Birazoku.com sitesinde de kitapların ilk sayfalarından biraz okuyabilir, satın almadan önce fikir sahibi olabilirsiniz. Devamı »

Yazar ya da yayınevi iseniz kitaplarınızı ücretsiz yükleyin!

Yalnızlık Ve Aidiyet
Yalnızlık Ve Aidiyet

Yalnızlık Ve Aidiyet

Oğuz Tan

Bu kitap yalnızlığa bilim penceresinden bir bakıştır. Tıp, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji araştırmaları rehberliğinde yalnızlık gibi oldukça içsel bir konuyu ele alırken yöntemi gözlem ve deney olan çalışmaları…

Bu kitap yalnızlığa bilim penceresinden bir bakıştır. Tıp, psikoloji, sosyoloji ve antropoloji araştırmaları rehberliğinde yalnızlık gibi oldukça içsel bir konuyu ele alırken yöntemi gözlem ve deney olan çalışmaları öne çıkaran, çoğu yerde okura ters köşe yapan, nicel-sayısal bulguları edebiyattan, müzikten, bilim tarihinden göndermelerle harmanlayan, şaşırtıcı bir çalışma.
Doç. Dr. Oğuz Tan ironiyi her daim yedeğinde taşıyan, ihtisas alanında sahip olduğu birikimi farklı disiplinlerden devşirdiği bilgilerle sunan ve böylece okumayı bir zevke dönüştüren üslubuyla bu defa “bir hayat memat meselesi” olarak gördüğü yalnızlık ve aidiyet kavramlarına yakından bakıyor.

Temel bir ihtiyaç olarak sevgi ve aidiyeti, başkalarının ruh ve beden sağlığımıza nasıl iyi geldiğini, diğerkâmlığın biyolojik kökenlerini, kantitatif yöntemlerin intihar gibi son derece bireysel/psikolojik gibi görünen bir konuya uygulanması halinde ortaya çıkan sonuçları, aidiyetle ilgili çarpıcı deney ve gözlemleri, yalnızlık üzerine kafa yoran filozofların düşüncelerini, yalnızlığın kapitalizmle ve modernleşmeyle ilişkisini ve tabii ki bir yalnızlık kitabının olmazsa olmazı aşk, evlilik ve çocuklar bahsini ve bunların ruh ve beden sağlığımız üzerindeki somut etkilerini masaya yatırıyor.

Kantitatif çalışmalarda Émile Durkheim’a, Muzaffer Şerif’e, Salomon Asch ve Henri Taijfel’e borçlu olduklarımızı hatırlatan, yalnızlığın çok özel tarihinde Georg Simmel, Erich Fromm, David Riesnam, Philip Slater gibi isimlere selam çakan, hatta Balzac ve Yusuf Atılgan’ın kişisel hikâyelerinden dem vuran kitap “Çok konuştun, haklısın, ama yalnızım, bunun çözümü ne?” diye soranlara cevap mahiyetinde bir bölüm de barındırıyor.

İçindekiler

Yalnızlık Şiiri ………………………………………………………………… 7
GİRİŞ……………………………………………………. 9

Birinci Bölüm
DİLBESTENİM, MECBURUNUM:
NEDEN SEVMEK VE BAĞLANMAK
ZORUNDAYIZ? / 25
İkinci Bölüm
DİĞERK MLIK:
ÖLDÜM, SENİ DOĞURMAK İÇİN / 57
Üçüncü Bölüm
YALNIZLAR VE İNTİHAR:
HER ŞEYİ DURKHEIM’DAN ÖĞRENDİK ……. 67
Dördüncü Bölüm
AİDİYET:
BENİ DE ALIN KOYNUNUZA / 93
Beşinci Bölüm
AŞK İMİŞ HER NE V R LEMDE / 121
Altıncı Bölüm
YALNIZLIĞIN ÇOK ÖZEL TARİHİ / 165
Yedinci Bölüm
YALNIZLIKLA NASIL SAVAŞMALI? / 187
EK 1…………………………………………………………………………………… 199
EK 2…………………………………………………………………………………… 202
KAYNAKLAR ……………………………………………………………………. 205

Yalnızlık Şiiri
Bilmezler yalnız yaşamayanlar,
Nasıl korku verir sessizlik insana;
İnsan nasıl konuşur kendisiyle;
Nasıl koşar aynalara,
Bir cana hasret,
Bilmezler.
Orhan Veli

