Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Facebook’ta Beğen

Dante kurbanıyla yüz yüze görüşmeden haftalar önce ona siber alem üzerinden kur yapmıştı. Genç kız birkaç yudum şarap ve bir-iki saatin ardından sonra ölmüştü. Cinayet aleti; nadir bulunan, kolayca tespit edilemeyen ve karaborsadaki değeri binlerce dolar olan bir tecavüz kimyasalıydı.

Mum ışığı, müzik, yatağa serpilmiş gül yaprakları kısaca birini baştan çıkarmak için gereken her şey. Dante onu öldürmeyi istememişti ama artık iki seçeneği vardı: Ya korku ve suçlulukla bir deliğe saklanacak ya da avlanmaya tekrar başlayacaktı

“Sarsıcı ve yeni.”
Booklist

“Muhtemelen eşi benzeri yok.”
Library Journal

***

Doğru, söz ettiğim düşler,
Çocuklarıdır avare beyinlerin,
Kibirli ve boş bir tasarımın ürünüdürler.

William Shakespeare

Kulak verin sözlerime iyice,
Herkes öldürebilir sevdiğini
Kimi bir bakışıyla yapar bunu,
Kimi dalkavukça sözlerle,
Korkaklar öpücükle öldürür,
Yüreklilerse kılıç darbeleriyle!

Oscar Wilde

BİRİNCİ BÖLÜM

Ölüm rüyalarda geliyordu. Artık çocuk olmayan bir çocuktu ve elleri defalarca kanına bulanmış olsa da bir türlü ölmeyen bir hayaletle yüz yüzeydi yine.

Oda mezar kadar soğuktu. Kirli pencere camından yansıyan ve tekrar tekrar yanıp sönen kırmızı ışıkla, pis odada iyice puslu bir ortam oluşmuştu. Işık, oda zemininin ve yerdeki adamın üzerinde yanıp sönüyordu. Ve bir de köşeye büzülmüş küçük kızın kaskatı kesilmiş elinde, sapına kadar kana bulanmış bıçağın üzerinde.

Her yanı acı içindeydi. Hissettiği başı ya da sonu olmayan, sonsuz bir döngüyle dönüp durarak her hücresine kadar yayılan inanılmaz bir acıydı. Adamın geriye doğru hızla kıvırdığı kolundaki kemik, son gücüyle yüzüne indirdiği yumruk… Tecavüz yüzünden yine yırtılmış gibi acıyan o yeri.

Acıyla bitkinleşmiş, şokla sersemlemişti ve adamın kanına bulanmıştı.

Sekiz yaşındaydı.

Nefes alıp verirken ağzından çıkan dumanları görebiliyordu. İçinden bir ses hayatta kaldığını fısıldıyordu. Ağzındaki kanın tadını alabiliyordu; metalimsi, berbat bir tattı. Ve koku… taze ölüm kokusunun içine sızmış viski kokusu.

Kendisi hayatta ama o değildi. Kendisi hayatta ama o değildi. Bu sözleri tekrara tekrar zihninden geçirdi ve zihni sonunda yavaş yavaş anlamaya başladı.

Kendisi yaşıyordu. O yaşamıyordu.

Adamın açık gözleri hâlâ dik dik ona bakıyordu.

Ve adam birden gülümsedi.

Benden öyle çabuk kurtulamazsın küçük kız.

Küçük kız hızlı hızlı solumaya başladı. Kesik kesik aldığı nefesler bir çığlığa dönüşmeye çalışıyordu. Bir haykırışla kızın boğazından çıkıp, dışarı dökülmek istiyorlardı. Ancak kızın ağzından sadece ufak bir inleme çıktı.

İşleri batırdın değil mi? Sana söyleneni yapsan olmazdı, değil mi?

Adamın sesi öyle kendinden memnun, tatlı ve yumuşaktı ki kız en tehlikelisinin bu olduğunu biliyordu. Adam güldüğünde vücudunda kızın açtığı deliklerden kanlar akmaya başladı.

Sorun ne küçük kız? Dilini kedi mi yuttu yoksa?

Ben hayattayım ama sen değilsin. Ben hayattayım ama sen değilsin.

Öyle mi sanıyorsun? Adam parmaklarını ona doğru salladı. Bu harekette kızın korkuyla inlemesine sebep olan alaycı bir tavır vardı.

