güneşin altında uzanmak ve başka şeyler yapmakla epey vakit harcadın.”

“Sanırım öyle. Seninki nereden?”

“Benimki?”

“Sen nerde yandın Peabody? Şok solaryum mu?” “Hayır, Bimini’de yandım.”

“Bimini? Ada olan Bimini mi? Bimini’de ne yapıyordun sen?”

“Şey, bilirsin işte, tatildeydim, senin gibi. Roarke önerdi. Yani siz gidiyordunuz, benim de bir hafta izin alıp- ” Eve bir elini havaya kaldırdı. “Roarke mı önerdi?” “Evet, McNab ve benim de biraz mola vermemizin iyi bir fikir olabileceğini düşünmüş ve- ”

Eve gözünün altındaki bir kasın seğirmeye başladığını hissetti. O kas, ne zaman Peabody ve Elektronik Dedektif-lik’ten moda ikonu dedektifi bir arada düşünse seğirmeyi alışkanlık haline getirmişti.

Kendine hâkim olmaya çalışarak iki parmağını gözünün altına bastırdı. “Sen ve McNab. Bimini’de. Birlikte. Yalnız.”

“Şey, bilirsin işte, çift olma şeyini denediğimiz için fena bir fikir değil gibi geldi bana. Sonra Roarke araçlarından birini kullanabileceğimizi ve Bimini’deki evinde kalabileceğimizi söyleyince, biz de atladık.”

“Aracı. Bimini’deki evi.” Kas parmaklarının altında son hızla atmaya başladı.

Gözleri parlayan Peabody kalçasını masanın köşesine yerleştirecek kadar kendini unuttu. “Tanrım Dallas, her şey inanılmaz ötesiydi. Ev zaten ufak saray gibi bir şey. Havuza dökülen bir şelale vardı ve her arazide giden bir araç ve su kayağı. Yatak odasında yaklaşık Satürn ebatlarında bir jel yatak vardı.”

“Yatak hakkında bir şey duymak istemiyorum.” “Üstelik hemen kumsalda olmasına rağmen korunaklı, mahrem bir ev o yüzden vaktimizin yarısı çıplak bir halde maymunlar gibi atlayıp zıplamakla geçti.”

“Çıplak atlayıp zıplamaları da duymak istemiyorum.” Peabody diliyle içerden yanağını iteledi. “Bazen sadece yarı çıplaktık. Her neyse,” dedi Eve çığlık atmadan, “müthişti işte. Ben de Roarke’a teşekkürler hediyesi gibi bir şey almak istiyordum. Ama adamın her şeyi olduğundan, yani kelimenin gerçek anlamıyla her şeyi olduğundan, hiçbir fikrim yok. Belki sen bana bir şeyler önerebilirsin diye düşündüm.”

“Burası bir polis merkezi mi yoksa sosyal bir kulüp falan mı?”

“Hadi ama Dallas. Biriken bütün işlerimiz bitti.” Peabody umutla gülümsedi. “Belki ona annemin öreceği bir kazak hediye edebilirim diye düşünmüştüm. Biliyorsun, kendi örüyor ve gerçekten güzel yapar. Sence Roarke’ın hoşuna gider mi?”

“Bak, hediye beklemediğine eminim. Gerek yok.” “Ama hayatımda şimdiye kadar geçirdiğim en güzel tatildi. Ne kadar hoşuma gittiğini bilmesini istiyorum. Benim için çok anlamlı oldu Dallas, yani böyle bir şey düşünmesi.”

“Evet, kendisi düşünmeden duramaz.” Ancak Eve yumuşamıştı, elinde değildi. “Bence annenin kendi yaptığı bir şey çok hoşuna gider.”

“Gerçekten mi? O zaman harika. Bu gece annemi ararım.”

“Pekâlâ, hoş geldin partimiz bittiyse Peabody, ilgilenmemiz gereken bir dava yok mu?”

“Aslına bakarsan yok.”

“O zaman bana birkaç eski dosya getir.”

“Özellikle istediklerin var mı?”

“Sana bırakıyorum. Bir şeylerle başlamam gerek.” “Hemen getiriyorum.” Peabody kapıya doğru ilerledi, duraksadı. “Biraz uzaklaşmanın en iyi tarafı nedir biliyor musun? Geri dönmek.”

***

Eve sabahı çözülmemiş davaları inceleyerek, fark edilmemiş ipuçları, gözden kaçırılmış açılar arayarak geçirdi. En çok dikkatini çeken, yirmi altı yaşındaki Marsha Stibbs’in dosyasıydı. Genç kadın, şehir dışındaki bir iş gezisinden dönen kocası tarafından banyo küvetinde suyun dibinde bulunmuştu.