GİRİŞ

Kimse bir ada değildir Mutluluğun sırrı nedir? “Sevmek ve çalışmak, çalışmak ve sevmek… Hayat bundan ibarettir.” Böyle cevap vermişti Sigmund Freud yukarıdaki soruya. Sevmek? Neyi sevmek? Kimi sevmek? Sevmekten bahis açar açmaz derhal aklımıza başkaları geliyor. Başka birini, başka birilerini sevmeye yazgılıyız. 1572 doğumlu İngiliz şair John Donne: “No person is an island,” demiş. Kimse bir ada değildir. Yavruların hayatta kalabilmeleri için anneleri tarafından çok sevilmeleri, çok iyi bakılmaları gerekiyor. Büyüdüklerinde de türlerini sürdürebilmek için başka canlıları çok sevmeleri, onlarla eş olmaları gerekiyor. Bu satırları okuyan sizler evrenin varoluşundan şu kadar milyon sene sonra hayatta olan canlılar olduğunuza göre kuşaktan kuşağa aktarılan sevgi varlığının varislerisiniz.
Sevmek genetiğinizde var. 1970’te ölen ruhbilimci Abraham Maslow 1943’te yayınladığı ölümsüz makalesinde ihtiyaçlar hiyerarşisinden bahsetti. İnsanoğlunun ihtiyaçlarını beş seviyede sıraladı. En altta beslenmek, üremek, uyumak, barınmak gibi bedensel ihtiyaçlar yer alır. Bu ihtiyaçlar karşılanmadan zaten hayatta kalamayız.

Bir defa hayatta kalmayı başarınca güvenlik ihtiyacı duyarız. Bir işimiz olsun, sağlıklı olalım, mülkiyet güvencemiz korunsun. Üçüncü katmanda sevgi ve aidiyet vardır. Sevmek, sevilmek, bir aileye mensup olmak, bir aile kurmak, başka insanlara yakınlık duymak, arkadaşlıklar oluşturmak, birlik duygusunu derinden hissetmek… Daha üstte saygı (hürmet görme, kendine saygı duyma, başarı kazanma, prestij elde etme, tanınma, güç, özgürlük…) bulunur. En tepede de kendini gerçekleştirme (olabileceği en iyi şeyi olma). Sevgi ve aidiyet birbiriyle aynı şey desek yeridir. Sevmek ve sevilmek ihtiyacıyla ait olmak ihtiyacı neredeyse aynı duygudur.

Sevdiğimize ait olmak isteriz, ait oldukça bağlanırız. Aileye, eşe, gruba bağlanmak, ait olmak beş temel ihtiyacımızdan biridir. Sevgi ve aidiyet katı çıkılmadan saygı ve kendini gerçekleştirme katları hiç çıkılamaz.

Hikâyemi kaybettim yollarda Büyük kentlerin sıradan vakalarındandır: Bir otel odasında, bir apartman katında bir ceset bulunur. Bu bazen anavatanı çok uzaklarda kalmış kaçak bir göçmendir, bazen kimliği tespit edilemeyen bir madde bağımlısıdır, bazen de kimsesiz bir ihtiyardır. İlgili memur merhumun eşyalarını karıştırır, cenazeyi sahiplenecek bir yakını olup olmadığını araştırır. Temas kurulacak kimse bulunamayınca ölü merasimsiz duasız gömülür.

Cenazeye kimse gelmez. Amsterdam şehir merkezinin nüfusu 872 bindir. Bu kentte her gün on beş yirmi kişi yapayalnız ölür, yapayalnız defnedilir. Belediye bu trajediyi bir nebze olsun hafifletebilmek ümidiyle seneler evvel bir uygulama başlattı. Ölü evinde bulunmuş evrakı incelemekle görevli memura bir talimat verdi: “Merhumun müzik zevkine dair bir ipucu var mı, buna da bir bak.” Kimsesiz mevtalar, o günden sonra mütevazı da olsa bir törenle gömülmeye başlandı. İçli nağmelerle dolu musiki, bir de belediyenin gönderdiği çiçek…