“Özür dilerim. İsteyerek olmadı. Lütfen yine canımı yakma. Niye hep canımı yakmak zorundasın?”

Çünkü aptalsın. Çünkü sana söyleneni hiç dinlemiyorsun! Çünkü… bunu yapabiliyorum. Canını yakabiliyorum. Sana istediğimi yaparım ve hiç kimse kafasını çevirip bakmaz bile. Sen bir hiçsin, sen hiç kimsesin ve sakın bunu unutma seni küçük fahişe.

Kız artık ağlamaya başlamıştı. İnce ve soğuk gözyaşları yüzündeki kanları yol yol dağıtarak akıyordu. “Git buradan. Git ve beni yalnız bırak!”

Öyle bir şey yapmayacağım. Asla öyle bir şey yapmayacağım.

Dehşet içinde, adamın yavaş yavaş dizlerinin üzerinde doğrulmasını izledi. Kâbuslardan fırlamış bir kurbağa gibi yerde eğilmiş duruyordu artık. Kanlar içindeydi ve sırıtıyordu. Onu izliyordu.

Sana çok fazla yatırım yaptım. Hem zaman hem de para olarak. Lanet kafanı kim bir çatının altında tutuyor? Kim midene indirdiğin yemeğin parasını ödüyor? Kim bu muhteşem ülkenin her yerine götürüyor seni? Senin yaşındaki çocukların çoğu bir bok görmez ama sen bir sürü yer gördün. Ama bir şeyler öğreniyor musun? Hayır. Kendini veriyor musun? Hayır. Ama artık başlasan iyi edersin. Sana ne dediğimi hatırlıyor musun? Masraflarını çıkarmaya başlayacaksın.

Ayağa kalktı. İki yanındaki elleri yavaş yavaş yumruğa dönüşen iri bir adamdı.

Ve şimdi Babacık seni cezalandırmak zorunda. Ona doğru sarsak bir adım attı. Çok kötü bir kız oldun. Bir adım daha attı. Çok yaramazlık yaptın.

Eve kendi çığlıklarıyla uyandı.

Ter içinde kalmıştı ve soğuktan titriyordu. Nefes almaya çalıştı. Bir taraftan da her yanına dolanmış çarşaflardan kurtulmak için çılgınca mücadele ediyordu.

Evet, bazen onu bağlardı. Eve bunu hatırladığında, boğazından hayvan inleyişlerini andıran boğuk sesler çıkararak çarşafı yırttı.

Serbest kaldığında yerinden fırlayarak karanlıkta hemen yatağın yanına diz çöktü. Kaçmaya ya da dövüşmeye hazırlanan bir kadını andırıyordu.

“Işıklar açılsın. Tamamen açılsın. Tanrım, Tanrım!”

Işıklar, kocaman ve çok güzel olan odada en ufak bir gölge bile kalmayacak şekilde parlamaya başladı. Eve yine de kâbusun hayaletlerini arar gibi odanın her köşesini gözleriyle taradı.

Gözyaşlarını bastırmaya çalışıyordu. Gözyaşı dökmenin hiçbir anlamı yoktu ve zayıflıktan başka bir şey değildi. En az rüyalardan korkmak kadar anlamsız ve zayıf bir hareketti. En az hayaletlerden korkmak kadar.

Ama doğrulup devasa yatağın ucuna oturduğunda hâlâ titriyordu.

Yatak boştu çünkü Roarke İrlanda’daydı. Ayrıca Eve’in yatakta o olmadan ve kâbus görmeden uyuma deneyi de büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştı.

Bu beni acınası biri mi yapar? diye merak etti. Ya da aptal? Ya da sadece evli?

Şişman kedisi Galahad başıyla koluna vurduğunda Eve onu kucağına aldı. On bir yıllık polis Teğmen Eve Dallas, bir çocuğun oyuncak ayısına sarılarak teselli araması gibi kediye sarılarak sakinleşmeye çalıştı.

Midesini bir bulantı hissi kaplamaya başlamıştı. Bir taraftan sallanmaya devam ederken bir taraftan da bulantının geçmesi için dua ediyordu. Bu geceye bir rezillik daha eklemek istemiyordu.

“Zaman göstergesi,” diye talimat verdiğinde yatağın başucundaki saat aydınlandı. Biri çeyrek geçiyordu. Harika. Daha yatalı bir saat olmadan çığlık atarak uyanmıştı.