İlk bakışta durum trajik ama tipik ev kazalarından biri gibi görünüyordu – ta ki adli tıp raporu Marsha’nın boğul-madığını, son köpük banyosundan önce çoktan öldüğünü gösterene kadar.

Küvete kırık bir kafatasıyla girdiğinden, köpük ve banyo yağı dolu suyun altına kendi isteğiyle batırılmış olamazdı.

Davadaki dedektif Marsha’nın evlilik dışı bir ilişkisi olduğunu işaret eden deliller bulmuştu. C harfiyle imza atmış birinden gelen bir kutu aşk mektubu kurbanın iç çamaşır çekmecesine gizlenmişti. Mektuplar yoğun bir cinsellik taşıyordu ve kurbanın kocasını boşayıp kendisiyle kaçması için yalvarışlarla doluydu.

Rapora göre mektuplar ve içeriği, hem kocayı hem de kurbanı tanıdığı için görüşülen herkesi şoke etmişti. Kocanın gerçekten şehir dışında olduğu kesinleşmiş ve diğer özgeçmiş bilgileri kontrol edilip doğrulanmıştı.

Spor malzemeleri satan bir firmanın bölge temsilcisi olan Boyd Stibbs, görünüş itibariyle tipik bir Bay Amerikan rüyasıydı. Ortalamadan biraz daha yüksek bir geliri olan bir adamdı ve büyük bir alışveriş merkezinin satın alma sorumlusu olan üniversiteden sevgilisiyle altı yıldır evliydi. Pazar günleri futbol oynamayı seviyordu, alkol, kumar ya da uyuşturucu problemi yoktu. Şiddete yönelik herhangi bir suç dosyası da bulunmuyordu ve büyük bir başarıyla geçtiği Doğruluk Testine girmeyi kendisi teklif etmişti.

Çocukları yoktu, Batı Yakası’nda sakin bir muhitteki bir apartman dairesinde yaşıyorlardı ve görüştükleri yakın bir arkadaş grupları vardı. Genç kadının ölümüne kadar tamamen mutlu ve sağlıklı bir evlilik resmi çiziyorlardı.

Soruşturma dikkatli, özenli ve eksiksiz yapılmıştı. Yine de dava yetkilisi ismi C harfiyle başlayan sevgiliye dair hiçbir iz bulamamıştı.

Eve ofisler arası linkten Peabody’yi aradı. “Hazırlan Peabody. Gidip çalmamız gereken bazı kapılar var.” Dosyayı çantasına attı, ceketini sandalyenin arkasından aldı ve hızlı adımlarla dışarı çıktı.

“Daha önce hiç eski bir davada çalışmamıştım.”

“Eski olarak düşünme,” dedi Eve. “Henüz kapanmamış bir dava olarak düşün.”

“Ne zamandan beri kapanmamış?” diye sordu Peabody. “Altı senedir.”

“Eğer evlilik dışı ilişki yaşadığı adam onca süredir ortaya çıkmamışsa şimdi nasıl bulabilirsin ki?”

“Küçük adımlarla başla Peabody. Mektupları oku.” Peabody mektupları çantadan çıkardı. İlk mektubun ortalarına doğru, “Heyy!” diye seslendi. “Bunlar alev almış gibi,” dedi parmaklarını üfleyerek.

“Okumaya devam et.”

“Şaka mı yapıyorsun?” Kalçasını hafifçe hareket ettirerek koltuğa iyice yerleşti. “İstesen de beni durduramazsın artık. Burada bir eğitim alıyorum.” Mektupları okumaya devam etti, bir süre sonra gözleri büyüdü ve boğazını temizledi. “Tanrım sanırım az önce bir orgazm yaşadım.” “Paylaştığın için sağ ol. Başka neler verdi o mektuplar?” “Bay C’nin yaratıcılığına ve hayal gücüne sonsuz bir

saygı.”

“Pekâlâ, şöyle sorayım: Ne vermiyor o mektuplar?” “Şey, mektupları tam ismiyle imzalamamış.” Bir şeyleri gözden kaçırdığını bilen Peabody tekrar mektuplara baktı. “Zarf yok, yani elden verilmiş ya da biriyle gönderilmiş olabilirler.” İç geçirdi. “Bu dersten çakıyorum sanırım. Bunlarda senin görüp benim göremediğim nedir bilmiyorum.”

“Göremediklerim daha önemli. Mektupların hiçbirinde nasıl, nerede ya da ne zaman buluştuklarına dair bir gönderme yok. Nasıl sevgili olduklarına dair de. Bu kadar

farklı ve atletik pozisyonlarda beyinleri uçana kadar nerede seviştiklerine dair hiçbir şey yok. Bu benim durup bir ihtimali düşünmeme neden oluyor.”