Şair, yazar, fotoğrafçı, şarkıcı Frank Starik 2002’de 44 yaşındaydı. Amsterdam cenaze işleri müdürünü buldu, dedi ki: “Her yalnız ölen için bir şiir yazmak ve bu şiiri cenazede okumak istiyorum.” Frank böylece hiç tanımadığı insanlar hakkında manzumeler söylemeye başladı. İlhamı veren bazen ölünün yatağı başında bulunan bir bardak su, bazen İspanyolca yazılmış bir intihar notu oluyordu. Bazen de hiçbir şey. Mesela kanalda yüzen tanınmaz halde bir cesetten ne kalabilir ki? “Hikâyelerini yollarda kaybetmiş kişilere bu kayıp hikâyelerini geri vermeye çalışıyorum,” diyordu Frank.

Cemaatsiz kabristanda şiiri taşa toprağa okuyup yazılı olduğu kâğıdı da mezara koyuyordu. İlk şiiri: “Güle güle yabancı, güle güle,” diye başlıyordu. “Ne arıyordun Amsterdam’da? Neler kaybettin yollarda?” Bu güzel âdet Hollanda’nın diğer şehirlerine de yayıldı. Sınırı aşıp Belçika’ya geçti. Yalnızların en son dostu Frank Satirik 2018’de kalp krizi geçirerek öldü.

Yalnızlık bakanlığı Jo Cox İngiltere parlamentosunda İşçi Partili bir milletvekiliydi. Avrupa sağının günah keçisi mültecilerin ve göçmenlerin en iyi dostlarından biriydi. Tell MAMA (Measuring Anti-Muslim Attacks) adını taşıyan, İngiltere’de Müslümanlara yapılan saldırıları kaydeden ve değerlendiren kuruluş için çalıştı. Bu kuruluşun yürüttüğü Müslüman Karşıtı Nefretin Coğrafyası projesi kapsamında İslamofobi vakalarını inceledi. Bütün dünyadaki fakirlerin ve itilip kakılmışların imdadına koşmayı kendisine görev edinmişti. Darfur’un ve Afganistan’ın mağdurlarıyla ilgilendi. Filistin’e destek verdi, Gazze şeridindeki blokajın kaldırılması için mücadele etti. Suriye’deki ve Yemen’deki iç savaşın bitmesi, sivillere atılan bombaların susması için haykırdı. Cox 2016’da seçmenleriyle yüz yüze buluşup dertlerini dinlediği bir toplantı sırasında silahlı saldırıya uğradı ve hayatını kaybetti.

Kırk iki yaşındaydı. Bu güzel kadını kim öldürmek isteyebilirdi? Katil Thomas Mair beyaz ırkın üstünlüğünü dava edinmiş, 52 yaşında bir İngiliz aşırı sağcısıydı. Güney Afrika’daki apartheid rejiminin yürekten destekçisiydi. ABD kökenli Neonazi örgütü Milli Birlik ile bağlantılıydı. Yakalanınca kameralara “Önce İngiltere!” diye bağırdı.

Cox’un elini uzattığı bir grup da yalnızlardı. Hunharca katledilmeden kısa bir süre önce İngiliz meclisinde bir Yalnızlık Komisyonu’nun kurulmasına ön ayak olmuştu. Bu olay basına “İngiltere’de Yalnızlık Bakanlığı kuruldu” başlıklarıyla yansıdı. Kurulan bakanlık değil devlet destekli bir komisyondu. İngiltere’de dokuz milyon yalnızlık çeken insan vardı. Ülke nüfusunun %14’ü! Yalnızlarda ve engellilerde bu oran iki üç katına çıkıyordu. 2021’de Japonya’da da benzer bir organizasyon oluşturuldu. Almanya’da, Fransa’da sağlık bakanlıkları yalnızlığa karşı stratejiler geliştirmeye çalışıyorlar.

Yalnızız
Sanayi devrimi dünyada çok hızlı bir değişime yol açtı. Sadece teknoloji değişmedi; fikirler, anlayışlar, gelenekler, ilişkiler değişti. Bütün bu sürece, geleneksel tarım toplumundan sanayileşmiş seküler kent hayatına geçişe modernleşme diyoruz. Modernleşmenin bir komplikasyonu da yalnızlaşma oldu. Nasıl mı?

− Evlenmeler azaldı.
− Boşanmalar arttı.
− Kadınlar az çocuk doğurur oldular.
− Doğurganlık azalınca kardeş ve kuzen sayısı da azaldı.
− Geniş aile yerini çekirdek aileye bıraktı.
− Aile küçüldü. Hane başına düşen kişi sayısı düştükçe düştü.
− Tek başına yaşayan insan sayısında patlama yaşandı.
− Boşanmaların artışıyla tek ebeveynli aile sayısı çok yükseldi.
− Yakınlarımız endüstriyel bölgelerde kurulan fabrikalara çalışmaya gittiler. Göç muazzam boyutlara ulaştı.
− Genişleyen bürokrasi çok sayıda memur yarattı. Artık hemşehri yok vatandaş vardı. Akrabalarımız ve arkadaşlarımız öğretmen, subay, polis, hâkim, savcı, kaymakam, vali, hekim, maliyeci vesaire olup doğup büyüdükleri diyardan
uzaklarda yaşamak zorunda kaldılar.
− Şehirlerin büyümesi ve çalışma hayatının esnek olmayan
mesai saatleri yüzünden aynı şehirde yaşayan akrabalarla
bile vakit geçirme fırsatları seyrekleşti.
− Yine büyüyen kentler ve katı çalışma saatleri sebebiyle
türlü zamanlarda hayatımıza giren kişilerle ilişkilerimiz
pekişemedi.
− Ömürler uzadı, kentleri uzun yıllar yalnız yaşayan ihtiyarlar
kapladı.

− Tıbbın gelişmesi sayesinde engelliler (gerek zihinsel ve gerekse bedensel engelliler) ileri yaşları görür oldular. Aile küçüldükçe ihtiyar anneleriyle baş başa, anneleri ölünce de yapayalnız kaldılar. Mesele hanede yaşayan kişi sayısının azalmasıyla, aynı kanı taşıdığımız akrabaların nüfusunda düşüşle, sosyal çevrede daralmayla, dört duvar arasında tek başına yaşama mecburiyetiyle kalsa iyi. İşin bir de görünmeyen, çok daha hüzünlü kısmı var: Kendisini yalnız hissedenler.
Yalnızlık paylaşılmaz Bizim asıl incelediğimiz, işte bu kendini yalnız hissedenler. Yalnızlık araştırmalarında bazı ölçekler kullanıyoruz. Bunlardan en sık başvurduğumuz Kaliforniya Los Angelos Üniversitesi Yalnızlık Ölçeği. Yirmi maddede yalnızlık duygusunu sorguluyor (Bkz. Ek 1). Bu 20 maddeden hiçbiri evde kaç kişi olduğuyla ilgilenmiyor. Ölçeğimiz kişinin hissettiği yalnızlığı, boyunu kilosunu ölçer gibi ölçüyor, 20 ila 80 arasında puanlıyor. İçeriğinden örnekler verelim:

− Derdini anlatabileceğin biri var mı?
− Başvurabileceğin bir tek kişi de olsa var mı?
− Etrafındaki insanlarla ortak yönlerin var mı?
− Kendini çevredeki insanlarla uyum içinde hissediyor musun?
− Kendini bir arkadaş grubunun parçası olarak hissediyor
musun?
− İlgilerin ve fikirlerin çevrendeki insanlarca paylaşılıyor mu?
− Seni gerçekten iyi tanıyan kimse var mı?

Bir de Sosyal ve Duygusal Yalnızlık Ölçeği var (Bkz. Ek 2). On beş maddeden oluşuyor. Her maddeyi 1 ila 7 arasında bir
rakamla puanlamamızı istiyor. Mesela şu ifadelere bize ne kadar uygun olduğuna göre 1’den 7’ye kadar bir puan veriyoruz:
Son bir yıl içerisinde ailemden destek ve cesaret alabileceğim
kimse olmadı ama keşke olsaydı.
− Son bir yıl içerisinde beni anlayan arkadaşım/arkadaşlarım olmadı ama olmasını isterdim.
− Son bir yıl içerisinde yardıma ihtiyacım olduğunda güven duyabileceğim arkadaşım/arkadaşlarım oldu.
− Son bir yıl içerisinde benim düşünce biçimimi ve niyetimi anlayan arkadaş/arkadaşlara sahip oldum.
− Son bir yıl içerisinde ailemle birlikteyken kendimi yalnız hissettim.
− Son bir yıl içerisinde kendimi aileme yakın hissettim.
− Son bir yılda kendimi ailemin bir parçası olarak hissettim.
− Son bir yıl içerisinde ailem beni gerçekten önemsedi.

Gördüğünüz gibi, kiminle veya kaç kişiyle yaşadığımız bu ölçeği de hiç ilgilendirmiyor. Yalnızlık “kimse bana ihtiyaç duymuyor” duygusudur. Kendisini farklı hissetmektir. Kişinin kendisini sosyal olarak çekici bulmamasıdır. İlginç bir tarafı olmayan, sıkıcı biri olduğunu düşünmesidir. Özdemir Asaf 1978’de Yalnızlık Paylaşılmaz kitabını yayınladı. Esere adını veren şiir Türkçenin unutulmazları arasına girdi:

Yalnızlık, yaşamda bir an, Hep yeniden başlayan.. Dışından anlaşılmaz. Ya da kocaman bir yalan, Kovdukça kovalayan.. Paylaşılmaz.

Bir düşün’de beni sana ayıran Yalnızlık paylaşılmaz Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

Bir hayat memat meselesi olarak yalnızlık

Yalnızlık sanatta zaten ilgi çeken bir konuydu, giderek artan şekilde bilimin de ilgisini çekiyor. Sosyolojinin kurucularından Émile Durkheim 1897’de İntihar adlı bir kitap yazdı ve canına kıyanların en derin derdinin yalnızlık olduğunu istatistiğe dayanarak gösterdi. Üçüncü bölümde Durkheim ve eserinden uzun uzun bahsedeceğiz. Günümüzde yalnızlık araştırmalarının başlıca isimleri arasında John Caioppo, Louise Hawkley ve Christina Victor’u mutlaka anmak gerek. Bu kişiler yalnızlığı bilimin bir konusu olarak ele alıyorlar. Yayınlarına bakınca görüyoruz ki bakanlık falan kurmakta geç kalmışız. Bu araştırmacılar yalnız yaşayanları, sosyal ağı zayıf olanları veya kendisini yalnız hissedenleri inceliyorlar. Çok çarpıcı bulgulara ulaşmışlar. Mesela, size sorayım: Aşağıdaki dört sorundan hangisi daha fazla ölümcüldür?

− Hava kirliliği
− Obezite (aşırı şişmanlık)
− Aşırı alkol
− Yalnızlık
Bakın bakalım her biri ölüm riskini ne kadar arttırıyormuş:
− Hava kirliliği %5
− Obezite %20
− Aşırı alkol %35
− Yalnızlık %45 oranında ölüm riskini arttırıyor
Yalnızlığın sadece ruh sağlığını değil beden sağlığını da bozduğunu görüyoruz. Yalnızın sağlığını bozan sadece kendisine bakacak, sağlığıyla ilgilenecek birinin eksikliği değil. Yalnızlık duygusu, bedende doğrudan doğruya bir tahribat yapıyor. Nasıl mı?

Toplumun kenarında kalmak

Kuş ve balık sürülerinde yapılmış çalışmalar bize şunları gösteriyor: Sürünün merkezindeki kuşlar veya balıklar özgürce havada süzülür veya huzur içinde yüzerken, dış halkadaki hayvanlar dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı çok daha fazla uyanık olmak zorundadır. Buna hipervijilans deriz. Aşırı uyanıklık, canlıyı tedirgin, kaygılı yapar.

Her an düşmana av olma tehlikesi yaşamak başka nasıl bir sonuç üretebilir ki? − Dış halkanın hayvanlarının uykuların incelenmesi ilginç bulgular sunmuştur. Uyku tetkiklerinde gece boyunca kafatasına elektrotlar bağlanır. Merkeze giremeyen, kenarda kalmış hayvanların uykuları parça parçadır, bölük pörçüktür. Mikro-uyanmalarla doludur. Sürekli uyanırlar, dalarlar, uyanırlar, dalarlar… Böyle bir uykunun yararlı bir işlevi vardır: Uykuda av olma riskini azaltır.

Ama başka pek çok beden işlevini de bozar. − Çeperdeki kuşlar ve balıklar, her an saldırıya uğrama riski altında olduklarından, her tehlike işaretine bir cevap vermeye hazır olmalıdırlar. Bu durum, dürtü kontrolünü zayıflatır. Hayvanlar uyaranları iyice değerlendiremeden hızla tepki verirler. Gereksiz veya zararlı tepkilerini engelleyemezler. − Sürünün kenarında yer bulabilmiş canlılarda depresyon belirtilerine sık rastlanır. Depresyon belirtileri destek arama ve bağlantı kurma isteğini gösteren nonverbal (sözel olmayan) sinyallerdir.

Dış çemberde yaşayan canlılarda hipotalamus-hipofiz-böbrek üstü bezi ekseni dediğimiz sistem aktifleşir. Hipotalamus beynimizin dış ortamı algılayıp uygun hormonları salgılamamızı sağlayan kısmıdır. Stresle karşılaşınca bir hormon salgılar, bu hormon hipotalamusun hemen altında bulunan hipofize gider ve talimat verir: Sen de bir hormon salgıla, bu hormon gidip böbrek üstü bezini uyarsın! Sonuçta böbrek üstü bezinden salgılanan kortizol, bünyemizin strese bağlı tepkilerini üretir.
Mesela damar aktivitesi artar, kan basını (tansiyon) yükselir. Bağışıklık sistemi zayıflar. İltihap kontrolü zorlaşır.

İnsan topluluğunun periferinde, dış halkasında kalmış kişilerde de hayvanlardakine benzer reaksiyonlar oluşur. Sadece hayvan değil insan da yalnızlığı tehdit gibi algılar. Çünkü yalnız hayvanı ve yalnız insanı daha kolay avlarlar. Tehdit algısı yükselen yalnız, başkalarına düşmanca bakmaya başlar. Tehlike beklentisi içinde olan kişi, tehlikelerin daha fazla farkına varır, tehlike olmayan şeyleri de tehlike gibi algılar (hipervijilans). Aşırı uyanık olma mecburiyeti yüzünden paranoyaklaşır, buluttan nem kapar, kaygısı yükselir, dürtü kontrolü bozulur. Düşmanca bakış ve bozulan dürtü kontrolü çevreyle ilişkileri daha da bozar. Kendini savunma mecburiyeti, defansif tutum, başka insanları anlamayı zorlaştırır.

İlk şarkımda sen vardın, son şarkımda yine sen varsın

2020 yılında pek kimsenin dikkatini çekmeyen bir şey oldu. İnsan toplumlarının tarihi yürüyüşünde önemli bir değişimdi bu: ABD’de boşanan çiftlerin oranı son elli senenin en düşük sayısını gösteriyordu. Bu uzak ve zengin memlekette on dokuzuncu asrın sonlarından başlayarak boşanma salgın haline gelmişti. Hele 1960’lar ve 70’ler boşanma patlamasına tanık olmuştu. “Bir yastıkta kocayacağım,” diye söz veriyorsunuz, birkaç yıl sonra muhabbet tükeniyor, saygı ayaklar altına alınıyor, güven kayboluyor, yeminler çiğneniyor… İnsanlar evlilikten ümidini kesiyordu.

1980’den itibaren iş değişti. Boşanmalar azalmaya başladı! Her geçen yıl boşanma davası açan çiftlerin sayısı düşüyordu. Amerikalılar evliliği yeniden keşfediyorlardı. Evliliklerin süresi uzuyordu. “Ah şu genç çiftler, geçinmeyi bilmiyorlar” yargısı tarihe karışıyordu. Boşanmalar azaldı, azaldı, 2020’de 1970’teki seviyesine kadar düştü. İngilizler de aşağı yukarı Atlantik’in öte yakasındaki Anglosakson kardeşlerine benzer bir grafik çizdiler, son otuz kırk sene içinde evliliğin kıymetini bilir hale geldiler. Avrupa biraz geriden takip etti, ama aynı hizaya geldi. Fransa’da boşanmalar 2005’te yılda 150 bini geçmişti. Sonra azalmaya başladı ve özellikle 2016’dan sonra keskin bir düşüş gösterdi. 2016’da 128 bin çift boşanmıştı, 2018’de 61 bin çift boşandı. Almanya’da 2000’de bin kişiden 2.4’ü boşanıyordu, 2019’da 1.8’i boşanıyor. Boşanmalar yirmi yıldır istikrarlı biçimde azalıyor. Neredeyse bütün Avrupa Birliği ülkelerinde boşanma hızlarında 2000’lerden itibaren düşüş var. İstisnalar yok değil, ama az; mesela Lüksemburg’da, İsveç’te kadınlar ve erkekler mahkeme merdivenlerini aynı iştiyakla aşındırmaya devam ediyorlar.

Tabii şunu da belirtmeden geçmemeli: Bekâr kalmayı seçenlerin oranı da artıyor. Yani evlenmeler de azalıyor. Ama boşanmalar çok daha hızlı azalıyor. Genç kuşakların evlilikleri daha şimdiden uzun ömürlü denebilecek sürelere ulaşmış durumda.

Evlilik kurumunun yeniden tahtına tırmandığını gösteren bir bulgu daha var: Boşanmışlarda yeniden evlenmeler de artıyor. İnsanlar “Evlilikten ağzım yandı,” demiyorlar, basıyorlar nikâhı.

Ne oldu da insanlar evliliği yeniden keşfettiler? Kesin bir cevap vermek mümkün değil. Kadınların %80’inden fazlasının ekonomik özgürlüğüne sahip olduğu, sosyal devlet uygulamalarının dulları desteklediği, çocuklar açısından fazla gelecek kaygısının yaşanmadığı Avrupa’da ibrenin evlilik lehine dönmesi şaşırtıcı. Eskiden beri boşanma davalarının ezici çoğunluğunu kadınların açtığı (ve artık giderek açmaktan vazgeçtiği) düşünüldüğünde, evlilik hayatında kadınların lehine bir gelişme olmuş olmalı. Erkekler kadınları mutlu etmeyi öğrenmeye mi başlıyorlar? Bilmiyoruz. Bildiğimiz bir şey varsa, insanların yalnız kalmayı istememesi.

Tabii bu gelişmeler Batı dünyasıyla sınırlı. Türkiye’de vaziyet parlak sayılmaz. Bizde boşanmalar yakın tarihe kadar artıyordu. 2019’da ve 2020’de bir düşüş gözlendi. Bu düşüş eğilimi kalıcı olacak mı şimdiden kestirmek mümkün değil. Aşağıdaki çalışma evliliği pek beceremediğimizi ortaya koyuyor.

Eklendi: Yayım tarihi

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

  • Kategori(ler) Psikoloji
  • Kitap AdıYalnızlık Ve Aidiyet
  • Sayfa Sayısı224
  • YazarOğuz Tan
  • ISBN9786050844542
  • Boyutlar, Kapak13,5x21, Karton Kapak
  • YayıneviTimaş / 2022

Yazarın Diğer Kitapları

  1. Korkacak Ne Var! ~ Oğuz Tan-Yıldız BurkovikKorkacak Ne Var!

    Korkacak Ne Var!

    Oğuz Tan-Yıldız Burkovik

    İnsan, hayata gözlerini ilk açtığı andan itibaren korkularla tanışıyor. Sonrasında çocukluktan yaşlılık dönemine kadar birçok farklı korkuyla karşılaşıyor. Kimi korkuların üstesinden kolaylıkla gelirken bazıları ömür...

  2. Takıntılar ~ Oğuz TanTakıntılar

    Takıntılar

    Oğuz Tan

    Gündelik hayatta kimi zaman öyle takıntılarla boğuşuruz ki, bir noktadan sonra sıradan hayatımızı yaşamak bile güçleşmeye başlar. Temizlik takıntısından hastalık takıntısına, dini takıntılardan biriktirme takıntısına...

  3. Depresyon ~ Oğuz TanDepresyon

    Depresyon

    Oğuz Tan

    Psikiyatri Uzmanı Dr. Oğuz Tan, depresyon konusunda merak edilen tüm soruları yanıtlıyor. Kitapta, hastaların ve doktorların dilinden vaka örnekleriyle depresyonun sebepleri, belirtileri ve tedavi...

Men-e-men Birazoku

Aynı Kategoriden

Haftanın Yayınevi
Yazarlardan Seçmeler
Editörün Seçimi
Kategorilerden Seçmeler

Yeni girilen kitapları kaçırmayın

Şimdi e-bültenimize abone olun.

    Oynat Durdur
    Vimeo Fragman Vimeo Durdur