Kediyi yatağın üzerine bırakarak ayağa kalktı. Yaşlı bir kadın kadar özenli bir şekilde önündeki üç basamaktan indi, odanın diğer tarafına doğru yürüyerek banyoya girdi.

Lavabonun suyunu dayanabileceği en soğuk ayara getirerek yüzüne çarpmaya başladı. O sırada Galahad ayaklarının arasında tombul bir kurdele gibi dolanmaya başlamıştı.

Kedisi gecenin sessizliğinde hırıldarken Eve başını kaldırarak aynadaki yüzünü inceledi. Yüzü de en az yanaklarından dökülen sular kadar renksizdi. Gözleri çok koyu gözüküyordu. Gözaltları morarmış ve bitkindi. Kahverengi kısa saçları karmakarışıktı. Yüz kemikleri çok sivri ve fazla belirgin gözüküyordu. Ağzının çok büyük, burnunun çok sıradan olduğunu düşündü.

Roarke baktığında bu suratta ne görüyor acaba? diye merak etti.

Aslında şimdi onu arayabilirdi. İrlanda’da saat altıyı geçmişti ve Roarke erken kalkardı. Üstelik uyuyor olsa bile sorun değildi. Tele-linki açıp onu arardı ve yüzü anında ekranı doldururdu. Tabii Roarke tek bir bakışla kâbuslarla uyandığını anlardı. Bunun ikisine de bir faydası olmazdı.

Evrenin neredeyse yarısına sahip olan bir adamın, karısı tarafından taciz edilmeden iş gezisine çıkabilmesi gerekirdi. Üstelik bu kez uzakta olmasının sebebi iş değildi. Çok sevdiği bir dostunun cenazesine katılmak için İrlanda’ya gitmişti. Şu anda Eve konusunda stres ve endişe yaşamaya ihtiyacı yoktu.

Hiç açık bir şekilde konuşmasalar da Eve, Roarke’ın gece evden uzakta kalmasını gerektirecek gezilerini zaten minimuma indirdiğini biliyordu. Roarke yatakta yanında olduğu zamanlar kâbusları bu kadar korkunç olmuyordu.

Gerçi daha önce buna benzer bir kâbus görmemişti. Onu öldürdükten hemen sonra babasının kalkıp kendiyle konuştuğu ilk kâbustu bu. Eve kâbustaki cümlelerin, babası yaşarken de kendine söylediği sözler olduğundan neredeyse emindi.

Eve, NYPGT’nın başarılı psikiyatristi ve profil uzmanı Doktor Mira’nın bu rüyadaki anlamlar, semboller ve tanrı bilir daha nelerle ilgili saatlerce konuşabileceğini düşündü.

Ama bunun da bir faydası olmayacağına karar verdi. Yani bu ‘müthiş’ deneyimi kendine saklayacaktı. Bir duştan aldıktan sonra, kediyi kucağına alıp üst kattaki çalışma ofisine gitmeye karar verdi. Galahad’la birlikte ofisindeki uyuma koltuğuna uzanacaktı. Elbette bir noktadan sonra sızıp kalacaktı.

Rüyanın etkisi sabaha geçmiş olurdu.

Sana ne söylediğimi hatırlıyor musun?

Eve duşa girerken, hatırlamıyorum, diye düşündü ve bütün jetleri 38,3 dereceye ayarladı. Hatırlayamıyordu ve hatırlamak da istemiyordu.

Duştan çıktığında biraz daha kendine gelmişti. Her ne kadar acınası bir durum olduğunu düşünse de biraz daha rahatlamak için Roarke’ın gömleklerinden birini giydi. Tam kediyi kucağına alıp yatak odasından çıkmaya hazırlanıyordu ki tele-link sinyal vermeye başladı.

Roarke, diye düşündü ve ruh hali birden canlandı.

Yanağını Galahad’ın başına dayayarak cevapladı. “Dallas.”

Görev. Bir ölüm bildirildi. Teğmen Eve Dallas…

* * *

Ölüm sadece rüyalarda gelmiyordu.

Eve bir Haziran salısının yumuşacık sabahının erken saatlerinde, bu kez ölümün hemen yanı başında duruyordu. Kaldırım kordon altına alınmıştı. Sensörlar ve bloklar, binanın girişini süsleyen kocaman petunya saksılarını ve kaldırımı kapatacak şekilde yerleştirilmişti.