Peabody şaşkın bir halde kafasını salladı. “Ne ihtimali?” “Bay C diye birinin hiç olmadığı ihtimali.”

“Ama- ”

“Elimizde genç bir kadın var,” diye araya girdi Eve, “yıllardır evli. İyi, saygın bir işi var. Yine yıllardır kopmadığı güzel bir arkadaş çevresi var. Alınan ifadelere göre bu arkadaşların hiçbiri Marsha’nın bir ilişki yaşadığına dair bir şey sezmemiş. Kadının davranışlarında, konuşmalarında, yaşam şeklinde bunu düşündürecek hiçbir şey yok. İşinden hiç izin bile almamış. Peki bu kadar yaratıcı sevişmeler ne zaman oluyormuş?”

“Kocası epey sık şehir dışına çıkıyormuş.”

“Doğru ki bu da eğer bir ilişki yaşama eğilimin varsa uygun bir zemin sağlayabilir. Ama bizim kurbanımız sadakat, sorumluluk ve dürüstlüğün bütün belirtilerini sergilemiş. İşine gidip evine geliyormuş. Kocasıyla ya da arkadaş grubuyla dışarı çıkıyormuş. Ev, iş yeri ya da cep linkinden yaptığı açıklanamayan veya şüpheye açık hiçbir görüşme yok. Peki Bay C’yle bir sonraki randevularını nasıl kararlaştırıyorlardı?”

“Yüz yüze? Belki iş yerinden birisiydi?”

“Belki.”

“Ama öyle olduğunu düşünmüyorsun. Pekâlâ, evliliğine bağlı gibi görünüyor fakat dışardan bakanlar, yakın arkadaşlar bile, birinin evliliğinde gerçekten neler olup bittiğini tam olarak bilemez. Bazen diğer eş bile bilemez.” “Kesinlikle doğru. Dava yetkilisi de sana katılıyor ve öyle yapması için de her sebep varmış.”

“Ama sen katılmıyorsun.” Peabody başını salladı. “Sen kocanın işi olduğunu, Marsha’nın onu aldatıyormuş gibi görünmesi için tezgâh kurduğunu düşünüyorsun. Ya şehir dışı olayını çok ince planladı ve eve gizlice girip onu öldürdü ya da başka birine yaptırdı.”

“Bu da bir ihtimal. Bu yüzden adamla konuşmaya gidiyoruz.”

Eve açık otoparkın ikinci katına giden rampayı çıktı ve aracını bir sedanla bir jet-bisikletin arasına sıkıştırdı. “Çoğu günler dışarıda çalışıyor.” Başıyla binayı işaret etti. “Bakalım bugün evde mi?”

***

Evdeydi. Atletik bir şort ve tişört giymiş kucağında küçük bir çocuk tutan formda, çekici bir adamdı. Eve’in rozetine tek bakışla genç adamın gözlerine bir gölge yerleşti. Üzüntü yüklü bir gölgeydi.

“Konu Marsha mı? Yeni bir şeyler mi var?”

Kısa bir an yüzünü kucağında taşıdığı küçük kızın platin sarısı saçlarına doğru çevirdi. “Özür dilerim, içeri gelin. Olanlarla ilgili çok uzun süredir kimse iletişime geçmemişti de. Eğer oturmak isterseniz kızımı diğer odaya götürmem gerek. Ne konuştuğumuzu.”

Bu kez elini kızın saçlarına doğru götürdü, korumacı bir hareketti bu. “Bana bir dakika müsaade edin.”

Eve adamla kızı odadan çıkana kadar bekledi. “Çocuk kaç yaşındadır Peabody?”

“Bence iki falan.”

Eve başını salladı ve oturma odasına doğru ilerledi. Yere saçılmış oyuncaklar vardı. Mobilyalar keyifli ve iç açıcıydı.

Arka odadan çok tiz, çocuksu bir kıkırdama sonra da sert bir emir geldi. “Baba! Oyna!”

“Birazdan Tracie. Sen şimdi oynamaya başla ve annecik eve geldiğinde belki parka da gideriz. Ama ben içerdeki hanımlarla konuşurken iyi bir kız olman gerek. Anlaştık mı?”

“Salıncak?”

“Kesinlikle.”

Genç adam oturma odasına döndüğünde önce iki elini de koyu saçlarının arasından geçirdi. “Marsha hakkında konuştuğumuzu duymasını istemedim, yani olanlar hakkında. Bir şey mi buldunuz? Sonunda yapanı yakaladınız mı?”

“Üzgünüm Bay Stibbs. Soruşturmanın olağan takibin-deyiz.”