Eve’in petunyalara karşı özel bir sempatisi vardı ama şimdilik keyfini yerine getirmeye yetmeyecekler gibiydi.

Kadın kaldırımda yüzüstü yatıyordu. Vücudunun açısından, etrafa sıçramış ve dağılmış kanlardan yüzünden geriye fazla bir şey kalmadığı belliydi. Eve başını yukarı kaldırarak kule gibi uzanan karizmatik gri binaya, yarım daire şeklindeki balkonlarına ve gümüş kurdeleler gibi uzanan yürüyen bantlarına baktı. Cesedi teşhis edene kadar kadının nereden düştüğünü tayin etmeleri zor olacaktı. Ya da nereden atladığını veya itildiğini.

Eve tek bir şeyden emindi: Kadının uzun bir düşüş yaşamıştı.

“Parmak izlerini alıp sistemden araştırın,” diye talimat verdi.

Başını, çömelmiş olay yeri setini açan yardımcısı Peabody’e çevirdi. Peabody’nin üniformasının şapkası, koyu renkli dümdüz saçlarının üzerine mükemmel bir açıyla sabitlenmişti. Eve, becerikli elleri ve sağlam gözleri var, diye düşündü. Yardımcısına, “Ölüm saatini sen belirle,” dedi.

“Ben mi?” diye sordu Peabody şaşkınlıkla.

“Bana kimliğini bul ve ölüm saatini bildir. Sisteme olay mahalli ve cesedin tariflerini gir.”

Son derece kötü şartlar altında olmalarına rağmen Peabody’nin yüzü heyecanla aydınlandı. “Evet efendim. Efendim, olay yerine gelen ilk polisin elinde muhtemel bir şahit var.”

“Yukarıdan mı aşağıdan mı şahit olmuş?”

“Aşağıdan efendim.”

“Ben ilgilenirim.” Ama Eve bir süre daha kalarak Peabody’nin ölü kadının parmak izlerini taratmasını izledi. Yardımcısı, elleri ve ayakları mühürlü olduğundan cesede hiç doğrudan temas etmiyordu. Taramayı seri ama özenli bir şekilde tamamladı.

Eve başını onaylayıcı bir şekilde sallayarak, çevreyi kuşatmış polis memurlarını sorgulamak üzere yürümeye başladı. Saat sabahın üçü olabilirdi fakat etrafta geride tutulması gereken, durup olayı görmeye çalışan, şaşkınlıkla yerdeki cesede bakan insanlar vardı. Medya şahinleri çoktan olayı haber almış sorular sormaya, ilk sabah haberleri için birkaç saniyelik de olsa kayıt almaya çalışıyorlardı.

Azimli bir sokak satıcısı fırsat bu fırsat deyip, kalabalığa satış yapmak için fazla mesai yapmaya karar vermişti. Izgarasından yükselen buram buram soyalı sosis ve soğan kokuları durgun havaya karışıyordu.

İşleri gayet yolunda gözüküyordu.

2059’un bu muhteşem bahar sabahında ölüm, yaşayanlardan seyirci çekmeye devam ediyordu.

Bir taksi hızla sokaktan geçti. Hafifçe olsun frene dokunmamıştı. Şehir merkezine doğru birkaç sokak öteden bir siren sesi geldi.

Eve başını çevirerek polis memuruna döndü. “Şahidimiz olduğunu duydum.”

“Evet efendim. Memur Young bayanı ekip aracına aldı. Akbabalardan biraz uzaklaştırmak istedik.”

“İyi.” Eve tekrar bariyerin arkasındaki yüzlere baktı. Bu yüzlerde korku, heyecan, merak ve bir tür rahatlama görüyordu.

Ben hayattayım ama sen değilsin.

Kafasını sallayarak kendini topladı. Young ve şahidin bulunduğu ekip aracına doğru ilerledi.

Eve semti düşündüğünde -muhitteki şıklığı ve petunyalara rağmen apartman binası tam da şehir merkezi karmaşasının ortasındaydı- şahit olarak bir Lisanslı Eskort, belki bir uyuşturucu bağımlısı ya da satıcısı gibi bir tip bekliyordu.

Kesinlikle beklemediği şey ise ince yapılı, şık giyimli güzel ve tanıdık bir sarışındı.

“Doktor Dimatto?”

“Teğmen Dallas?” Louise kafasını hafifçe eğmişti. Kulaklarındaki yakut salkımlar kanlı camlar gibi ışıldıyordu. “Sen mi gelirsin ben mi çıkayım?”

Eve eliyle dışarıyı işaret ederek arabanın kapısını açtı. “Dışarı gelin.”

Önceki kış, Louise’in evsiz ve yoksullara yardım ettiği Kanal Caddesi’ndeki klinikte tanışmışlardı. Doktor çok zengin ve aristokrat bir aileden geliyordu ama Eve kadının gerektiğinde ellerini kirletmek konusunda hiçbir problemi olmadığını çok iyi biliyordu.

O kış, Eve’e çok pis bir davada yardım etmeye çalışırken neredeyse hayatını kaybediyordu.

Eve, Louise’in kan kırmızısı gece elbisesine baktı. “Ev muayenesinden mi?”

“Randevum vardı. Bazılarımız hâlâ sağlıklı bir sosyal yaşam sürdürmeye çalışıyor.”

“Nasıl gitti peki?”

“Eve taksiyle döndüm desem.” Louise parmaklarını kısa bal sarısı saçlarının arasından geçirdi. “Erkekler neden bu kadar sıkıcı?”

“İşte gece gündüz kafamı meşgul eden soru.” Louise gülünce Eve de güldü. “Her şeye rağmen seni görmek güzel.”

“Kliniğe uğrayıp yaptığın bağışın sonuçlarını görmek istersin diye düşünmüştüm.”

“Bence ona çoğu çevrede şantaj deniliyor.”

“Bağış, şantaj. Burada dikilip kılı kırk yarmayacağız değil mi? Kurtardığın epey hayat oldu Dallas. Bu da en az o hayatları alanları yakalamak kadar tatmin edici olmalı.”

Eve dönerek yerde yatan kadına doğru baktı. “Onun hakkında ne biliyorsun?”

“Aslında pek bir şey bilmiyorum. Sanırım bu binada yaşıyor ama şu anda en iyi halinde değil, o yüzden emin olamıyorum.” Louise derin bir nefes aldıktan sonra boynunu ovalamaya başladı. “Üzgünüm, sanırım bu benden ziyade senin uzmanlık alanına giriyor. İlk kez bir insan uçarak neredeyse gözümün önünde yere çakıldı. Birçok insanın ölümüne şahit oldum ve inan bana aralarında epey zorlu olanlar da vardı. Ama bu …”

“Pekâlâ. Biraz oturmak ister misin? Kahve getirteyim mi?”

“Hayır. Hayır. Bir an evvel bitse daha iyi hissedeceğim.” Louise omuzlarını hafifçe kaldırarak sırtını dikleştirdi. “Randevumda çok sıkılmıştım, adamı ektim ve bir taksiye bindim. Akşam yemeğine sonra da şehir merkezinde bir kulübe gitmiştik. Sanırım saat bir buçuk gibi buraya geldim.”

“Bu binada mı yaşıyorsun?”

“Evet. Onuncu katta. Daire 1005. Taksi ücretini ödedim ve kaldırıma yöneldim. Çok güzel bir geceydi. Bu kadar hoş bir geceyi gidip bir hödükle harcadım, diye düşünüyordum. Bir iki dakika öylece kaldırımda durdum. Eve girip yatsam mı yoksa biraz yürüsem mi, diye karar vermeye çalışıyordum. Sonra yukarı çıkıp kendime atıştırmalık bir şeyler hazırlamaya ve balkonumda oturmaya karar verdim. Arkamı dönerek kapıya doğru bir adım attım. Sonra niye yukarı baktım hiç bilmiyorum -bir şey duymamıştım. Ama birden yukarı baktım ve onu gördüm. Saçları sanki kocaman kanatlar gibi açılmış, aşağı düşüyordu. İki ya da üç saniyeden uzun sürmüş olamaz, ben ne gördüğümü anlamaya çalışırken birden yere çakıldı.”

“Nereden düştüğünü görmedin mi?”

“Hayır. Son hızla aşağı iniyordu. Tanrım Dallas.” Louise bir an duraksayarak o görüntüyü unutmaya çalıştı. “Yere öyle hızlı düştü ki… Ve öyle berbat bir ses çıktı ki sanırım uzun süre kâbuslarıma girecek. Benim olduğum yerden en fazla bir buçuk iki metre öteye düştü.”

Derin bir nefes daha alarak bakışlarını cesede çevirdi. Şimdi hissettiği dehşetin üzerine bir de acıma duygusu eklenmişti.

“İnsanlar yolun sonuna geldiklerine inanırlar. Artık başka bir şansları kalmadığına. Ama yanılıyorlar. Her zaman başka şanslar oluyor. Yaşanacak bir sürü şey oluyor.”

“Sen atladığını mı düşünüyorsun?”

Louise, bakışlarını Eve’e çevirdi. “Evet, ben sandım ki… Yani hiçbir şey duymadım. Hiç ses çıkarmıyordu. Çığlık, ağlama. Rüzgârda çırpınan saçlarından başka ses yoktu. Sanırım ben de o yüzden yukarı baktım.” Louise bir an düşündü. “Evet, duyduğum oydu. Saçları kanat gibi çırpılıyordu.”

“Yere düştükten sonra ne yaptın?”

Louise omzunu silkerek, “Nabzını kontrol ettim. Diz refleksine baktım,” dedi. “Öldüğünü biliyordum zaten ama yine de kontrol ettim. Sonra cep linkimi açıp 911’i aradım. İtildiğini mi düşünüyorsunuz? Bu yüzden mi buradasın?”

“Henüz bir şey düşünmüyorum.” Eve tekrar binaya döndü. Geldiğinde binada yanan bazı ışıklar vardı, şimdiyse yeni ışıklar eklenmişti; bina gümüş ve siyah renkli dikey bir satranç tahtasına benziyordu.

“Böyle vakalarda cinayet masası çağrı alır. Rutin böyledir. Kendine bir iyilik yap: Dairene git, bir ilaç al ve yat. Eğer sana ulaşırlarsa sakın basınla konuşma.”

“Güzel tavsiye. Ona… ona ne olduğunu öğrendiğinizde haber verirsin değil mi?”

“Evet, elbette. Bir polis sana yukarı kadar eşlik etsin mi?”

“Hayır, teşekkürler.” Louise son bir kez yerde yatan bedene baktı. “Gecem berbat olsa da onunkinden çok daha iyiydi sanırım.”

“Doğru.”

Louise, “Roarke’a sevgilerimi ilet,” diyerek giriş kapısına doğru ilerledi.

Peabody çoktan yanına gelmiş avuç içi bilgisayarıyla bekliyordu. “Kimliğini tespit ettim Dallas. Bryna Bankhead, yirmi üç yaşında, melez. Bekâr. Arkamızdaki binanın 1207 numaralı dairesinde yaşıyor. Beşinci Cadde’de Saks’ta çalışıyor. Kadın iç çamaşırı üzerine. Ölüm saati bir çeyrek olarak gözüküyor.”

Eve yatak odasındaki saati hatırlayarak, “Bir çeyrek mi?” diye tekrarladı.

“Evet efendim. Ölçümü iki kez yaptım.”

Eve kaşlarını çatarak ölçüm cihazına, olay yeri setine ve cesedin çevresindeki kan gölüne baktı. “Şahit bir buçuk civarı düştüğünü söylemişti. 911 çağrısı ne zaman yapılmış?”

Biraz huzursuzlanan Peabody emin olmak için kaydı kontrol etti. “Çağrı bir otuz altıda yapılmış.” Derin bir nefes verdi. “Ölçümü batırdım galiba. Özür dilerim…” diye başladı.

“Ben batırdığını söyleyene kadar özür dileme.” Eve eğilerek kendi olay yeri setini açtı ve kendi cihazlarını çıkardı. Ve üçüncü kez ölçümü kendi yaptı.

“Ölüm saatini doğru belirlemişsin. Kayıt,” diye devam etti. “Kurban Bryna Bankhead olarak teşhis edildi. Ölüm sebebi bilinmiyor. Ölüm saati bir on beş. Ölüm saati Memur Delia Peabody ve dava yetkilisi Teğmen Eve Dallas tarafından tekrar ölçüm yapılarak kesinleştirildi. Hadi kurbanı çevirelim Peabody.”

Peabody dilinin ucuna kadar gelen soruyu yuttu ve midesinin bulanmaya başladığını hissetti. O an zihnini tamamen boşaltmayı başarsa da, daha sonra aklına yoğun bir sıvıyla dolu bir çuval kırık kemiği çeviriyorlarmış gibi hatırlayacaktı.

“Düştüğünde aldığı darbe kurbanın yüzüne ciddi hasar vermiş.”

Peabody dişlerinin arasından, “Tanrım! Kesinlikle,” dedi.

“Kollar, bacaklar ve gövdede ciddi hasarlar sebebiyle, ölüm öncesi muhtemel yaralanmalar olup olmadığı görsel muayeneyle belirlenemeyecek durumda. Kurban çıplak. Küpe takıyor.” Eve küçük bir büyüteç çıkararak kulak memelerine doğru tuttu. “Altın taban üzerine renkli taşlar. Sağ orta parmakta uyumlu bir yüzük var.”

Eve dudakları neredeyse kurbanın boğazına dokunacak kadar uzanırken Peabody’nin midesi tekrar kalkmaya başladı. “Efendim…”

“Parfüm. Yoğun bir parfüm sürmüş. Sabahın birinde evinde parfüm banyosu yapıp, şık altın küpelerle dolaşır mısın?”

“Eğer saat birde uyanıksam genelde ayağımda tavşanlı terliklerim olur. Tabii eğer…”

Eve, “Evet,” diyerek doğruldu. “Eğer misafirin yoksa.” Olay yeri inceleme teknisyenine döndü. “Kaldırabilirsiniz. Adli tıbba öncelikli ifadesiyle girişi yapılsın. Olay öncesi cinsel faaliyette bulunmuş mu, ölüm öncesi yaralanmalar var mı bilmek istiyorum. Dairesine bakalım Peabody.”

“Atlamadı yani?”

“Deliller öyle işaret ediyor.” Eve lobiye girdi. Küçük ve sessiz bir alandı. Birçok noktada güvenlik kameraları vardı.

Eve, “Güvenlik disklerini istiyorum,” dedi. “Başlangıç olarak giriş katı ve on ikinci kat.”

Asansöre binene kadar konuşmadılar. Eve on ikinci katın düğmesine bastı. Daha sonra Peabody ağırlığını diğer ayağına kaydırarak ve son derece doğal görünmeye çalışarak sordu. “Eee… Yani EDB’yi çağırıyor muyuz?”

Eve ellerini cebine sokarak kaşlarını çattı ve gözlerini asansörün cilalı metal kapılarına dikti. Peabody’nin Elektronik Dedektiflik Birimi dedektifi Ian McNab’le olan romantik ilişkisi kısa bir süre önce bozulmuştu. Eve dişini sıkarak, eğer sözümü dinlemiş olsalardı kesinlikle bozulmayacaktı diye düşündü. Çünkü dinleseler bozulacak bir ilişki olmayacaktı ortada.

“Kes şunu Peabody.”

“Şu anda prosedür gereği sorulan son derece makul bir soru ve başka herhangi bir şeyle ilişkisi yok.”

Peabody adeta hakarete uğramış, duyguları incinmiş ve rahatsız olmuş gibi vakur bir tonla konuşmuştu. Eve onun çok başarılı olduğunu düşündü. “Eğer soruşturma sırasında, soruşturma yetkilisi olarak ben EDB’nin gerekli olduğunu düşünürsem, talimatı vereceğim.”

“Belki ismi lazım değil bir şahıs dışında başka bir dedektif de isteyebilirsiniz,” diye mırıldandı Peabody.

“EDB’yi Feeney idare ediyor, ona hangi dedektiflere görev vereceğini söyleyemem. Ve lanet olsun Peabody, bu dava olmasa bile başka bir davada eninde sonunda McNab’le çalışman gerekecek. İşte bu yüzden en baştan onunla yatmaman gerekirdi.”

“Onunla çalışabilirim. Benim hiçbir rahatsızlığım yok.” Peabody böyle söyleyerek on ikinci katta asansörden indi. “Sürekli ukalalık yapan, işe garip kıyafetlerle gelip gösteriş yapan kişilerin aksine son derece profesyonelim.”

Bankhead’in dairesinin önünde Eve kaşlarını kaldırdı. “Bana profesyonel olmadığımı mı söylüyorsun Memur Peabody?”

“Hayır efendim. Ben…” Peabody’nin gergin omuzları biraz gevşedi ve gözleri yine muzip bir ifadeyle doldu. “Ben kıyafetlerine asla garip diyemem Dallas. Gerçi şu anda üzerindekinin bir erkek gömleği olduğuna neredeyse eminim ama…”

“Moda eleştirilerin bittiyse kayda başlayalım.” Eve, “Kurbanın dairesine giriş için polis mastırını kullanıyoruz,” diyerek kodu girdi. Kapıyı açtı ve inceledi. “İç kilit ve sürme kilit aktif değil. Oturma odasındaki ışıklar karartılmış. Ne kokusu alıyorsun Peabody?”

“Şey… mum ve parfüm.”

“Ne görüyorsun?”

“Oturma odası derli toplu ve güzelce süslenmiş. Fon ekranları açılmış. Fonda ilkbahar yeşillikleriyle kaplı bir manzara var. Orta sehpanın üzerindeki iki kadeh ve açılmış kırmızı şarap şişesi, kurbanın akşamın belli bir saatinde misafiri olduğunu gösteriyor.”

“Pekâlâ.” Eve her ne kadar yardımcısının biraz daha devam edeceğini ummuşsa da başını salladı. “Peki ne duyuyorsun?”

“Müzik. Ses sistemi açık. Keman ve piyano. Şarkıyı bilmiyorum.”

“Şarkı değil, ton,” dedi Eve. “Aşk. Etrafına bir kez daha bak. Her şey yerli yerinde. Temiz, derli toplu ve süslenmiş. Ama bir şişe şarabı açık bırakmış ve kadehler de ortada? Neden?”

“Kaldıracak vakti olmamış.”

“Ne de ışıkları, müziği ve fon ekranlarını kapatacak vakti olmuş.” Eve ilerleyerek hemen yandaki mutfağa girdi. Tezgâh tertemizdi. Üzerinde tirbuşon ve şişe mantarından başka bir şey yoktu. “Şarabı kim açtı Peabody?”

“Muhtemelen randevulaştığı kişi. Eğer kendi açmış olsaydı, dairenin durumuna bakarak söyleyebiliriz ki tirbuşonu kaldırır ve mantarı geri dönüşüme atardı.”

“Hmm… Oturma odasının balkon kapıları kapalı ve içerden kilitli. Eğer kadın intihar etmişse ya da kazayla düşmüşse buradan olmadığı kesin. Yatak odasına bakalım.”

“İntihar ya da kaza olduğunu düşünmüyorsun.”

“Henüz hiçbir şey düşünmüyorum. Şu anda tek bildiğim kurbanın dairesini çok temiz tutan bekâr bir kadın ve akşamın bir bölümünde bir misafir ağırladığına işaret eden deliller olduğu.”

Yatak odasına girdiler. Aynı müzik burada da çalıyordu. Yumuşak ve büyülü melodi, açık balkon kapılarından odaya dolan serin esintiyle birlikte salınıyordu. Yatak bozulmuştu ve darmadağınık çarşafların üzerinde pembe gül yaprakları vardı. Siyah bir elbise, siyah iç çamaşırları ve siyah gece ayakkabıları yatağın yanında yerde duruyordu.

Kendi kendilerine eriyip akmış kokulu mumlar odanın etrafına serpiştirilmişti.

Eve, “Mekânı anlat,” dedi.

“Görünüşe göre kurban ölümünden önce cinsel ilişkiye girmiş ya da girmek üzereymiş. Burada ya da yatak odasında zorlama izi yok ki bu bize seksin ya da seks yapma planının, iki tarafın ortak isteği olduğunu gösteriyor.”

“Bu seks değilmiş Peabody. Baştan çıkarmaymış. Kimin kimi baştan çıkarmaya çalıştığını bulmamız gerekecek. Daireyi kayıt altına al ve istediğim güvenlik disklerini iste.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kitap AdıBaştan Çıkaran Ölüm
  • Sayfa Sayısı392
  • YazarNora Roberts
  • ÇevirmenAslı Ağca
  • ISBN9789944825726
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviEpsilon / 2012

Yazarın Diğer Kitapları

Yazarın Diğer Kitapları



Okudunuz mu?

Rastgele Kitap Getir Son Girilenleri Getir

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

Oynat Durdur
Vimeo Fragman Vimeo Durdur