“O halde hâlâ hiçbir şey yok? Sanmıştım ki nihayet… Galiba bunca zaman sonra hâlâ o adamı bulacağınızı düşünmek saçmaydı.”

“Karınızın kiminle ilişkisi olduğuna dair hiçbir fikriniz yok mu?”

“Karımın ilişkisi falan yoktu.” Adam yüzünde belirip hatlarını sertleştiren bir öfkeyle ve hızla söyledi kelimeleri. “Kimin ne dediği umurumda değil. Bir ilişki yaşamıyordu. Ben hiçbir zaman. Belki ilk başta, sanırım, yani her şey delice gelirken ve doğru düzgün düşünemeyecek bir haldeyken kısa bir dönem ben de öyle inandım. Ama Marsha yalancı değildi, insanları aldatacak biri değildi. Ve beni seviyordu.”

Gözlerini kapadı ve kendini toplamaya çalıştı. “Oturabilir miyiz?”

Bir sandalyeye çöktü. “Size bağırdığım için özür dilerim. Ancak insanların Marsha hakkında öyle şeyler söylemesine katlanamıyorum. İnsanların, dostlarımızın bile onun hakkında böyle düşündüklerini bilmeye katlanamıyorum. Marsha bunu hak etmiyordu.”

“Çekmecesinde mektuplar bulundu.”

“O mektuplar umurumda değil. Beni aldatmazdı. Bizim çok- ”

Başını bir an küçük kızın ahenksiz bir şekilde şarkı söylediği çocuk odasına doğru çevirdi. “Bakın, bizim güzel bir seks hayatımız vardı. O kadar genç evlenmemizin nedenlerinden biri de ellerimizi birbirimizden uzak tutamamak-tı ve Marsha evliliğe çok inanıyordu. Size neye inandığımı söyleyeyim.” Biraz öne doğru uzandı. “Bence birisi onu takıntı haline getirmişti, fantezi ya da öyle bir şeyler işte. Mektupları o göndermiş olmalı. Marsha’nın neden bana o mektuplardan bahsetmediğini hiçbir zaman bilemeyeceğim. Belki beni endişelendirmek istemedi. Bence adam ben Columbus’tayken buraya geldi ve Marsha’ya sahip olamayacağını anladığında da onu öldürdü.”

Dürüstlük metreye göre adamın çok iyi bir durumda olduğunu düşündü Eve. Böyle şeylerde rol da yapılabilirdi ama ne anlamı vardı ki? Zinayla suçlamak amaca daha iyi hizmet edecekken neden kurbanın suçsuz olduğunda ısrar etsindi ki? “Eğer durum sizin düşündüğünüz gibiyse bile Bay Stibbs, o kişinin kim olabileceğine dair hâlâ hiçbir fikriniz yok mu?”

“Hayır. İnanın çok düşündüm. Olaydan sonra ilk bir sene neredeyse başka bir şey düşünmedim bile. O adamın bulunup cezalandırılacağına, yaptığı şeyin karşılığında bir bedel ödeyeceğine inanmak istedim. Biz çok mutluyduk teğmen. Dünyada lanet olasıca tek bir sorunumuz bile

yoktu. Sonra birden her şey sona erdi.” Genç adam dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı. “Öylece sona erdi.” “Çok üzgünüm Bay Stibbs.” Eve bir süre bekledi. “Kızınız çok tatlı bir çocuk.”

“Tracie mi?” Genç adam adeta o ana dönmeye çalışıyormuş gibi yüzünü ovaladı. “Evet, benim hayat kayna-ğımdır.”

“Yani tekrar evlendiniz.”

“Yaklaşık üç sene önce.” İç geçirdi ve omuzlarını biraz çevirdi. “Maureen harika bir insandır. Marsha’yla arkadaşlardı. İlk seneyi atlatmamda bana yardımcı olan insanlardan biridir. O olmadan ne yapardım bilmiyorum.”

Genç adam konuşurken dairenin kapısı açıldı. Kucağı market alışverişiyle dolu esmer güzel bir kadın kapıyı ayağıyla iteleyerek kapadı. “Selam takım! Döndüm. Neler aldığıma asla- ”

Genç kadın, Eve ve Peabody’yi gördüğünde cümlesi yarıda kaldı. Bakışları Peabody’nin üniformasına kilitlenirken, Eve kadının yüzünde beliren korkuyu gördü.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıGeçmişten Gelen Ölüm
  • Sayfa Sayısı448
  • YazarNora Roberts
  • ÇevirmenAslı Ağca
  • ISBN9789944826662
  • Boyutlar, Kapak14 x 21 cm, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon Yayınları / 2013-6

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur